Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Haklarına Sahip Çıkamayanlar
Fransa 1944, İtalya 1945, Belçika 1948, Yunanistan 1952 ve İsviçre 1971 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkını verdi…
Bu ülkelerdeki kadınlar, bu güne kadar bu haklarını hiçbir engelle karşılaşmadan kullanmaya devam ediyorlar…
Karşı çıkan veya bu haklarını kısıtlamaya çalışanlara da asla fırsat vermezler…
Uygar ülkelerde durum böyle iken, bizde nasıldı?
Kurtuluştan sonra, şeriat yönetimi ile yönetilen 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun külleri üzerine Cumhuriyeti kuran büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, kuruluş aşamasında ki parolası çağdaş uygarlığı (muasır medeniyeti) en kısa sürede yakalamak ve uygar devletlerle aradaki mesafeyi kapatmaktı…
Ardı sıra gerçekleştirdiği devrimlerinden biri de, hiçbir hakka sahip olmayan kadına, seçme ve seçilme hakkını vermek, kadını sosyal ve çalışma hayatına sokmaktı…
Bu amaçla;
Türk kadınına, 1930'da belediye seçimlerinde seçme, 1933'te çıkarılan Köy Kanunu'yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934'te Anayasa'da yapılan bir değişiklikle de milletvekili seçme ve seçilme hakları tanınmış, kadın sosyal ve çalışma hayatında laik olduğu yeri almıştır…
AKP iktidarında, kadınların kaç çocuk doğuracağı, kürtaj ve sezaryen hakkını kullanıp kullanamayacağı, nasıl giyineceği konusunda kadının özgürlük alanına fazlaca karışılmaktadır…
Kadınlarımızın büyük çoğunluğu, Cumhuriyet aydınlanasıyla elde ettiği haklarına kıskanç bir şekilde sahip çıkarak Atatürk’ün kızları olduğunu her aşamada kanıtlarken…
Bir bölümü ise erkek egemen toplumumuzda, gün geçtikçe erkeklerin ellerinden almak istedikleri haklarına yeteri kadar sahip çıkamamaktadır…
Son örneği Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun söylemidir…
Zeytinburnu Süleymaniye Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yılın ilk bebeği ve ailesini ziyaret eden Müezzinoğlu…
''Anneler, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. Merkeze iyi nesiller yetiştirmeyi almalılar'' dedi.
Uygar tüm ülkelerde olduğu gibi bizim Anayasamız ve yasalarımıza göre kadın ve erkek eşit haklara sahip olmasına karşın, bu ve benzeri söylemler kadını çalışma ve sosyal hayattan çekip çıkarma amaçlıdır…
Resmen cinsiyet ayırımcılığıdır…
Kadınlar hakkında bu tür kararları vermek siyasetçilerin değil, kadının hakkı ve özgürlüğü kapsamındadır…
Nitekim Bakanın açıklamasından sonra, sosyal medyada ve kadınlardan tepkiler yağmaya başladı…
Saygıdeğer kadınlarımız, size sağlanmış haklarınızın geri alınmasına izin vermeyin, demokrasiye, kadın haklarına, kadın-erkek eşitliğine inanan tüm Atatürkçü erkeklerin arkanızda olduğunu unutmayın…

05.01.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

T.C Cumhurbaşkanı Atatürk'e Saygı Göstermek Zorundadır
Önceki günlerde yazmak isteyip de bir türlü vakit ve imkan bulup bugüne kadar yazamadığımız içimizi sızlatan  bir konu var, kaçak sarayda Milli Güvenlik Kurulu toplantısının yapıldığı salon duvarına ATATÜRK resminin asılı olmaması, biraz bayatlamaya yüz tutmuş olsa da, bu konuya ilişkin düşüncelerimizi yazıp açıklamazsak çatlayacağımız için, bu gecikmemizi hoş göreceğinizi umuyoruz.

Kaçak saray'ın MGK toplantısının yapıldığı salon duvarında, Çankaya Köşkünde olduğu gibi, büyük boy ATATÜRK resminin yer almaması konusundaki ilk tepkimizi, facebook sayfamızda ortaya koymuş ve “Tayyip Bey ile ilk defa paralel düşünüyoruz, Sevgili Atamızın resmini kaçak sarayın duvarına layık görüp asmamakla, çok isabetli bir karar vermiş, bu olumlu davranışından dolayı Tayyip Bey'i kutluyorum!” yazarak, bir ironi yapmış idik.

Ancak, konu bir ironi ile geçiştirilebilecek basitlikte önemsiz bir konu değildir.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı olarak adlandırılan; israf, şatafat ve şaşaa abidesi olan kaçak saray, bir oldu bittiye getirilerek, Çankaya Köşkünün yerine Cumhurbaşkanlığı makamı olarak kullanılmaya başlandığına, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en yetkili kişilerinin iştiraki ile yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının yeri, bu sarayın içine alındığına göre, bu devletin kurucusu ve ezeli ve ebedi lideri olan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ün, önceki MGK toplantı salonunda yer alan büyük boy resminin, kaçak da olsa, yeni saraydaki yerini alması gerekirdi.

Tayyip Bey ne derse desin, bilmem kaç oyla Cumhurbaşkanı seçilirse seçilsin, isterse doğrudan halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı seçilmiş olsun, bu ülkenin kurtarıcısı ve bu devletin kurucusu, ezeli ve ebedi lideri ve Cumhurbaşkanı, ATATÜRK olup, ona  meydan okumak, onu unutturmaya çalışmak, onun yerine geçmeye yeltenmek, onu halkın gözünde küçük düşürmeye çalışmak, onun bu ülkeye yaptıklarını hor görmek,  en başta Tayyip Bey olmak üzere kimsenin haddi değildir.

Tayyip Bey ve onun yandaşları, nankörlük yapıp, ATATÜRK'ü sevmeyebilirler, onlara ATATÜRK'ü zorla sevdirecek değiliz, ancak, ATATÜRK'e saygı göstermek zorundadırlar, ATATÜRK'e saygı göstermemek gibi bir hakları ve lüksleri asla yoktur.

ATATÜRK'e ve onun hatıralarına saygı göstermeyenlerin, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanlığı makamında oturmaya hakları, Cumhurbaşkanı sıfatıyla kendilerine saygı gösterilmesini istemeye hakları olamaz.

Atatürk'e saygı göstermeyen bir Cumhurbaşkan; her kim olursa olsun, bilmem kaç oyla o makama seçilirse seçilsin, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, halkın içine sindirebildiği saygın bir Cumhurbaşkanı olamaz, olsa olsa, o makamın işgalcisi olabilir.

Herkes bunu böyle bilmeli ve ayağını denk almalıdır.

04/01/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Artık tarihi yüzüncü yıllar ve seçim dönemine girmiş bulunuyoruz. Bundan sonra kalemimizi bu üç konu; yani Çanakkale Muharebelinin ve Ermeni Zorunlu Göç (Tehcir) olaylarının 100ncü yıl dönümleri ve Cumhuriyet Tarihimizin dönüm noktası olabilecek Genel Seçim konuları hakkında kullanmak adeta bir mecburiyet halini aldı. Bu gün sizlerin dikkatini toplamak istediğiniz ve kamuoyunca pek az bilinen bir başka gerçeği gündeme getirmek istiyoruz.
Ermeni davasını savunanların gerçeklerin anlaşılmaması ve kafaların karışması için, tıpkı günümüzün yobaz çevrelerinin yaptığı gibi, büyük oyunların içinde olduklarını ve gerçek bir belge bulabilmek için büyük fedakârlıklara hazır olduklarının bilinmesi gerekir. Belge bulamayınca da; kendi belgelerini kendilerinin yarattığını ve Türkleri kötülemekle kendilerini temize çıkardıkları inancında olduklarını ve bu amaç için yalan söyleme dâhil her şeyi yapabileceklerinin anlaşılmasını sağlamaktır.
Her konuda sahte haber, sahte belge düzenleyebilirler cümlesine bir örnekle açıklık getirmek istiyoruz. Konu Türkler için en önemli değerlerden biri olan Mustafa Kemal Atatürk’le ilgilidir. Sözde Atatürk “divan-ı harpte ifade vermiş ve İttihat ve Terakki mensuplarını Ermenilere karşı soykırım ve zulüm yapmakla.” itham etmiştir. Bu konudaki gelişmeleri Azmi Süslü’nün kaleminden izliyoruz. (1)
“Bu konudaki ilk hata ve kasıt, Fransız yazarı Paul du Veon’nun LE D’esastire d’Alexandrette 1934- 1938 adıyla yayınladığı kitabının bir dip notuna koyduğu şu ifadeden kaynaklanmıştır. (2)
“Mustafa Kemal’in 27 Ocak 1920’de İstanbul’daki divan-ı harbe şahitlikte bulunduğu üzere unutulmayacak ve tasvip edilmeyecek cinayetlerle şahsi menfaatlerini tatmin etmek için memleketi içinde bulunduğu duruma iten paşalar, hâlâ karışıklıklar çıkarmaktadır. Her türlü baskıyla birlikte sürgünler, katliamlar yaptılar: emzikli çocukların üzerine petrol dökerek yaktılar, ailelerinin önünde kadınların ve kızların ırzlarına geçtiler, genç kızları anne ve babalarından ayırdılar. Menkul ve gayrimenkullerini müsadere ettiler ve her türlü vahşeti uygulayarak onları perişan bir halde Musul’a kadar sürdüler.
Kayıklara bindirdikleri binlerce masumu denize attılar. Osmanlı Hükümetine sadık gayr-i Müslimlerin dinlerini bırakıp İslamiyet’i kabul etmelerini bildirerek onları din değiştirmeye zorladılar. Yaşlıları aç, susuz aylarca yürüttüler..”
Paul de Veou’nun muhtemelen işgal yıllarında İstanbul’da 1919-1920 ‘de İtilaf devletlerinin gözetiminde Ermenilerce Fransızca olarak çıkartılan Le Basphore ve La Renaissance gazetelerinde ‘Declaration de Mustafa Kemal’ adıyla yayınlanmış olan gerçek dışı haberden etkilenerek ve tahkik etmeden yazdığı dipnottaki ifade, daha sonra bir Ermeni papazı Jean Neslihan tarafından da kullanılmıştır. ‘Hiçbir zaman ellerini kana bulamamakla iftihar eden Mustafa Kemal, suçu birkaç kişiye yükleyerek 28 Ocak’ta divan-ı harp’de aşağıdaki itirafta bulunmuştur” diyen Naslihan, Mustafa Kemal’i daha sonra kurulacak mahkeme üyesi olan ve gaddarlığından dolayı “Nemrut Mustafa” ismiyle anılan “Süleymaniyeli Mustafa Paşa”yla karıştırmıştır. Adı geçen papaz’ın kitabı basılmadan önce durumu öğrenip söz konusu ifade’nin bir hata olduğu kendisine yine bir Ermeni yazarı, Guerguerian, tarafından ihtar edilmiş ve kitaptan çıkarılması gerektiği bildirilmişse de, bu yapılmamıştır.
Benzer hatalar bir yıl farkla yani 27 Şubat 1919 veya 28 Ocak 1920 tarihli olarak daha birçok Ermeni yazarları tarafından tekrarlanmıştır.”
Bu beyanın uydurma olduğu Ermenilerce de gayet iyi bilinmektedir. Boston’da yayınlanan “The Armenian Review” adlı bir Ermeni dergisi 1982 yılının Sonbahar nüshasında, James Tashjiyan imzalı bir yazı ile onun böyle bir açıklamada bulunmadığını kabul etmiştir. Hatta yazının başlığı “Atatürk’e Yanlışlıkla Atfedilen Beyan” dır. (3)
Ermeni propagandacıları tarafından sık sık kullanılan bir başka sahtekârlık Hitler’e atfedilen bir sözle ilgilidir. Bunda temel amaç 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar’ın yaptığı soykırım’ın 1. Dünya Savaşında Türkler’in Ermenilere yaptığı (iddia edilen) soykırım’dan etkilendiğini ima ve iddia ederek Türklerle Alman Soykırım’ı arasında bir paralellik kurmaktır. Görüldüğü gibi ünlü “Bizans entrikaları” deyimi “Ermeni entrikaları” yanında zayıf kalıyordu. Bu konuyu bir sonraki yazımızda ele almak istiyoruz.

DİPNOTLAR:

(1) Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı Van 100 ncü Yıl Üniversitesii –1990; s.154-155.
(2) Paul du Ve’ou, Le De’sastre d’Alexandrette, 1934-1938, S.121-122 (Paris-1938).
(3) Orly Saldırısı Davası, s.47.

Dr. M. Galip Baysan

Ortada hiçbir ciddi tartışma yok. Hiçbir ciddi yorum yok! Hiçbir toplumsal analiz yok! Herkes röportaj yapan gazeteci gibi. Toplumun beyni tümüyle boşaltılmış olamaz. Bütün değişikliklere karşın, cehaletin mirasçısı olmakta nasıl devam edebilir?

Soru Sormayan Cahil Kalabalıklar ve Devlet, Devlet, Devlet...
Bu yazıyı akıllı, okumuş ve sorumlu insanlara yazıyorum. Hiçbir soru sormadan ve hiçbir soruya yanıt aramadan patates çuvalı gibi yaşayanlara değil! Türkiye’de son birkaç aydır işittiğimiz olaylar nasıl bir devlet sistemi içinde yaşadığımızı düşündürüyor mu acaba insanlara?
Devlet bir politik örgütlenme terimidir. Soyut olarak, coğrafi sınırlar içinde bağımsız bir politik toplum örgütlenmesidir. İnsandan bağımsız tanımını yapabilirsiniz. Mahalle bekçisi polis, belediye başkanı, vali, ordu komutanı, parti, muhtar, hakim... Bunlar bu bağımsız örgütün kadrolarıdır. Bu kadrolar insanla dolduğu zaman devlet çalışmaya başlar. Kadro bir işlevle tanımlar. O işlev sorumlukları belirler. Bekçi Ahmet olmadığı zaman bekçilik işi gören devlet yoktur. Devlet sorumluluklarıyla tanımlanır. Sorumluluklarını yerine getirmeyen devlete Rogue state, Evil State, denir. Bunun bizim dilde özel bir karşılığı yok. İnsan icadı her örgüt sadece bir idealdir. Kendini Anayasası ile tanımlar, ama Anayasayı yoruma göre değişebilir. Onun için insan ne kadar farklı ise, devlet de o kadar farklı. Devlet, demokratik değilse, iktidarda olanın kimliğini ve onu başa getiren toplumun politik bilincini yansıtır. Franco, Pinochet, Hitler, Stalin, Bush, ya da Mugambe gibiler Adenauer ya da Gandhi değillerdi. Onun için ne tür adam varsa o tür devlet vardır. Tarih dün ve bugün onlarla dolu.
Tarihin sorumlu mevkilerindeki başkanın, sultanın, vezirin, ordu komutanının adını da yazıyoruz. Kimliksiz tarih yazılmaz. Mehmetçik, çavuş, bölük.. Devlet, onun kadrolarını dolduran kişiler kadar devlettir. Halk oyunu devlete değil bir partiye veriyor. Parti kadroları doldurduğu zaman devlet olur. Tanımlanan sorumlulukları yerine getirdiği zaman devleti temsil eder. Bunlar bize öğretilen toplum örgütlenmesi bilgileridir.
İŞGAL ALTINDA MIYIZ
Pazar sabahı gazetelerde Cizre sokaklarında PKK ile Hizbullah militanlarının savaşını okudum. Gazetenin birisi ‘Devletin boş bıraktığı meydanlarda PKK ile Hizbullah’ın çarpıştığını yazmış. Anladım, ama Cizre Türkiye’de. Türk toprakları yabancı güçler tarafından işgal mi edilmiş? Afganistan, Irak, Suriye, Filistin, Çad, Mali vb. hep işgal altında, hepsi Müslüman. ‘Biz de Müslümanız. Onlara benzedik,’ diyebilir miyiz?
Gençliğimizde devletin egemenlik sınırları diye bir şey öğrenmiştik. Türk ordusu da bunun garantisi idi. NATO’da ABD’den sonra ikinci büyük ordu sahibi devlet biz değil miyiz? Cizre’de Türk devletiyle ilgili bir sorun var. Gazeteler bu sorundan söz etmiyorlar. Muhalefet partilerinden de ses çıkmıyor. Demek devlet tanımı değişmiş. Türkiye’nin egemenlik sınırları, haritalarda gördüklerimiz değişti mi?
Benim gibi 90 yaşına yaklaşanların bildiği Türkiye, artık yok. Herhalde onun için Kurtuluş Savaşı, onun zaferleri. Devrimler kutlanmıyor. Fakat bu yeni olan bitenleri anlatan bir Anayasa değişikliği de yok. Bu yeni Türkiye’yi bize kim anlatacak? Türkiye’de devleti yasal boyutlarıyla anlatacak bir hukuk otoritesi ve muhalefet partisi yok mu? Türkiye toplumsal geri kalmışlığı ve cehaleti yansıtan bir tutum içinde. Türkiye’ye ne olduğunu dış basından mı öğreneceğiz? Bunu Türkiye içinden öğrenemiyorsak, bu devlet çağdaş mıdır?
OLAY ABD’DE OLSAYDI
Sorunu biraz fantezi ile karıştırarak biraz daha kurcalayalım:
New York Times’da bir gün şöyle bir haber çıksaydı: ‘New Mexico’ caddelerinde Meksikalı ve Guatamela’lı çeteler, ağır silahlarla çarpıştılar. Bir çok bina yıkıldı, İnsanlar öldü. New Mexico’dan Texas’a göç başladı.’ Acaba ABD hükümeti ne yapardı? Avrupa’da, Çin sınırlarında buna benzer bir durum olsa, hükümetler ne yapardı? Muhalif partiler neler söylerdi? Halk nasıl davranırdı? Gazeteler neler yazardı? Aydınlar neler yapardı?
Bütün bu şekillenemeyen toplumsal tepkiler Türkiye’nin geri kalmış İslam devletleri düzeyine indiğinin işaretleri değil mi? Gerçi bunlar yalnız başına Türkiye’yi anlatmıyorlar. Bizde devrimin daha çok meyveleri var. Ama devlet örgütlerini kurutan bu tanımsız kargaşadır.
Türkiye’yi daldığı bataktan kurtaracak ve köhnemiş bir ortaçağ yapısı ve sadece kopya eden bir kültürle 20. yüzyıla gelen İmparatorluktan, çağdaş devlet çıkmasına olanak veren, Türk halkının tarihçe belgelenmiş dayanma gücü ve yaşama potansiyelidir. Hatta şu beğenmediğimiz son 15-20 yıl bile Türk toplumunun yenileşme potansiyelinin yüksekliğinden kaynaklanıyor. Buna, inanmayanlar her şey söyleyebilirler. Kanıt da gösterebilirler. Fakat karşı kanıtlar aynı kolaylıkla gösterilebilir. Kaldı ki dünyanın bilimsel ve teknolojik konjektürü 55 milyonu kentlerde yaşayan ve tüketim hastası bir toplumun güncel propaganda rüzgârında dünyanın gelişme yönüne direnemeyeceğini kanıtlıyor. Bu bağlamda kimsenin fazla değişme olanağı yok. Afganistan’ın bile.
TEPKİSİZLİK, DİZİLERDEN Mİ?
Sevgili Okuyucular,
Ben toplumun tepkisiz, sorusuz yaşamının nedenini televizyonlardaki Amerikan filmlerinde ve serilerden öğrendim. Halk televizyonda günde beş saat ne seyrediyor? Amerikan filmlerinin yarısından çoğu polisiye. Çetelerin, polislerin ne kadar insafsız olduğunu anlatıyorlar. Şiddet, cinayet, kin, nefret. Meğer Amerika ve Meksika polisi ve kent idareleri ne kadar yolsuzluk dolu imiş. Öyleyse bu dünyada doğal bir hal. Örneğimiz Amerika. Ne etkileyici öğreti! Bu yolsuzluk cinayet ve şiddet filmlerini de serbest aşk yaşamı ve lise öğrencileri arasındaki seks yaşamı izliyor. Böyle bir filmin arkasından dini öğütleri dinleyince cahil ne düşünecek?
Bu çelişkilerle bir toplum dengesini yitirebilir. Televizyonlarda beş dakikada bir ekranları zorla işgal eden reklamlar ortalama Türk’ün yaşadığı bir dünyayı mı gösteriyor, yoksa Miami, Los Angeles gibi kentlerde yaşayan alabildiğine sere serpe Amerikalıları mı? ‘Amerika böyleyse, biz de böyleyiz’ diyor halk anlaşılan.
Sevgili Okuyucular,
Osmanlı bile bu kadar kaderci değildir. Mustafa Kemal batan imparatorluğun generalidir. Hem de hep başarılı olmuş bir asker. O kuşaklar o kadar çok biten şey gördüler ki! Ama esaretten kaçıp yine cepheye koştular.
Bizim kuşak o kadar kahraman değil. Cumhuriyet mirasçılarıyız. Babalarımıza, annelerimize göre ekmek elden, su gölden yaşadık. Bizden sonra, onlardan sonra gelenler de rahatlık mirasyedisi idiler. O mirasın balını yiyenler de köylerden kentlere dolan eski padişah kulları! Gerçi bu bal yemek hemen zengin olmak değil. Ama özgürlük af çıkarmaktan daha önemli! Cumhuriyetin özgür vatandaşları onlar. Biz Kürt’ten de Cumhurbaşkanı yaptık, köylüden de! Bu halk bunu Osmanlı mirası mı zannediyor? Sultanlar mı verdiler vatandaşlık hakkını onlara?
Ortada hiçbir ciddi tartışma yok. Hiçbir ciddi yorum yok! Hiçbir toplumsal analiz yok! Herkes röportaj yapan gazeteci gibi. Toplumun beyni tümüyle boşaltılmış olamaz. Bütün değişikliklere karşın, cehaletin mirasçısı olmakta nasıl devam edebilir?

 Doğan Kuban/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

Yeni Türkiye Gerçeği
AKP İktidarı 'Yeni Türkiye' sloganını kullanmaya başladı.
Bu slogan en çok da, “Çalıyorlar, ama iş yapıyorlar” diyenlerin hoşuna gidiyor.
Ben size Yeni Türkiye gerçeğini bazı örneklerle özetleyeceğim.
"Almanya'da işsizlik yüzde 4,5, Türkiye'de ise resmi rakam yüzde 10,5.Buna çalışabilir durumdaki kişileri de eklersek, Türkiye'de işsiz sayısı yüzde 20'yi buluyor.
Alın size Yeni Türkiye.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre ülkemizde en düşük yüzde 10'luk gelir grubunun ortalama geliri 3 bin TL.
En zengin yüzde 10'luk kesimin ortalama geliri ise 41 bin TL.
Sizin anlayacağınız, birisi 1 lira diğeri ise 14 lira kazanıyor.
Buyurun Yeni Türkiye gerçeğine.
Her fırsatta IMF'ye borçları sıfırlamakla övünüyorlar.
İyi güzel de dış borcunuzun neden 400 milyar doları aştığını söylemiyorsunuz.
Bu da Yeni Türkiye'nin acı gerçeği değil mi?
Türkiye satın alma gücü bakımından Avrupa'da Bulgaristan, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve Litvanya'nın ardından31. sırada.
Bu mu zengin ve Yeni Türkiye?
Türkiye'de asgari ücretle geçinmeye çalışan 8 milyon işçi var.
Bu mu Yeni Türkiye?
Geçtiğimiz 2014 yılında bankalara borcunu ödeyemez hale gelen 3 milyona yakın vatandaşımız, Yeni Türkiye'nin gerçeği değil de nedir?
Türkiye ekonomisi, 1946-2002 arası her yıl ortalama yüzde 5,1 büyümüştür.
AKP iktidarında ise 2002-2015 arası yılda ortalama yüzde 4,7 büyümüştür
Dünya ile kıyaslarsak, Türkiye'nin ortalama büyüme hızı benzer ekonomilerin gerisinde kalmıştır.
Bu da Yeni Türkiye ile olmuştur.
Ülkemizde, 2014 yılında, nüfusun yarısı aylık 827 TL'nin altında gelirle yaşadı.
Ayrıca yaklaşık 17 milyon kişinin geliri aylık 496 TL veya altında kaldı.
Alın size Yeni Türkiye'nin bir başka yüzü.
AKP iktidarı en çok yoksullara yapılan yardımlarla övünüyor.
Oysa yapılan nakdi sosyal yardımlarının sadece yüzde 4,5'i fakirlere gidiyor.
Geri kalan yardımlar ise ihtiyacı olmayan zenginlere, şirketlere, işadamlarına, yandaşlara mı gidiyor?
Yeni Türkiye işte böyle bir ülkedir.
Türkiye'de tarımın sürekli küçüldüğünün, çiftçilerin perişan olduğunun kanıtlarından biri de, kaybedilen tarım arazileridir.
Ülkemizde, 2002 ile 2013 yılları arasında kaybedilen tarım alanı 33 bin 260 kilometre karedir.
Bu alan, 2 Trakya bölgesi büyüklüğündedir.
Yeni Türkiye sloganı ile hareket edenler, bu gerçeği en az bizim kadar bilmektedir.
Örnek çok, ama yer yok.
Yeni Türkiye'den sadece küçük bir kesit verdik.
Her türlü olumsuzluğa rağmen, 2015 yılının herkes için sağlık, mutluluk, başarı, umut ve kazanç getirmesini yürekten diliyorum.

 Gürbüz Evren /Yarımadanın Sesi

Olamaz
2015 yılının ilk yazısına olamaz diye başlıyorum…
Çünkü haberi okuyan her hukukçunun ağzından ilk çıkacak ve hayretini belirleyecek bu sözlük çıkar…
Yazılı medyaya yansıyan bir haberde;
“Deniz Feneri e.V. davası kapsamında Mehmet Gürhan adına Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman için sahte vekâletname çıkaran noter hapis cezası alırken söz konusu belgeyi kullanan Karaman için bir işlem yapılmadı. Karaman, vekâletle o sırada Almanya’da hapiste olan Gürhan’ın hisselerini devretmişti.”
Hukukçular bilirler ki bu haber, yasalarımıza göre resmen bir çifte standarttır…
İşte Türk Ceza Yasasının ilgili maddesi;
“Madde 204 - (1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
    (2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmî bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmî belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
    (3) Resmî belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması hâlinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.” Diyor…
Maddenin birinci fıkrasından da anlaşılacağı gibi sahte resmi belgeyi kullanan kişinin cezalandırılacağı hiçbir tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça belirtilmiştir…
Bunu anlayıp uygulamak için hukukçu olmaya da gerek yoktur…
Maddeyi okuyan her yurttaş ayni anlamı çıkarabilecektir…
Haberin doğruluk derecesini bilmemekle birlikte, eğer doğru ise ve sahte belgeyi kullanan için soruşturma açılmaması bilmediğimiz bir haklı gerekçeye dayanmıyorsa, bunun adı hukukta çifte standarttır…
Yargı hakkında bu gün söylenenler, yapılan eleştiriler, gösterilen örnekler benim dönemimde yabancı olduğumuz kavramlar olduğu için, bunları duyunca büyük bir şaşkınlık yaşıyoruz…
Yargıyı kimler bu hale getirdi?..
Meslektaşlarımın bu işte sorumluluk dereceleri nedir?..
Bunları düşündükçe içim acıyor…
Bu konuda bir şeyler yazmak, içimi daha çok acıttığı için çoğu zaman yazmak istemiyorum…
Şu bilinmelidir ki hukuk, zorda kalan, haksızlığa uğrayan herkesin en son sığındığı limandır…
Bu limanı yıktığımız zaman, hukuka gereksinmemiz olduğunda arasak da bulamayız…
Onun için olamaz diyorum…

02.01.2015
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget