Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

“Şeyh”in cenazesine katılma olayını ADD yargıya taşıyor
Birkaç gün önce Cumhuriyet, laiklik, Atatürk, kadın haklarına karşı olan İsmailağa Cematinin “şeyhi” Mahmut Ustaosmanoğlu’nun ölümüyle cenazesine Cumhurbaşkanı R.T.Erdoğan dahil bazı bakanlar, muhalefet liderleri cenazesine katılmış, bildiriler açıklamışlardı. Daha sonra Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati yeni “şeyh” Hasan Kılıç’a taziye ziyaretinde bulunmuşlardı.  

Devrim kanunları ve anayasaya aykırı davranışlar içinde olan bir “şeyh”in cenazesine resmi bir tavırla katılmalarını, “Devlet görevlilerinin anayasaya ihlal ettiğine tanık olduk” diyen Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) genel merkezi aşağıdaki bildiriyi kamuoyuna açıklama yaparak, bunu yargıya taşıyacaklarını açıkladı. 

Bu cemaat “şeyhi” Mahmut Ustaosmanoğlu’nun kadınları aşağılayan ifadeler kurduğu anımsatılan açıklamada şu ifadeler yer alıyor: “O cenaze töreninde, -ne zaman hasta olmuşsam, bilin ki hanımlarımızda biri çarşafını çıkarmıştır” sözü ile anayasaya ve Devrim Kanunlarına meydan okuyan, “kadın sokağa çıkacak bir şey değildir, kızlar katiyen orta, lise, üniversiteye gitmez, avanaklık etmeyin” gibi benzeri çağ ve akıl dışı söylemleri ile tanınan bu laik cumhuriyet, bilimsel eğitim, Türk ve Atatürk ve kadın düşmanı bizzat devlet erkanı tarafından takdir edilmiş, bir anlamda milletimize rol model olarak sunulmuştur”. Bu açıklamalarda bulunan ADD yayınladığı bu bildiri ile ilgili olarak hukuk devleti karşıtı bu eylemi yargıya götüreceklerini açıkladılar. Bu konuda kamuoyuna duyurulmasını istedikleri aşağıdaki bildiriyi yayınlamışlardır:   

      

           BASINA VE KAMUOYUNA

“24 Haziran 2022 günü ekranlardan yayınlanan bir cenaze töreni izledik milletçe.

O cenaze töreninde; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde belirtilen devletimizin temel niteliklerinden Laiklik ilkesinin, hazır bulunan ve “Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağına” namusu ve şerefi üzerine ant içmiş olan Cumhurbaşkanı, bazı parti genel başkanları, bakanlar, iktidar ve muhalefet milletvekilleri ile Diyanet İşleri Başkanı ve diğer devlet memurları tarafından alenen yok sayıldığını büyük üzüntü ile gördük.

O cenaze töreninde; Anayasamızın 174’ncü maddesi ile korunan 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı devrim yasası ile yasaklanmış Nakşibendi tarikatının Halidi Bağdadi kolundan İsmailağa Cemaati adlı gerici bir yapılanmanın ölen şeyhi yerine yenisinin atanmasına sessiz kalarak zımnen onaylayan devlet görevlilerinin, milyonlarca yurttaşımızın gözleri önünde Anayasamızı ihlâl ettiklerine tanık olduk.

O cenaze töreninde; “Ne zaman hasta olmuşsam, bilin ki hanımlarınızdan biri çarşafını çıkarmıştır” beyanı ile Anayasaya ve yasalara meydan okuyan, “KADIN sokağa çıkacak bir ŞEY değildir. KADIN erkeğe görünecek bir ŞEY değildir.”, “Kızlar katiyen orta, lise, üniversiteye gitmez, avanaklık etmeyin, 124 bin peygambere danışsanız, 104 kitabı arasanız bunun fetvası yoktur. Melek gibi kızlarınızı nasıl o gibi yerlere teslim edersiniz?” ve benzeri çağ ve akıl dışı söylemleri ile tanınan bir Laik Cumhuriyet, Bilimsel Eğitim, Türk, Atatürk ve Kadın düşmanı bizzat Devlet Erkânı tarafından takdir edilmiş, bir anlamda milletimize rol model olarak sunulmuştur.

O cenaze töreninde; bazı çevrelerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bir Teokratik Devlete dönüştürme niyetleri bir kez daha milletin gözüne sokulmuştur.

O cenaze töreninde; şeyhlerinin ayaklarını öpen, tabağındaki yemek artıklarını, ısırıp verdiği meyveyi yemeyi kutsal sayan, sümüklü mendilinden, kokmuş çorabından medet uman, “Şeyhini düşünmek, Allah’ı düşünmekten daha sevaptır” sapkınlığı ile malûl kimi zavallıların, devlete başkaldırdıklarında korunup kollandıkları görülmüştür, ne acı!

O cenaze töreninde; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı dahil Türk Yargısının, Laik Cumhuriyeti ve devletimizi koruma görevini yerine getir(e)mediği görülmüştür, çok acı!

Daha acısı da o cenaze töreninde; Türk Milleti’ne meydan okunmuş, Kadınlarımız aşağılanmış, Laik Demokratik Hukuk Devleti yerine Din Devleti, Evrensel Hukuk yerine Şer’i Hukuk çağrısı yapılmışken, Siyaset Kurumundan Basına, Sendikalardan Meslek kuruluşlarına, anlı şanlı iş adamları örgütlerinden üniversiteler ve özellikle Hukuk Fakültelerine, Genel Kurmaydan MİT’e, Emniyetten Jandarmaya Cumhuriyet kurumlarından tek bir sesin yükselmemiş olmasıdır.

Atatürkçü Düşünce Derneği; Atatürk’ün “Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki; Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” sözleri, Anayasamızın her kurum ve kişiyi bağlayan hükümleri ve her yurttaşın uymak zorunda olduğu yasalarımız doğrultusunda, Gençliğe Hitabe’den aldığı görevle bu ve benzeri Laik Cumhuriyet ve Hukuk Devleti karşıtı söylem ve eylemlere karşı bütün gücüyle mücadele edeceğini ve o cenaze töreni ile ilgili olarak yasal yollara başvuracağını kamuoyuna saygı ile duyurur.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL MERKEZİ


“Şeyh”in cenazesine katılma olayını ADD yargıya taşıyor
Böylece adım adım laik T.C. yıkma çabaları ile laikliğe karşı eylemler sürekli artmakta. Bu konuda günümüzün siyasileri de ölen bu Atatürk, kadın, laik devlet düşmanının cenazesine katılmakla, ona ve o düşünceye paye vererek onun paralelinde davranış gösterdiklerini kamuoyuna iletmeye çalışıyorlar. 

İsmailağa Cemaati’nin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun vefatından sonra siyasetçilerin ardı ardına yayımladıkları baş sağlığı mesajları. 

Ahmet Davutoğlu, “ülkemizin kanaat önderlerinden kıymetli Hocaefendi” diye anmış. 

Ali Babacan, “değerli alim, mutasavvıf” demiş.

Temel Karamollaoğlu, “ülkemizin manevi önderlerinden” olduğunu söylemiş.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, “ömrünü İslam’a vakfeden, ülkemizin manevi rehberlerinden” diye tanımlamış.

Süleyman Soylu, “örnek yaşayışıyla, İslam’ın büyük hizmetkârı” demiş.

Fatih Erbakan, “Anadolu’da binlerce talebe yetiştiren alim” diye nitelemiş.

FETÖ lideri Fethullah Gülen de “irfan dünyasının güneşlerinden, kutlular ufkundan ender insan” diyerek coşkuyla anmış.

Devlet erkânının akın ettiği cenaze törenine CHP Milletvekili İlhan Kesici de katılmış...

Vefat eden İsmailağa Cemaati’nin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun çağ dışı sapkın ifadelerinden bazıları şöyledir:

“Kadınların dükkân açmasını asla helal görmüyorum.”

“Kadından memur olmaz. Kadınlar mektebe gitmez!”

“Kadın sokakta gezecek bir şey değildir, erkeğe gözükecek bir şey değildir.”

“Bu düzen içinde kızınızı doktor yapmak Allah’a harp açmaktır. Yazık değil mi bir kız erkekleri muayene edecek, ovuşturacak.”

“Kadınlar okullardan, dairelerden çekilmelidir. Kız çocuğunun orta mektepte, lisede işi yoktur. Kadınların vazifesi; ev işleri yapmak, efendisine itaat etmek ve millete, memlekete hayırlı evlat, asker yetiştirmek. Budur kadının vazifesi, başka yok!”

Bu sapkın söz ve eylemler içinde yaşamış bir “şeyh” için siyasilerin o gerici kişiye pay vermeleri üzüntü verici. Kadınları aşağılayan, Cumhuriyetin tüm değerlerinin karşısında olan gerici bir zihniyetin sahibini “manevi önder”, “alim” olarak görmeleri üzüntü verici. İşte 500 yıldır İslam ülkelerini geriye bırakan dini kullanan sapkın zihniyettir. Onun için ADD dava açarak bunun takipçisi olacağız” diyerek kamuoyuna açıklamalarda bulunuyorlar.

 Bu konuda Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ağustos 1925 de Kastamonu mitinginde şunları söylemişti.

“Bugün ilmin, fennin, bütün kapsamı ile medeniyetin ışığı karşısında filan veya falan şeyhin uyarmasıyla maddi ve manevi mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum.

 Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin gerektirdiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.” -

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Kaynak: Önderleri laiklik ve kadın düşmanı şeyh. Zülal Kalkandelen 26.6.20022

Türk Milleti Size İnat Seçimlere Kadar Demokratik Sabrını Koruyacaktır
Evet, ne yaparsanız yapınız, ek bütçe yaparak Türk Milletinin cebine göz dikmeye, vergilerle inim inim inletmeye, her kalem eşyaya, özellikle akaryakıta, ÖTV ve KDV gibi adaletsiz vasıtalı vergilere  sürekli zam yaparak, fakirden aldığınız paraları,  kar garantili yap işlet devret mütahitlerinin ve kur garantili mevduat sahibi mutlu bir azınlığın cebine koyarak Türk Milletine hayatı  zehir etseniz, ümüğünü sıkarak nefesini kesmeye çalışsanız ve bu şekilde seçimleri ertelemek için Türk Halkını ayaklanmaya tahrik etseniz de, demokrasinin ve özgürlüklerin değerini bilen demokrasi gelenekleri ve demokrasi sabrı yüksek olan Türk Halkı,  sizin bu oyununuza ve tahriklerinize gelmeyecek ve bir sene daha demokratik sabrına devam ederek, sizin zengin yararına çalışan iktidarınıza,  oylarıyla sandıkta demokratik olarak son verecektir. 

Evet, seçimlere bir seneden az bir sürenin kalmış olmasına rağmen, oylarınızı düşüren her gün korkusuzca yaptığınız sürekli zamların başka bir mantıklı izahı olamaz. 

Siz, çekilmez hale gelen sürekli zamlarınız ve vasıtalı vergilerinizle yatağa aç yatmak zorunda kalan Türk Halkını,  topluca sokağa çıkmaları için adeta davetiye çıkarıyorsunuz. 

Seçimleri yaptırmamanın ve iktidarda kalmanızın tek yolu,  ülkede bir ayaklanma ve kaos çıkararak, bunu emrinizdeki legal ve illegal silahlı güçlerinizle kanlı bir şekilde bastırmak ve sonunda da ülke genelinde olağanüstü hal ilan ederek, bunu iktidarınızın devamı için fırsata çevirmektir. Tıpkı 15 Temmuz hain FETÖ darbesini fırsata çevirerek ülkeyi yaşanmaz hale getirdiğiniz demokrasi ve özgürlükleri yok ettiğiniz gibi. 

Ama, bunu hiç beklemeyin avucunuzu yalayacaksın. 

Ne kadar tahrik ederseniz ediniz, ülkesini seven demokrasinin ve özgürlüklerin sadık bekçisi Türk Halkı ne kadar zorda kalırsa kalsın,  demokratik sabrını göstermeye kararlı ve azimlidir. 

ATATÜRK'ün Amasya Tamiminde belirttiği gibi, ülkeyi ve Türk Halkını; bu zor durumdan ve sizin antidemokratik, fakirin parasını zengine transfer eden plansız ve  programsız, ranta dayalı iktidarınızdan, yine Türk Milletinin karar ve azmi kurtaracaktır. 

Bu ülkenin Maliye Bakanı yine halkımızı acı acı güldüren bir konuşmaya imza atmış ve “Türkiye büyük ülke,  küçük ülke değil.  Özgüvenli bir Türkiye’miz var.  Karamsar tablolar yaymaya çalışanlara prim vermeyin.  Karamsar senaryoları boşa çıkararak yepyeni başarılara doğru yol almaya devam edeceğiz.  Azimliyiz,  yeminliyiz,  yürüyoruz,  koşuyoruz,  hiç kimse bizi durduramaz.  İyimserlik rahmani,  karamsarlık şeytani.  Bu topluluk iyimserler topluluğu onun için başardı.  Onlar küçük hesaplarla uğraşacak,  biz büyük ideallerle yolumuza devam edeceğiz” demiş. 

Güler misin ağlar mısın?

Hem demokrasi ve özgürlükler ve hem de ekonomik olarak büyük sıkıntı içinde bulunan ve bu sıkıntılarına, seçimle iktidarın değişmesi dışında bir çözüm bulamayan Türk Halkı karamsar olmayacak da,  kim olacak?

İyimserlik rahmani ve karamsarlık şeytani demiş, ne dediğini kulakları duymuyor bu adamın. 

Şu aymazlığa bakar mısınız?

Bu zor şartlara rağmen hala karamsar olmayın, iyimser olun, iyimserlik rahmanidir diyor, yani iyimser olursanız, ihtiyaçlarınızı Tanrı karşılar demek istiyor. 

Milletin kurtuluşunu Allaha havale ediyor yani. 

Bir de utanmadan, iyimser olmaları imkansız hale gelen Türk Halkını, şeytanlıkla suçluyor. 

Sayın Nebati; gerçekten çok trajikomik durumdasınız, kusura bakmayınız. 

Bu ülkenin partili cumhurbaşkanı; devletin sarayında kira ödemeden oturuyor, hiçbir ücret ödemeden binlerce çalışandan yardım alıyor, kazan bedava kaynıyor, sayın eşinden başka bakmakla mükellef olduğu başka bir kişi yok. İki nüfus, sıfır masraf, halkın vergilerinden bedava geçiniyor, bu imkanlar zengin bir ülke olan ABD devlet başkanına dahi tanınmamıştır. 

Bildiğimiz kadarıyla, partili Cumhurbaşkanının bir gün giydiğini ertesi günü giymediği her gün yenisini giydiği kıyafetleri de,  promosyon ve bedava. 

Buna rağmen 100 bin TL olan aylık maaşını %40 artırarak 140 bin TL'ye çıkarmış bulunuyor. 

Maliye Bakanı olan zat; bu gerçekleri görmüyor musunuz, partili Cumhurbaşkanı şeytani mi düşünüyor size göre, maaşına %40 zammı şeytani düşüncelerle mi yapıyor?

Evet, uygulamalarınızla,  Türk Halkını ayaklanmaları için ne kadar tahrik ederseniz ediniz, demokrasiye ve özgürlüklere aşık ATATÜRK'ün bu ülkeye  mirası Türk Halkı, oyunlarınıza ve tahriklerinize gelmeyecek, sizin oyun ve planlarınızı bozacak,  demokratik sabrını,  az kalan seçimlere kadar göstererek, sizi demokratik bir şekilde yolcu edecektir.

Güner Yiğitbaşı

26/06/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Pembe köşkte İsmail Hakkı Tonguç anıldı
Köy Enstitülerinin kurucularından, büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç, ölümünün 62. Yıldönümünde İsmet İnönü’nün Pembe Köşkü’nde 23 Haziran 2022 günü çeşitli konuşma ve etkinliklerle anma günü kutlandı.
Pembe Köşk’ün bahçesinde bulunan küçük amfi tiyatroda İnönü Vakfı ile Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı Emekli İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan’ın organize ettiği anma etkinliğinde büyük eğitimci Tonguç’un yaşamı, Türk eğitimine yaptığı katkılar ve köy enstitülerinin açılmasındaki istemi övgü ile anlatıldı. Bu etkinliklere Eski Adalet Bakanlarından Hikmet Sami Türk, emekli birçok bürokratlar, emekli askerler, emekli öğretmenler ve çevredeki Çankayalılar katıldı.
Programın başında İnönü Vakfı Başkanı Özden Toker açılış konuşmasında şunları söyledi:

Pembe köşkte İsmail Hakkı Tonguç anıldı

“- Çok değerli Tonguç hocamızı anmak için beraber olduk. Aranızda benim çocukluğumdan beri bildiğim çok yakın dostlarım var. Köy enstitüsü ile ilgili anılarım var, 85 önceki zamanda ben o zaman altı yedi bir çocuk olarak babam o zaman Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, benim elimden tutar Hasanoğlan’a götürüdü. Orada benim yaşımdaki çocuklarla beraber, beraber oynardık, beraber sofra kurardık, yemekleri taşırdık, sonra bulaşıkları götürür bulaşıkları yıkardık. Ama bunun yanında da ben ilk defa ömrümde Yunan antik piyesini Antigonu, Kral Oidipüs’ü orda Hasanoğlan Köy Enstitüsünde o küçücük Cumhuriyet çocuklarının olduğu yerde gördüm. Onları orada heyecanla seyrederdik, hatta Kral Oidipius hatırlayanlar hatırlarlar, gözlerini kaybeder, kanlar akar, bir şeyler olur. Annem hep onlara üzülmüştü, “niye bu çocuklara üzüntülü şeyler oynatıyorlar, daha neşeli bir şey bulsalar da onu oynatsalar” diye. Ama işte gördüğüm o Antigonu hiç unutmadım. Ondan sonra yemek sırası geldiği zaman da hepimiz sofralara geçerdik, babam da olmak üzere otururuz, mesela o günkü yediğimiz yemek, kuru fasulye pilavdı. Ondan sonra gençlere, çocuklara, misafirlere muhallebi, o zaman muhallebi anne babadan gördüğümüz muhallebi çok yenirdi; onun için muhallebi ikram edilirdi.
Babamın önüne bir tane ekşi elma getirmişler, hemen tabi o Köy Enstitüsü çocuklar, “Cumhurbaşkanı ne yiyor, Cumhurbaşkanı bizden farklı bir şey yiyor” diye itiraz ettiler. Tabii aleni değil, ama belli oldu ki içeride niye öyle Cumhurbaşkanı bizim gibi, mahallebiyi beğenmedi de ona ekşi elmalar filan, hemen soru sordular. İşten ben küçükken Atatürk o yaşlara geldiği zaman hep bana bunu söylerdi, “çocuklar merak edeceksiniz, soru soracaksınız”, işte o çocuk merak edip, -niye acaba Cumhurbaşkanına başka bir şey verildi- diye merak edip bunu sorma cesaretini kendinde gösterdi. İşte bizim istediğimiz, benim yaşımda demeyim ama, sizin hepinizin içinde olan bu, bu gençlik var, bu gençliğin içinde her yaştaki gençler vardır.
Ondan sonraki daha sonraki zamanda vakıf kurulduktan sonra tanıdıklar burada, aile dostlarım burada, vakıf dostlarımda birlikte çalıştığım dostlarım var, bakanlar var isimlerini saymakla bitmez arkadaşlarım dostlarım yani her anımızda çokça 90 sene anıları olmak kolay bir şey değil. Hepsini de anmak isterim. Şimdi köy enstitülerini anlatan arkadaşlarımızı dinleyeceğiz, başka şartlarda beraber olmayı temenni ederim”.

Pembe köşkte İsmail Hakkı Tonguç anıldı
Bu konuşmadan sonra programı düzenleyenlerden Emekli İlköğretim Müfettişi ve Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı Mehmet Ayhan şu konuşmayı yaptı:
“Ben Köy Enstitüsü çıkışlı Mehmet Ayhan, eğitime 36 yılını vermiş, eğitimin en yüce değerlere kavuştuğu anları unutamayan ve o programın şimdi ve gelecekte size bize hepimize çocuklarımıza torunlarımıza değil, bütün dünya insanlarına uygulanmasını isteyen bir kişi olarak karşınızdayım.
Bu mekân, bundan 60 yıla yakın önce Sayın Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü benim koluma girerek bu bahçede 50 dakika beni gezdirdi, sohbet etti, “nerelisin, nasılsın, nerede okuyorsun” falan gibilerden 50 dakika sohbet ettik, köy enstitülerini konuştuk onunla. Bize ikramlarda bulundu, böyle bir hatıram vardır. Onunla çektirdiğim fotoğrafları Vakıfla paylaştım.
Biliyorsunuz burası Pembe Köşk, fakat Pembe Köşk küçük bir mekân, mütevazi bir mekân; bu Pembe Köşk kavramını yücelten içindeki insanlar ve içindeki insanların ulusalcı insancıl tutumlarıdır, İsmet İnönü’dür, köşkün birçok yurt sorunlarını konuşan adam Atatürk’tür. BU kökten Milli Eğitimi konuşan Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’tur. Onun için bu tarihi mekânda yine sizlerin desteği ile, bu tarihi toplantıyı yapıyoruz. Köy Enstitüsü ruhu ve Tonguç’un insancıl yaklaşımı ile yetişmiş olan biz eğitimciler eşi ve benzeri bir daha dünyaya gelip sergilenemeyecek olan her insan bir harikadır, anlayışı ile hoş geldiniz diyorum.
İsmail Hakkın Tonguç’un bugün 23 Haziran 1960 da ölen İsmail Hakkı Tonguç’un 62’ncı ölüm yılı dönümüdür. O bakımdan bu toplantıyı yapıyoruz. Fakat toplantı sadece İsmail Hakkı Tonguç’la ilgili değil, onun ilişkileri olduğu, eğitimin ilişkisi olduğu Hasan Ali Yücel’le M. Kemal Atatürk’le, İsmet İnönü’yle de bütün yurt eğitimine gönül vermiş olan herkesle ilintisi ve ilişkisi vardır. Onun niçin tabi onlara da değineceğiz. Ama esas konumuz, Türk ulusunun eğitimi ve bu eğitime candan gönül veren İsmail Hakkı Tonguç’tur. Ruhu şad olsun diyorum, diyorum.
Bu mekân mütevazi bir mekandır, burada bir bağ evi vardır, 1923’te Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk yukarıdaki köşkü Ankara Belediyesine hediye etmiş ise, İsmet İnönü de burayı satın almıştır. Fakat oturulacak durumda değilken birkaç oda daha genişleterek tamir ettirmiş, sonra biraz genişletmiş, sağını solunu düzeltmiş ondan sonra İzmir’de bulunan Mevhibe Hanım’a ancak 1925 de gelebilmesini söylemiştir, “evimiz tamamlandı” diye. Ve 1927 de de ilk dedikodu odası yapılmıştır. Şu anki programımızda Cumhuriyet anlayışının, Cumhuriyet misyonunun devamıdır”.

Pembe köşkte İsmail Hakkı Tonguç anıldı
Bu arada Ankara Konservatuvarı çıkışlı Dorukan Ersin gitarı ile üç parça ile programa katkıda bulundu. Bu gitar gösterisinden sonra Emekli İlköğretim Müfettişi konuşmasını sürdürerek şunları söyledi:
“-Tonguç Baba kimdir? 1922 de zafer kazanıldıktan sonra, “artık savaş bitti” diyenlere Mustafa Kemal şunu söylemiştir: “Savaş asıl bundan sonra başlıyor, Cehaletle de sefaletle de savaş başlıyor”, diyor demiştir. Ve cehaletin de sefaletin de ortadan kaldırılmasını birlikte cehaletle de sefaletle de savaşıyor demiştir ve birini yapalım öbürünü sonra yapalım olmaz, birlikte yürütülmüştür.
Yedi yüzyıldır cephede cepheye sürülen ve tahkir edilen bu milletin yüzde 80’i köylü, hakiki efendisi esas üretici olan köyler cahilse, sefil durumdaysa bundan utanmak gerekir” diyerek çevresindekilere ihmal etmeyin çocuklar düşünce üretiniz” diye sürekli baskıda b ulunmuştur. Bu düşünceler sonunda ekonomik yönde kalkınma başlarken Tevhidi Tedrisat yasası-Öğretim Birliği yasası, Harf devrimi, Millet mektepleri gibi aşamalardan sonra bakıyor ki köylüde cehalet sefalet devam ediyor, bunların yoksulluğuna bir çare bulun” diyor. Kendisi bizzat öne düşerek proje üreterek şeker fabrikalar, basma bez fabrikaları gibi şunlar bunlar üzerinde duruyor. Yırtık pırtık çuldan çaputtan olan giysileri o renkli giysilerle insanın bedenin örtmekle kalmayıp estetik zevklerini geliştirmekte kalmayıp dünyaya örnek dünya insanlarını giydiren kurumlar haline getiriyor. 1940 larda Alman delegeleri Paris’te toplandığında üçüncü ülkelere kendi mallarını kendileri işliyorlar ve Türkiye’nin de adını vererek Alman delegesi şöyle söylüyor: “Bunun önüne geçilmez demeye Türkiye’nin kalkınmasını baltalamak istiyorlar. Türkiye’ye o derece dünya ile gelişmesine hâkim bir duruma getirilmiştir. Millet mekteplerinden sonra, TDK, TTK gibi kurumalarla millet yaratılırken, 1835 de yine Atatürk’ün bir önerisi öne geçiyor. “Milletin cehaletine bir çare bulun” derken “mesela” diyor, “askerlikte bizim önemli çocuklarımız vardı, “onları onbaşı olmuşlardır, çavuş olmuşladır erbaştırlar, onları kişiliklerine gör onlardan yararlanın, onlara üç beş ay kurs göstererek köylere gönderin, köylerin öğretmeni eğitmeni olsunlar” diyor. Bu öneri üzerine o zamanki Milli Eğitim Bakanı Saffet, Gazi Eğitim Enstitüsünde öğretmen olan ve Hasan Ali Yücel ile birlikte çalışan İsmail Hakkı Tonguç’u çağırıyor”, diyor ki, “İsmail Bey siz İlköğretim Genel Müdürlüğüne atandınız, projemiz Eğitmen kursu ile başlayarak köylümüzü halkımız yetiştirmektir, buyurun” diyor. Zaten o günlere kadar donanımlı olan ve bu işe gönül vermiş olan yurt ulus ve insan sevgisiyle dolup taşan İsmail Hakkı Tonguç, diğer adıyla “Tonguç Papa” derhal kolları sıvıyor, Eskişehir’de şurda burda eğitmen kursunu açıyor. On bin tane köy geziyor, bunun köy gezmesi zaten eskideki zamanında başlar, o şekilde eğitmen kursları, köy okulları öğretmen denemsi ve ondan sonra nihai çözüm olarak Köy Enstitüsü kuramını, kuruluşunu, uygulamasını ve yöneticiliğini başarıyla yürütüyor.
Kimdi bu İsmail Hakkı Tonguç: “1897 yılında Bulgaristan’ın Tatar atmaca köyünde doğan bu genç çocuk, dedesi ona “Tonguç” diyordu, ilk oğul anlamına sonradan “Tonguç” lakabıyla anılıyordu. O zaman, tabi soyadı değildi bu, fakat 1934 de İsmail Hakkı adına “Tonguç’u da soyadı adını almış, dedesinden miras kaldığı için.
Köyünde okuyor, rüştiyeye (ortaokul) kadar okuyor. Fakat amcasına şuna buna bakıyor dinsel okullar kadar okumuşlar. Sıkıntılar içinde yuvarlanıyor, İstanbul’a kadar geliyor, köylülerinden arkadaşlarının yanına gidiyor. Fatih caminin yangınında oralardaki odacıklarda kalıyorlar. Ne yapıyorsunuz nasıl geçiniyorsunuz ne yiyip içiyorsunuz, diyor onlara. “E komşuların onun bunun verdiği temeklerle idare ediyoruz” falan gibilerden. “Böyle ir eğitim öğretim olamaz, insan onuruna aykırıdır” diyor ve kesinlikle böyle bir eğitimi kabul etmiyor. Müzik, pedagojik modern öğrenim veren okullarda okumaktır bütün aşkı. Fakat okumak için geldiği İstanbul’da bir avukat tarafından aldatılıp soyuluyor. Parasını alıp, “seni bir yatılı okula koyacağım” derken parasını kaptırdığını anlıyor.
Köyünden kendisine bilgi verdikleri bir paşanın huzuruna çıkıyor, falan “köyden geldim, okumama yardım et” diye. Paşa, “paran var mı” “yok”. Paşa “o halde geriye köyüne dön, parası olan okur”, diyor, buna çok içerliyor İsmail. Görürüsün sen parası olmayan okur mu okumaz mı” diyor ve direngen kişiliği ile peşini bırakmıyor.
Yazıp çizdiği araştırdığı etrafta nihayet Osmanlı’nın Maarif Nazırı Şükrü Bey’e çıkmayı başarıyor, derdini ona anlatıyor. Şükrü Bey Kastamonuludur, bu gencin içten ve samimi davranışı karşısında etkiliyor. “Peki seni bir yatılı okula göndereyim, orada okursun, benim memleketim olan Kastamonu’da öğretmen okulu var, oraya seni yazdırayım, beğenmezsen yine seni İstanbul’a aldırırım diyor.
O savaş yıllarında 1914’deki Savaş yıllarında kağnıyla şununla bununla milyonları kat ederek Kastamonu’ya geliyor. İşte Anadolu’yu gözlemlemesi, köyleri gezmesi, köylerin hangi koşulları altında yaşayıp güçlüklerle, hangi güçlükleri yenerek yaşamaya çalıştığını, daha oralardayken gözlemlemeye başlıyor. İki yıl orada okuduktan sonra tekrar İstanbul’a naklini istiyor, İstanbul öğretmen okulunu bitiriyor 1918 de. Onda sonra başarılı gençler, 20 kadar genç Almanya’ya gönderiliyor, orada incelemeler, kurslar gibi eğitimini daha da geliştiriyor. Resim, elişi ve Beden Eğitimi öğretmenliği üzerine bir nevi ihtisas yapmış oluyor. Ondan sonra Atatürk Samsun’a çıkarken ve İstanbul’a geldiğinde atandığı Eskişehir’e veriyorlar bunu. Eskişehir düşman işgali altına girerken okulunu işgal etmek isteyen bir müfrezeye İngiliz subayın karşı gelince bir tokat yiyor ondan, bunun üzerine öğrenciler bu subayın üstüne yürümek istiyorlar. Tutuyor ellerinden, “oturun yerinize” diyor. “Bu şekilde sonuca erişemezsiniz, bunlar silahlı şu anda hakim vaziyetindeler bir şey yapasınız, üstelik zararlı çıkarsınız, ancak bağımsızlığımız için çalıştığımız sürece eğitim öğretimle kendimizi, gelişmemizi sürdüreceğiz, biz bağımsızlığa ve tokat yememeye layık oluruz, diyor ve geri kalan millete Atatürk’ün de bir sözü vardı  “medeni olmayan milletler, medeni olan milletlerin ayakları altında  ezilmeye mahkumdurlar” sözünün aynı benzerini, bizler böyle kaldıkça her zaman tokat yemeye müstahak oluruz”  diye ulusal ve temkinli davranışı gösteriyor.
Kişiliği sakindir, birden kükreyerek ağızda çarpışmak ağız dalaşı yapmak veyahut da sokaktaki insanlarla sokak savaşı yapmak gibi bir tutumu yoktur. Akılcı bir yöntemle amacına ulaşan bir kimliktir. Orada İnönü muharebesinden gelen, yaralıları taşımak için bir görev veriliyor.
Yine 1922lerde Almanya’ya gönderiliyor, oradan geldiğinde Konya’da ve Adana’da beden eğitimi öğretmenliği, resim iş öğretmenliği yapıyor. Resim el işini çok önemser çünkü, iş pedagojisine en yakın derstir, resim el işi, üretmek el becerisi kazandırmak ve felsefesi şudur zaten, üç K üzerine, kafa kol kalp. Bir iş üretilirken önce kafada belirlenmeli, tasarım yapmaktır ona eline dökmelisin; Atatürk de buna benzer sözler söyler: “Bir süs ve tahakküm vakası olarak kullanmaktan sarfı nazar hakikate safı nazarla bakmalı ve el ile temas etmelidir”, der Atatürk, onun için Atasına düşünen kişi sadece düşüncesi ile kalırsa o bir şey değil, düşüncesini eyleme katarsa o iyidir, düşüncesini harekete geçirecek, hareketi yaratıcı olacak, sonra bu işe gönül verecek, kalbini verecek ki, o zaman da sanat olacak. Yani en güzel üretim en güzel yaratılan maske ortaya çıkacak gerek düşünsel hayatta gerekse maddi olarak günlük yaşantımızda. Onun için bu işin felsefesinde hâkim tabiatlı olan kişinin hafızasında eğitim bir amaç olarak görülmemeli. Yiğidin kişiyi ve toplumu sağlıklı mutluluğa eriştiren bir araç olarak görülmeli, der. Yoksa ben okudum efendi oldum ceketim var, kravatım var, bir de yakamda cep mendilim var gibi gezen nice okumuşları görüyoruz, onlar da köyünde gözlemleyip de ret ettiği dinsel eğitim görenler gibi onlar da işsiz, sömürücüler takımındandır.
Onun için İsmail Hakkı Tonguç derken “elimde yetkim olsaydı, Türkiye’de ve dünyada insanın insanı sömürmemesi üzerine okullara bir ders saati koydururdum” diyor. Demek ki sömürülmesi ilk kez nerde tatmıştı, avukata parasını kaptırdığında İstanbul’da. Annesinin babasının fakir olması, paşanın oradan kovulması, “parası olan okur” denmesi. Kastamonu’ya kağnıyla şunla bunla gelirken Anadolu insanının güçlükler içinde nasıl yaşam savaşı verdiğini gözlemleyerek, ağır ağır “ben halkımı okutmaya ve halkıma borcumu ödemek benim boynumun borcudur, felsefesi tutumuna erişmiştir. Onun için eğitim bir araç değil bir amacı gerçekleştirmek için bir araçtır, eğitim. İnsan biyo kültürel bir varlıktır. Biyolojik yönümüz, hayvanlarla eşdeğerde olmamız, hayvanlara göre beyin üstünlüğümüz vardır.  Beyin yapımız başparmak ve ayakta iş görmemiz, dik durmamız gibi insani vasıflarımız vardır, hayvanlardan ayrılık var. O halde bu yaratığa bir de kültürel vasıflar eklenmektedir. İnsan kültürlendiği oranda insanlaşır. Kültürlenmeyen insan kuyudaki kurbağaya benzer, kuyudaki kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanırmış. İşte eğitimde Tonguç’un felsefesi, o kurbağayı evvela kuyunun dışına çıkarmaktır, ufukların ne kadar geniş olduğunu göstermek, ondan sonra yükselme parmaklarını kendi kendine öğretmektir.

Pembe köşkte İsmail Hakkı Tonguç anıldı
Köy enstitülerini açarken felsefesi şudur, köyü içinden öyle bir uyandırmalıyız ki, onu kimse gelip iğfal edememeli, kötüye kullanamamalı; kendi derdine çare kendi yani benim fakrıyla hiç kimseye avuç açmadan muhtaç olmadan kendini bilmek, kendini tanımak ve yapabileceklerini yapma haline getirmektir. Bir söz vardır eski taşlarda yazılı, Sümerlerde sanırım, “Tanrım” diyor, “bana yapabileceklerim için güç ver, yapamayacaklarım için sabır ver bunun ikisini de ayırt edebilmek için akıl ver” diyor.
O halde yapabileceklerimizi olanaklarımızı tanımak evvela akılcılık demektir. Tonguç sakin tabiatı yanında ikinci bir özelliği de akılcı bilimsel yönden yürümesidir. Tonguç’un eğitmenler kursuna el atması çeşitli yerlerde incelemiş, on bin köyü gezmiştir. On bin köyde iyi bir eğitim öğretim Anadolu’nun neresinde nasıl yapılacak, o aşamaları geçtikten sonra Türkiye’de 21 tane köy enstitüsü kurulmuştur. Bu 21 tane köy enstitüsü Türkiye çapında her üç dört ile il merkezine bir enstitü olmak üzere bütün Türkiye’yi kavrayan yani fert kişi eğitimi değil, toplumsal gelişme, toplumsal eğitim toplumsal iyileşmeyi amaçlayan bir eğitim görüşüne sahipti ve bunu gerçekleştirmiştir.
Şimdi Korona günlerindeyiz, herkes maske takacak herkes aşı olacak bir seri önlemler alındı. Bunları önemsemeyen bunlardan kaçanlar muhakkak o mikrobu başkalarına yayacaklar demektir. O bakımdan bu işin sıkı tutulması, hiç kimseye “ben iğne (aşı) olmak istemiyorum, o yapılacaksa toplumsal koruma için bir zarurettir. Zorunluluk diye yapılaması gerekir. İşte eğitim de böyle bir şeydir. İsmet İnönü ne diyor, eğitime gönül vermiş bu adam, “eğitim öğretim insan olma, millet olma davasıdır” diyor. İlköğretim bugün dünya milletlerinde 11-12 yıldır, liseyi dahi kapsar. Üç dört ülke hariç o şekildedir. Bizde zar zor sekiz yıla çıkarılmış ki onu da kopuk hale getirerek dört yıla indirdiler, ondan sonra okullar bir tarafa, hatta ve hatta programlarım nedir, nasıldır diyor.
Eğitimin iyileştirilmesi demek insanın iyileştirilmesi demektir, insan sağlığının iyileştirilmesi demektir. İnsan sağlığı biliyorsunuz üç ayak üzerine oturur. 1-Beden sağlığı, 2-Ruh sağlığı, 3-Çevre sağlığı. Bunların içerisinde en önemlisi sosyal sağlıktır. Çünkü sosyoloji sosyal sağlık insan eliyle yapılır, iyileştirilir, ya da insan eliyle bozulur. Bozulan o toplum insanları insanın ruhunu ertelediler, ne demişler “insanı gam çürütür, duvarı nem çürütür. İnsanı gamlandıran o haliyle ruha etki eder, ruhumuz bozulur, ruhumuz damar sistemine solunum sistemine sinir sistemine, boşaltım sistemine etki eder ve derece derece. Demek ki sosyal siyasal hayat o parametre bu işlerin başında geliyordu. Bunun bilincinde olalım. Adam öldü neden öldü? “Vadesi yetmiş oldu”, belki sosyal olaylar onu ölüme götürdü, onu hiç bilen duyan yoktur. Bu bakımdan eğitim bir ulus için kaçınılmaz bir kavram ve araçtır, diyoruz.
Bu konuda ileriye dönük köy enstitüsü ondan sonraki oluşum üzerine köy enstitülerinin sonlandırılması gibi bencil tutumlarla, hani şöyle bir atasözümüz, altın yere düşmeyle pul olmaz derler ya, köy enstitüleri onun bunun sonuçlandırmasıyla yere düşmüş pul olmuş değildir. Şurada bulunduğumuz toplum Tonguç’un bugün için ve gelecek çağlar için ofluya ahlıya Türk eğitim sistemi olarak dünya ansiklopedilerine İsviçre Eğitim Ansiklopedisi’ne geçmiş hatta bazı yerlerden kanun maddesi olmuş Türkiye’deki köy enstitüsünün şu şu konularında insanı koruma hakkı diye gerekçe yazılmıştır kanunlara. Demek ki bu eğitim sistemi bugün burada yaptığımız toplantı, eğitim toplantısı dolayısıyla İsmail Hakkı Tonguç toplantısı ve dolayısıyla bu oluşumlara gönül veren destek veren, imza atan o günkü eğitim ekibine candan teşekkür ediyoruz. Bu öyle bir aşk ki geniş toplumları eğitmek en yüce mutluluk sağlayan bir etkinliktir, en yüce saygınlık sağlayan bir etkinliktir. Halkı eğitmenin mutluluğuna ve saygınlığına başka hiçbir şey girmesi etkilemez. Çünkü eğitimsiz halk hatta canavar olabilir, hayvandan daha vahşi olabilir. Çünkü onda beyin gibi bir aletle donanımı vardır. Hayvanda olmayan beyin, İngiliz kurnazlık kötülük düşünen şey var. Ve bu işe gönül vermiş olan o zamanki İsmail Hakkı Tonguç, İsmet İnönü ve Hasan Ali Yücel sağı solu bitin enstitüleri gezmişledir.
1943’te bir temmuz veya ağustos gününde Gönen Köy Enstitü’ne gelirler. Gönen Köy Enstitüsü’nde kalırlar, İsmet İnönü Gönen’den enstitüye tablalarını veren köylülere tekrar verilmesini ister. Enstitüsü artık yerleşti mi 300 dönümlük arazisini işler hale getirdiğini köylülerin mallarını gasp etmiş gibi bir görünüm de onların armağan ettiği ağaçları tarlaları tekrar iade edelim demiş Tonguç’a. Gece İsmail Hakkı Tonguç’lan Hasan Ali Yücel öğrencileri ile birlikte top sahasında alanında saat akşam 8 de, 9 da 10 da öğrenmeye başlamışlar, sabahlara kadar birlikte coşup eğlenmişlerdir. Şimdi ondan bir parça vereceğim” dedi. (Banttan enstitülerden birkaç marş, Çiftçiler marşı gibi şarkılar söylendi).
“Kültürümüz doğudan batıya, batıdan doğuya, güneyden kuzeye, kuzeyden güneye köy enstitüleri vasıtasıyla taşınmıştır. Kültürün yerel kültürün ulusal kültüre yönelmesi ile ulusal birliği kuvvetlendirir, kültür birliğin harcıdır” dedikten sonra çağırılan, bu program için Antalya’dan gelen Yüksel ve İbrahim Bilgenoğlu birbirinden güzel yöre türkülerini söylediler ve çok beğeni aldılar. Harmandalı zeybeği çalınıp söylenirken, Mehmet Ayhan ve bazı izleyiciler sahneye çıkarak türkü yanında harmandalı zeybeğini oynadılar.

Pembe köşkte İsmail Hakkı Tonguç anıldı
Bu arada emekli Albay Oğuzhan Akova, ağız armonikası ile söylediği çaldığı parçalar programa ayrı bir renk kattı. Sonra Emekli İlköğretim Müfettişi Alim Başaran da köy enstitüleri ile ilgili anı ve anekdotlarla oluşan konuşmasında şunları söyledi:

Fakir Baykurt okulda Birleşik Kaplar Kanununu bir türlü anlayamamış
“-Köy Enstitüsü çıkışlı yazarımız Fakir Baykurt, fizikte geçen birleşik kapları teorisini bir türlü anlayamamış. İki tane kap var birbiri ile bağlı, bir taraftan suyu koyunca öbür tarafa doğru yükseliyor, bunu bir türlü kavrayamamış. Onun kendi anılarında şöyle anlatıyor, -birleşik kaplar ders ortamında bir türlü anlayamadığını ifade ediyor. Ama diyor 2-B sınıfı olarak Gönen Köy Enstitüsünün arkasındaki 9km ötedeki Tınaz Dağı’ndaki kaynak suyu enstitüye akıttığımız zaman ben bileşik kaplar kanunun o zaman kavradım- diyor. Tınaz Dağı yüksekte, suyu almışlar çukur bir yere gelmiş, Gönen Köy Enstitüsü de biraz yüksekte, arkadaşlardan bazıları, “Gönen Köy Enstitüsü yüksekte yükseğe çıkmaz, orası tepede”, çıkar çıkmaz tartışmışlar, en sonunda bir tanesi diyor ki, biz birleşik kaplar kanunu öğrendik, düşünelim onu, onu göz önüne getirelim, bakalım su çıkar mı çıkmaz mı, su yokuş yukarı çıkar mı, çıkmaz mı diye iddiaya girmişler, sonunda suyun yokuş yukarı çıkacağını, suyun aynı seviyeye kadar çıkacağını görmüşler. Tabi o boruları döşerken birçok bilgi beceri kazanmışlar. Bunu Fakir Baykurt anılarında anlatıyor.

Pembe köşkte İsmail Hakkı Tonguç anıldı
Öğrenciyken Mahmut Makal Tonguç karşısında bir türlü konuşamıyor
Yine öğrencilerin yetiştirilmesi ile ilgili, bizzat İsmail Hakkı Tonguç’un, Tonguç’la yine ünlü yazarlarımızdan Mahmut Makal anlatıyor. Mahmut Makal İvriz Köy Enstitüsünde okuyor, daha ikinci sınıfta. Bir gün havanın iyi olduğu bir gün dışarıda ders yapıyorlar. Dersleri de yurttaşlık bilgisi, konu da devletin halka karşı görevleri. Onlar o dersi işlerken boynunda fotoğraf makinesi, (İsmail Hakkı Tonguç boynunda fotoğraf makinesi ile dolaşır, gördüklerini fotoğrafla ölümsüzleştirirmiş, İsmail Hakkı Tonguç okula geliyor, ders yapanların yanına varıyor. Öğretmene sormuş dersiniz nedir diye, o da “yurttaşlık bilgisi” demiş. Peki konunuz nedir, devletin vatandaşlara karşı görevleri. Tonguç’un gözüne Mahmut Makal çarpmış, herhalde, Mahmut Makal’a demiş ki, oğlum kalk bakalım, “devletin vatandaşlara karşı hangi görevleri var, bana söyleyebilir misin, diye soruyor. Mahmut Makal, karşısında iri yarı uzun boylu bir adam, boynunda fotoğraf makinesi, yanında da başka kişiler heyecanlanıyor, nutku tutuluyor, bir türlü konuşamıyor, konuşamayınca, “tur oğlum” diyor.
Sonra öğretmene dönüyor ki, “ben bu çocuğu konuşamadı” diye kınamıyorum, kabahat onda değil, çünkü onlara biz 700 yıl biz konuşma hakkı vermedik, devletin vatandaşa karşı görevlerinin olabileceğini söylemedik. Ben de daha yeni öğrendim devletin vatandaşa karşı görevlerinin ne olduğunu daha yeni öğrendim, okullarda öğrendim, Cumhuriyet’ten önce devletin vatandaşa karşı görevi mi olur. Olsa olsa devletin vatandaşa aşar borcu olur, askere gitme borcu olur, vatan uğruna ölme borcu olur-. Bunları söylüyor diyor ki, “bu çocukları konuşturun, bunlar konuşmaya konuşmaya hep ezilmişler, bir büyüğün karşısında bir iki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyorlar. Bunlara her şeyden önce konuşmayı öğretin” diyor ve bu olayın kartşısında İsamail Hakkı Tonguç’un karşısında nutku tutulan Mahmut Makal dünyanın en ünlü yazarlarından biri oluyor. İşte Köy enstitüleri böyle insan yetiştiriyor.
Bir de köy enstitülerinde en çok üzerinde durulan eleştiri kültürü kazandırılması, eleştiriye tahammül edebilme, eleştiriyi hoş karşılama, eleştirene teşekkür etme bizde ne yazık ki bu yok. Medyada TBMM de görüyoruz, koskoca üniversite bitirmiş adamlar birbirlerine hakarettenler ediyorlar, yetmiyor yumrukla girişiyor. Aynı şeyler şimdi tv larda da yaşıyor.

Köy Enstitüsünde eleştiri kültürü özgürce veriliyordu
Peki köy enstitülerinde ne oluyor, nasıl oluyor yetiştiriliyor. Köy enstitülerinde özellikle her cumartesi tüm okulda çalışan öğrenciler, öğretmenler, usta öğreticiler diğer çalışan kişiler hepsi toplanıyor, bayrak töreninden sonra oradan o hafta içinde, tabi orada sınıf başkanları var, sınıf nöbetçileri var, yatakhane nöbetçileri var, yemekhane nöbetçileri var herkes görevli. Orada kendi kendine özyönetim uygulanıyor. Okulda kim varsa herkes oraya toplanıyor, herkesin görevi var. O hafta yapılanlar yapılmayanlar, yanlış yapılanlar, eksik yapılanlar her şey orada dile getiriliyor. Bu eleştirilenlerin içine oradaki işçilerden öğrencilerden, öğretmenlerden yöneticiler müdürüne kadar herkes o eleştirilerden nasibini alıyor. “Ya bu müdür eleştirilmez, öğretmen eleştirilemez diye bir şey yok. Herkes nasibini alıyor. Bununla ilgili olarak bir insan yetiştirme ustası olan, belki de Türkiye’de adından çok söz edilmeyen ama bana göre Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük eğitimcilerinden birisi Mehmet Rauf İnan hem Çifteler Köy Enstitüsünde hem de Hasanoğlan Köy Enstitüsünde müdürlük yapmış gerçekten çok değerli bir eğitimci. O anlatıyor, diyor ki, - Cumartesi toplantımız günü çevre ilçelerin kaymakamları Çifteler Köy Enstitüsüne geldiler. Ben onlara efendim, bizim cumartesi toplantımız var, isterseniz gelin siz de izleyin, dedim. Bunları oraya davet ettim, onlar da geldiler, oturdular. Cumartesi eleştirileri başladı, diyor. B u eleştiriler herkes, bütün okuldaki görevli olan herkes o eleştirilerden nasibini almış. Bir öğrenci de kalkmış, sosyal bilgiler öğretmenini yerin dibine batırıyor, öyle eleştiriyor ki, “efendim bu öğretmenimiz araç odasından haritaların bulunduğu yerin haritaları getirtiyor sınıfına, işi bittikten sonra tekrar oraya bıraktırmıyor, bu haritalar yırtılıyor, yıpranıyor, kullanılmaz hale geliyor, diye o öğretmeni gücü yettiği kadar eleştiriyor.

Pembe köşkte İsmail Hakkı Tonguç anıldı
Yanındaki Mihalıçık İlçesi kaymakamı, Rauf İnan’a dönüyor, “müdür bey bu öğrenci bu kadar eleştirdi yerin dibine soktu. Peki bu öğrenci bu öğretmenin dersine girmeyecek mi”, “girecek”. Bu öğretmen bu öğrenciye sıfır vermeyecek mi? Eleştirdi”, diyor. Rauf İnan, “yook gayet normal bir şey bizim her zaman yaptığımız bir şey, beni de gerektiğinde beni de yerin dibine batırırlar öğrenciler. Ben o öğrencilere teşekkür ederim”, diyor ve böylece enstitüsünde eleştiri kültürünü nasıl geliştiğini çok iyi bir örnekle göstermiş oluyor”.
Bu arada köy enstitüsünün simge sazı mandolin dinletisi yapıldı; Emekli Müzik Öğretmeni Serpil Özyürek mandolini ile, kızı Müzik Öğretmeni Gözde Özyüksel piyano ile köy Enstitülerinde söylenilen şarkıları çalıp söylediler. Mehmet Ayhan da kemanı ile eşlik etti.
Program çeşitli müzik ve dans gösterileri ile biterken, Köşk bahçesinde davetlilere vakıfça, pasta meşrubattan oluşan ikram edildi. Köşk içindeki müze topluca gezildi.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat5999@gmail.com

Utanıyorum
Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğunda, Suudi Veliaht Prensi Suudi Arabistan'ı defakto şekilde yöneten Muhammed bin Selman'ın,  emir ve talimatlarıyla, Suudi Arabistan’dan özel olarak gelen bir ekip tarafından  hunharca öldürülen ve cesedi yok edilen muhalif gazeteci Cemal KAŞIKÇI'nın dava dosyası ile ilgili olarak,  ülkemizin partili cumhurbaşkanının cinayet sonrası eski beyanları, özetle şöyledir; 

”Bunun failinin kim olduğu bana göre belli.  Biz ses kayıtlarından şunu da öğrendik,  gelenlerin içinde şu andaki Veliaht Prens'in en yakınında olanlar bu işin aktif rol üstlenicisi.  Aldığı talimatı yerine getirenler orada.  İpe un serdiler,  bilgiyi İstanbul Başsavcısı'na vermediler.  Çünkü fail ortada,  bunu biliyorlar.  Yardım yataklık yapan da yanında" "Veliaht Prens dedi ki,  'Cemal Kaşıkçı başkonsolosluktan çıktı'.  Ya Cemal Kaşıkçı çocuk mu? Dışarıda nişanlısı var.  Bunlar dünyayı enayi zannediyor. 

"Bu millet enayi değil hesabı sormasını bilir ve tabii dedik ki biz herkese açığız.  Suudi Arabistan kayıtları almak istedi,  kusura bakmayın o kadar değil.  Dinletiriz,  gösteririz ama vermeyiz.  Verelim de ondan sonra bunları yok mu edeceksiniz?"

Aynı partili cumhurbaşkanı; ülkemizi ekonomik darboğaza soktuktan sonra, Cemal KAŞIKÇI'nın katilleri petrol ve dolar zengini Suudilerden parasal yardım görerek, koltuğunu koruma karşılığında, ülkemizin egemenlik hakkını yok sayarak, ülkemizin itibarını ayaklar altına alarak,  yargıya talimat verip Kaşıkçı dava dosyasını, içindeki tüm belge ve delilleriyle cinayetin faili Suudi Arabistan Prensine devretmiştir. 

Yani,  Kaşıkçı cinayeti dosyası,  bizim açımızdan kapanmış olmaktadır. 

Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak 180 derece dönüş yapan,  Suudi Veliaht Prensini itham eden beyanlarını yalayıp yutan partili Cumhurbaşkanı, önce Kaşıkçı'nın katilinin ayağına giderek onu ziyaret etti. 

Dün de (22/06/2022) katil prens,  iadei ziyarette bulundu partili cumhurbaşkanına. 

Partili Cumhurbaşkanı, Kaşıkçı cinayetinin azmettiricisi olarak suçladığı katil prensi; hem de devlet başkanı protokolüyle, süvari birliği refakatinde, top atışları eşliğinde ve bakanlarını karşısında hazır ola geçirerek ve el sıktırarak,  sarayın da karşıladı ve misafir etti,  kucaklaştılar. 

İtibardan tasarruf olmaz diyerek fakir halkın parasını lüks ve sefasında harcayan israf eden, ülkemizi ekonomik krize sokan  partili cumhurbaşkanının, ülkemizin ve milletimizin itibarını ayaklar altına alan,  önceki beyanlarını yutup yalayan çelişkili beyan ve davranışını, Türk Milletinin dikkatlerine sunuyor, utanması gerekenler utanmadı için,  ben utanç duyuyorum.

Güner Yiğitbaşı

23/06/2022

Güner YİĞİTBAŞI

HUKUKÇU

“Her kim ki din sömürüsünü kullanır, bir süre yararlı olur belki ama mutlaka seçim sandıklarında yenilgiye uğrar” Uğur Mumcu
23 Haziran 2022 günü Çankaya Doğan Taşdelen Kültürü Merkezi ile İsmet İnönü Pembe Kök’te Dünden Bugüne Köy Enstitüleri Çözüm sempozyumu düzenleniyor. Sempozyuma, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu, CHP li bazı milletvekilleri, akademisyenler, Finlandiya, Küba Büyükelçileri, eğitim uzmanları konuşmacı olarak katılacaklar.  Gün boyu sürecek sempozyumda, Köy Enstitülerinin Güncelliği, Uluslararası Deneyimler, Cumhuriyet ve Köy Enstitüleri, Demokratik Öğretmen Mücadelesinde Köy Enstitüleri Rolü; Dün, Bugün ve Yarın, Köy Enstitülerinin Eğitim Mirası, Ne yapmalı gibi konu başlıklarında toplantı ve oturumlara katılan akademisyen, eğitim uzmanları, Kılıçtaroğlu ve bazı milletvekilleri aydınlatıcı konuşmalar yapacak.
Öte yandan aynı gün İsmet İnönü’nün Pembe Köşk’te aynı konular ve anılarla Köy Enstitüleri ve İsmail Hakkı Tonguç gibi Köy Enstitülü eğitimciler konuşmalar yaparken, Köy Enstitüsü çıkışlı Emekli İlköğretim Müfettişi Mehmet Ayhan yönetiminde çeşitli etkinlikler yapılacak.
Biz de 30 yıl kadar önce bu konularda konuşma yapan Uğur Mumcu’nun günümüze ışık tutan, 30 yıl ilerisini gören konuşmasını bir video banttan çözerek okuyucuya sunmak istedik. Gerçekten de ileri görüşlü, en seçkin Gazeteci Yazar Uğur Mumcu’nun görüş ve düşünceleri, endişeleri günümüzde bire bir olgu ve gerçekliği ile bizi aydınlatacak biçimde ışık tutuyor.
Uğur Mumcu, yanında Aziz Nesin’in de oturduğu, Köy Enstitülerinin kuruluşunun yıldönümü panelinde, bugün başımıza gelecekleri o gün görmüş gibi, konuşmasında şu acı gerçekleri anlatıyordu:
“­- Biliyorsunuz Türkiye Cumhuriyeti bir “Hukuk Devrimi yaptı. Hukuk Devrimi Batılı yasların resesyon yoluyla Türkiye’ye getirilmesi demektir. İtalya’dan Ceza Yasası aldık, Fransa’dan idare hukuku ilkeleri aldık, İsviçre’den medeni hukuku aldık, Almanya’dan ceza yasası hukukunu aldık. Bir gülme genelgesindeki şu tanım olayları yeterince sergiliyor. Türk vatandaşı hanımına diyor ki, Türk ne demektir? Türk vatandaşı kimdir, Türk vatandaşı, İsviçre Medeni Kanununa göre evlenen, İtalyan Ceza Yasasına gör cezalandırılan, Alman Ceza Yasası hukukuna göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir. Böyle yasaların alınması zorunluydu çünkü toplum bir yol ağzındaydı ya Batılı laik sistem ya Şeri hukuk. Mustafa Kemal ve bütün arkadaşları Batılı ve laik sistemi benimsediler.
1928 yılında Anayasadan devletin İslamcı devlet olduğunu belirten maddesi kaldırıldı. 1930 yılında da okullardan din dersleri, 1939 yılında da köy okullarından din dersleri kaldırıldı. Bunlar niçin yapıldı laiklik için yapıldı. Çünkü dünyada ya olayları teokratik açıdan göreceksiniz böyle bir eğitim anlayışınız olacak, ya da laik anlayış olacak. Karma ekonomi gibi laik ve İslam anlayışı olmaz ya laiklik ya İslamcılık, eğitim bu.
Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları laisizmi benimsediler. Köy Enstitüleri olayını bu süreç içinde değerlendirmek gerekir. Köy Enstitüleri 40 lı yılların başında çıktı, 40 lı yılların ortalarına ve sonlarına doğru kapatıldı, yıkıldı. Niçin, çünkü Türkiye 40 lı yıllarda da bir yol ayırdındaydı. Dünyada büyük savaş yaşanmaktaydı. Nasyonal Sosyalist seçimlerle Markasız rejimler ve burjuva demokrasileri arasında, bunlar ordular arasında sıcak savaş yaşanıyordu. Türkiye bu sıcak savaşta bu savaşa katılmama siyaseti gütmekte idi ve bir çeşit duyarlı siyasetle iki tarafın gelişimini izlemekteydi ve bir gece politikası izliyordu.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Köy Enstitülerini destekledi. Köy Enstitüleri fikri, bugün önemi daha çok anlaşılan TONGUÇ Baba’nın çalışmalarıyla ve düşüncesiyle ideolojisiyle ortaya çıkmıştı. Saffet Arıkan’ın bakanlığı döneminde genel müdürlüğe getirilen İ. Hakkı Tonguç daha sonra Hasan Ali Yücel’le birlikte çalıştı. Hasan Ali Yücel bugün bakıyoruz, yeniden değerlendiriyoruz, oğlu Can Yücel’in şiirinde yazdığı gibi, “çağın en güzel gözlü Maarif vekiliydi”, gerçekten toplumun özlediği hümanist ilerici bir aydın.
Hangi iktidar din sömürüsüne dayanmış mutlaka yıkılmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı 49 yılında din derslerini kabul etti yıkıldı, kurtaramadı bu ödün, DP 1957 de Saidi Nursi’nin cübbesini bayrak yaptı ne oldu yıkıldı, Süleyman Demirel 1960 ların ortasında Nurcuların tarikatların, Süleymancıların sakallarını okşadı yıkıldı, Hac seferleri düzenleyen ANAP ne oldu yüzde 20 ye indi. Altı oka güvenmek gerekiyor. (Uzun uzun alkışlar) “HER KİM Kİ DİN SÖMÜRÜSÜNÜ KULLANIR, BİR SÜRE YARARLI OLUR BELKİ AMA MUTLAKA SEÇİM SANDIKLARINDA YENİLGİYE UĞRAR, HALK AFFETMİYOR, DİN SÖMÜRÜSÜNÜ AFFETMİYOR HALK. Bu çok önemli bir olgu çok önemli bir sonuç, çok önemli bir gerçektir.
Köy Enstitüleri üretim içinde eğitim, eğitim içinde öğretim ilkesinin benimsemiştir ve köy çocuklarını Atatürk Devrimlerinin ve Kemalizm in toplumsal yapısını kurmakla görevlendirmişlerdi. Açıkça şimdi ne oluyor, şimdi aynı köy çocukları Köy Enstitüleri yerine imam hatip okullarına gidiyorlar. Gidiyorlar da ne oluyor? 1983 rakamlarına göre Diyanet İşleri Başkanlığında 46 bin personel var. BU 46 bin personelin 23 bini ilkokul mezunu. Peki o zaman bu İlahiyat Fakülteleri ne işe yarıyor? BU İslam Enstitüleri ne işe yarıyor? Bu imam hatip okulları ne işe yarıyor? Ne işe mi yarıyor? Bunlar imam hatip olmuyorlar, hukuk fakültelerine gidip yargıç ve savcı oluyorlar. Siyasal Bilgiler Fakültesine gidip kaymakam oluyorlar. Yapılan bir araştırma kaymakam yetiştiren bölümün öğrencilerin yüzde 41’nin ilahiyat kökenli olduğunu kanıtlıyor. Hukuk fakültesinde okuyup da daha önce imam hatip mezunu olanlara burs veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız yargıç ve savcı oluyorlar. 2000 yılına doğru baktığımızda vali ilahiyat fakültesi mezunu, emniyet müdürü İslam enstitüsü mezunu, kaymakam imam hatip mezunu olacak.
Yurttaşın oyuyla bu iktidarı değiştirmek ve devleti tepeden tırnağa ileri düşüncelerle donatmak, ancak o koşulla köy enstitüleri kurulabilir. Bugün çeşitli siyasal rejimler depremler yaşıyor, bu depremler düşünceleri inançları yeniden değiştiriyor. Ama biz şu 21. Yüzyıla girerken şunu görüyoruz ki, Türkiye’de bugüne kadar sonuç almış en güçlü örgüt, Türkiye’de Kuvayı Milliye örgütüdür, Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır. Kuvayı Milliye toplumun en önemli sivil örgütlenme modelidir. İkincisi 40 lı yıllara rastlayan Köy Enstitüleridir. İkisi de sivil toplumun vazgeçilmez kurumlarıdır. İdeolojide Kuvayı Milliye tam bağımsızlık ilkesi, eğitimde Köy Enstitüleri, iki hedef bu. Bir genç de o ak saçlı delikanlılardır hepsini de saygıyla selamlıyorum, düğme ilikliyorum önlerinde”.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Efsane Olmak İstedi Siyasi Müflis Oldu
Memleket Partisi kurucusu ve genel balkanı Muharrem İNCE'den bahsediyoruz. 

Büyük umut ve beklentilerle kurduğu Memleket Partisi'nde toplu istifalar yaşandı.  Parti yönetimindeki 6 isim istifa etti. 

İstifa eden isimler şöyle:

Memleket Partisi Genel Başkan Vekili ve Parti Sözcüsü Prof.  Dr.  Gaye Usluer,  

Memleket Partisi Genel Sekreteri Prof.  De.  Hakkı Akalın,  

Memleket Partisi Parti Meclisi-Danışma Kurulu Üye ve Memleket Partisi Kurucu Üyesi Meryem Şengül Kala,  

Memleket Partisi MYK Üyesi ve Parti Genel Saymanı Serkan Ufuk Akgün,  

Memleket Partisi MYK Üyesi Prof.  Dr.  Ali Rıza Büyükuslu ve 

Memleket Partisi Parti Meclisi-Memleket Partisi Kurucu Üyesi Dr.  Oğuz Giray. 

Tam bir iflas hali. 

Henüz kuruluş aşamasında yaşanan büyük çöküş ve iflas. 

İstifa eden parti yönetimindeki altı önemli isim çıktıktan sonra;  parti, tek başına Muharrem İNCE'ye kalmış oldu. 

Ne mutlu Muharrem İNCE'ye!

Partisinde, tüm yetkileri üzerinde taşıyan  tek adam kaldı!

ERDOĞAN bile tek adam olabilmek için çok uğraş verdi, anayasayı deldi, Bahçeli'nin koltuk çıkmasıyla anayasayı değiştirmek zorunda kaldı. 

Muharrem İNCE; çok şanslı addetmeli kendisini, tereyağından kıl çeker gibi, istifalar sayesinde  partisinde dımdızlak tek adam kalıverdi. 

Tepe tepe kullansın partisini. 

Genel Başkan oldu ya. 

Hani bir söz vardır. 

Baş ol da,  sağan başı ol şeklinde. 

İNCE de;  bu ülkenin, ATATÜRK'ün kurucusu ve lideri olduğu yüz yıllık köklü ana muhalefet partisi CHP'de,  milletvekili ve meclis grup başkan vekilli olmayı az buldu ve CHP'nin genel başkanı olmak istedi, girdiği kurultay seçimlerinde başarılı olup genel başkan olamayınca, kendisini cumhurbaşkanı adayı dahi yapan CHP'ye sırtını dönerek nankörlük yaptı, Memleket partisini kurma gafletine düştü. 

Soğan başı, pardon, genel başkan oldu ama, genel başkanı olduğu Memleket Partisinin istifalar nedeniyle içi boşaldı,  iskelet haline geldi. 

Tek adam kalıverdi partisinde. 

Tek adamlığın hayırlı olsun Muharrem İNCE. 

Umarım, önümüzdeki yıllarda,  baş olmak için akıntıya kürek çekecek ve maceraya girişecek politikacılara ders olur Muharrem İNCE'nin çöküşü ve iflası.

Güner Yiğitbaşı

21/06/2022

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget