Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Büyük Hayalin Çöküşü - Orhan Bursalı
Türkiye’yi bir başka açıdan ikiye ayırabilirsiniz. İlki siyasetçilerin “büyük Türkiye” hayali, ikincisi ise 12 yıldır inşa edilmeye çalışına “Büyük RTE” hayali. İlk hayali başta Süleyman Demirel olmak üzere pek çok politikacı paylaştı. İkinci hayal, bu ülke üzerinde bir Tayyibistan Cumhuriyeti kurmak hayaliydi. İlk hayal yerinde duruyor, herkesin paylaşımına açık! İkinci hayal ise yerle bir olmuş durumda! Tayyibistan’ın 12 yıllık pratikte ne demek olduğunu üç kalemde özetleyebiliriz: Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiyesi İkinci Cumhuriyet değildir, Üçüncü Cumhuriyet denemesidir. İlk Cumhuriyeti, kurucusu Atatürk ile sonlandırmak gerekir.
Atatürk’ün hedefi, bu ülkenin yaratıcı bütün unsurlarını ayaklandırarak bilime, araştırmaya, uçak fabrikalarına, sanayiyi kurmaya, demiryollarıyla bütün ülkeyi sarmaya ve bütünleştirmeye, çağın insanını, evet bir ülke zenginliğinin ve mutluluğunun en büyük kaynağı olan kaliteli, yetenekli çağdaş insanı yaratmaya yönelikti. Yani ayakları üzerinde duran, dünyaya durduğu çıktığı yükseklerden bakan ve bu temel üzerinde özgürce büyüyen bir ülke.
***
Bu büyük insandan sonra Cumhuriyeti devralanlar farklı bir cumhuriyet politikası izlediler. Atatürk’ün temellerini attığı her şeyi adeta tersine çevirdiler. Sadece bir noktayı söyleyeceğim: Uçak fabrikalarını kapattılar.. Yeter mi derdimi anlatmaya! Daha neler neler.. Bu konuda o kadar eser var ki ortada! Sonuçta, Batı’nın ileri karakolu olarak savaş cephesi bir ülkeye dönüştük. Özeti şudur Atatürk sonrasının: Size para veriyoruz, yardım ediyoruz, siz bu parayla ihtiyacınız olan her şeyi bizden satın alırsınız. Sizin üretmenize gerek yok.
İşte İkinci Cumhuriyet budur... Şüphesiz 1960’tan sonra, Türkiye yeniden, kuruluş genlerinde yatan “üretici olmayı” yer yer keşfetmedi değil ama iç savaş ortamları yaratıldı, Hazine’yi talan ortamları hiç eksik olmadı, darbe ortamları oluşturuldu, Türkiye ABD ve Batı’nın ihtiyaçlarına göre tasarlanan ve güdülen bir ülke oldu. Özet şudur: 60 yılda 20 kadar ekonomik kriz ve yoksulluğun bir türlü aşılamaması. 2001 krizi adeta bu İkinci Cumhuriyet’in de sonunu hazırladı.
***
Çünkü İkinci Cumhuriyet’in Türkiye’yi yöneten tüm partileri, son büyük krizle birlikte iflas etti, dağıldı çöktü kapandı.
RTE, farklı bir
kökenden gelen siyasi anlayışın temsilcisiydi. İkinci Cumhuriyet’in neredeyse bütün sağ partileri CHP’den üremişti. Erbakan hareketini bunlardan ayırmak gerekir. Hele hele RTE’nin anlayışını neredeyse tamamen ayırmak gerekir. Bu anlayışı Cumhuriyet’ten çok Cumhuriyet öncesi dini akımlardan da alıyordu. RTE, Üçüncü Cumhuriyet’in temellerini attı. Nasıl ve nelerle? 1) Doğrudan İslamcı siyasi parti niteliği ve buna uygun içeride örneğin eğitim ve toplumsal hayatı onun anlayışına göre yeniden tasarlamaları ve dış politikalarıyla... 2) Cumhuriyet’i yaratan ve kuranları, Atatürk ve arkadaşlarını (iki ayyaş!) ve Cumhuriyet’in kuruluş aşamalarını (1938’e kadar) reddeden politikalarıyla! (Sahte ve reddiyeci uyduruk yeni bir tarih yaratma çabası.) 3) Uluslaşmayı reddeden, ulusu, ulusalcılığı reddeden, millet yerine ümmeti (İslami temelde birleşme.) geçirmeye yönelik politikalarıyla.
4) Sanayileşmeyi gerileten, bunun yerine inşaatçılığı geçiren ve el parası ve milletin varlıklarıyla bir tüketim cenneti vaat eden politikalarıyla.
5) RTE “ekonomik cenneti” iki ayak üzerinde kuruldu: Biri dışarıdan 400 milyar dolar borçla içeride tüketimi pompalaması. Bu milletin varlığı olan malı, mülkü, sanayisini satıp savurarak 60 milyar liralık bir de ek kaynak yaratması. Dahası var ama burada bu kadar!
Geçmiş Olsun Ülkem! Tayyibistan Cumhuriyeti, sadece Birinci değil, önemli ölçüde İkinci Cumhuriyet’in de reddine dayanıyordu. Bu nedenle Üçüncü Cumhuriyet denemesi sıfatını tam anlamıyla hak ediyordu.
Şimdi bütün bunlar bitti. RTE hâlâ iktidarda görünse de sona erdi. Geçmiş olsun, sevgili ülkem! 12 yılda bu tarihin akışını tersine çevirmeye yönelen bu girişim sona erdi. 2023, Tayyibistan Cumhuriyeti’nin tam ilanının tasarlandığı tarihti! Cumhuriyetin 100 yılı! Atatürk ve Cumhuriyeti’nin bütününe yönelik bütün bu toplam politikaların hesabı, Recep Tayyip Erdoğan’ı Atatürk’ün yerine, yeni büyük kurucu olarak geçirmeyi hedefliyordu. Suriye Savaşı ile göğsüne bir savaş kahramanı madalyası takabilseydi, kurucu görüntüsü tamamlanacaktı!
Atatürk’ü ve yaptıklarını aşmak boy bos meselesi değildir.
Bu hayal, Bakanlar Kurulu’nun istifa enkazlarının altında kaldı. O fotoğraf yani oğlunun, babasının yanı başında, millete tweet atarak hakarete yeltendiği o fotoğraf da tükenişin ve bitişin görüntüsüydü.
Hele hele o vakıf var ya o vakıf! Ona enkazın ta kendisi olarak bakınız lütfen!

NTV, Başbakan’ın konuşması bitmeden yayını kesince anladım yolun sonuna gelindiğini...
Bir de sadık patronunun, “İnsanoğlu akışkandır” diye özetlenebilecek yılbaşı mesajından...
Nicedir hazırolda duran sermaye çevreleri, “Böyle gitmiyor” diye akışkanlaşıyorsa, yarın hesap sorulacağından korkan bürokratlar panik halinde saf değiştiriyorsa, düne kadar baştacı edilen gazeteler “Sen de çok oldun” korosuna dönüşüyorsa...
“Borsa” denilen tapınak tenhalaşmışsa, “sıcak para” denilen yara bandının gözü dışardaysa, gidişatı sezen mürettebat, filikalara atlayıp gemiyi terk etmeye başladıysa, anlayın, yolun sonunun yaklaştığını...
Tepkiniz, su alan delikleri tamir etmek değil de gidenleri “Hain” ilan etmekse, sonunuz hızlandı demektir.
***
Tükenişin başka alametleri de var:
Öfkeyle şişen yanaklar, nefret kusan dudaklar, kibir yüklü nutuklar mesela...
“Bütün dünya karşımda” paranoyası...
“Yedirtmem” inatlaşması...
Sağlıklı düşünme yetisinin yitişini belgeleyen sürekli taarruz politikası...
En yakınım dediklerine, “Kendi ipini çek” çağrısı...
Beraber ıslanmadık mı biz bu yollarda” cevabı gelince
“Yazıklar olsun” suçlaması...
Çevrenin günbegün boşalması, sağduyulu seslerin hiç duyulmaz olması, huzura sadece “Ne güzel bağırdınız hünkârım” diyenlerin alınması...
Hünkârın ha bire “kefen”i hatırlatması...
Tarih kitapları, Atilla’dan İskender’e, Hitler’den Stalin’e bütün tek adam iktidarlarının final bölümünde bunları yazıyor.

***
Sırtı duvara dayanmış halde, çevresini saranlara kılıç sallayan birinden sağlıklı düşünmesini beklemek zor.
“Bugün bana saldıran yargıyı ben politikaya soktum. Çocuklarımızın evlerini basan polisi, iktidar ortaklarıma ben teslim ettim. Bir günde muhalifim haline gelen medya benim eserim. O banka müdürlerine paraları eve yığacak cesareti ben verdim. Çevremde sağduyu telkin edenlere güvenmedim, hepsini tepeledim” diye düşünmesi zor.
Yenik zihin, olsa olsa “Öyle mucizeler yarattım ki kıskanç düşmanlar çekemedi” diye bakar.
İnönü’nün deyişiyle “suçluların telaşı içinde” öfke kusar.
“O kadar tehlikeliysem Batı niye 10 sene alkış tuttu” sorusunu sormaz.
Bugün “paralel devlet”, “iç tehdit”, “dini kullanan çete reisi” dediği adam için, daha geçen sene “Dön gel, hasretinden yanıyoruz” konuşması yaptığını hatırlamaz.
“Bir gün mağdur-bir gün mağrur” oyununun artık seyirci çekmediğini anlamaz.
“Küresel güçler başarısını çekemedi” dediği banka genel müdürünün evinde balya balya dolarların ne aradığına bakmaz.
Yapabildiği, eleştirilere kulak tıkayıp kitlelere sığınmak, onların tezahüratına kanmak, bu illüzyondan medet ummaktır.
Oysa bu bir tuzaktır.
Tarihten biliyoruz ki, kitlelerin “Bizi bırakıp gitme” yakarışı ile “Çek git artık” çığlığı arasında sanılandan kısa bir süre vardır.

***
Ne dış güçlere ajanlık yapan bedduacı çete, ne faiz lobisi, ne savaş lordları...
Başbakan, kibrin küreğiyle kazdı kendi kabrini...
Ağıdı, “Kendim ettim, kendim buldum” olmalıdır.

KULAĞIMIZA GELİYOR
Duyuyoruz:
Hükümetten umudu kesen cemaat, yeni işbirlikleri arıyormuş.
Muhalif partilerle, muhtelif iktidar alternatifleri pişiriliyormuş.
Daha önce Ecevit’e aracılık yapmış birileri devreye giriyormuş.
“Başka türlü iktidar olamayacağız” diye düşünenler, her gece Mehtap’a bakıp hayale dalıyormuş.
Hizmet’te kusur edilmiyormuş.
Erdoğan’ın tecrübesi gösterdi ki, cemaat desteğiyle hükümet olunabiliyor, ama iktidar olunamıyor.
Bürokrasiye, yargıya, polise, istihbarata yerleşen güç, sıkıldığı zaman üstündeki süvariyi deviriveriyor.
Zoraki nikâhlar çabuk dağılıyor.
İlkeli siyasete, belki hiç olmadığı kadar ihtiyaç var.

Sus Artık Konuşma Milletin Kanını Dondurma!..
Eski Türkiye yeni Türkiye, hain, ajan, terörist...
Paralel devlet, çete, alçak, gâvur İzmir, laikçi kafa...
İç güçler, dış güçler!
Devlet içinde devlet!
Paralel devlet!
Faiz lobisi, İsrail uşağı!
Bunları hep duydunuz, televizyonlarda izlediniz, Silivri’de tanık oldunuz...
İntiharlar, ölüm haberleri, yaşam boyu cezalar, zindanlar...
O zaman kahraman polis, kahraman savcı, kahraman yargıç.
Adlar aynı adlar, iktidar aynı iktidar...
Ucu dokununca zıpladınız!
O gözyaşlarını, ağlayan anaları, eşleri, çocukları hiç görmediniz...
Anımsayın o atılan manşetleri, televizyonlarda yapılan tartışmaları.
Başsavcı aynı başsavcı, savcılar aynı savcı, emniyet aynı emniyet!
Neler söylüyordunuz, neler yazıyordunuz?
İktidar sizdiniz!
Cemaatle birlikte kol kola yürüyordunuz...
Şafak operasyonları, Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargâh, KCK, Odatv davaları...
Bavulcu!
Unuttunuz mu?
Bir de Şike operasyonu...
Bavulcu canınız ciğerinizdi, ona dokunan yanıyordu...
Anımsadınız mı?
Devran döndü, geldik bugünlere...
Şimdi onlar paralel devlet, muhalif medya hain, ajan, terörist.
Muhalif medya dik duruyor yine...
Kıvırmıyor, yan yatmıyor!
Yandaşlık yapmıyor!
***
Eski Türkiye yeni Türkiye...
Her şey eskisi gibi...
Salt ortaklığınız bitti, gerçekler su yüzüne çıktı, Türkiye’nin laik demokratik bir hukuk devleti olduğu akla geldi.
Tek başına iktidar gibiydiniz görünürde ama değildiniz.
Bir dokunayım dediniz ve yandınız!
Kurtuluş yolu arıyorsunuz...
Bakın, polisin ve jandarmanın amirine, savcının başsavcıya “bilgi verme zorunluluğu”nu Danıştay durdurdu.
Yani Adli Kolluk Yönetmenliği, Danıştay kararıyla bozuldu.
Şimdi ne olacak?
Savcılar rüşvet, örgüt, kaçakçılık gibi katalog suçlarından dinleme iznini başsavcıya haber vermeden yapabilecek.
Adli kolluk kuvvetleri (polis ve jandarma) en üst dereceli kolluk kuvveti olan il ve ilçe emniyet müdürlerine, amirlerine bilgi vermeden operasyonu gerçekleştirecek.
Kısaca savcının emrini yerine getirecek...
***
Kasırgayı durdurmaya çalışıyor siyasal iktidar...
Ortada bir rüşvet, yolsuzluk olayı var mı yok mu?
Sadece bir iddia var!
Tutuklamalar da var, şartlı salıvermeler de...
O zaman bu panik niye?
Ayakkabı kutularında paralar...
Piyasalarda deprem!
Doların ve Avro’nun yükselişi!
Tüm oklar kime yönelmiş herkes biliyor gülüm...
Meydanlar dolup taşabilir, bakanlar değişebilir...
Peki vicdanlar ne olacak?
40 yıllık arkadaşı Bakan Bayraktar ve İdris Naim Şahin’in sözleri...
Unutulacak mı?
Unutulmayacak!
Millet bakacak ve şöyle diyecek:
“Cambaza bak cambaza!”
Cambaz telde, bu kez ha düştü ha düşecek...
Gazetelerde haberler ilginç, bir de muhalif medyanın birinci sayfalarına bakacak...
İkinci dalga operasyonu durduruldu mu durdurulmadı mı?
Onu söyle sen bana!
Bir de HSYK’ye bu öfke niye?..
O düzenlemeyi yapan sizin iktidarınız değil mi?
Hem de övüne övüne, caka sata sata!
Ya kul olacaksınız ya da birey...
İyi dinle imparator!
Türkiye bir muz cumhuriyeti değil!
Baskı kurma, gözdağı verme!
Demokrasiyle, temel hak ve özgürlüklerle, yolsuzluğa, rüşvete karşı çıkmakla gelişir Türkiye...
Bunu bir kenara yaz ve hiç unutma!

***
Korku imparatorluğunun içinde bunca rezalet, pislik, koku çevremizi sarmış...
Önceki gece Taksim’de yine TOMA’lar görev başındaydı...
Biber gazı, basınçlı su falan...
Yeni Türkiye, diyordun ya hani...
Tıpkı eski Türkiye gibi...
Bu ne yaman çelişki!
O zaman sus artık!
Sus ve konuşma!


 Hikmet Çetinkaya

Bugün 2013’ün son pazar günü… Pisliklerin, sahtekârlıkların, yolsuzlukların, yalanların kara bir duman gibi üzerimize çöktüğü; arınmaya, temizlenmeye, Başbakan’ın karşı çıktığı; onun deyişiyle “Türkiye’nin bağırsaklarının temizlenmesine” engel olduğu bir dönemdeyiz…
Ahlaksızlık savaşı
Bugüne dek riyakârlık, yalancılık, hırsızlık, çifte standart çok gördüm ama bu kadarını aklımın ucundan bile geçiremezdim. Adalete teslim olmamanın adı “İstiklal Savaşı!” oldu. “Benim savcım / Senin savcın”, “Benim polisim / Senin polisin”, “Benim gazetecim, yazarım / Senin gazetecin / yazarın”, “Benim oğlum / vatandaşın oğlu” ayrımcılığının sonunda savaş ilan edildi, bu doğru.
Ama İstiklal Savaşı değil, esaret savaşı, rant savaşı, talan savaşı, ahlaksızlık savaşı bu! Sussa! Bir sussa! Biraz sussa Başbakan! Belki o zaman dün söylediklerini her an hatırlamaz oluruz. Bugün söyledikleriyle çelişkisini, tutarsızlığını her an yaşamaz oluruz!
On yıldır hukuk ve adaleti akıllarının ucuna getirmeyenler son on gündür bunları hatırladılar!
On yıldır orduya kurulan kumpası, son on gündür görür oldular!
Yalana ‘hayıııııır!’
2014’ün son günleri… Yıla damgasını vuran hiç kuşkusuz, yurdumun her yanına yayılan Gezi Direnişleriydi.
Anımsayın: Orada yaşı kaç olursa olsun önce “Yalana HAYIIIIR!” dedik! “Ayrımcılığa HAYIIIIR!”
Rant uğruna, güç uğruna, açgözlülük uğruna, doğanın, kentlerin yok edilmesine; geriye dönüşü olmayan yıkıma HAYIIIIR!
Yaşam alanlarımızın, yaşam biçimlerimizin yok edilmesine HAYIIIIR!
Nerede ne giyeceğime, ne içeceğime, ne düşünüp ne söyleyeceğime, ne yazacağıma, hangi heykelin kalıp, hangi heykelin yıkılacağına, hangi filmi, hangi oyunu, hangi diziyi, hangi sergiyi izleyeceğime senin karar vermene HAYIIIIR!
Diktatörlüğe HAYIIIR! Totalitarizme HAYIIIR! Korku imparatorluğuna HAYIIIR!
Cemaat ile AKP arasında seçim yapmaya; ikisi arasında sıkışıp kalmaya HAYIIIIR!
Yeni yıl dilekleri
Sevgili okurlar, hepinize, tüm sevdiklerinizle birlikte daha güzel, daha mutlu, daha sağlıklı, daha iyi, daha şefkatli ve her tür şiddetten arınmış bir yeni yıl diliyorum.
Hırsızların, sahtekârların, ikiyüzlülerin, katillerin, işkencecilerin, utanması olmayanların yakamızdan düştüğü; İnsan onurunu, insan emeğini, insan yaşamını, kentlerin yaşamını, doğanın yaşamını yok sayanların aramızda dolaşamayacakları;Gülmenin, gülümsemenin, kucaklaşmanın, öpüşmenin, sevişmenin, direnmenin, düşündüğünü söylemenin, yazmanın, her yaşta “genç olmanın” yasaklanmayacağı günler diliyorum. Direnmeye devam diyorum!..

Giden Babalar, Biten Oğullar - Mine Kırıkkanat
Bütün çocuklar, ana babalarıyla yarışırlar. Bu yarış, ya büyüklerin kendilerini etkileyen becerilerini önce taklit, ardından daha iyisini yapmaya çalışmak ya da tamamen reddederek yok saymak düzleminde gerçekleşir.
Her iki yöntemde de çocuğun asıl amacı, ana babanın kendisini ezen yeteneklerini aşarak önce özgüven, ardından bağımsızlık kazanmaktır. Kimi başarır ve güçlü bir kişilik olur, kimi başaramaz, ömür boyu ana kuzusu, baba pısırığı kalır.
Ama ana kızların rekabetinden çok, baba oğul rekabeti daha derin ve sonuçları daha ağırdır.
Genelinde baskın karakterde, öfkesinden korkulan, otoriter ve iktidar sahibi babaların oğulları; eğer çatışmaya girecek cesareti gösteremezlerse, ömür boyu babaya hayran, babanın gözüne girmeye çalışan ve ne derse yapan silik, ezik, edilgen kişiler olurlar.
***
“Tanrı’nın Zamazingosu” başlıklı nefis araştırmanın yazarı Tom Hickman’a bakılırsa; babalar ve oğullar salt büyükbaşlarıyla boy ölçüşmez, gizli ya da açık, küçükbaşlarıyla da yarışırlar!
Elçiye zeval olmaz, ben söylemiyorum, Hickman yazmış; kimi oğlan çocukları yaşamlarının ilk travmasını, hamamda falan çıplak gördüğü babasının küçükbaşını, kendi minik pipisiyle kıyaslayınca yaşarmış!
Anaların (kendimden biliyorum!) doğurduğu andan öteye ister kız, ister erkek evladın her bir uzvunun yerinde ve normal olmasına yönelttiği dikkat düşünülecek olursa; babaların da oğul küçükbaşlarının önce boyutu, sonra işleviyle gizli gizli övündüğü ya da dövündüğünü ileri sürmek, sanırım mantıksız değildir.

***
Zaten oğulların küçükbaşı babasal bir ilginin odağında olmasa; oğlu çapkınlık yapınca kendi becermiş gibi övünen kimi babaların “gurur” kaynağı nasıl açıklanabilir? Ya da tersine, cinsel özgürlüğünü “ayıp, günah, haram” diye engellediği oğlunu tez elden everen; cinsel tercihi farklı oğulu ise bazen reddedecek, bazen öldürecek kadar hakir gören kimi babaların takıntısı küçükbaş değilse, başka ne olabilir?
Oğullarının çapkınlığıyla övünen babalar, her şeye rağmen zararsızdırlar. Hele biraz mizah sahibi ve biraz bilgelerse... İngiliz aktör Ewan McGregor, 1996 yılında gösterime giren “The Pillow Book” filminde seyircilerin karşısına anadan doğma haliyle çıktığında, kendisi de aktör olan babası James McGrevor’dan şöyle bir faks mesajı almıştı:
“Haşmetli bir özelliğimin vârisi olduğunu görmekten mutluluk duyuyorum!”

***
Ama ötekiler var ya, ötekiler, işte onlar, kız ya da erkek bütün çocuklarının, ama daha çok oğullarının özgün kimliğini iğdiş eden babalardır!
O babaların gölgesinde, kişilikli oğul bitmez. Baba höt deyince susar, öt deyince konuşurlar. Ve o babalar, bu çocukların sırtından kendi yaşamlarını katladıklarını, iktidarlarını uzattıklarını sanırlar. Oysa...
O babaların öyle ya da böyle “gittiği” an, servetlere bile gark etmiş olsa, çocuklarının da “bittiği” andır.
Ataları, İstanbul’a Fatih’le gelen anneciğimin müthiş sözüdür: Miras demiş, sen de kalayım biraz!
Hele o babaların mirası, başkalarının kan ve gözyaşıyla ıslanmışsa, değil bağlasan, zincirlere vursan o çocukların cebinde durmaz!
Yeni yılda taptaze rüzgârlar esen, aydınlık umutlarla harmanlanan özgür bir Türkiye’de yaşamanızı dilerim, sevgili okurlarım

G NOKTASI
Başbakan Erdoğan, “suç iddiası düşman cenahtan geliyorsa, suç yoktur komplo vardır” mantığı yürütüyor.
Bu mantığa göre kakaya bok diyen kakaysa, kaka bok sayılmaz…
Oysa suç, iddia makamının komplocu, kompleci, hain ya da sadık bende olması “suç iddiası”nı ortadan kaldırmaz!
Ve hükümete yakın çevrelerde yapılan birinci yargı operasyonunda kamuya yansıyan olası suç kanıtları, çok vahimdir. Böylesine ciddi bir yolsuzluk soruşturmasıyla karşı karşıya kalan AKP iktidarının, iddiaların yalan, suç isnatlarının sahte olduğunu ortaya çıkaracak yargı mekanizmasını hızla çalıştırmak yerine; birincisinden küresel anlamda daha da vahim iddialar içeren ikinci soruşturmayı durdurması, başlı başına bir hukuk ihlali olup, kamuoyunda ister istemez “suçluların telaşı” gibi algılanmaktadır.
Dahası, eğer ikinci soruşturmanın konu başlıklarından Başbakan’ın oğlu ile El Kaide finansörü Yasin el Kadı’nın kendisi ya da oğluyla bir şekilde ortak olduğu iddiası doğruysa…
Türkiye’nin de imzaladığı Uluslararası Terörle Mücadele Anlaşması açısından, T.C. Başbakanı’nın, “terör finansmanı” nedeniyle tepesine binilen Kaddafi’den daha fazla meşruiyeti, dolayısıyla uluslararası dokunulmazlığı kalmaz.
Batılıları bilirsiniz. Hemen dokunmazlar. Ama emin olun, er geç dokunurlar!
İşin bir de bu yanı, Başbakan’ın giderek cilası dökülen meşruluk durumunu aşan ve Türkiye’yi “müdahale edilebilir” ülke konumuna taşıyan “uluslararası meşruiyet” dışına düşmek tehlikesi de var.

“Bir soğan soyuluyor. Yaşarıyor gözler. Bir devlet soyuluyor. Aldırmıyor öküzler.”
ŞAİR EŞREF (1847-1914)

Din Kisvesi - Yüksel Pazarkaya
Allah’ım sen nelere kadirsin! Sonunda Başbakan Tayyip Erdoğan’a da “din kisvesi altında örgüt” dedirttin. Aynı örgütle ilgili olarak daha önceki söz ve davranışlarını düşündüğümüz zaman, bu sözün çarpıcılığı kolay anlaşılır.
Sayın Başbakan bu sözü, Anayasa Mahkemesi tarafından tescil edilmiş “irtica odağı” bir partinin genel başkanı olarak söylüyor. Ve referansı din olan bir başbakan söylüyor.
Demokrasi ile salt özdeş gördüğü sandıktan çıkmak için, yardım ve desteğini aldığı kolu kesip atmaya kalkışınca, işler karıştı. Sandık darbesi de evlatlarını yiyor mu?
Demokrasinin olmazsa olmazı sandığı darbe aracına indirgeyen Erdoğan, çağdaş demokrasinin işlemesi için vazgeçilmez şeffaflığı her alanda karartarak otorite kurdu. Şimdi bu otorite çöküyor mu?
İktidara geldiği ilk zamanlarda, yargının kararlarından hoşnut değildi. Onun için, ben bu yargıya güvenmiyorum, dedi. Sonra onu kendi yargısı haline dönüştürdü. Polisi ortağıyla birlikte dönüştürdü. Kendi polisleri yaptı. Bürokrasiyi kaşla göz arasında kendi bürokrasisi yaptı. Yasa yerine kararname dedi. Yargıya takılacak özelleştirme girişimlerini yargı dışı tutmayı denedi.
Artık yalnız yürütmenin başı ve tek egemeni değil, aynı zamanda yasamanın ve yargının da tek egemeni oldu.
Kurduğu otoriter yönetimin kızgın ve öfkeli başı!
Bununla da yetinmedi. Sandık darbesinde desteğini aldığı ortakla paylaşmak istemiyor artık iktidarı. Onun başını yemeye karar verdi. Bu lokma boğazından geçmezse, ben öyle demek istemedim, diyerek mutlaka yine kol açacaktır. Ama artık tek kolla.
Yoksa, bir tansık mı oldu? Cumhuriyet devriminin tekke ve zaviyeleri yasaklaması, din baskısı, din düşmanlığı değil miymiş? Çağdaş uygarlığı hedeflemiş bir toplumun önündeki engelleri mi kaldırmak istemiş. Kant’ın dediği gibi, kamu düzenine ve barışına kasteden din kisvesi altında bir örgüte mi dur demiş? Diyanet’i, din kisvesi altındaki bir iktidar ayağına çarık yapsın diye değil, aksine kamu düzeni için mi oluşturmuş? Şeffaflığı karartmak meğer yolsuzluk muymuş?
Yolsuzluk, bilinmeyen ve yaşanmayan bir şey değil. Dünyanın birçok ülkesinde var. Ama Türkiye’de yolsuzluk düzeni doğal düzen haline geldi. Kimseyi tedirgin ve rahatsız etmediği gibi, “çalışıyorsa yesin” gibisinden uygar bir topluma yaraşmayan bir halk deyimi bile dile yerleşti.
Halk, seçilenlerin ve atananların tembelliğinden ve yiyiciliğinden öylesine yılmış ki, sokakta çöpünü toplayan bir yönetim görünce, bayram eder hale geliyor. Üstelik, seçimden seçime kömür ve biraz makarna pirinç dağıtana koşup oyunu veriyor. Bunların kendi vergisiyle alındığından habersiz.
Gelenin din kisvesine aldanıyor. Kitlelerin hayalcidir, algısı ve yargı gücü kolay kilitleniyor. Din kisvesi altında aslında bir iktidar ve çıkar savaşı verildiğini görmüyor. Ülkeyle birlikte kitlelerin uçuruma sürüklendiğini ayrımsamıyor.
Şimdi paylaşım kavgasına tutuşanların kıskacından kurtuluş nasıl olacak? Özgürlükçü demokrasi yolunun açılması için, kitlelerin hayalci karakter ve kafa yapısının değişmesi gerekir. Aklın kilidini kırmak gerek.
Aydına, aydınlıkçı muhalefete büyük iş düşüyor.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget