Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Dişi Olmak Gerçekten Zor
Yeryüzünde dişi olmak gerçekten zor. 

Bir dişi olan kadın olmanın,  özellikle ülkemizde zor olduğunu bilmeyen kalmadı. 

Ülkemizde maalesef kadının adı yok. 

Kadın, erkeklerle eşit bir kişi, yurttaş olarak değil, erkeklere hizmet eden bir dişi olarak algılanıyor maalesef, hala ülkemizde. 

Kadının;  fıtratı itibariyle,  erkeklerle eşit olamayacağı savunuluyor, anayasanın yasa önünde eşitlik ilkesine rağmen. 

Çalışma alanında, parlamento seçimlerinde,  kadınlara belirli kotalar tahsis ediliyor erkekler tarafından. 

Güya,  pozitif ayrımcılık tanıyarak, kadınlara askerlik bile yaptırmıyorlar erkeklerimiz.  Aslında bunun altında  bile,  kadınları küçümseme yatıyor bize göre. 

Günde en az bir kadının erkekler tarafından öldürüldüğü, istismar edildiği ülkemizde,  kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine yönelik olarak imzalanan İstanbul Sözleşmesine bile tahammül edilmedi ve  son verildi. Bu dahi,  kadınlarımızın ülkemizde ne kadar değersiz ve korumasız olduklarını göstermektedir. 

Bu sene, yaz sonunda, panda mi nedeniyle İzmir ilindeki kışlığımıza dönmeyerek,  Kuşadası Davutlar mevkiindeki yazlığımızda kaldık ve kışı burada geçiriyoruz. 

Yazın yavrulayan bir kediyi besledik, daha sonra bu kedi yavrularını büyütüp ayırdıktan sonra bizim kedimiz olarak kaldı, beslemeye devam ettik. Yeniden hamile kalmaması için de,  veterinere götürerek kısırlaştırdık. 

Buna rağmen, kedilerin azgın ayı Mart ayına girdiğimizde, mahallede ne kadar erkek kedi varsa, bizim dişi kedimizi rahatsız etmeye başladılar. Biri gitti,  biri geldi, meğer ne kadar çok görülmeyen erkek kedi varmış mahallede. 

Sanki, işin bitiren erkek kediler diğerlerine haber salıyorlar ve diğerleri peş peşe geliyorlar. 

Bizim dişi kedimiz, mahallenin erkek kedilerine eşlik ve hizmet etmekten helak oldu. İyi ki; kısırlaştırmışız, aksi halde şimdi torunlarımız yoldaydı. 

Kedilerin bu Mart serüvenlerini de izlemiş ve Mart kedisinin ne anlama geldiğini,  bizzat görerek ve yaşayarak öğrenmiş olduk. 

Böylece;  insan olsun,  kedi olsun,  dişi olmanın zorluğuna bizzat tanık olduk. 

Bir düşündüm, insan ve hayvanların dişisi gibi bazı cisimlerin dahi dişilerinin erkeklerden daha güç durumda oldukları sonucuna vardım. 

Örneğin hepimizin ev, bahçe, otomobil ve sair kapılarımızda kullandığımız kilit sistemini ele alalım. Kilit sisteminde de, insanlarda ve hayvanlarda olduğu gibi, bir dişi ve bir de erkek bulunmaktadır. Dişi bölüm sabit ve  kapıya monteli, erkek bölüm ise mobil anahtardan ibarettir. Kapıya monteli sabit dişi bölüm, özellikle dış kapılarda her türlü hava şartlarına maruz, kışın soğuğuna, yağmuruna ve karına, yazın ise, kavurucu sıcağına maruz kaldığı halde, mobil olan anahtar ise sahibinin elinde, cebinde ve evin içinde rahat eder. 

Gelin şimdi, dişi olmak gerçekten çok zor demeyin bakalım.  

Hepinize sağlıklı ve mutlu pazarlar. 

Güner Yiğitbaşı

28/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu


Meclis Başkanlığının Onur Ve Şerefini Korumak Zorundasınız
Adam profesör ve gazi meclisin başkanı olmuş ama.  onurunu ve şahsiyetini.   bir başkasına kiraya vermiş. 

Profesör.  milletvekili.  meclis başkanı olabilirsiniz ama.  insanın onurunu ve şahsiyetini koruyabilmesi.  profesör ve meclis başkanı olmaktan daha önemli ve değerlidir. 

Makamlar gelip geçicidir ama.  insanın onuru ve şahsiyeti kalıcı olup.  insan;  hayatı boyunca.   onuru ve şahsiyeti ile yaşar. Aksi halde.  bir insandan bahsedilemez. 

Ben.  onurumu ve şahsiyetimi koruyamayacak ve ayaklar altına alacaksam.  birilerine kiraya vereceksem.  bırakınız profesör ve meclis başkanı olmayı.  insanlığımı kaybettiğim için yaşamak bile istemem. 

Meclis Başkanından bahsediyoruz. 

Meclis Başkanı;  her kimse.  adını dahi anmak istemiyoruz.   Haber Türk canlı yayınında İstanbul Sözleşmesi'ne ilişkin açıklamalarda bulunurken; Erdoğan'ın.   Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nden de çıkabileceğini.  Cumhurbaşkanı.   İstanbul Sözleşmesi'nden kararname ile çekildiği gibi.  Montrö'den de diğer uluslararası anlaşmalardan da çekilebileceğini beyan etmiş. 

Bu adam.  Cumhuriyetimizin ilan edildiği.  kurtuluş savaşımızın Karargahı gazi meclisin.  egemenliğin gerçek ve tek sahibi Türk Milletinin meclis başkanı mıdır.  yoksa sarayın gazi meclisteki temsilcisi ve gölgesi midir?

Türk Milletine ve onun gazi meclisine bu kadar da saygısızlık yapılamaz.  meclis başkanı.   Türk Milletinin emanetçisi ve temsilcisi olarak.  Türk Milletine ihanet edemez. 

Meclisin; çıkardığı bir yasayla onaylayarak yürürlüğe sokulan İstanbul Sözleşmesini.  anayasaya aykırı olarak.   bir kararla tek yanlı fesheden partili cumhurbaşkanını ağır bir şekilde eleştireceğine.  meclisin onurunu koruyacağına.  meclisin yetkilerine sahip çıkacağına.  ERDOĞAN'ın anayasa ihlaline sahip çıkıyor ve Türkiye Cumhuriyetine.  Türk Milletine ve kendi kariyerine ihanet ediyor. Onurunu ve şahsiyetini ayaklar altına alıyor.  gazi meclisin başkanı olarak bu ihanete hakkı yoktur. Derhal bu görevden istifa etmeli ve saraya sığınmalıdır. 

Şu pervasızlığa bakınız.  İstanbul Sözleşmesinden çıkabileceği gibi.  Erdoğan'ın Montrö Boğazlar Sözleşmesinden de çıkabileceğini savunuyor. 

Makamının ağırlığını ve sorumluluğunu üzerinde taşıyamayan bu koltuğu dolduramayan meclis başkanına soruyoruz. Boğazlar sözleşmesinden çıkacak da ne olacak.  ülkemiz bundan yarar mı sağlayacak?

Montrö Boğazlar Sözleşmesi.  bizim.  Yani Türkiye Cumhuriyetinin güvenliğini ve boğazlar üzerindeki egemenliğini garanti altına alan bir sözleşmedir. BU sözleşmenin bozulmadan aynen devam ettirilmesi.  ülkemizin güvenliği ve bağımsızlığı için çok hayatidir. 

ERDOĞAN.  alacağı bir kararla Montrö Boğazlar Sözleşmesinden çıkarsa.  anlaşmanın diğer tarafı devletler.   sevinçlerinden zil takıp oynarlar sayın meclis başkanı. 

Boğazlar.  yolgeçen hanına döner. 

Sen ne biçim profesörsün.  meclis başkanısın.  aklını mı yitirdim sen? Allah’ın aşkına. 

Anlaşıldı.  hiç kimse alınmasın ve darılmasın ama.  ilk çıkarılacak olan anayasaya; ülkeyi yöneten seçimle iş başına gelenlerin.   her yıl rutin ve periyodik akıl muayenesine tabi tutularak.  görevlerini yapmaya devam edip edemeyeceklerine dair doktor raporu almalarını zorunlu kılan bir hüküm getirilmesi.  ülkemizin selameti için zorunlu hale gelmiştir. 

Güner Yiğitbaşı

25/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Feshedilen İstanbul Sözleşmesi Ve Çözüm Yolu
Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN;  9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3.  maddesine dayanarak, almış olduğu bir cumhurbaşkanlığı kararıyla,  İstanbul Sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshine karar vermiştir. 

Bu karar kamuoyunda tartışılmış ve yok hükmünde sayılması gereken bu kararın aleyhine gidilebilecek yasa yolları konusunda tartışmalar açılmıştır. 

Biz bu konudaki hukuki görüşümüzü açıklamadan önce bazı kavramlara açıklık getirmek istiyoruz. 

Öncelikle, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi nedir bunun cevabını vermek istiyoruz. 

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile anayasamıza girmiştir. 

Anayasanın Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini düzenleyen 104.  maddesine göre;  Cumhurbaşkanı; yürütme yetkisine ilişkin konularda,  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Cumhurbaşkanının;  yürütme yetkisine ilişkin konular dışında cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Yani,  Cumhurbaşkanı yasama faaliyetine giren ve yasalarla düzenlenmesi gereken konularda kararname çıkaramaz Cumhurbaşkanlığı kararnamesi kanun hükmünde kararname değildir. 

Kararname; Cumhurbaşkanının yürütme yetkisine ilişkin konularla sınırlı olmak üzere çıkardığı,  düzenleyici hükümler içeren,  yazılı bir metindir. Yasa değildir. Yasa hükmünde de değildir. 

Ancak,  yasalar gibi, Anayasa Mahkemesinin anayasal denetimine tabidir. 

Anayasanın 104.  maddesine göre, temel haklar,  kişi hakları ve ödevleriyle siyasi haklar ve ödevler,  Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Bunlar yasa konusu yapılabilir. 

Kanunda açıkça düzenlenen konularda,  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Yani, kanunla düzenlenmiş bir konuda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılarak değişiklik yapılamaz, kanunla düzenlenen konular,  cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yürürlükten kaldırılmaz. 

Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde,  kanun hükümleri uygulanır.  

Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda,  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir.  

Bunlardan çıkan sonuç şudur; Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde yer alan hükümler, hiyerarşik sıralamada,  kanun hükmünde ve derecesinde ve ondan üstün değildir. Her zaman öncelik kanundadır. O kadar ki; aynı konuda meclis kanun çıkardığında, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hükümleri hükümsüz kalır. 

Bu itibarla,  kanun gücünde ve mertebesinde ve ondan üstün olmayan Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin bir maddesine göre çıkarılan cumhurbaşkanı kararı da,  yasadan üstün değildir. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile dahi bir yasa değiştirilemeyeceği ve yürüklükten kaldırılamayacağına göre, kararnameye dayanılarak çıkarılan bir cumhurbaşkanı kararı ile de bir yasada değişiklik yapılamayacağı gibi, yasa yürürlükten de kaldırılamaz. 

Meclis tarafından çıkarılan bir yasa ile onaylanarak yürürlüğe giren Uluslar arası sözleşme, yani İstanbul Sözleşmesi,  ne anlama gelmektedir?

Bunun cevabı da anayasanın 90.  maddesinde yer almaktadır. 

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar,  kanun hükmündedir.  

Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.  

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. 

Buraya kadar yaptığımız bilgilendirmelerden anlaşılacağı üzere; 

Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; yasa hükmünde dahi olmayan, yasa hükmündeki İstanbul Sözleşmesini feshetme yetkisi vermeyen  9 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3.  maddesini hukuki dayanak yaparak, anayasaya aykırı olarak aldığı bir kararla,  yasa hükmündeki İstanbul Sözleşmesini, yani yasayı feshederek yürüklükten kaldırmıştır. 

Cumhurbaşkanın bu kararı, yöneldiği amacına, yapmak istediğine  bakıldığında, yasa hükmündeki bir Uluslararası sözleşmeyi feshederek yürüklükten kaldırmaya matuf bir tasarruf olduğu için,  idari bir işlem değil, bir yasama faaliyetidir. Meclise ait olan yasa çıkarma yetki ve fonksiyonunu gasp ederek, yetkisi olmadığı halde yetki ve şekil noksanlıklarıyla malul, yok hükmünde bir yasa çıkarmaya kalkışmıştır. 

Bu nedenle, bize göre; yasa hükmündeki İstanbul Sözleşmesini,  tek yanlı feshederek yürürlükten kaldırmaya yönelik bu karar aleyhinde,  idari yargı yeri olan Danıştay'a değil, fonksiyon gaspıyla, yetki ve şekil unsurlarını ve şartlarını taşımadan çıkarılmaya kalkışılan  yok hükmündeki bu yasanın yoklukla malul olduğunun tespiti ve buna dayalı olarak ortadan kaldırılması ve iptali için, yetkili kişi ve makamların Anayasa Mahkemesine başvurmaları gerekir. 

Güner Yiğitbaşı

22/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Merkez Bankası Başkanlığını Erdoğan Kendi Üzerine Almalıdır
Ülkeye Merkez Bankası Başkanı yetiştiremiyoruz. 

Yanlış anımsamıyorsak,  son iki sene de dört kez merkez bankası başkanı değişti. 

Merkez Bankası başkanlığı,  Osmanlının sadrazamlık makamına benzedi adeta. 

Osmanlıda sadrazamlık makamı nasıl dikenli ve iğneli bir koltuksa, günümüzde de Merkez Bankası başkanlığı koltuğu çok riskli hale geldi. 

Tek farkı, Osmanlıda sadrazam koltuğunu kaybederken kafasını da kaybediyor ve terk-i Dünya ediyordu. Allaha şükürler olsun ki;  Merkez Bankası başkanlarımız koltuklarıyla birlikte,  hayatlarından olmuyorlar. 

Merkez Bankası başkanlarının başını yiyen tek neden, ne yaparlarsa yapsınlar enflasyonun dizginlenememesi, Türk parasının değer düşümünün önlenememesi. 

Merkez Bankası başkanlarını beğenmeyerek sürekli değiştiren ERDOĞAN, faiz neden,  enflasyon sonuç demekte. 

Peki, güzel de, faizleri düşürenler de gidiyor,  artıranlar da gidiyor, neden acaba?

Demek ki; ERDOĞAN bir yerde hata yapıyor. 

Anlamak gerçekten çok zor. 

Naci AĞBAL göreve geldikten sonra, ERDOĞAN'ın sevmediği faizi sürekli artırdı, en son iki puan daha artırarak,  faiz %19 seviyesini buldu. 

Son faiz artışından hemen sonra da, Naci AĞBAL görevden alındı. 

Bu durum karşısında, bize göre, ortada bir danışıklı dövüş olmalı. 

Zira, Naci AĞBAL'ın; faize karşı olduğunu beyan eden ERDOĞAN'a rağmen, bile bile  faizi artırması,  asla mümkün değildir. 

Öyleyse gerçek nedir?

Tavşana kaç tazıya tut oynanmaktadır. 

ERDOĞAN da bilmektedir ki; döviz rezervleri ekside olduğu için, dövizi kontrol altına alabilmek ve yabancı sermayeyi ülkemize çekebilmek için elimizde kalan tek silah,  faizi artırmaktır. 

Faizin artırılmasına sessiz kalarak, faizin artışına dolaylı olarak onay vermiş olan bir ERDOĞAN da biliyor ki; savunduğu görüşle çelişkiye düşmüş olacak ve itibar kaybedecek, o zaman ne yapmak gerekecek?

Damat beyden sonra Merkez Bankası Başkanlığına atadığı Naci AĞBAL ile gizli bir anlaşma yapmak ve başkana;  sen faizi artır, faiz artırımında  belli ve yeterli bir noktaya gelindiğinde, ben seni görevden alayım,  ama bana darılma sakın. Böylece, ben;  sürekli savunduğum, faiz neden,  enflasyon sonuç tezimden dönmemiş olayım diyerek, bak gördünüz mü, faize karşı duruşum devam ediyor, faiz artırımı yapan başkanı gözünün yaşına ve görev süresine bakmadan görevden alıyorum algısını yaratmak. 

Bize göre, Naci AĞBAL'ın görevden alınmasının en mantıklı izahı bu olmalıdır. 

Zaten,  görevden alınan Naci AĞBAL da,  sosyal medyadan yayınladığı bir mesajla,  ERDOĞAN'a şükranlarını, bağlılığını ve saygılarını, iyi dileklerini iletmedi mi, hiç üzülmüş ve kırılmış hali var mıydı? Yoktu. Görevden alınan Naci AĞBAL'ın bu rahatlığı ve huzuru da,  ortada bir danışıklı dövüşün olduğunu göstermekte sanki. 

Aslında, bize kalırsa, bir kararla, yasa mertebesinde olan  İstanbul Sözleşmesini dahi feshedebilen ERDOĞAN;  bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkararak,  Merkez Bankası başkanlığını da kendi üzerine almalıdır.  

Güner Yiğitbaşı

21/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Orduda açlık: Birinci Dünya Savaşı, Türk Ordusu Arap topraklarını korumak için Arabistan Çöllerinde İngilizlerle çarpışıyor. Her yerde açlık vardır. O günleri yaşayan Yüzbaşı Selahattin’in aynen aktaralım.
“-Ordu aç kalmasın diye halkın elinden erzakı paralı ve parasız alıyorduk. Böylece açlık halkta yoğunlaşıyordu.
Musul’da bir ekmek bir gümüş Mecidiyeye (yani bir lira) ve sonrası üç liraya çıkmıştı. Halk bu parayı bulup alamazdı. Açlıktan ölüm olayları başladı. Her gün sokaklarda kadın, erkek, çocuk, ihtiyar bağıra bağıra ölüme gidiyor, bir çare bulunamıyordu. Ölen çocukların etini kasap dükkanlarında koyun ve kuzu eti diye satan veya aşçı dükkanlarında pişirip halka yediren 10-12 kişi idam edilmişti.
Ordu bir yandan da elinde bulunan askerin ve hayvanların ölmemesi için onları erzakı daha bol olan öteki as bölgelere nakletmek için alınarak iki piyade tümeni bir süvari tümeni Suriye ordusu emrine göndermişti.
Biz, İngilizler karşısında bu duruma düşünce, bazı satın alma kurullarımızı İran sınırından sokarak oralardan erzak almaya çabaladık. Ancak İngilizler bunu haber aldılar ve istihbarat subaylarını o bölgelere göndererek İranlılardan erzakı daha pahalıya satın aldılar, aldıklarını da olduğu yerde yaktılar.  Böylece Altıncı orduya dağılma ve küçülmek zorunda bıraktılar.
Müslüman Halifesi de olan Osmanlı padişahları, “Müslüman kardeşlerinin” (Arapların) topraklarını işgalci Batı emperyalistlerine karşı korurken, Araplar, Batı emperyalistlerin (başta İngilizlerin) altınları için kendilerine “kardeş” diyen Osmanlı askerlerini arkadan hançerliyorlardı.
O günlerde Sabri Paşa diye kendini tanıtan yaşlı ferik (tümamiral) emekli bir zat, orduya başvurarak üzüntü içinde ağlayarak geçinemediğini, açlık çektiğini söyleyerek kendine erzak verilmesini istemişti.(1)

Arap çöllerinde şehitlerin ahı 
Yıl 1972 10 Ağustos, İsrail Şam yakınlarına ilk hava saldırılarına başlıyor. O sıra Suriye başkenti Şam’da fuar vardır. Sovyetler Birliği pavyonu kokteyline, o zaman, Türk Askeri Ataşesi Kurmay Albay İsmail Hakkı Karadayı da davetlidir.
Eşi Türk olan Suriye İstihbarat Başkanı Tümgeneral ile konuşurken yanlarına yaşlıca bir Suriyeli gelip başkana bir şeyler anlatır. Anlatılanları Arap tercümanı aracılığı ile dinleyen şimdi rahmetli olan Emekli Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı Paşa konuşmayı şöyle anımsayıp anlatmaktadır.
“-Türk askerine çok kötü şeyler yaptık. Şehitlerinizin mezarlarını beklemek için gelen yüzlerce askeri sırtlarından cembiye” (eğri hançer) “ile öldürdük. Şimdi bunun cezasını, ahını İsrail bombalarıyla çekiyoruz. Sonsuza kadar da çekeceğiz, dünya durdukça bu belayı çekeceğiz”. “Bu dedenin bana söylediği canlı bir itiraftı”.
Suriye’deki görevi sırasında Ürdün’de bir Türk Şehitliği yaptıran Albay Karadayı, oradaki bir mağarada birçok, tüm bölgede ise yüzlerce, hatta binlerce askerimizin şehit edildiği için anıtın önüne bir çam ağacı dikmiş. Üzerinde bir plaket de bulunan çam ağacı şimdilerde devasa olmuş olmalı. Arap kardeş dediğimiz kimselerin hançerleri ile “bir yudum su, bir yudum su” diyerek can veren binlerce şehidimiz yad ellerde dua bekliyor olmalı.(2)

Arap Çöllerinde Katliam

Arap çöllerinde açlık, Arapların Türk askerine yaptıklarının  itirafı
Arap çöllerinde İngilizlere karşı çarpışan Türk birlikleri çekilirken ağır yaralılarını, başlarında subay ve doktorları olduğu halde hastane haline getirdikleri çadır gibi barınaklara bırakırdı.
Bekir Sami’nin tümeni böyle bir hastanenin bulunduğu Kazımiye mahallesinden geçerken kasabadan canhıraş feryatlar duyarlar, görürüler ki yaralı Türk askerlerini, mecburiyetten yattıkları (ordu çekilirken bıraktıkları) hastanesi barınaklarına hücum eden Araplar, kolu, bacağı kırık yaralıları, yataktaki hastaları birer ip takarak sokakta sürüyorlar. Hastaneleri yağmalıyorlar, hastaları soyuyorlar. Dedem Duran Çavuş’tan duymuştum, “yaralı Türk askerleri altın yutmuşsa alalım” diye, cembiye dedikleri eğri hançerle askerlerimizin karnını deşerlermiş”. Yani halkın, “Türk ordusu gitti” diye korkusu kalmamış.
Bekir Sami, Arapların yaptığı bu vahşeti görünce Kazımiye halkını toplamaya başlamış. Bu vahşetin intikamını almak için kadın, erkek, çocuk, ihtiyar halkı zorla toplarlar ve kasabadan çıkarıyorlar. Orada 400’den fazla olan Kazımiye halkını kurşuna diziyor. Bekir Sami bunu yaparken de şöyle diyor:
“400 yıllık Osmanlı tarihinin hesabını görüyorum”.(3)
                  
Araplar Türkleri Müslüman görmüyorlardı
Şimdi burada bir parantez açıp düşüncemizi aktaralım. Bu alıntımda, Arap çöllerinde Arapların Türklere olan düşmanlığının sadece bir iki hazin olayını naklettim.  Yavuz Sultan Selim’in 1517 de Ridaniye Savaşı sonrası Mısır’ı alması, İslam Halifesini İstanbul’a getirmesi ve halifeliği üzerine almasından sonra Araplar Türklere düşman olmuşlardı. İstanbul’un 1453 yılında alınmasını bile Araplar, “bu sayılmaz, İstanbul’u Müslümanlar almamıştır, Türkler almıştır” diye yorumlamışlar, yani Türklerin Müslümanlığını bile kabul etmemişlerdi.  Bu içten içe husumeti, Osmanlıların baskılı yönetimi süresince 300-400 yıl içlerinde taşımışlardı. Ne zamanki Birinci Dünya Savaşı yıllarına doğru Osmanlı zayıflayıp, yıkılmaya doğru gelince, Araplar içlerindeki Türk düşmanlığını dışa vurmaya “idraksiz Türkler” demeye başladılar. Hele emperyalist İngilizlerin, Fransızların çil çil altınlarını görünce, Arabistan’ın her bölgesinde Türklerini arkadan vurmaya başladılar. Oysa Osmanlı, Arapları “İslam kardeşliğinden dolayı, kendi öz halkı olan Türklerden bile üstün görüyordu. Türkler Arapları öylesine kardeş görüyorlar ki, her türlü Arap ihanetlerine rağmen, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasından bir iki gün önce, “Türkler Arap özüne dönmelidir” diye pankart taşıyan, slogan atan dinci Türk Müslümanları görmüştük.
Hele Türkiye’nin başbakanı R.T. Erdoğan’ın, 1915 de ölen Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz'in cenazesine katılmak için Etiyopya ziyareti güzergahını değiştirip kralın cenazesine katılmasına, bunun için Türkiye’de bir gün ulusal yas ilan edip bayrakları yarıya indirmesine, sonra, (devletin başkenti Ankara dururken) İstanbul’da Suudi Kralını karşılamasına, ona şeref madalya vermesine ne dersiniz.  Tüm bu Araplar karşısında devlet onurumuzu erozyona uğratan, R.T.Erdoğan’ın “dinci kinci” düşüncesinden başka ne olabilir. Çünkü Ankara’ya gelse sevmedikleri Atatürk Anıtkabir’i ini ziyaret korkusu var.

Arap çöllerinde açlık, Arapların Türk askerine yaptıklarının  itirafı
1781 tarihinde Kabe’nin savunulması için Osmanlılar tarafından yapılan Ecyad Kalesi’nin, “Türklerden kaldı” diye, 2002 yılında Suudiler tarafından yıktırılması, bu tarihi mirasın yok edilmesi unutulacak gibi değil. Tüm bu olumsuz ve onursuz davranışlara katlanmak, katlananların “dinci kinci” düşüncesini yansıtmaktadır.
Ama ülkemizde Soma’da 300 kişiden fazla insanımızın maden kazasında ölmesinde yas ilan edilmemesi ayrı bir düşündürücü olaydır.
Mısır’la Türkiye’nin hiçbir sorunu olmadığı ortada iken, Mısır’da dinci Şeriatçı Mursi’nin General Sisi tarafından darbe ile devrilmesi, Türkiye’yi hiç ilgilendirmediği halde, R.T. Erdoğan’ın dünyadaki tüm liderlerden çok daha fazla dinci şeriatçı Mursi’yi savunması, onun “dinci kinci” düşüncesinden başka bir şey olamaz. Devlet adamının ekonomik çıkarları, evrensel değerleri öteleyip dinci, mezhepçi düşüncelerle siyaset yapması, Orta Çağ zihniyetinden başka bir şey olamaz.
Günümüzde Suudilerin Türk mallarını boykot etmesi, BAE’nin düşmanca tavırları, Yunanistan’la ortak askeri manevra yapmaları gibi olayları göz önüne aldığımızda Arapların Türkler hakkında neler düşündüğü öğrenmek zor olmasa gerek.
Yukarıda anlattığımız Türk askerine Araplar tarafından yapılan katliamların sadece bir ikisi bizi nerelere götürdü, neleri çağrıştırdı. Kısaca ülkelerini salt din, mezhep düşünceleri ile yönetenler çağdaş olamazlar, ülkelerini çağın ilerisine ileriye taşıyamazlar. Örnek mi, işte dünyanın ekonomik, sosyal, kültürel ve her alanda en gerisinde kalan 50’den fazla Müslüman ülkelerinin hali ortada.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR

(1) Yüzbaşı Selahattin’in Romanı Remzi Kitabevi İlhan Selçuk sf. 352-353  

(2) Radikal Arap Günahı M. Ali Kışlalı 18.04.2002 sf. 7

(3)Yüzbaşı Selahattin’in Romanı İlhan Selçuk sf. 286

Erdoğan Anayasayı İhlal Etmiştir
Bu kaçıncı anayasa ihlali, sayısını unuttuk doğrusu. 

T. C. Devleti;  ERDOĞAN'ın çiftliği olmadığı gibi, kadınıyla ve erkeğiyle Türk Milleti de ERDOĞAN'ın köleleri değildir. 

T. C.  Devleti;  kağıt üzerinde de olsa, demokratik bir hukuk devleti olup, hiç kimse, sıfatı ve makamı ne olursa olsun,  83 milyon seçmenin oybirliği ile seçilerek iş başına gelmiş olsa dahi, kendisine anayasanın tanımadığı bir yetkiyi asla kullanamaz. Aksi halde yetki gaspında bulunmuş olur. 

Anayasa ve yasa tanımaz partili cumhurbaşkanı ERDOĞAN;  20/3/2021 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 3718 sayılı gece yarısı kararıyla, İstanbul’da imzalandığı için, adına İstanbul Sözleşmesi de denilen asıl ismi; ”Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan,  kadın haklarına yönelik sözleşmenin, Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine karar vermiştir. 

ERDOĞAN'ın bu kararı,  asla kabul edilemez. Bu karar,  bir anayasa ihlali ve yetki gaspıdır, bu nedenle, ERDOĞAN'ın yetki gaspında bulunarak ve anayasayı açık bir şekilde ihlal ederek aldığı bu karar,  hukuken yok hükmünde ve geçersizdir. 

Dikkatinizi çekiyorum. İstanbul Sözleşmesini tek yanlı fesheden metin, bir Cumhurbaşkanı Kararnamesi dahi değildir. Bu fesih kararı,  basit bir cumhurbaşkanı kararıdır. 

Bu sözleşme; cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle dahi ortadan kaldırılamazken, basit bir kararla tek yanlı feshedilmiştir. 

İstanbul Sözleşmesi; 

11/05/2011 tarihinde imzalanmış, onay için TBMM Genel Kuruluna sunulmuş 24/11/2011 tarihinde  AKP, CHP, MHP ve BDP'nin oybirliğiyle 246 kabul ve sıfır ret oyuyla Mecliste onaylanmış ve 01/08/2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 

Anayasanın 87. maddesine göre; milletlerarası antlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, sadece Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkisindedir. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi de, uluslararası bir sözleşme olan ”Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni,  anayasanın 87 ve 90. maddelerine göre yasa çıkararak onaylamış ve  sözleşme, anayasanın 90.  maddesinde yer alan ”Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir.  Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.  Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. ”hükme göre, kanun hükmünde olup, bunun anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulması mümkün olmadığı gibi, kurallar hiyerarşisinde de, ulusal yasalarımızın üzerindedir, bir ihtilaf olduğunda anlaşma hükümleri esas alınacaktır. 

Cumhurbaşkanının; Meclis tarafından bir yasa ile onaylanarak yürürlüğe giren Uluslar arası bir sözleşmeyi tek yanlı fesih yetkisi yoktur. Evrensel hukuk kurallarına göre, bir sözleşme hangi usulle onaylanarak yürürlüğe sokulmuşsa,  aynı usullerle ortadan kaldırılabilir. TBMM nin bir yasayla onaylayarak yürürlüğe sokulan ve ulusal yasaların üzerinde bir yasa hükmü niteliği kazanan sözleşmeyi,  cumhurbaşkanının aldığı bir kararla fesih yetkisi asla yoktur. 

Anayasanın 104.  maddesinde cumhurbaşkanın görev ve yetkileri açıkça yazılıdır. 

104. madde de; Cumhurbaşkanının alacağı bir kararla ve hatta çıkaracağı bir kararnameyle bile, yürürlükteki bir Uluslararası sözleşmeyi fesih yetkisi yoktur. 

Cumhurbaşkanının sözleşmeyi tek yanlı feshine dair kararına bakıyoruz, bu kararının hukuki dayanağı olarak, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3.  maddesine işaret edilmektedir. 

Yani,  Cumhurbaşkanı, 9. sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 3.  maddesinden aldığı yetkiyle bu kararı aldığını belirtmektedir. 

Peki bu 9.  sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi nedir?

Bu kararname; 15/07/2018 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak, 15. /07/2018 de yayını ile yürürlüğe giren; ”Milletlerarası Antlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” adlı kararname olup, ERDOĞAN çıkardığı bu kararnamenin 3.  maddesi ile kendisine uluslararası sözleşmeleri fesih yetkisi tanımıştır. 

ERDOĞAN'ın; bu şekilde, cumhurbaşkanına, Meclisin onayladığı uluslararası sözleşmeleri feshetme yetkisi tanıyan bir kararname çıkarma yetkisi de bulunmamaktadır. 

Zira; anayasanın 104.  maddesine göre; cumhurbaşkanı,  ancak ve ancak, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarabilir.  Yani, Cumhurbaşkanı anayasanın 87. maddesine göre meclis tarafından bir yasayla onaylanarak yürürlüğe giren ve yine anayasanın 90. maddesine göre; kurallar hiyerarşisinde anayasanın dahi üzerinde olan Uluslar arası sözleşmeyi feshederek ortadan kaldırma yetkisi,  asla ve asla yoktur. Bu fesih yetkisi, bir yasama yetkisi olup, cumhurbaşkanına tanınan kararname çıkarma yetkisi,  sadece yürütme yetkisine ilişkin konularla sınırlıdır.  

Kaldı ki; anayasanın 104.  maddesinin açık hükmüne göre; Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar,  kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez.  Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda,  Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. 

Bu nedenle, ERDOĞAN'ın; aldığı bir kararla, sözleşmeyi tek yanlı feshederken dayandığı 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi de, kadınlarımızın temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen ve buna ilaveten de,  anayasanın 90. maddesine göre, üstün bir yasa hükmü haline gelen bir sözleşmeye ilişkin olması nedeniyle, açıkça anayasaya aykırı olup,  yok hükmündedir. 

Kaldı ki; ERDOĞAN'ın sözleşmeyi tek yanlı fesih kararını dayandırdığı, bu konuda yetki aldığını belirttiği 9. sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, 15/07/2018 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdiği için,  geriye yürüyemez ve daha önceki bir tarihte yürürlüğe giren Uluslararası İstanbul sözleşmesinin feshedilerek ortadan kaldırılmasında hukuki bir dayanak yapılamaz. 

Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri anayasanın 104.  maddesi ile açıkça belirtilmiş olup, cumhurbaşkanı, 9.  Sayılı kararnamede olduğu gibi, çıkaracağı bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile anayasanın vermediği bir yetkiyi,  kendi eliyle kendisine veremez. 

Neresinden bakılırsa bakılsın, partili cumhurbaşkanının; tamamen kendi İslami ideolojisine, Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki planlarına ve şahsi kaprislerine göre,  anayasaya aykırı ve keyfi olarak çıkardığı bir kararla;   Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesini tek yanlı olarak fes etmesi, yok hükmünde olup, ala kabul edilemez. 

Sormak istiyoruz, bu İstanbul Sözleşmesi sizin nerenize batıyor, hangi hükmüne karşısınız ve neden?

Önce bunu bir açıklayınız. 

Değeri kendinden menkul Oğuzhan ASİLTÜRK istedi, bizim de ideolojimiz bu sözleşmeyi kaldırmamıza,  hazmetmemize engel diyerek, sizin gizli ajandalarınız,  sapık inançlarınız uğruna, bütün kadınlarımızı ateşe atamazsınız. 

Siz değil misiniz,  Dünya beşten büyük diye bas bas bağıran, Türkiye Cumhuriyeti Devleti de,  sizden ve yandaşlarınızdan büyük ERDOĞAN. 

Korkunun ecele faydası yok, herkes;  aklını başına toplamak, anayasa ve yasalara,  kadınlarımıza ve onların haklarına saygılı olmak zorundadır. Bindiğiniz dalı kestiğinizin farkına varınız, milletin sabrını daha fazla sınamaya kalkışmayınız.  Tencereyi daha fazla kaynatmayınız, kaynayan tencerenin buharının dışa vuran, tencerenin kapağını fırlatan gücü; her zaman, buharlı  lokomotifin icadına vesile olduğu gibi, hayırlara vesile olmayabilir. 

Bu, anayasa tanımaz, kadınlarımıza ve Türk Milletine meydan okuyan, saygısız ve hukuk tanımaz karara,  herkesin demokratik olarak karşı çıkması, şiddetle kınaması,  barışçıl ve silahsız anayasal protesto haklarını kullanmaları, bir vatandaşlık görevidir. 

Güner Yiğitbaşı

20/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget