Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Darbe tartışmaları bitmiyor ama insanlar bir yandan “Darbe yapılacaktı” iddialarıyla yıllarca cezaevinde mahkum gibi tutulan yüzlerce kişi varken öte yanda darbenin alasını yapan Kenan Evren , Tahsin Şahinkaya’nın evlerinde olduğunu, Evren’in yurt dışına gitmek için izin istediğini, muhtıra vermiş Yaşar Büyükanıt’ın adının bile anılmadığını, kısacası büyük çelişkileri yazıp duruyorlar..

CEZAEVİNDEKİ ATOM MÜHENDİSİ

İnsanın aklına “gazetecinin, milletvekilinin” çıkamadığı, bir türlü çıkarılmadığı cezaevleri, israrlara ve hak olmasına rağmen “bilirkişi”ler bile dinlenmeden uzatılıp durulan tutukluluk süreleri gelince doğrusu bu çelişkiler de fazlasıyla rahatsız edici oluyor. Son olarak bana doktorasını Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla ABD’nin en ünlü üniversitesi MIT’de üstün başarıyla yapmış bir elektronik ve atom mühendisi Dr. Faruk Yalman’dan (bulunduğu Silivri Cezaevi’nden) gelen mektup hayretten küçük dilimi yutmama neden oldu..

ŞİŞE BEŞİKTAŞ’A VURMUŞ

Aslına bakarsanız tamamının okunması gereken, inanılmaz bir mektup bu (daha önce duymuş olanlar vardır belki, ben ilk kez detaylarıyla okudum.) .. Film gibi ya da kötü bir şaka gibi.. “Ağustos 2011’de Türk Savunma Sanayii’nin tepesinde, ele güne parmak ısırtan, milli kere milli, Havelsan adlı kuruluşumuzun şunca yıllık önderi iken, ne olduğunu katiyen anlamadan tutuklandım” diye başlayan mektupta “çıkan iddianamede ‘kendisiyle doğrudan veya dolaylı şekilde ilişkilendirilebilecek, mantığa gelir tek bir suç kanıtı olmadığı”.. Buna rağmen “Faruk Yarman Hükümeti cebren düşürmeye teşebbüs etmiştir” imasının bulunduğu bir sahte pusulanın, bir gazoz şişesi içine tıkılarak bir yerden denize bırakılmış olduğu, şişenin (tesadüf bu ya) Beşiktaş İskelesi yakınında bulunduğu ve pusulada yazan bu suçlamaya göre Yalman’ın “hükümet düşürmeye teşebbüs ettiğine hükmedilmiş” olduğu anlatılıyor.

Hani “şişeye aşkını yazıp denize atan romantik kızlar”la ilgili filmler gibi.. Bir film senaryosu olarak bile inandırıcılığı olmadığı için “sabun köpüğü konu” deniyor bunlara.. Ama bizde “yaz şişeye, at denize, balık okumazsa Beşiktaş İskelesi’ne, oradan da Beşiktaş Adliyesi’ne gider” durumu olabiliyormuş... İnsan tutuklamak için yeterli olabiliyormuş..

350 YIL ÖNCE..

Faruk Yarman “Şahsıyla doğrudan ilintisi hiçbir biçimde gösterilmemiş olan ve gösterilmesi esasen mümkün bulunmayan delil demeti uzantısında, bunun ‘karartılması yüksek olasılığı’ gibi anlaşılması imkansız bir tezle tutukluluk halinin devam ettirildiğini, o pusula dışında hiçbir suç kanıtı ortaya konamadığını” bildirirken sanık olarak bilgi sahibi olmadığı ve tartışamadığı suçlamaların bundan 350 yıl önce bile hukuksuz sayıldığını vurguluyor..

Ve diyor ki; “Şimdi kim istese gider, 100 tane bilgisayar alır, hepsine ayrı ayrı ‘fyarman’ kullanıcı adını verir, bunlardan kimin hakkında ne istiyorsa çıkartır, gazoz şişesinin içine koyar, getirip Beşiktaş Adliyesi’nin önüne bırakabilir. Bilgisayar kullanan çocuk bile bilir bunu” ..

MASUMİYET KARİNESİ NEREDE?

Şimdi ellerimizi vicdanımıza koyup söyleyelim; böyle bir suçlama, böyle bir iddia karşısında bile “gel arkadaş bu iddianın aksini ispatla, ancak o zaman kurtulursun” diyen bir yargı varsa ortada “masumiyet karinesi” denen şey, “iddia edenin ispatla mükellef olması” vs nerede kalmış oluyor?

Bu ülkede kavramları bile “kendi işimize geldiği, yaradığı şekilde” mi yontacağız yani? Böyle örnekler duyuldukça yargı bağımsızlığı yönünde güven kaybı daha da hızlı artıyor!
*****

Bunca caninin arasında ‘hayvan sever’ ne yapsın?

Artık saklayamayacağım, dünkü VATAN’ın üçüncü sayfasında sahipli oldukları halde silahla vurularak öldürülen köpekleri görünce ‘Allah sizi o köpeklerden beter etsin, canınızla uğraşın’ diye bedduaya başladım.. Bu ülkede “kadın ve çocuklara yapılan zulüm, katliam, tecavüz, her tür vahşet”, bizim “affedeceğinize cezaları arttırın da toplumu canilerden koruyun” diye çırpınmalarımız bile ülkeyi yöneten Meclis’i (ortada herhangi bir önemli konuda uzlaşan, birlikte çözüm arayan, bulan bir meclis filan yok ama, haydi böyle diyelim) hiç harekete geçirmiyor ki hayvanlara yapılan geçirsin..

Onlar varsa yoksa “şiddetin alası, topluma kötü örneğin de ta kendisi” olan kavgalarıyla, birbirlerini suçlayıp yerin dibine batırma yarışlarıyla mutlu, yuvarlanıp gidiyorlar.. Bol bol konuşma, kafa ütüsü, biz şunu yaptık, siz bunu yapamadınız yarışı, bir sürü çelişki.. Bu millet de böyle yaşamaya mahkummuş, kaderi buymuş demek ki..

İNSAN DEĞİL, YARATIK!

Düşünün duyarlı, zavallı bakımsız sokak hayvanlarını korumaya çalışan bir vatandaş; Esin Peştemalcıoğlu köpekler için kulübeler yaptırmış, onlara yemek veriyor, bakıyor. Ama hasta ruhlu, zarar vermeden yaşayamayan alçaklar gelip 10 köpekten 6’sını kurşuna diziyor. “Nedir sıkıntın sefil herif” diye sorsanız cevabı bile yok.. Aynen benim “Maçka Parkı”ndaki sokak kedilerini soğuktan-sıcaktan korumak ve bakımlarına kolaylık sağlamak üzere yaptırdığım (göze bile çarpmayan) evleri arkadaki 3 apartman sakinlerinin kapıcılarına yıktırması ve Şişli Belediyesi ile işbirliği içinde çoğunu öldürtmeleri gibi..

Esin Hanım da hepsi tasmalı hayvanlarını kanlar içinde görünce benim ertesi gün yaşadığım şoku yaşamış, nasıl üzüldüğünü en iyi ben anlarım. Böyle cani ruhlu, hayvan nefreti taşıyan, kendini nedense “doğayı paylaştığı” o hayvanlardan daha ayrıcalıklı gören, insanlıktan nasibini almamış çok yaratık var maalesef. Kendisine karşılık veremeyen (cezası da verilmediğine göre keşke böyle durumlarda o hayvanlar da intikamlarını alabilseler) hayvancıkları yaralayarak, öldürerek, arabasıyla çarparak, aç-susuz ormanlara atarak tatmin olan zavallı mahluklar bunlar..

BALIKESİR BELEDİYESİ SUÇLU..

Onu bunu bilmem, hangi ilin içinde oluyorsa o ilin ya da ilçenin belediyesi suçludur. Kanunen görevleri sokak hayvanlarını korumak, kısırlaştırarak sayılarını azaltmak olmasına rağmen “oy getirecek bir kapı” olmadığı için hayvanlara karşı hem acımasızlar, hem de her tür ihmal yapılıyor. Haydi bulsunlar bu vahşeti kimin yaptığını ve cezalandırılmasını sağlasınlar da görelim.

Medeni ülkelerde bu konuya özel “hayvan polisleri” bile var, izliyor, buluyor, yargı da veriyor cezasını.. O nedenle böyle “insanı insanlığından utandıran” olaylar görülmüyor. Hayvanlara kötülük yapan, bahçesine girmesin, gözü görmesin, önüne çıkmasın diye onları yok edenlere lanet okuyoruz bilsinler. Bu silahlı katliamın benzeri Silivri Büyükkılıçlı Köyü’nde açıkça iki kardeş tarafından yapılıyormuş, onu da yazacağım. Yazıklar olsun göz yuman veya suçu paylaşan belediyelere..

Bakalım zamanı geldiğinde bu günahlarını nasıl affettirecekler.

BU gazetenin cumartesi günü etraflıca duyurduğu bir haber, bütün ülkeyi telaşlandıracak kadar uyarıcı nitelikteydi.
Evet, bütün ülkeyi, ana muhalefetinden Meclis dışındaki partilerine kadar bütün politikacıları, hukukçusu ve memuruyla, gazeteleri ve televizyon kanallarıyla, üniversiteleri ve dernekleriyle, iş çevreleri ve işçileriyle, bütün ülke halkını endişelendirecek kadar uyarıcı ve önemli.
Sakın “n’olmuş ki” demeyin. Daha n’olacak? TBMM’nin gece oturumunda kabul edilen bir maddeyle hukuk devletinin beline kazma vurulmuştu. Hem de bir yasa önerisine eklenen tuhaf bir maddeyle.
Üstelik öneriyle hiç bağlantısı olmayan bir biçimde.
Asıl öneri, “Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu başkanlarının görev süreleri”ne ilişkindi. Yani, sıradan ve bambaşka konuda bir öneri. Eklenen madde ise, milyarlarca liralık tartışmalı özelleştirmelere ilişkin olarak Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarını sıfırlamayı amaçlamaktaydı: İhaleyle kamu işletmelerini alan sözde “yatırımcı”lar, satışa karşı açılan davalar aleyhlerine sonuçlandığı halde kamu malını geri vermemişler ve özelleştirmeci kamu görevlileri de geri almakta ayak sürüyüp sorunu çözülmez duruma sokmuşlardı. Bu yüzden davalıydılar. Ama, şimdi eklenen maddeye göre, son sözü savcılar ve yargıçlar değil, hükümet söyleyecek.
Hukukta böyle çelişki görülmemiştir. Bile bile ve göz göre göre yürütmeyi yargının üstüne çıkaran bir yasa olur mu?
Söz konusu bazı kamu kuruluşlarını şimdi işletenlerin niçin davalı olduklarını öğrenince şaşacaksınız. Kamuyu zarara uğratıp işçileri perişan ettikleri için bazısı aleyhine suç duyurusu bile var. Ama artık, aldıklarının üstüne kalkmazcasına oturabilirler, suçlulukları da hükümet kararıyla affedilmiş olacak demektir.
Bu durumda, televizyon ilanlarıyla “hukuk devleti getiriyoruz” diye “yeni” anayasa yapmaya soyunanların iyi niyetine güvenilir mi?
Soyguna dönüşmüş özelleştirmelere karşı KİGEM adıyla mücadele veren Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi şu olup bitenlerin, hukuka değil ahlaka ve vicdana da sığmadığını ilan etti. Ama kamuoyunu yönlendirip kamuyu koruması gerekenler yine sessiz. Hukuk devletini bile özlemeyenler neyi özlüyorlar acaba?

Koro 52 çocuktan oluşmuştu.
Çok kısa sürede, yaklaşık 40-45 günde hazırlanmışlardı.
Koro öğretmenleri gönüllü çalışıyorlardı.
Çocuk şarkılarından oluşan bir konseri seslendiriyorlardı.
Orkestra, Doğuş Çocuk Senfoni Orkestrası’ydı.
2006 yılında kurulan orkestra, ülkemizin ilk ve tek kuruluşudur.
Yurtiçinde ve yurtdışında çok başarılı konserler vermiştir.
Bu konser 23 Nisan 2012 şenliği içinde yer alıyordu.
Koro, Çocuk Hizmetleri Korosu adını taşıyordu.
Çocuklar, devletin koruması altındaki çocuklardı.
7 yaşından 16 yaşına kadar kızlı erkekli 52 çocuk.
Orkestra da 35 çocuktan oluşuyordu.
İlk kez böyle bir işbirliği yapılıyordu.
İlk kez böyle bir konser hazırlanıyordu.
Bu kez yepyeni bir heyecanla hazırlanıyorduk.
Bu konser hepimiz için yeni bir boyuttu.
Yeni, güzel, heyecan verici bir yeni boyut.
Konya’da 22 Nisan günü verilen konser büyük bir başarı oldu.
Konseri yöneten şef Tolga Taviş, ne yaşandığının bilincinde, ustalıkla okestra ile koroyu buluşturdu.
Ayakta alkışlarla biten konser, hepimiz için yeni ufuklu bir geleceğe dikkatimizi çekiyordu.
***
Koruma altındaki çocuklarımız.
Hepimizin çocukları.
Hepimizin evlatları.
Güven duymak isteyen.
Farkına varılmayı bekleyen.
Bu büyük dünyada tutunacağı değişmez bir dal arayan.
Yaşamına tanıklık edecek kişileri arayan.
Kendini anlatacağı, onu anlayan insanları bekleyen.
Çocuklar.
Çocuklarımız.
“Siz yazar mısınız?” diye sordu.
12-13 yaşlarında bir kızımız. Arkadaşları da dinliyor.
“Evet” dedim.
“Ben de yazarlığa adım attım” dedi, “şiir yazıyorum”.
Eğitmeni yaklaştı: “Evet” dedi, “çok yeteneklidir. Şiir yazıyor”.
Kızımız ekledi: “Kendimi geliştirmek için ne yapabilirim?”
“Çok güzel” dedim, “okumaya devam, yazmaya devam. En iyi gelişme yolu”.
Ah benim güzel kızım. Benim akıllı kızım.
Köy Enstitülerini bilseydin keşke kızım.
Halkevlerini bilseydin keşke.
Onları koruyabilseydik keşke.
Sizlerle hep birlikte olabilseydik keşke.
Daha çok buluşabilseydik keşke.
Biz sizin anneleriniz babalarınız olabilseydik.
Siz bizim kızlarımız oğullarımız olabilseydiniz.
Öyle bir toplumumuz olsaydı.
Öyle kentlerimiz, öyle köylerimiz olsaydı.
Birbirimizden ayrı olmasaydık.
İçimizden geçenler oralarda kalmasaydı.
Oralarda kalmasaydı.
***
Biz uçağa bindik, İstanbul’a geldik.
Onlar otobüslerle kurumlarına döndüler.
Mutlaka akıllarındadır.
“Bizi düşünürler mi acaba?”
“Bizi hatırlarlar mı?”
Elbette düşünürüz.
Elbette hatırlarız.
Deniz Ablanız sizi unutur mu?
Gülçin Ablanız, Setenay Ablanız sizi hatırlamaz mı?
Kurumunuzdan Kenan Abinizi tanıdık.
Davut Bey’i tanıdık.
Çocuk hizmetleri kutsal hizmetler.
Gerçekten bilinçle çalışıyorlar.
Emek verenlere şükranlar olsun.
Bu konser gelenlere şölen oldu.
Ama bizlere çok özel bir armağan oldu.
Biz sevginin armağanını aldık.
Biz insanca paylaşmanın armağanını aldık.
Çocukların gülen gözlerini gördük.
Çocukların başarıyla gönendiklerini gördük.
Hepsi bizim armağanımız oldu.
Hepsi bize görev oldu.
Artık bu çocuklar bizim de görevimiz.
Belki de bizim en kutsal görevimiz.
Sizi unutmadığımızı bilin.
Siz de bizi unutmayın...

Bunda ne var, diyeceksiniz; normal değil mi... Londra’da çimenlerin, hem de ilkbaharda sararabileceğini kimse düşünemezdi bile. En azından bilenler öyle söylüyor. Kurak, yağmursuz bir kış, İngilizleri epey telaşlandırmış, hatta “Tamam, iklim değişikliği İngiltere’yi böyle yapacak demek ki” düşüncesi gelip oturmuş ada milletine. Su kullanımına büyük sınırlamalar getirilmiş, bahçe sulama, araba yıkama yasaklanmış: Gereksiz tek gram su tüketmeyin!
Yağmur duasına çıkmak üzerelerken, bizimle birlikte yağmurlar sökün etti! Yağıp duruyor, gece gündüz demeden!
Kimseden bir teşekkür bile almadık. Olsun, İngiltere kurtulsun da!
***
Londra 10 yıl önce nasıl bıraktımsa öyle gibi. Yahu bir kent bu kadar mı değişmez! Bu kadar mı arkaik kalır!? Neredeyse her bir taş yerinde, her bir ev olduğu gibi duruyor... Gözlerim İstanbul’daki gökdelenleri, yeni İstanbul’a benzer manzaraları boşuna arayıp durdu!
Londra’nın bütün büyük parkları hâlâ boş duruyor! Hem de bomboş!
Hiçbirine dokunulmadığını hayretle gördüm!
Bu kadar büyük açık alanlara kentin ve insanların ne ihtiyacı olabilir ki! Düşündüm taşındım, çıkamadım işin içinden! Londra Belediyesi’nin ve İngilizlerin şu gereksiz parklar meselesini yeniden düşünmesi gerekir. Tabii, Topbaş’ın kendilerine iyi bir danışmanlık hizmeti vereceğini de bilmeliler! İstanbul, 3 saat mesafede!
Veya bir telefon yeter: Alo, Mistır Topbaşşşş!...
Türkiye ve İstanbul’daki değişim ve yeniden yapılanma, politika ve inşaat mühendisleriyle, Londra Belediyesi’nin ve Londralıların pek acele tanışması gerekir! Ben öneride bulunacak durumda değilim, şehir planlamacı donanımından yoksunum, ayrıca Topbaş ve arkadaşlarının, bu konudaki uzmanlıklarına da sonsuz saygılıyım!
Tam da şu sıralarda Londra Belediye Başkanlığı seçimleri hazırlıkları sürerken.
***
Seçim mi dedim? Nerede o? Hiçbir seçim faaliyeti yok! İnsanın aklına, yahu bunlar gizli seçim mi yapacaklar, gibi kötü düşünceler geliyor!
“Türkiye’de basın özgürlüğü” üzerine konuşma ve tartışmadan sonra, CHP İngiltere Dayanışma Derneği yönetimi ve üyeleriyle birlikte yemek sohbetinde, “Belediye seçimleri mitingleri falan hiçbir şey görmüyorum, ne bayrak var ne parti flaması, her şey sessiz sedasız, ne oluyor burada” soruma yanıt alıyorum.
Öyle miting falan olmazmış.
Benim gibi şaşırırsınız tabii! Biz her türlü seçimde kıyameti koparırız, ortalığı yıkarız, gürültü göklere tırmanır.
Orada öyle bir şey yok. Bir dost açıkladı ve “İşte buradaki şu yemekli toplantıyı seçim çalışması olarak kabul edin” dedi! Adaylar, partiler çeşitli örgütlerle, insanlarla vb. bu tür irili ufaklı yemekli yemeksiz toplantılarla “seçim propagandası” yaparmış! Programlarını, yapacaklarını falan anlatırlarmış.
Bu işte bir terslik var, ama kimlerde ve nerede, doğrusu bilemedim!
Aklıma, örneğin AKP il örgütlerinin İstanbul veya başka kentlerde, öncelikle AKP’li olmayan, ama her kesimden iş, yönetici gibi, lider veya kanaat önderleri ile yaptıkları yemekli toplantılar geldi! “Sayın bakanımız sizlerle yemekte bir arada olacak ve bütün sorularınızı yanıtlayacak.. Lütfen hazır olunuz!”.. İnsanlar koşa koşa gidiyor (CHP’nin ilgi ve bilgisine)...
Londra’da CHP ile dayanışma içinde olanlar büyük bir özveriyle ve bir karşılık beklemeden çalışıyorlar! CHP’ye halkla ilişkilerde yeni bir dil, yeni bir düzen, yeni bir anlayış gerekiyor.
***
Londra yağmurlu. Şimdi önce Cahit’lerle kahvaltıya gideceğiz, sonra da British Museum’a.
Orada özellikle, İngilizlerin Ksantos’tan alıp götürdükleri (1840, İngiliz Fellows) Nereidler Anıtı’nı alıp geliriz belki!
Nisan başında Likya’yı dolaştık, Ksantos’u da gezdik ve anıtın yerinde hâlâ sadece bir levha duruyordu!
Nereidler, yani Su Perileri, denizlerde zora düşenlerin yardımcılarıydı. Belki de bugün artık yerlerinde olmadıkları için bunca felaketi yaşıyoruz.
Kim bilir!

Osmanlı’nın çöküş dönemi ile birlikte Avrupa’nın büyük devletleri bu coğrafyayı dünya egemenliklerinin bir aracı, bir kaldıracı olarak görmüşlerdir. 19. yüzyılda Almanya, İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı Devleti’nin ayrıştırılmasına ve parçalanmasına her alanda katkıda bulundular.
Ticarette, eğitimde, askeri ilişkilerde ellerindeki olanakları kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kullandılar. 20. yüzyılla birlikte ABD de Avrupa’ya katıldı.
Eskiden ticaret yolları ağırlıklı bir süreç varken petrolün bulunması ile birlikte “enerji” meselenin odak noktası oldu.
Krallar, şeyhler, şahlar, askeri diktatörler ve dinler bir araç olarak kullanılmaya başlandılar.
Büyük güçler dünya pastasındaki paylaşım kavgalarında Ortadoğu’yu en önemli faktör olarak gördüler. Soğuk savaş döneminde bölge ülkeleri Sovyetler Birliği ve Batı arasında paylaştırıldı. Bazıları ise saatin sarkacı gibi Doğu ile Batı arasında gidip geldiler.
Soğuk savaş sonrasında Ortadoğu, “yeni küresel düzenin kuralları doğrultusunda” yönetilmeye başlandı. Ekonomi ve İslam daha da öne çıkarıldı. Demokrasiden uzaklaştırma yöntemleri değişti. Piyasalar, askerler, dini ve etnik öğeler kontrol altına alınarak küresel düzenin yeni kuralları geliştirildi.
“Küresel sistem kanalı ile” büyük ve güçlü devletlerin etkileri arttı.
Asya-Batı rekabeti
Eski Doğu-Batı çatışması ve dehşet dengesinin yerini “Asya-Batı rekabeti” aldı. Ancak bu rekabetin zemininde yerel savaşlar ve çekişmeler tahrik edildi ve edilmekte.
“Arap Baharı” zemini üzerine oturtulan yeni küresel araçlar sisteme entegre edilerek eski diktatörlerin yerine yeni dikta rejimleri oluşturuluyor.
Arap Baharı, “Ortadoğu’nun sisteme entegrasyonu hadisesidir”.
Ortadoğu’daki ülkeler yerel ve ulusal inisiyatif almayacaklar,
Kendi aralarında iktisadi, siyasi, askeri işbirliğine gitmeyecekler,
Sisteme entegrasyon yolu ile büyük ve güçlü devletlerin ve şirketlerin denetiminde olacaklar.
Ve böyle bir düzen, “demokrasi getiriyoruz” diye pazarlanacak.
Sistemin yeni ortakları
Batı’nın sistemdeki egemen konumu Asya büyüklerinin “sisteme katılmaları sonucu” değişmeye başladı;
ABD ve Avrupa büyüklerinin yanına Çin, Hindistan ve Rusya da yerleştiler.
Güney Amerika ülkeleri, aralarındaki işbirliğini arttırarak eski “böl ve yönet” uygulamalarına artık direniyorlar.
Ancak Batı dışı büyüklerin de katılmaya başlamasıyla “sistem daha da güçleniyor”. Güçlenen sistemden yararlananlar ile zarar görenler arasındaki fark açılıyor. Asya’da da Batı’da da büyük devletlerin lehine işliyor.
Mezhep çatışmaları, etnik çatışmalar özellikle tahrik edilerek küçüklerin sorunları arttırılıyor. Sistemle çatışan eski diktatörler yerine “sistemle uyum sağlayacak yeni diktatörler getiriliyor”.
Ortadoğu örneğindeki Arap Baharı, bu dönüşümün bir laboratuvarı gibi kullanılıyor.
Askerler Mısır’da diktalarını yine sürdürüyorlar, hem de kimi İslami çevrelerle işbirliği yaparak, 12 Eylül örneğinde olduğu gibi.
Libya’da aşiretler ve İslamcılar öne çıkıyorlar.
Suriye’de Müslüman Kardeşler özellikle öne çıkarılıyor.
Ve S. Arabistan, Batı’dan yüz milyarlara yaklaşan bedellerle silahlar almak zorunda bırakılıyor; sanki kendisi kullanabilecekmiş gibi.
Arap Baharı’nda Türkiye’ye oynatılmak istenen rol bir mayın tarlası gibi. Türkiye’nin komşuları ile arası bozuluyor.
Suriye, Irak ve İran ile Türkiye’nin arasının açılmaya başlaması yalnız onlar açısından değil bizim açımızdan da büyük tuzaklara gebe.
İktisadi, siyasi ve askeri olarak her alanda iki tarafa da zarar verecek duruma geldi.
Ve bu mayın tarlasının ortasında da biz bulunuyoruz. Ankara komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurmak için inisiyatif almak zorundadır.
Bir bilge ne demiş; “İntikam almak istiyorsan iki mezar kazmak zorundasın”.

Bütün devrimci şarkılar, marşlar yüreği titretir, coşturur, ama “Bizim 1 Mayıs Marşımız”ın yeri başka. Belki de bunun, marşı ilk dinlediğimde (1974) çiçeği burnunda bir devrimci genç olmamla da ilgisi vardır. Ankara Sanat Tiyatrosu (AST), Brecht’in Maksim Gorki’den uyarladığı Ana adlı oyununu sergiliyordu. Oyunu sahneye Rutkay Aziz koymuş, Erkan Yücel, Savaş Yurttaş, Yaman Okay, Meral Niron gibi isimler oynuyordu. Marşı ilk kez bu oyunda duymuş, 1905 Rusyası’na ait sanmıştık. Sonradan öğrendik ki, öyle değil. Sözüyle, müziğiyle tamamen bize aitti. Oyunun müziklerini yapan Sarper Özsan, 1 Mayıs 2009’da Cumhuriyet’te Celal Üster’e de anlatmıştı marşın öyküsünü. Oyunun metninde Rusya’da 1905 “Kanlı 1 Mayıs”ının konu edildiği sahneye gelindiğinde, “İşçiler marş söyleyerek girer” cümlesi vardır, ama marşın ne marşı olduğuna dair bir şey yoktur. Oraya bir marş koymak gerekmektedir ve iş başa düşer; “Buraya nereden, nasıl bir marş bulacağımı bilemedim. En iyisi, benim bu sahneye uygun bir marş sözü yazıp bestelememdi” diyordu Özsan ve devam ediyordu: “Sözlerde ve müzikte hem o günlerin ortamına uygun düşecek, ama aynı zamanda bizlerin içinde bulunduğumuz ortama aykırı düşmeyecek bir marş olmasına dikkat ettim(…) 1 Mayıs Marşı’nın ezgisinin temeli, bizim Kürdi dizimizle sol minör dizisinin karışımı sayılabilir. Marşı yazarken sevilebilir ve rahatlıkla söylenebilir bir marş olduğunu düşünüyordum.”
Rutkay Aziz, 21 Ocak 1996 günü Siyah Beyaz gazetesinde yayımlanan bir söyleşisinde AST’ı anlatırken şunları söylüyordu:
“1905 1 Mayıs sahnesi, orada emekçi sınıfı için bir marş düzenliyorsunuz sahnede; bir bakıyorsunuz o marş, ülkedeki işçi sınıfının, emekçilerin 1 Mayıs marşı olarak tarihe kalıyor. Bunun mutluluğunu anlatmak çok zor. Büyük bir onur bizim için.”
Marşın, oyunun güzelliğine güzellik katmasından öteye taşıp bugüne kadar değerinden hiçbir şey yitirmeden dilden dile, kuşaktan kuşağa akmasının sihri neydi? Çok açık ki, bizim 1970’lerden bu yana yaşadıklarımızın değişmemesinde, marşta ifadesini bulmasındadır keramet: “Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır / Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez” …
***
1 Mayıs Marşı’nın söz yazarı ve bestecisi Özsan, o dönem Aydınlık saflarındaydı. Dolayısıyla yüzü Pekin’e dönük Aydınlık siyaseti marşın patentini hemen üstlendi. Ama, ilginçtir, öteki uçtaki yüzü Moskova’ya dönük TİP, TSİP, TKP bloku da marşı bağrına bastı. “Bizim Orta Yolcu” politik gruplar da öyle… 1976’da 1 Mayıs’ın Taksim’de bir mitingle kutlanması gündeme geldiğinde TİP’in resmi yayın organı olan Çark Başak Dergisi marşın sözlerini yayımladı, alanda söylenmesi için küçük bir koro oluşturdu .
Yıldırım Koç, DİSK Ajansı’nın 1 Mayıs 1976 tarihli özel sayısında yer alan yazısında 1 Mayıs Marşı’nda küçük farklılıklar olduğunu, Aydınlık gazetesinde yayımlanan 1 Mayıs Marşı’nda ise şu kıtanın da yer aldığını yazdı: “Ulusların gürleyen sesi, yeri göğü sarsıyor/ Halkların nasırlı yumruğu, balyoz gibi patlıyor/ Devrimin şanlı dalgası, dünyamızı kaplıyor.”
Yine Y. Koç’un yazdığına göre, (28 Nisan 2010, Aydınlık), 1 Mayıs Marşı, aralarında Sarper Özsan’ın da bulunduğu bir grup Aydınlıkçı tarafından kaset yapıldı. Ardından Cem Karaca, bu marşı bir 45’lik plağa okudu. Plağın gelirinin Türkiye İşçi Köylü Partisi’ne verilmesi konusunda anlaşma yapılmıştı…Sarper Özsan, Cem Karaca ve plağı basan Gönül Plak Şirketi, Türk Ceza Kanunu’nun 142/4, 159 ve 312. maddelerini ihlal ettikleri iddiasıyla 1978 yılında yargılandılar ve beş yıl sonra beraat ettiler. 1 Mayıs Marşı’nı söyleyen Timur Selçuk ve Selda da yargılandı ve onların davaları da beraatla sonuçlandı .
***
1 Mayıs Marşı’nın kitleselleşmesi ve kuşaktan kuşağa akmasında Timur Selçuk’un da büyük rolü var. 1975’te Paris’ten İstanbul’a dönen Timur Selçuk’u benim kuşağım, 1 Mayıs’tan önce , “Ayrılanlar İçin”, “Sen Nerdesin”, “Beyaz Güvercin”, “İspanyol Meyhanesi” gibi parçalarından tanırdı. Giderek, onu Orhan Veli, Attilâ İlhan ve Nâzım Hikmet’in şiirlerinden bestelediği şarkılarla daha çok benimsedik. Bilgesu Erenus’un “Nereye Payidar” oyunu için yaptığı besteler müthişti. Uğur Mumcu’nun “Sakıncalı Piyadesi”nin müziklerini de o yapmış, ayrıca birçok değerli, unutulmaz oyuna daha müziği ile katkıda bulunmuştu.
1 Mayıs Marşı’nın doruğa ulaştığı tarih 1 Mayıs 1977 idi. O kanlı 1 Mayıs’ta kontrgerillanın o vahşi saldırısından önce meydan, Ruhi Su Dostlar Korosu tarafından seslendirilen 1 Mayıs ile çınlamıştı.
“1 Mayıs”, 1979’da Dostlar Tiyatrosu bünyesinde Genco Erkal ve Zeliha Berksoy tarafından sahnelenen “Brecht-Kabare”de de kendine yer buldu. Mitinglerden konserlere pek çok etkinlikte seslendirildi, dalga dalga, dilden dile yayıldı. Grup Yorum’un “Marşlarımız”, Edip Akbayram’ın “Söyleyemediklerim” albümünde yorumladığı 1 Mayıs Marşı, başka pek çok albümde de yer buldu.
***
Yarın, Taksim’de ve daha birçok meydanda, 1977 başta olmak üzere 1 Mayıs’larda kaybettiklerimizin anısına bir kez daha haykıracağız: “Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kandır / Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez / Yepyeni bir hayat gelir bizde ve her yerde/
1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı / Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı /
Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından / Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından / Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir /
Gün gelir, gün gelir, zorbalar kalmaz gider / Devrimin şanlı yolunda bir kâğıt gibi erir gider...’

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget