Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Güneşli, serin bir İstanbul sabahı... İstanbul boşaldı, yollar bomboş...
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı.
Aynı zamanda Şeker Bayramı’nın birinci günü.
O sık sık değindiğim kelimelerin sessiz oyununda hüzünlüyüm...
Yakın tarihini unutan bir toplum geleceğine ilişkin ne düşünür; Ortadoğu’da yaşananları nasıl algılar, 30 Ağustos Zaferi’nin siyasal ve felsefi niteliğini nereye koyar?..
Eğer bunları görmezden gelirsek emperyalizmin Türkiye’yi bölüp parçalamakta olduğunu göremeyiz...
Amaç Türk ulusunu küçük bir bölgeye yerleştirmekti; tıpkı Balkanlar’da yaptığı gibi.
30 Ağustos Zaferi, emperyalizmin Anadolu üzerindeki tüm senaryolarını bozmuş, önceden hazırlanan siyasal haritasını yırtıp atmıştır.
***
Bugün laik demokratik cumhuriyeti küçümseyenler, “İkinci Cumhuriyet” naraları atanlar, yakın tarihimizi bildikleri halde bilmezlikten geliyorlar... Hele bazıları etnik ve mezhepsel kimlikler üzerinden din pazarlamacılarıyla işbirliği yapıyor.
Tüm mazlum ülkeler 30 Ağustos Zaferi’nden ders çıkarıp Mustafa Kemal’in yolundan gittiklerini açık bir biçimde dile getirmediler mi?
Bugün 30 Ağustos 2011...
30 Ağustos 1922’den bu yana 89 yıl geçti.
Genç kuşaklar 30 Ağustos Zaferi’nin anlamını, bunun bir bağımsızlık savaşı olduğunu, emperyalist devletlerin planlarının bozulduğunu, Aydınlanma Devrimi’nin ilk adımının atıldığını pek bilmezler.
30 Ağustos’un anlamı tarih kitaplarında da artık eskisi gibi yer almıyor...
***
Atatürk, “Büyük Zafer”den iki yıl sonra 1924’te ne diyordu:
“Uygarlık yolunda başarı yeniliğe bağlıdır.
Sosyal yaşamda, ekonomik hayatta, bilim ve fen alanında başarı sağlamak için tek gelişme ve ilerleme yolu budur.
Hayat ve yaşayışa engel olan yasaların zamanla değişmesi, gelişmesi zorunludur.
Uygarlığın buluşları, tekniğin harikaları, evrenin değişmeden değişmeye uğrattığı bir dönemde, yüz yıllık köhne zihniyetle, geçmişe bağlılıkla varlığını korumak olası değildir.”
Mustafa Kemal, emperyalizme başkaldıran bir komutandı... Atatürk yeryüzünde bir sürecin son adımını 26 Ağustos’ta “Afyon Kocatepe’den Büyük Taarruz’la” başlatmış, 9 Eylül 1922’de İzmir’de zaferle sonuçlandırmıştır.
30 Ağustos,1912’de Balkan Savaşı’yla başlayan sürece Dumlupınar’da konan noktadır.
Birinci Dünya Savaşı egemenlerinin yeryüzünde kurmak istedikleri düzene kafa tutan tek ülke Türkiye’dir.
***
1918’den sonra üç yıl daha savaştık...
Yoksulduk, tankımız, doğru dürüst silahımız, mermimiz yoktu.
Mustafa Kemal uygarlığın temellerini attı, Köy Enstitüleri, Sümerbank vb. kuruldu...
Elbet tüm bunlar olurken geçmişte acılar yaşadık... Anadolu’da yaşayan Türkler ve Ermeniler 1915 yılında birbirlerine girdiler, kıyımlar oldu... Bu acı olay yürekleri dağlarken Rumlarla Türkler arasında çatışma başladı...
Ülke tam bir cadı kazanıydı... Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda bu etnik savaşa dönüştü.
Bugünün din pazarlamacıları ve Soros’un çocukları emperyalist güçlerin ve yardakçılarının kimler olduğunu bilmezler mi?
Bilirler!
İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar, Ermeniler, Osmanlı Babıâlisi, Mütareke basını ve Anadolu’da Mustafa Kemal’e karşı ayaklanan Türkler...
Say say bitmez.
***
Bugün 30 Ağustos... Şeker Bayramı’nın da birinci günü...
İçim buruk...
Nâzım Hikmet’in dizeleri geliyor aklıma yazımı noktalarken:
“O, saati sordu
Paşalar üç dediler
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.”

Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet

Sovyetler Birliği’nde 1991’deki 19 Ağustos darbe girişiminin 20. yıldönümünde, doğrusu bizde de, dünyada da beklediğimden daha az yazı yayımlandı.
Oysa 1991 Aralık ayında, iki kutuplu dünyanın da sonu olacak olan Sovyetler Birliği’nin çöküşünün başlangıcı bundan yirmi yıl önce bir ağustos günü (19 Ağustos) başlayan ve üç gün içinde bastırılan darbe girişimidir.
Yani dünyanın gidişini, hiç değilse bir süre, baştan aşağı değiştiren olay yirmi yıl önce bu ay içinde olup bitmiş, 1991 Ağustosu’nun 19’unda parlamentoyu kuşatan tanklarla başlayan, sonra da üç günde bastırılan darbe girişimi Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşünü de hızlandırmıştır.
Tabii ki, “darbe başarılsaydı ne olurdu” diye sormanın bir anlamı yok.
Zaten seksen yıldan fazla egemen olmuş olan bir sistemin kendisini koruyup, koruyamamasını bir darbenin başarısına bağlamak da mümkün değildir.
Marksist düşünür Eugene Varga sistemin karşı çıktığının yerine, ondan daha iyisini ikame edememiş olması yüzünden zaten tehlikede olduğunu, vasiyet niteliğindeki tarihi yazısında, bu olaydan yıllarca önce yazmıştı.
Evet, Sovyetler’de de onun uydusu ülkelerde de sistemin çöküşünün nedenlerinin, bir yöneticinin veya bir darbecinin başarısı ya da başarısızlığında veya dış güçlerin etkisinde değil, başat olarak kendi zayıflıklarında yattığını Marksist düşünürler de önceden söylemişlerdi.
***
Bununla birlikte, 19 Ağustos’un yıldönümünde; Rusya’da yapılan bir kamuoyu yoklamasında, deneklerin yalnızca yüzde 10’u darbenin demokrasinin bir zaferi olduğunu söylerken, yüzde 17’sinin de, “keşke başarılı olsaydı” dedikleri görülmüş.
Daha da ilginci, ankete katılanların yüzde 58’inin Sovyetler Birliği’nin tarihe karışmış olmasından üzüntü duyduklarını söylemeleridir.
19 Ağustos 1991’de, sokağa inen tanklara karşı, Duma’yı savunanlar arasında bulunan mimar Guennadi Yigoyev, olayın 20. yıldönümünde “Yeniden aynı durum olsa, bir daha aynı şeyi yapardım” diyor.
Ne var ki, 20 yıl önce SSCB’nin yıkılmasına katkıda bulunmakla iftihar eden mimar şunları söylemekten de geri durmuyor:
- 1991’de dünyaya açıldık bu doğru, ama hâlâ yöneticilerimizin tersine, biz ülkemizin efendisi olamadık.
Marksist – Leninist ve de Stalinist sistemin sonunda bir polis rejimine dönüştüğü ve ülkede yaşayanlar kadar herkes için düş kırıklığı yarattığı bir gerçek.
Ama, o rejimin altında yaşayan insanların yüzde 58’i onun yıkılmış olmasına üzülüyorlarsa eğer, o zaman yerine gelenin daha büyük bir düş kırıklığı yaratıp yaratmadığını sorgulamak gerekir.
Kokuşmuşluğun, rüşvetin, yine polis baskısının, diktanın egemen olduğu, özel mülkiyetin bile gayrimenkul baronlarının spekülasyonlarından masun kalamadığı bir düzenin üstüne bir de eşitsizlikleri ve sefaleti eklediğinizde, insanların, düş kırıklığı yaratmış olan eski sistemi özlemle anmalarında çok da şaşılacak bir yön yok.
***
Tabii baskıcı sistemi bir başkasının izlemesi, Sovyetler’in baskıcı yapısının salt Marksizm – Leninizmden mi, yoksa o toplumun tarihi koşullarından mı kaynaklandığı sorusunu da biçimlendiriyor,
Gençlerin eğilimleri de çok çarpıcı. Rusya’da 46 bölgeden 1200 denek üzerinde yapılan bir araştırma, 16 -24 yaş arasındaki gençlerin yüzde 39’unun yabancı ülkelere göçmek istediklerini ortaya koyuyor. Üstelik de göçmek isteyenlerin yüzde 33’ü en üst düzeyde eğitim görmüş olanlar. Zaten son 3 yılda 1 milyon 200 bin genç göçmüş bile. “Moskova Haber”de, bu anketi değerlendiren Alla Bogolepova bunun tüketim ürünlerine kolayca ulaşmak amacını taşıyan eski göçlerden farklı olduğunu belirtiyor. Zaten, köşeyi dönme ve daha çeşitli tüketim ürünlerine ulaşmak açısından, Rusya’da özgürlüklerin 20 yıl öncesiyle kıyaslanamayacak derecede arttığını söylemek gerek. Ama “beklenen ve özlenen özgürlük sadece bu muydu” derseniz, yanıt “hayır”dır. Eskiye hayıflanmak tabii ki bir çözüm değil, eskinin yeniden ihyası da imkânsız. Zaten “Yeni Çarlar” ile düzenlerinin savunucuları da, kendilerine yöneltilen eleştirileri göğüsleyebilmek için, hep eskinin bozukluklarını öne sürüyorlar. Bir düzen, kendisini ancak eskinin bozuklukları ile savunabiliyorsa, orada eskiyi yıkmakta başarılı olunmuş olunsa bile yeniyi inşa etmekte başarısız kalınmış demektir.
Bu acaba yalnız kuzey komşumuz için geçerli bir kural mı dersiniz? Değerli Okurlarım, bayramınızı kutlarım.

Ali Sirmen/Cumhuriyet

Tarih 30 Ağustos 2011.
Hem Şeker Bayramı, hem Türkiye’yi kurtaran, kuran askeri zaferin 89’uncu yıldönümü.
Yirmibirinci Yüzyıl’ın ilk on yılı geride kalmış…
Demokratik Laik ve Sosyal Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları, tüm İslam âlemi ile birlikte bir dini bayramı daha idrak ediyor.
Ayrıca Türkiye, bugün bu yeni Cumhuriyet’in temelinde yatan Dumlupınar savaşının, Atatürk’ün Başkomutanlık Savaşı’nın, Büyük Zafer’in 89’uncu yıldönümünü kutluyor.
Savaşla, kanla kurulan bu devletin vatandaşları hâlâ ülkeleri için canlarını veriyor…
Ne yazık ki şehit haberleri bayramda da durmuyor!
***
Ayrıca bu iki bayramı birlikte kutladığımız bugün, tutuklu ve hükümlü olarak cezaevlerinde 64 gazeteci yatıyor.
Ben de bu iki bayramı birden, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın yayımladığı listeyi sizle paylaşarak ve özellikle şehitleri, gazileri, şehit ve gazi ailelerini, dört duvar arasında yatan, sivil ve asker, hükümlü ve tutukluları anımsayarak kutlamak istiyorum:
Barış Açıkel, İşçi-Köylü gazetesi sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, (Kocaeli 2 No’lu F Tipi Cezaevi).
Bedri Adanır, Aram Yayınları sahibi ve Kürtçe yayımlanan Hawar Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, (Diyarbakır D Tipi Cezaevi).
Ahmet Akyol, DİHA, Adana muhabiri, (Adana Ceyhan M Tipi Kapalı Cezaevi).
Seyithan Akyüz, Azadiya Welat gazetesi, Adana temsilcisi, (Adana F Tipi Cezaevi).
Miktat Algül, Mezitli FM Genel Yayın Yönetmeni, (Osmaniye T Tipi Kapalı Cezaevi)
Erdoğan Altan, DİHA, Batman muhabiri, (Batman M Tipi Kapalı Cezaevi).
Emine Altınkaya, DİHA, Ankara muhabiri, (Ankara Kadın Kapalı Cezaevi).
Sinan Aygül, DİHA, Bitlis muhabiri, (Muş E Tipi Kapalı Cezaevi).
Mustafa Balbay, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi / gazeteci-yazar, (Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Ahmet Birsin, Diyarbakır Gün TV Genel Yayın Koordinatörü, (Diyarbakır D Tipi Cezaevi).
Ali Buluş, DİHA Mersin muhabiri, (Karaman Ermenek M Tipi Kapalı Cezaevi)
Sait Çakır, Odatv, yazar, (Silivri 2 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Ali Çat, Azadiya Welat gazetesi, Mersin çalışanı, (Adana F Tipi Cezaevi).
Hikmet Çiçek, Aydınlık dergisi, Ankara Temsilcisi, (Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Hamdiye Çiftçi, DİHA, Hakkâri muhabiri, (Bitlis E Tipi Kapalı Cezaevi).
Hasan Coşar, Atılım gazetesi, yazar, (Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
Hatice Duman, Atılım gazetesi, sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, (Kocaeli Gebze M Tipi Kapalı Cezaevi).
Fazıl Duygun, Yeni Nizam dergisi ve Baran dergisi, yazar, (Niğde Kapalı Cezaevi).
Rohat Emekçi, Gün Radyo (Diyarbakır), spiker, (Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi).
Dilşah Ercan, Azadiya Welat gazetesi, Mersin çalışanı, (Adana Karataş Kadın Kapalı Cezaevi).
Füsun Erdoğan, Özgür Radyo Genel Yayın Koordinatörü, (Kocaeli 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi).
Mustafa Gök, Ekmek ve Adalet Dergisi Ankara Temsilcisi, (Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
Halit Güdenoğlu, Yürüyüş dergisi, sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, (Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
Cihan Gün, Yürüyüş dergisi ve Ozan Yayıncılık, çalışan, (Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
Hıdır Gürz, Halkın Günlüğü Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, (Gaziantep H Tipi Kapalı Cezaevi).
Mehmet Haberal, Kanal B Televizyonu Yönetim Kurulu Başkanı / Başkent Üniversitesi Rektörü, (Silivri 5 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Murat İlhan, Azadiya Welat gazetesi, Diyarbakır çalışanı, (Diyarbakır D Tipi Cezaevi).
Mehmet Karaaslan, Dicle Haber Ajansı (DİHA), Mersin muhabiri, (Karaman Ermenek M Tipi Kapalı Cezaevi).
Mehmet Karabaş, Batman Postası, yazar, (Batman M Tipi Kapalı Cezaevi).
Kenan Karavil, Radyo Dünya (Adana) Yayın Yönetmeni, (Adana F Tipi Cezaevi).
Kadri Kaya, DİHA Diyarbakır Bölge Bürosu Temsilcisi, (Batman M Tipi Kapalı Cezaevi).
Dilek Keskin, Atılım gazetesi, İstanbul muhabiri, (Adana Karataş Kadın Kapalı Cezaevi).
Deniz Kılıç, Azadiya Welat Batman Temsilcisi, (Batman M Tipi Kapalı Cezaevi).
Ozan Kılınç, eski Azadiya Welat Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, (Diyarbakır D Tipi Cezaevi).
Ali Konar, Azadiya Welat Gazetesi Elazığ Temsilcisi, (Malatya E Tipi Cezaevi).
Vedat Kurşun, eski Azadiya Welat Gazetesi Yazı İşleri Müdürü, (Diyarbakır D Tipi Cezaevi).
Musa Kurt, Kamu Emekçileri Cephesi Dergisi Yazı İşleri Müdürü, (Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
Yalçın Küçük, gazeteci-yazar, (Silivri 2 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Coşkun Musluk, Odatv, yazar, (Silivri 2 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Bayram Namaz, Atılım gazetesi yazarı, (Edirne F Tipi Cezaevi).
Baha Okar, Bilim ve Gelecek dergisi, editör, (Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
Tuncay Özkan, Kanal Biz televizyonu, sahibi / gazeteci, (Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Turhan Özlü, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni, (Silivri L Tipi Kapalı Cezaevi).
Bayram Parlak, Gündem Gazetesi Mersin Temsilcisi (Karaisalı K1 Tipi Kapalı Cezaevi)
Barış Pehlivan, Odatv Genel Yayın Yönetmeni, (Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
İhsan Sinmiş, Azadiya Welat gazetesi çalışanı, (Adana F Tipi Cezaevi)
Hakan Soytemiz, RED dergisi, yazar, (Silivri 4 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Erdal Süsem, Eylül Hapishane Kültür Sanat dergisi, editör, (Edirne F Tipi Cezaevi).
Nedim Şener, Milliyet gazetesi, muhabir, (Silivri 2 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi)
Sedat Şenoğlu, Atılım Gazetesi Genel Yayın Koordinatörü, (Edirne F Tipi Cezaevi).
Ahmet Şık, serbest gazeteci, (Silivri 2 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Barış Terkoğlu, Odatv, Haber Müdürü, (Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Ensar Tunca, Azadiya Welat gazetesi, Iğdır muhabiri, (Iğdır B Tipi Kapalı Cezaevi).
Behdin Tunç, DİHA, Şırnak muhabiri, (Cizre K1 Tipi Kapalı Cezaevi).
Faysal Tunç, DİHA, Şırnak muhabiri, (Rize L Tipi Kapalı Cezaevi).
Kaan Ünsal, Yürüyüş dergisi, çalışan, (Ankara Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
Soner Yalçın, Odatv, sahibi / gazeteci, (Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Naciye Yavuz, Yürüyüş dergisi, muhabir (Ankara Kadın Kapalı Cezaevi).
Nuri Yeşil, Press günlük gazetesi, muhabir, (Malatya Elbistan E Tipi Kapalı Cezaevi).
Mehmet Yeşiltepe, Devrimci Hareket dergisi, çalışan, (Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
Deniz Yıldırım, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, (Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Müyesser Yıldız, Odatv, yazar, (Silivri 8 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Berna Yılmaz, Yürüyüş dergisi, dağıtımcı, (İstanbul Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi).
Doğan Yurdakul, Odatv, yazar, (Silivri 2 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi).
Erol Zavar, Odak dergisi, sahibi ve Yazı İşleri Müdürü, (Ankara 1 No’lu F Tipi Cezaevi).
***
Pek doğal olarak bu liste Türkiye’deki “Demokrasi atmosferini” yansıtmakta son derece yetersiz:
İçerde tutuklu olarak yargılanan daha birçok gazeteci olmayan yazar, bilim insanı, profesör, Türk ve Kürt politikacı, emekli ve görevli olan subay, general, amiral, sivil memur, emniyet mensubu var.
İktidarın hoşuna gitmeyen savcı ve yargıçların derhal değiştirildiği bir adalet mekanizması “adalet dağıtıyor!..”
Ve düşmanla savaşıp zafer kazanarak kurulan çağdaş Türkiye, günümüzde hâlâ şehitler ve gazilerle ayakta duruyor…
21. yüzyılın ilk on yılı sonunda ülkemizdeki demokrasi işte böyle bir şey!
Bu özel 30 Ağustos 2011 günü herkese kutlu olsun!

Emre Kongar/Cumhuriyet

Öncelikle hepinizin bayramını canı gönülden kutlarız. Sonra da gelelim asıl önemli konuya. Başlıkta da dikkat çektiğimiz gibi her ile bir üniversite şart mıydı?
Evet diyen kadar, hayır diyeni de çok.
Olaya nereden baktığınıza göre cevaplar da değişiyor.
Akademisyen ve işverenler bu konuda çok temkinli. Siyasetçiler ve esnaf ise en büyük destekçisi.
Elbette benim de bu konuda söyleyeceğim çok söz var.
Ama isterseniz gelin önce, bu konudaki tespitlere bir göz atalım.

Fabrikaların yerini aldılar
Kentlerin ileri gelenleri, eskiden fabrika için siyasilere baskı yaparlardı. Şimdi ise ille de üniversite istiyorlar.
Her ile bir üniversite, her ilçeye bir fakülte ya da yüksekokul projesi, biraz da bu dayatmanın eseri.
Peki her il ya da ilçe, üniversiteleri ve öğrencileri kabullendi mi?
Evet demek çok zor.
Bu yüzden, pek çok kentte üniversite ve üniversiteliler, kimilerine göre, çok önemli bir sorun kaynağı. Ama birçok ilimiz için de “altın yumurtlayan tavuk”. Fabrika yerine üniversite istemelerinin nedeni de zaten bu.
Yaz okullarının yaygınlaşmasından sonra, öğrenciler, neredeyse 12 ay boyunca, kentin adeta bir parçası.
Öğrenci başına ayda ortalama bin lira bırakıyorlar.
5, 10, 15, 20, 30, 40 bin öğrencinin o kentte yaşadığını düşünün.
Ev kiralamaktan yeme içmeye, eğlenceden ulaşıma kadar hep hayatın içindeler.
Öğrencileri, misafir olarak gören kentler, onlara her türlü kolaylığı sağlıyor. Ama bir de onları yolunacak kaz ve huzuru bozan “gereksiz misafirler” olarak görenler var ki, işte o kentlerde önemli sıkıntılar yaşanıyor.
Öğrenciler için bu kentlerde hayat, hem çok pahalı hem de çekilmez hale gelebiliyor.
Tıpkı turistlere yapıldığı gibi, ev kirasından yeme içmeye, öğrenciye ekstra fiyat çekenler var...

Üniversite okul değil
Her ile bir üniversite projesi, cesur bir karardı. Ama destekleyeni kadar karşı çıkanı da oldu. İşte bir örnek:
“Aslında kendi ili adına o ilin ekonomik potansiyelini keşfedip değerlendirebilecek proje ve vizyondan mahrum siyasilerin en başta gelen talebi o ile üniversite açmaktır. Buna bir de askeri kışlaları da eklemek gerekir. Hakkâri’deki üniversitenin, Batı illerindeki ortalama bir meslek lisesinden daha kaliteli olduğunu kim iddia edebilir ki? Örneğin, Şırnak Üniversitesi’nden mezun birini, hangi özel sektör ciddiye alıp işe alır?
Öylesine bir mühendis olacağına, iyi bir meslek lisesi veya yüksek okul mezunu işinin ehli bir insan olmak daha çok daha iyidir. Hem sonra herkesi üniversite mezunu etme konusundaki çabamızı da anlayabilmiş değilim.
Ayrıca, mezunları iş bulmakta zorlanan, işsiz sayısı da katlanarak artan bazı bölümlerin kontenjanlarına neden hâlâ bir sınırlama getirilmez anlayabilmiş değilim. Bazı standart bölümler var ki ihtiyaç olup olmadığına bakılmaksızın açılan her üniversitede var. Bölümlerin kontenjanları mutlaka ülkenin ihtiyaçlarına göre planlanması gerekmez mi?
Diğer bir husus ise ülkemizdeki bunca üniversite yetmezmiş gibi, Erciyes Üniversitesi gibi bazı üniversitelerin neredeyse tüm bölümlerinin “ikinci öğretim programları” mevcut. Yani bunu nasıl izah etmek lazım. İkinci öğretimleri hocaların paragözlülüğüne mi yoksa üniversitelerini kalabalık gösterme derdinde olan yönetime mi bağlamak lazım bilmiyorum. Üstelik ikinci öğretimler, gündüz yapılan normal eğitimin kalitesini de olumsuz yönde etkilemektedir!..”
Sapla saman karışıyor
Yükseköğretimdeki okullaşma oranımız, açık öğretimi çıkarttığınızda Batılı ülkelerin çok gerisinde. Açık öğretim ya da uzaktan eğitim olmayacak mı? Elbette olacak ama gençlere değil yetişkinlere ve mezuniyet sonrasına yönelik olmalı!
Yeni üniversitelere gelince, daha da çok açılmalı. Eğer dünya birinci liginde oynamak ve yüksek hayat standardı istiyorsak, bu olmazsa olmazlardan birisidir. Bizde yanlış olan, açıyoruz bırakıyoruz ya da sürekli eleştiriyoruz. ODTÜ, Hacettepe ve daha pek çok üniversitemiz de barakalarda kurulmuş ve onlara ne gerek vardı diye sert eleştirilere maruz kalmışlardı. Ve eminim ki ileride Şırnak, Hakkâri, Bayburt, Yalova, Bilecik üniversiteleri de yarın çok önemli noktalara gelecekler.
En önemli handikaplarımızdan birisi de meslek yelpazesini ve program çeşitliliğini artıracağımıza, tek tipte ısrar ediyoruz.
Özetin özeti: Birbirinin kopyası üniversiteler yerine özgün üniversiteler kurabilsek, bu tartışmalar belki de hiç olmayacak!..

Abbas Güçlü/Milliyet

Manşetler: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD ile birlikte müdahalesine karşı çıkarak Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a ters düşen Genelkurmay Başkanı
Orgeneral Necip Torumtay görevinden istifa etti.
Manşetler: 173’ü muvazzaf, 77’si emekli olmak üzere 250 general-amiral, subay, astsubayın tutuklu olmalarını evrensel hukuk kaidelerine, hakka, adalete ve vicdani değerlere uygun bulmayan ve TSK’nin sürekli bir suç teşkilatı olduğu izlenimi yaratılmaya çalışıldığını, malum medyanın her türlü yalan, iftira ve suçlamalarla yüce ulusumuzu kendi silahlı kuvvetlerine karşı tavır almaya teşvik ettiğini altını çizerek vurgulayan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner görevinden istifa etti.
Manşetler: Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarını Çankaya’daki AKP’linin kabul etmesini önerdi.
Çankaya’daki AKP’li, hükümet emrinde habercilik yapan Anadolu Ajansı’nın çanak sorularıyla TV’lerde canlı olarak yayımlanan demecinde “olayı” şöyle açıkladı:
“Bu 30 Ağustos’ta başkomutan olarak bütün kutlamaları ben kabul edeceğim.
Bu, Genelkurmay Başkanımızın (Orgeneral Necdet Özel) teklifidir. Düşünce ondan geldi. Başbakanımızın MGK’den önce yaptığımız konuşmada Genelkurmay Başkanı’nın getirdiği bir düşünceydi.
Biz de çok doğru bulduk (derken Çankaya’daki AKP’linin ekrandaki yüzünü; sevinç, mutluluk gülücükleri kapladı).
Uygulama bundan sonra böyle olacaktır.
Silahlı Kuvvetlerimiz de kuvvet komutanlarımız da bundan çok memnundur.”
***
Kuvvet komutanlarımız kutlamaları Çankaya’daki AKP’lilerin kabul etmesinden memnun olduklarına göre:
Çankaya’daki AKP’linin devlete ve sisteme bakışını içeren, bugün de değişmediğini uygulamalarıyla kanıtladığı düşüncelerini silahlı kuvvetlerimize anımsatmamızdan da memnuniyet duyacaklardır kuşkusuz.
Üstelik bu anımsatmalar Çankaya’daki AKP’li Cumhurbaşkanı’nı tanımaya bir kez daha vesile olacak.
2007 yılında Çankaya’daki AKP’li TBMM’de:
“Anayasanın 103. maddesine göre Cumhurbaşkanı sıfatıyla.. milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağına.. hukukun üstünlüğüne.. Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağına.. namusu ve şerefi üzerine” ant içti.
Ancak içtiği antla taban tabana zıt, değiştiğine işaret eden hiçbir bulgunun olmadığını kanıtlayan düşüncelerine gelince:
“…Bugün Türkiye’de bir sistem bunalımı var, kendi bünyesine uygun düşmeyen, kendi düşüncelerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem… Bugün Türkiye’nin bütünlüğünü korumaya getiren, onu gündem noktası haline getiren böyle bir sistem içerisindeyiz 70 senedir…
...‘Ne Mutlu Türk’üm Diyene!’ lafı yazıla yazıla Türkiye aslında ilkel bir hale dönüşmüştür… Bu laflar aslında Türkiye’nin.. geçmişteki bütün insanları İslam kardeşliği etrafında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir… Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden en ziyade tahribat vermiş olan sistemin ilkelerinden birisi de laiklik ilkesidir… Dini eğitimin nasıl sulta altında tutulduğunu hatırlarsak.. Türkiye’de hukukun üstünlüğü veyahut da hukukun geçerliliği hiçbir zaman söz konusu olmamıştır…” diyor (Ankara’da Türkiye Gönüllü Kültür Teşekkülleri İstişare Toplantısı’nda. 19 Aralık 1992’de).
Andıyla zıt diğer görüşü: Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı olduğu dönemde Milliyet gazetesinde yayımlanan röportajında; “Artık saklanamaz gerçekler var, İslamın yalnız ahrette değil, dünyevi düzeni de içerdiği bir gerçektir. Ben bir Müslümanım ve buna inanıyorum” diyen Çankaya’daki AKP’li…
….“Tercihiniz şeriat mı” sorusunu şöyle yanıtlıyor: “İslama aykırı olan kanunlar ve baskı kalkacak (10 Aralık 1995).”
***
Çankaya’daki AKP’li, görüşlerini paylaşan RTE ile el ele verdi. 2002’de iktidarı ele geçirmeden önce ve sonraki kısa sürede değiştiklerini toplumun hemen her kesimine yutturdular.
Başbakanlık’ta RTE, TBMM’de Bülent Arınç ve nihayet son durak Çankaya’ya çıkardıkları AKP’li ile “Yeni şeyler söylemek lazım” örtüsü altında dünkü sözlerini, rejim gerçek demokrasiye dönüşüyor diye diye vaatlerini bir bir gerçekleştirdiler.
Koleksiyonlar tanıktır. Yıllardır AKP’nin baş kadrosunun amacı; öncelikle önlerinde gördükleri tek engel TSK’yi müsteşarlık düzeyine indirgemekti. Büyük ölçüde başardılar!
Son bir “demokratik” uygulama kaldı:
Anayasanın 104. maddesi gereği “TBMM adına TSK’nin başkomutanlığını temsil eden Cumhurbaşkanı ile aynı camide, yan yana cuma namazlarını kılacak bir Genelkurmay Başkanı bulup göreve getirmek!”...
Ya da süslü kutlamaları kabul eden Çankaya’daki Başkomutan AKP’linin araziye çıkıp PKK ile savaşı yönetmesi!

Cüneyt Arcayürek/Cumhuriyet


Babanın istifa etmesini istedin mi ki konuşuyorsun - Selcan Taşçı


Emekli Orgeneral Işık Koşaner’e ait dinleme kaydını dinleyen Sanem Altan akıl veriyor dünkü Vatan’da:
 “Ben Işık Koşaner’in çocuğu olsaydım, babamın hukuk dışı işler yapan general arkadaşlarını ceza çekmekten kurtaramadığı için değil, hiç tanımadığı gencecik askerler yanlışlıkla öldüğünde istifa etmesini isterdim.
Işık Koşaner mesleğine saygı duymuyorsa da çocuklarına duysaydı keşke...”
Başkasının canevine çuvaldızlar batırırken, kendini iğneden dahi mahrum bırakmak olmaz...
Sen Ahmet Altan’ın çocuğu olarak, baban  “bunu da, bunu da” diyen manşetleriyle “hiç tanımadığı gencecik askerlerin “sehven” zindanlara atılmasına, onurlu subayların istifalarına, ömrünü bu ülkenin bağımsızlığına adamış komutanların “terörist” diye yaftalanmasına” neden olduğunda, “gazetecilik mesleğine saygı duymuyorsan bize saygı duy” deyip istifa etmesini istedin mi acaba?
Yargılamak için değil, merakımdan soruyorum...
Belki günaşırı vicdan yazıları döşenen genç bir kadın olarak, bu bayram sabahı bir tarafı neredeyse bin gündür boş olan yataklarında uyanacak olan kadınların hayatlarında açılan kocaman yaraları kanatıp duran bir babanın evladı olmak istememiş ve “dur” demişsindir babana...
Ama demediysen...
Koşaner’in çocuğu olsaydım ne yapardım diye varsayımlara kafa yoracağına, Ahmet Altan’ın çocuğu olarak üzerine düşeni yapsana!



TRT Somali Radyosu’nu dinliyorsunuz!..
Kambersiz düğün olur mu! TRT de Somali’ye destek kuyruğuna giren kurumlar arasındaki yerini aldı... Ama ne yardım!
İbrahim Şahin radyo kuracak, açlık, kuraklık ve sefaletin diyarına!
İlkin biz de şaşırdık; müzik ruhun gıdası tamam da karın doyurur mu acaba diye ama şaka değil...
Sabah gazetesinin haberine göre “Son 60 yılın en büyük kuraklık ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalan Somali’ye  radyo kurma kararı alan TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Türk Hava Yolları Genel Müdürlüğü ile de görüşerek “Somali halkına küçük radyo hediye edilmesi” önerisinde bulunduğunu aktardı. Şahin, radyonun kurulması halinde Somalice, Arapça veya İngilizce yayın yapabileceğini, araştırmaların sürdüğünü söyledi.”
Malum  “Dallar kiraz, hava sıcak...” İlaç niyetine çatlamış dudaklarını ıslatacak suyun da tükenmiş... Güne dilin damağın kurumuş halde mi uyandın, bas TRT-THY ittifakının dağıttığı radyonun düğmesine, “Yağdır mevlam su” çalsın kulağının dibinde... Eeee bir nevi yağmur duası işte!
 “Kahvaltı” diye melül melül gözünün içine mi bakıyor çocukların? Senin de dert ettiğin şeye bak be Afrikalı kardeşim. Koy önlerine radyoyu, çalsın:  “Domates, biber, patlıcan!..” bir de arkasından “Sepet sepet yumurta”
Bir de anne olarak sen “Vardım baktım süt pişirmiş” diye eşlik edersen...
Eee biz yapamıyoruz böyle mükellef kahvaltı valla.
Yemiş kadar oldular di mi?
Oynamaya salarken de bir  “Iğdır’ın al elması” tutuşturuver kulaklarına... Akşama kadar “Dut ağacı boyunca...” oynar dururlar nasıl olsa...
Ne pişirsem derdi yok, vakit de çok. Çağır komşu kızlarını kapı önüne, sıradaki şarkıyı ikram eyle Afrikalı kardeşim:
“Ben esmeri fındık ile, fıstık ile, badem ile beslerim...”
Bırak karın doyurmayı, lokanta bile açmaya yeter valla TRT’nin mönüsü:
“Bulguru kaynatırlar”, pilavın da “Tosya’dan geliyor pirinci”, eh “Kebap ince şiş ince” de oldu mu, daha ne istesin kara kıtamın açlıktan midesi sırtına yapışmış toplumu! Hı? Beyaz et mi? Kolay canıııımmmm hemen  “Hamsi koydum tavaya!”
Yemekten sonra “Kahve koydum fincana”, ama yanına da “Halkalı şeker”, maksat ağzımız tatlansın!
Hava mı karardı, vardır herhalde oraların da “akşamcı”sı. Koy bakalım “Her akşam votka, rakı ve şarap”... Aç açına olmaz, bir taraftan da  “Kavur balıkları”, “meze” niyetine de “Şakşuka”!
Ala!
Hiç öyle arpacı kumrusu gibi düşünme “Karşıda kavun yerler, biz de varsak ne derler”  diye...
Bir saatten sonra dikkat etmeli, mesela “Ankara bağlarında üzüm” yeterli...
TRT sağolsun davul gibi oldu Somali’nin karnı, baksanıza “Karpuz kestim yiyen yok” valla...



BASINDAN SEÇMELER



Biri suç ise diğeri neden değil
Orgeneral Aslan Güner’in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün elini sıkmaması, İnternet Andıcı İddianamesi’nde “örgütsel faaliyet” olarak yer aldığına göre, 30 Ekim 2009 tarihinde Cumhurbaşkanı’nın verdiği resepsiyonda konuklarla tokalaşan Hayrünisa Gül’ün elini havada bırakan TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin de bir iddianameye konu olur mu dersiniz?
odatv.com



Aylardır kibarca uyardık, dinleyen çıkmadı. Vedat Milor’u bu kez bir kolajda izledik. Acının fazlalığından burnu akmaya başladı. Eliyle bunu engellemeye çalışırken, o parmaklarla tuttuğu lahmacunu ısırmayı sürdürdü. ’Tadı Damağımda’, bu kez şarap bardağına burnunu sokmaktan daha felaket durumdaydı. İnsaf ki insaf. Yeter artık!
Burhan Ayeri / Akşam



Hançerlenmedik yerimiz kalmadı
Işık Paşa şöyle diyor: 
 “Bizim içimizde maalesef helal süt emmemiş arkadaşlarımız da çıktı...”
Biz 2007’den itibaren TSK’ya karşı başlatılan operasyonlarda; Genelkurmay’ın içinde gizli odakların eli olduğunu iddia ettik. TSK’yi çökertmek için çok dallı bir saldırı başlatıldığını; hatta Taraf Gazetesi’nin bu operasyonun gazetesi olması için yayına sokulduğunu  yazdık, durduk.
Ve dediklerimiz bir bir çıktı. Öyle ki TSK’nın kalbine yerleşmiş olan o casuslar; oradan tam bir valiz dolusu CD’yi, askerdeki casusların gazetesi Taraf’ın muhabirine vererek yayımlattılar. Sonra aynı malzemeler özel yetkili savcılara sunuldu. Meşhur Balyoz soruşturması da öyle
başlatıldı.

Kök Türkler örneği
Birleşerek imparatorluk kuran Türk milleti; ayrışarak kendi devletini yıkmıştır. Bunun en açık örneğini de Büyük Kök Türk İmparatorluğu (545-745 araları) oluşturur.
Çin’in etkisine kapılarak milletten ayrılanların durumunu Kül Tigin anıtı şöyle anlatıyor:
 “...Kutsal Ötüken ormanının milleti, gittin. Doğuya giden/gittin. Batıya giden/gittin. Gittiğin yerde kazancın şu olmalı: Kanın su gibi aktı, kemiğin dağ gibi yığıldı.  Beylik erkek evladın kul oldu; hanımlık kız çocuğun cariye oldu.”
Orhun (Göktürk) Yazıtları; Çin’n adam ayartma politikasından yakınmalarla doludur.  Çin devlet yöneticilerinin yaptıkları gayet basittir. Önce bazı Türk beylerini satın almakta; ona muazzam imkânlar sunmakta ve o hain beyi bir propaganda malzemesi olarak kullanmaktadır. Hain Türk beyini ipeklere, altınlara boğan Çin yönetimi; öbür beylerin de onu taklit etmesini sağlamaktadır. Böylece hainler çoğalmakta; Türk milletinin birliği kolayca yıkılabilmektedir.
Açıkçası; Türk milletinin içindeki bir damar; bu casuslara hizmet etmeye açıktı... O damar bugün de atmaktadır. Avrupa Birliği’ne casusluk eden yazar, gazeteci, sanatçı takımının bulunduğu şu ortama bir baksanıza...
Bir hainler örgütü de yakın zamandan: Kurtuluş Savaşı’nın başlatıldığı dönemde; İstanbul’da Hürriyet ve İtilaf Partisi egemen durumdaydı. Bunlar; İttihat ve Terakki karşıtlığı hatta düşmanlığı temelinde örgütlenmişlerdi. Hürriyet ve İtilaf Partisi,  İngiliz’i de Yunan’ı da düşman görmüyordu. Bunlar; Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı Kurtuluş Savaşı’nı da bir İttihatçı hareketi sayıyordu. Bu mücadeleyi engellemek için de İtilafçılar, İngilizlerle ve hatta Yunanlılarla açıkça işbirliği yaptılar.
Bunların kurduğu Anadolu Derneği de işte bu ihanetin şekillendiği bir dernektir. Bunlar; Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Ankara hükümetine karşı işbirlikçi yeni bir hükümet kurmanın planlarını yaptılar. İngiliz belgelerinden öğreniliyor ki; bunlar İstanbul’daki Yüksek Yunan Komiserliği’ne yazılı bir öneride bulunuyorlar. 11 Aralık 1921 tarihli  bu öneride Anadolu Derneği yönetimi özetle şunları teklif ediyor işgalci Yunanlılara:  Kemalistler ile mücadele edilecek; Kemalistler yenilecek; bütün ülke onlardan kurtarılacaktır. Bundan önce ise, Geçici Hükümet ,Yunanistan ile barış yapacak, sonrasında ise ittfak kuracaktır.

Hıyanete devam
Anadolu Derneği yöneticileri; yıkıcı çalışmalarına devam etmektedirler. İngiliz belgelerinden anlaşılıyor ki dernek yöneticileri Yüksek Yunan  Komiseri’ne giderler  ve padişah Vahideddin ile Yunanistan arasında Sevr’den daha ayrı bir barış yapılmasını önerirler. Bunların iddiasına göre; Yunanistan barış garantisi verir ise; Sultan Vahideddin, Ankara’ya karşı ılımlı davranan şimdiki hükümeti değiştirecek ve yerine anti Kemalist bir hükümeti getirecektir. Bu antikemalist hükümet de Yunanistan ile şu koşullarda bir antlaşma imzalayacaktır:
- Anadolu’da Padişah’ın korumasında bağımsız bir Anadolu Devleti kurulacaktır. Bağımsız Anadolu Devleti’nin başında bir Hıristiyan vali bulunacaktır.
- Anadolu Devleti’nin sınırları , Sevr Antlaşması’nın 66. maddesinde saptanan sınırlardır. .
Herhalde 1. Ordu içinde asker imiş gibi görev yapan o kişiler, işte bu Anadolu Derneği’ni kuran hainlerin torunlarıdır. Hürriyet ve İtilaf ile bugün orduya karşı mücadele edenlerin aynı damardan geldiğini de bilmeyen yoktur.
Rıza Zelyut / Güneş








“Türkiye’nin bir hain kontenjanı var, bu nüfusun yüzde 10’udur!”
Atilla İlhan








Dinleme sarmalı
Türkiye’de yüzlerce, binlerce kişi yasal ya da yasa dışı dinlemeler sonucu hapiste yatıyor şu anda. Bu dinlemelerde ortaya çıkarılan bir suç yok. Burada asıl yapılan kara propagandadır. Suçla hiç ilgisi olmayan söz ve beyanlar medyaya saçılmaktadır ki, bu da iktidarın hoşlanmadığı insanların toplum önünde küçük düşürülmesi, karalanması, lekelenmesidir.
Bugün itibarıyla, azgın bir yandaş medya, hiçbir kural ve hukuk tanımadan, ahlâk, vicdan, namus, dürüstlük kavramlarını hiçe sayarak dinleme çetelerinin emrinde olabilir. Ancak kendine yarasa bile iktidarın bu rezalete karşı hiçbir şey yapmaması, günün birinde aynı silahla kendisinin de vurulmasına neden olabilecektir. Türkiye’yi yöneten çeteler çıkarları bozulduğunda aynı silahı bugünkü iktidara doğrultmaktan hiç çekinmeyeceklerdir.
Can Ataklı / Vatan


Selcan Taşçı/YENİÇAĞ

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget