Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

(Burak’ın gemicikleri)
Burak Erdoğan Onassis yolunda! - Tünay Süer
Başbakan Erdoğan’ın oğlu Burak’ın 29 Nisan 2014 tarihli Aydınlık gazetesinde
Gemicik Esat’a çalışıyor haberi ilgimi çekti.
Gazetede geminin bir de resmi vardı.
Erdoğan oğlunun ilk gemisi konu olduğunda kedicik der gibi gemicik demişti.
Resme baktım, bu ne kedicik, ne de gemicikti.
Basbayağı kocaman bir gemiydi.
Adı G.İnebolu’ydu.
Safran-1,Sakarya, G.İnebolu, Cihan, Bosna ve Penye isimli gemilerin hepsinin sahibinin de Burakcık olduğu yazılıydı.
Vay canına dedim!
Bir değil, iki değil, üç değil tam altı kocaman gemi.
Gemi almak bu kadar kolay mı acaba?
Kolaysa neden herkesin bir gemisi yok diye düşünürken aklıma Yunanlı Armatör Onassis geldi.
Çocukluğumuzdan hatırlıyorum.
Dünyanın en büyük taşıma filolarından birinin sahibi ve çok zengin olduğu, özel yatı” Christina”da düzenlediği görkemli eğlenceler ile basına düşer, büyükler arasında konuşulurdu.
Amerika başkanlarından Kennedy’nin dul eşi Jacqueline Kennedy ile evliliği tüm dünyada bayağı ses getirmişti.
Bu adam nasıl olmuşta dünyanın en zenginleri arasına girmiş diye merak ettim.
Meğer babası Anadolu da doğan ve tütün tüccarlığı yapan bir Rum vatandaşmış.
Onnassis de 15 Ocak 1906 da İzmir’de doğmuş.
Aman ne güzel! Türkiye’den dünya çapında bir armatör çıkmış. Bravo diye düşündüm.
Tabii aslı öyle değilmiş.
1919'da Yunan birlikleri tarafından işgal edilen İzmir'in 1922'de tekrar Türklerin eline geçmesinden sonra, aile Midilli Adası üzerinden Atina'ya kaçmış.
Ailesinin yeniden tütün işine girme çabaları başarısızlıkla sonuçlanınca iş bizim Onnassis’e düşmüş.
Tabak yıkamak, otellerde komilik, gece bekçiliği ve telefon santral memurluğu gibi işler yaparak biriktirdiği bir milyonla tütün eksperliğine başlamış.
Kısaca yapmadığı iş kalmamış yani bileğinin, emeğinin karşılığı, kendi çabalarıyla varlığını kazanmış.
Gelelim bizim Burakcık’a.
Burak cık hangi işlerde çalıştı ve bu kadar gemiyi hangi para ile nasıl aldı?
Şüphesiz Onassis’e özenmiş ve onun gibi dünya çapında bir filonun sahibi olmak istiyor istemesine de, değirmenin suyu nereden geliyor acaba?
Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu olmanın avantajı mıdır bu?
Başka ne olabilir ki?
Şanslı çocuk vesselam!
AKP iktidarına kadar çocukları olmayanların dışında hiçbir başbakan, bakan çocuklarının bu kadar varlıkları olmamıştı.
Esad’ı katil diye suçlayan bir başbakan varken Rusya, Suriye arasında ticaret yapmak hiçte kolay değildir.
Gelin görün ki ticaret yapan o başbakanın oğlu olunca akan sular duruyor.
Cumhurbaşkanının oğlu dâhil, başbakan ve bakan çocukları memlekette bunca üniversite mezunu geçlerimiz işsizlikten kıvranırken, onlar bir çırpıda köşeyi dönüveriyorlar.
İst. Büyükşehir Başkanı Topbaşın oğlu da medyaya düştü.
Sermayesini 750 bin liradan 3 milyon liraya çıkartmış.
Şimdi İBB den ihaleler almaya başlamış.
İktidar ve yandaşları zenginleştikçe halk gittikçe fakirleşiyor dikkat edersek.
Ayakkabı kutularından çıkan dolarlar, yatak odalarında para sayma makinaları başbakanın evinden nasıl çıkarttığı meçhul o meşhur paralar, yedi yüz bin liralık kol saatleri filan falan.
Esef duyuyorum!
Onlar bizleri affedersiniz ama koyun gibi güdüyor, inek gibi sağıyorlarken halen sen ben kavgasında gittikçe batağa gömülüyoruz.
Bunlar iktidarı iki nedenden ötürü kaybetmek istemezler.
1-Yüce Divanda yargılanmamak,
2-Bu kadar lüksü, malı mülkü ve akan parayı, debdebeyi bırakmamak için.
Güneydoğuda askerimiz, halkımız kaçırılmış, memleket ortadan ikiye bölünecekmiş umurlarında değil.
Osmanlının son zamanları gibi birkaç yer ellerinde kalsın, yeter ki kalanla da sultanlıklarını sürdürsünler. Onların isteği bu sanırım.
Peki, bizler buna eyvallah mı diyeceğiz?
Mızrak çuvala sığmamaya başladı.
Uyan artık ey halkım! Uyan  lütfen...

Homer Onassi (1906 - 1975)
https://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=130

Bunun dışında konuşmak abesle uğraşmaktır. Geçen gün Boğaziçi anayolunda, otomobillerin üzerinde yarış ettikleri ana trafik yolu üzerinde, ayaklarını asfalta uzatarak kaldırıma oturan iki genç kız gördüm. Köylerde yol kenarına oturup gelip geçen arabalara bakan köylülerden farklı değillerdi. Uygarlık dumanlı (İngilizce ‘elusive’) bir kavramdır, özellikle bunun ne anlama geldiğini zaten bilmeyenler için. Eğer İstanbul kaldırımlarını düzgün yapamıyorsanız, uygarlıktan söz edemezsiniz. Elli yıl önce yazdığım makalelerdeki eleştirileri bugün de yapıyorsam uygarlık yoktur.Kadınlar biz erkeklerle eşit değil miyiz? diye sormuyorlarsa uygarlık yoktur.

Uygarlık Ancak Çağdaş Düzeyde Olur! - Doğan Kuban
1950’den bu yana Türkiye’de 100.000 cami yapıldı. Örnek 1617. yüzyıllar. Osmanlı camisinin anlaşılamamış, betonarme, oransız ve çirkin taklitleri... 400 yıl sonra yeni cami tasarlayamayan toplum uygar değildir. Eğer mimar para kazanmak için bunu yapıyorsa mimar değildir. Toplum, özel ya da kamu kaynaklı, camilerini bu konuda güvenilecek mimarlara yaptırmıyorsa çağın düzeyin ulaşamamıştır. Eğer 100.000 cami yapan toplum 200.000 okul yaptırmıyorsa Ortaçağda yaşamaktadır. Uygar değildir.

Bu, toplumun din konusunu da iyi bilmediğini gösterir. Caminin dini bir işlevi vardır. Ama kutlu bir yer değildir. Bunu anlamak için peygamberin evini bile cami olarak kullandığını bilmek yetişir. Namazın her yerde yapılabilmesi de caminin değil, namazın önemli olduğunu gösterir. Bu camilerin dört yüzyıl öncesini taklit etmeleri nedeninin dinle ilişkili olmadığını gösteren açık bir kanıttır.

Toplumun cahilliğini gösteren bir başka olgu “selamın aleyküm, aleyküm selam” sözleridir. Arapça bilmeyen halk bunları dindarlığını ifade için kullanır. Halkın çoğu “selam sana!” anlamına gelen bir Arapça sözcüğünü, İnşallah, Bismillahir Rahman er Rahim gibi bir söz sanıyor. Peki, Türkler de Araplar kadar eski bir ulus olduklarına göre birbirlerini selamlamıyorlar mıydı?

AK TARAFKARA TARAF
Sevgili okuyucular
Seçim sonuçları değil, fakat seçim olayları, uygar toplum olmak bağlamında, kâbus görmek için yeterlidir. Ülkenin sorunu uygarlığın ak ya da kara tarafında kalmakla ilgili. Adalet açısından bakarsanız (bu hukuksal, parasal, kültürel, politik ne tür adalet olursa olsun!) bu nadir nesne sadece Avrupa’nın bazı ülkelerinde, Kanada, Avustralya, bir ölçüde Birleşik Amerika’da var. Asya’da, Japonya dışında yok. İslam dünyasında yok, Afrika da yok, eski komünist ülkelerinde yok. Dünyanın onda birinde bile demokrasi, zenginlik, hak, hukuk, eğitim açısından eşitlik yok. Uygarlık da buna paralel olarak neredeyse bir lüks. Türkiye bu ülkelerden biridir.

Bugün dünyanın fiziksel olarak karşısında bulunduğu iklim değişiklikleri, enerji sıkıntısı, fakirlik, fazla nüfus, tarımsal üretimin artan nüfus karşısındaki yetersizliği tüketim tutkusunun fakirleri ve zenginleri soktuğu cendereyi düşünürseniz, ülkenin geleceğine güvenemezsiniz. Biz de insanlığın onda dokuzunun geleceğiyle aynı kazanda kaynıyoruz. Fakat toplum bunu algılayacak, geleceği sorgulacak bilgiye sahip değil. İleriye değil, geriye bakıyor.

Alışveriş merkezinin uygarlık olmadığını bu toplum daha anlamadı. Kuşkusuz insanların sorunu yaşamdır. Fakat bu yaşamı dünyadan bağımsız elde etmek şansı yok. Eğer dünyada sadece 700 milyon kişi demokratik bir ortamda sorunlu bir gelecek endişesi taşımıyorsa, 700 milyonu da şikâyet etmiyorsa, geri kalan fakir 5.5 milyar insan cehalet karanlığındadır. Buna bizim dahil olduğumuzu, bu toplum biliyor mu?

Televizyonlara, gazetelere pek bakmıyorum. Yapay, jurnalcı, papağan bir politik haber ortamında çene çalmak Türkiye’nin geleceğini hazırlamaz. İnsanlara her gün ‘hırsız var, açlık, gelecek, adalet yok, ipin ucu kaçtı, kaçar’ demek onları aptala çeviriyor. Bir çağ bitti. Yenisi yalan ve hamasi sözlerden geçmiyor. Gelecek olmakla ilgili, yapmakla değil!

Eğer dünyanın onda sekizi yalanla uyutuluyorsa ‘doğruyu nasıl öğreneceğiz?’ diye düşündünüz mü? Bu günden yarına erişilemezse bile, doğru olan tek bir olgu var: Bir evde oturan 10 kişinin sekizinin sonu iyi gelmeyecekse öteki ikisinin de sonu onlarla birlikte gelecektir. Türk toplumu bunu anlayacak kadar aydınlanmadı. Bu ülkede 60 milyon kişi bunu bilmiyor.

Özgürlük ithal eşya markası değil. Uygarlık bu noktada soru sorarak başlıyor: Soru sormak yaşadığınız dünyadan haberi olmak isteğinin ifadesidir. Çağdaşlık, soru sorarak dünyayı tanımaktır. Bu kendi geleceğinizi sorgulamak demektir. Bugünkü iletişim olanakları bunu sağlayacak güçtedir. Ulaşamıyorsanız, cahilsiniz ve engelleniyorsunuz.

Bu noktada iletişim, çağdaşlık, özgürlük ve demokrasi birleşiyorlar. Türkiye’de bunların hiçbiri yan yana gelmiyor! Bunların hepsi kısıtlı, ya da yok! Uygar değiliz. Üçyüz yıl çaba gösterip Avrupa’ya bilgi, teknoloji, özgürlük düzeyinde katılamıyorsak bir komplo olmalı! Yapan, kendimiz olmayalım? Bütün bunlar uygarlıkla çağdaşlığın sinonim olduğu bir aşamada olduğumuzu anlamamaktan kaynaklanabilir. Bir uygarlık gösterisi daha anlatmak istiyorum :

BİR UYGARLIK GÖSTERİSİ
Ünlü Avusturyalı orkestra şefi Herbert Von Karajan 1994’de öldü. Geçen gün onun Viyana’da 1988 tarihli bir konserinin filmini seyrettik. 80 yaşındaki Karajan Viyana orkestrasını idare ediyordu. Karajan’ın son çaldırdığı parçalar, Viyanalıların çok sevdiği
Strauss Valsleriydi. Bir valsini Amerikalı bir soprano seslendirdi. Bir diğerine de Viyana bir bale grubu, olağanüstü bir performansla, eşlik etti. Amerikalı sopranonun sesi heyecan verici güzellikteydi. Balenin koreografisi ve danslar ise estetik denen olgunun bütün boyutlarını sergiliyordu.


SANAT YOM BİLİM YOK
Bu konseri seyredip dinleyince, seçim sonuçları ya da ilk okullara mescit inşaatı projelerin tartışıldığı bir toplumun uygarlığından söz etmenin anlamsız olduğunu düşündüm. Türkiye’deki laf ebelerinden kaç tanesi musiki, resim, heykel, müze olmayan bir ülkede bilim olmayacağını düşünür, bilmiyorum. Sanat olmayan yerde bilim olamaz. Çünkü entelektüel kökenleri aynı. Bilim olmayınca teknoloji de yok. İthal edilen malların kredilerini ödeyip tok kalma şansı da yok!

Savaşlardan kurtulan bir ülke çocuğu olarak büyüdüm. Beni Cumhuriyet yetiştirdi. Umutlu ve iyimser çalıştım. Doğru şeyler işiterek büyüdüm. Çal(ma) ile Çal(ış)mak arasındaki ilişkiyi öğrenmeden adam akıllı yaşlandım. Gençlere güvenmenin gerektiğini söylemişlerdi. Ben de onlara inanıyorum. Çağdaş dünyayı en çok onlar anlıyorlar ve anlayacaklar. Ona uyumu sağlayacaklar! Çürümüşlüğün ne olduğunu bilmiyordum. Şimdi cehaletin ve geri kalmış politik söylemin içinin boşaldığına inanıyorum.

İklim, enerji, ekoloji ve kapitalizm üst üste gelince dünya sıkıştı. Çürüyen ağacın ne zaman yıkılacağı bilinmez. Fakat gençlere yakın geleceği doğru anlatmak gerek, geçmişi değil. Fırtına yaklaşıyor. Esintileri geldi. Aptal ideoloji ve doymayan kapitalizm çağı sona erdi. Eğer biraz insanlığı kalmış olanlar elele vermezlerse, yüzlerce, binlerce yıllık toplumlar 21.yy.da Ortaçağa dönebilirler.

Yineleyelim. Biz uygar değiliz.. Çünkü tarihin bir birikimin sonucu olduğunu öğrenemedik. Uygarlık da bir birikimdir. Onun için İstanbul’a sahip olamadık. İstanbul Anadolu üzerine oturmuyor. Tepeleri düzlemek, ağaçları kesmek, köyde yaptığımızı kentte yapmak olanaksız. Yasasız, kuralsız, zorba toplumlar uygar olamamış! Dünya bizi de yola getirecek! Bunda kuşkunuz olmasın! Ama cehaletin çektirdiği eziyetlerin üstesinden neden gelmeyelim?

Doğan Kuban/Bilim Teknoloji/Cumhuriyet

Tarihimizin en hırsız Başbakanını biliyor musunuz?
Televizyonların en çok izlenen dizilerinden olan Muhteşem Yüzyıl’ın, bazı ülkelerde de yayınlaması sonucu, Türkiye’ye 1 milyon turist gelmiş. Bunu nasıl hesap ettiler bilmiyorum. Belki de pasaport kontrolü sırasında, geliş nedenini sordular. Muhteşem Yüzyıl, Sultan Süleyman, Hürrem Sultan diyenleri ayrı bir kapıdan geçirdiler. Ya da uçakta anket formu dağıtarak öğrenmiş olabilirler.

Gelenler, şehzade evlatlarını boğdurtan, geride kalan el kadar erkek torunları ortadan kaldıran, damat sadrazamların kellesini alan padişahların yaşadığı sarayları, harem entrikalarının sonucu olmadık cinayetler işlendiği mevkileri göreceklerini mi sanıyorlar diye düşünmeden edemedim. Neyse turist geldi ya, gerisini karıştırma diyerek geçiyorum.

Dizinin topluma yansımalarından biri de sakal modası oldu. Yaşları daha yeni 20 olmuş gençler, şehzadelere ve Kanuni Sultan Süleyman’a özenerek, göğüslerine kadar inen sakal bırakıyor.

Bu tuhaf sakal modası futbolcuları bile etkiledi. Yeşil sahalarda uzun sakallarıyla top koşturan oyuncuları görmek, sizi bilmem ama bana garip geliyor.

Ayrıca günümüzün kıyafetleriyle o uzun sakallar tuhaf bir görüntü oluşturuyor. Bu uzun sakallar, Afganistan’daki Taliban ve Suriye’deki El Kaide üyelerini hatırlatıyor, ama kimin umurunda. Moda olunca akan sular duruyor. Kim kime benzemiş hiç önemli değil.

Dizide, Osmanlı şehzadeleri ve onların gözdeleri arasındaki kavgaların yanı sıra, sadrazamlar ve vezirler arasındaki güç kavgası da dikkat çekiyor. Başbakanların yani Sadrazamların (Veziriazam) büyük bir bölümünün devşirme olması ise konuyu daha ilginç bir hale getiriyor.Bazı vezir ve sadrazamların Padişah kızlarıyla evlendirilmesi, onların güç dengelerinde oynadıkları rolü de önemli kılıyor. İsimlerinin başına “Damat” tanımlamasını alan bu sadrazamlardan bazıları, ulaştıkları güç sayesinde kimi zaman Padişahların da önüne geçerek devletin 1 numaralı yöneticisi haline gelmişlerdir. Ama içlerinden bazıları da, başlarını döndüren güç sonucu kontrol edilmez olduklarında, Damatlıklarına, sultanların dul kalacağına bakılmaksızın ya kelleleri alınmış ya da cellatlar tarafından boğulmuşlardır. Hemen belirtelim, toplam 44 sadrazam İdam edilmiştir.

Padişah analarının yabancı köle, vezir ve sadrazamların devşirme olduğu, saray entrikaları ile yönetilen bir devletin eninde sonunda yıkılacağı belliydi.

Yaklaşık 622 yıllık ömrü olan Osmanlı Devleti’nde, 36 Padişah tahta çıkmış, toplam 218 sadrazam görev yapmıştır. Padişah başına ortalama 6 sadrazam düşmektedir ki, bu sayı, ne kadar çok sadrazam değiştirildiğini ya da tüketildiğini göstermektedir.

Alaüddin isimli ilk sadrazam Orhan Gazi döneminde, 1323 yılında göreve getirilmiş, son sadrazam ise 1920’de sadece 25 gün görevde kalan Abaza kökenli Salih Hulusi Paşa olmuştur.

Böylesine önemli bir makama getirilenlerin 101’i Türk kökenli iken, geri kalan 117’si farklı etnik kökenlerden gelmektedir.

117 sadrazamın etnik kökenlerine bakıldığında ise 32’sinin Arnavut, 12’sinin Boşnak, 11’inin Gürcü, 9’unun Abaza, 8’inin devşirme, 6’sının Rum, 4’ünün Çerkez, 4’ünün Hırvat, 2’sinin Arap, 2’sinin Ermeni, 2’sinin İtalyan, 2’sinin Slav, 2’sinin dönme, 1’inin Rus, 1’inin Bulgar, 1’inin Sırp, 1’inin de Çeçen olduğu görülecektir. Ayrıca, Rum ya da Fransız 1, Rum ya da Arnavut 1, Hırvat ya da Macar 1, Boşnak ya da Hırvat 1 sadrazamın yanı sıra, 13 sadrazamın da kökeni bilinmemektedir.

Bazı sadrazamların etnik kökenleriyle anılmıştır. Rum Mahmut Paşa, Rum Mehmet Paşagibi sadrazamlar bu durumun en iyi örnekleridir.

Pargalı Damat İbrahim Paşa, Damat Lütfi Çelebi Paşa, Damat Rüstem Paşa, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Damat İznikli Ali Paşa, Damat Hemşinli Mehmet Ali Paşa, Damat Mehmet Ferit Paşa Damat sadrazamlara en iyi örneklerdir.

Sadrazamlar yani Başbakanlar arasında en hırsızı ise Damat Rüstem Paşa olarak bilinir. Rüstem Paşa’nın mal varlığının Padişahı bile geçtiği öne sürülür. Mal varlığını sıralamaya sayfaların yetmeyeceği iddia edilir.

Bir başka yazıda, Osmanlı Başbakanları ile günümüz Başbakanları arasındaki benzerlikleri ve de hırsızlıkları aktaracağım.

  Gürbüz Evren /yarimadaninsesi

Gündüz Akgül: Devlet nerede?
Hukuk devletinin birinci görevi yurttaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamaktır.
27.04.2014 gecesi Lice’de yapımı devam eden Abalı Jandarma Karakolu inşaatını protesto eden bir grubun Diyarbakır-Bingöl karayolunu trafiğe kapatmasıyla, mahsur kalan yolcu otobüsündeki iki uzman çavuş silahlı kişilerce kaçırılıyor.
Devletin görevi;
-Öncelikle, yasa dışı gösteri yaparak Karakol inşaatını protesto eden ve yol kapatan grubu dağıtması.
-Sonra, kaçırılanların can güvenliği için devletin derhal harekete geçerek bunları kurtarması gerekiyor.
Ama devlet ortada yok!
Güneydoğuda devlet gücünün olmadığı, orada terör örgütünün istediği gibi hareket ettiği, sınırların yolgeçen hanına döndüğü yazılıp, söylenince devlete olan güvenimizden ötürü inanmak istemiyorduk!
Meğer yazılanlar doğruymuş.
Çok şükür, bu iki askerimiz sağ salim kurtarıldı.
Devlet görevlileri mi kurtardı?
Yok canım.
Ya kim?
İşte 01.05.2014 tarihli gazete haberi.
“HDP Grup Başkan Vekilleri Pervin Buldan, İdris Baluken ile HDP’nin Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Süreyya Önder, BDP Diyarbakır İl Başkanı Zübeyde Zümrüt, dün Lice’ye giderek, Karakol çevresinde çadır kurup eylem yapan göstericilerle görüşüp taleplerini dinledi.
HDP Grup Başkan Vekilleri Pervin Buldan, İdris Baluken ile HDP’nin Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Süreyya Önder, BDP Diyarbakır İl Başkanı Zübeyde Zümrüt, kaçırılan 2 uzman çavuşu Lice’nin kırsal alanında teslim alarak Lice Kaymakamı ve bekleyen askeri heyete teslim etti.”
İyi mi?
Peki, Devlet nerede?
Polis ordusuyla, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ve diğer illerde, iktidarı döneminde 2008 ylında “Emek ve Dayanışma Günü” günü, 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM tarafından kabul ettiği yasa ile resmi tatil olarak kabul ettiği, 1 Mayıs Emek ve İşçi Bayramını, kutlamak isteyen emekçileri, TOMA, tazyikli su, gaz bombası ve copla engellemekle meşgul.
Hem “Emek ve Dayanışma Günü”, hem “resmi tatil” olarak kabul edeceksin, sonra kutlanmasını yasaklayacaksın.
Neden?
Nedeni gayet açık.
Korku.
Ne korkusu?
Gezi ruhunun Taksim’de tekrarlanacağı korkusu kardeşim.
Diğer bahaneler laf-ü güzaf…
Hala anlamadın mı?

02.05.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Taksim, babanın tapulu malı mı? - Tünay Süer
Bu 1 Mayıs belki de ilk defa kutlamalara sağlık nedenlerimden ötürü katılamadım.
Halk TV ve dönüşümlü olarak Ulusal Kanaldan olanları gözyaşlarım ile izliyorum.
Aman yarabbi!
Bu nasıl vahşet, bu nasıl acımasızlık ve vicdansızlıktır?
Taksim ‘e çıkmak isteyen silahsız, korumasız insanların üzerine ölümüne saldırı var.
Bu başka türlü bir saldırı!
Hani derler ya öldüresiye, Türk Polisi kendi halkına işte öylesine bir saldırı yapıyor.
Saldırının bu kadar şiddetli olması için polise günler önceden prova yaptırıldı.
Eh, başarılı da oldular sayılır.
Yine kafalar yarıldı, bayılanlar, yaralananlar, ağır yaralananlar oldu.
Gözaltılar o biçim!
Polisler nişan alarak halkın üzerine silah sıkıyorlar.
Ölenlerin olduğu söyleniyor, bunları ilerideki saatlerde öğreneceğiz.
İnşallah doğru değildir.
Yasal bir kutlamayı böylesine zehir eden “hem de mübarek kandil günü” zihniyeti Allah’a havale ediyorum.
Gaz bombaları, sıkılan zehirli sular ve kurşunlar arasında kendilerini korumak isteyen bazı gençler taş ve havai fişekler atıyorlar polislere.
Tüm bu insanlık dışı saldırı neden yapılıyor dersek, başbakanın inadı ve kendi gücünü kanıtlaması adına tabi.
Neymiş? Taksimi yasaklamışmış.
Adama sormazlar mı, burası senin babanın tapulu malı mıdır?
Kendinde milletin iradesinden çok iradeyi nasıl, hangi hakla buluyorsun ey başbakan?
Sandıktan çıkmak sana kendi halkına zulüm etme hakkını mı veriyor?
Unutma ki Hitler de sandıktan çıkmıştı.
Sen, İstanbul’u Türk topraklarından tecrit edip satın mı aldın?
Nasıl oluyor bu iş?
Özel mülkün müdür?
                                                ***
Taksim’e TOMALAR, Akrepler ve binlerce polis ile adeta bir UTANÇ Duvarı çektirdin.
Bu güzelim kenti 2. Dünya Savaşı Almanya’sına döndürdün.  
Aradaki fark, savaştan sonra Rusya’nın işgalinde kalan Doğu Almanya’da Sosyalist rejimin baskılarını içlerine sindiremeyen Alman aydınlarının ve halkının Batıya göç etmelerinin bir türlü önlenememesiydi.
Kaçışları önleyebilmek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 13 Ağustos 1961 yılında Berlin'de yapımına başlanan 46 km uzunluğundaki duvar çekilmişti.
Batı'da yıllarca "Utanç duvarı" olarak anılmıştı.
Doğu Almanya’da ve bilhassa Doğu Berlin’de insan kalmaması korkusu,
binlerce insanın kaçışını önlemek için yapılmıştı bu duvar.
Başbakan Erdoğan ise Taksim’i ve ulaşım yollarını adeta işgal ederek içeri düşman gördüğü halkı sokmamaya çalıştı.
Güya gücünü ispatladı hegemonyanı tatmin etti. 
                                             ***
 Başbakan yarın kendisini mağdur göstermek için ben dedim oraya gitmeyin marjinal guruplar katılacak, şöyle olur, böyle olur...
“Onlara yer gösterdim, bedava metrobüs verdim ama onlar beni dinlemediler, terör yarattılar.”
Buna benzer masallar anlatacak elbette ve halkın yanında olan CHP milletvekillerine ağzına geleni söyleyecek ve yine CHP ye vuracak.
                                                ***
Polisler öyle bir emir almışlar ki ne milletvekili ne de çocukları tanımadılar.
Attıkları gaz kapsüllerinin çoğunun üzerinde   “dikkat son kullanma tarihinden sonra kullanmak tehlikelidir” uyarısı olmasına rağmen acımasızca öldüresiye halkın,  milletvekillerinin üzerine sıktılar.
Evler gazlardan etkilenerek boşaldı. Hastanelerin bahçelerine dahi gaz sıkıldı.
İstanbul’da adeta bir OHAL uygulandı.
İstanbul adeta düşman tarafından işgale uğradı.
                                                    ***
CHP Milletvekillerinden Mahmut Tanal Silivri’deki gibi yine halkın yanındaydı. TOMANIN önüne oturan Tanal, polis tarafından darp edildi.
Yine CHP Milletvekili Şafak Pavey gözaltına alınmak istendi.
Bunları fazla anlatmaya gerek yok nasılsa sizler de izlemiş veya duymuş belki de olayları bizzat yaşamışsınızdır.
Bu ülke doğusu, batısı, güneyi, kuzeyi ile gittikçe zifir karanlıklara çekiliyor.
Aklımızı başımıza almalıyız.
Son söz; her gecenin bir sabahı vardır denir.
İnşallah o sabahlar yakın tarihte gelecektir ama o aydınlıkları getirmek kendi elimizdedir. Bunun için yılmayacağız, korkmayacağız ve demokrasi kalmayan ülkemizde özgürlüğümüz adına demokratik şekilde haklarımızı kazanacağız.
Emekçi kardeşlerimin ve tüm halkımızın mübarek kandillerini kutlarım. Hayırlara vesile olur inşallah.
Yaralı vatandaşlarıma acil şifalar dilerim.

Tünay Süer

Eskiyi karıştırmak! - Gündüz Akgül
“Müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış.” Güzel özdeyişlerimizden biridir.
2001 yılından bu yana aralıksız amatörce yazıyorum. Yazma azmim hala iflas etmemekle birlikte, 30.04.2014 günlü Hürriyet gazetesinde Midyat İlçesi Kaymakamı ile ilgili çıkan bir haber nedeniyle eskiyi karıştırma gereği duydum.
Bu haberde Kaymakamın;
Belediye Başkanvekili, Emniyet Müdürü, Jandarma Komutanı, daire müdürleri ve Müftünün de katıldığı bir toplantı yaptığı, bu toplantıda mahalle ve köy muhtarları ile din görevlilerini faiz, kız çocuklarının okula gitmesi konusunda uyardığı ve “sizler kız çocuklarınızı, imam hatip okullarında okutmak istiyorsanız, sizler için bu alternatifi de oluşturacağız. Yatılı bölge ortaokulumuzu, bundan sonra sadece kız çocuklarımıza tahsis edeceğiz. Kız İmam Hatip Ortaokulu ve Kız İmam Hatip Lisesi olacak” dediği, hayatları pahasına Doğuda ve Güneydoğuda görev yapan vefakâr öğretmenleri unutarak, "Devlet olarak her köyün, her mahallenin en kılcal damarlarına kadar işleyen, ulaşan tek kesim bizim Diyanet görevlisi ağabeylerimizdir.” Hatırlatmasında bulunduğu yazılıydı.
Bu haber üzerine eskiyi karıştırırken, bir Kaymakam ile ilgili yazdığım bir yazımı anımsadım.
Aşağıda, sizinle paylaşmak gereğini duyduğum o yazıda adı geçen Kaymakam’ın, köylere giderek okuma olanağından yoksun bırakılmak istenen kız çocuklarına (Selcan Güneş, Nihal Gerizli)  nasıl okuma olanağı sağladığını yazmış ve 23. 08. 2011 tarihli Hürriyet gazetesindeki haberde ise o kızlardan Nihal Gerizli’nin okuyarak öğretmen olduğunu ve Kaymakam’ın da, armağanlarla ödüllendirildiğini okuyunca çok mutlu olmuş ve “BU KAYMAKAMA HEDİYE YAĞIYOR...” başlıklı ikinci bir yazı yazmıştım.
Ülkemde, işçi ve emekçinin resmi bayramı olan 1 Mayıs kutlamalarına yasak getirilirken, hala Vezirköprü Kaymakamı gibi önceliği Eğitim ve Öğretime tanıyan Kaymakam var mı?
Bilmiyorum.
1 Mayıs İşçi ve Emekçi bayramı kutlu olsun

01.05.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet savcısı

İşte o yazı:
Sayın Kaymakamım  (Şevket Cinbir Vezirköprü )
Ben 62 yaşında Emekli bir Cumhuriyet Savcısıyım. Üstünüze afiyet nefes darlığım olduğu için, 08.05.2001 günü saat 03.30 sıralarında bu rahatsızlığım nedeni ile uyanıp Televizyonu açtığımda ATV deki programa takıldım. Orada çok sevdiğim sanatçı Sayın Belkıs Akkale’yi görünce normal bir müzik programı sanarak izlemeye başladım. Çok geçmeden programın içeriğini anlayınca büyük bir heyecan duydum. Bu heyecanlarımın nedenlerini, yazıp bitirdiğim “Hayatım ve Anılarım”ın önsözünü göndererek belirtmekle yetineceğim.
Sayın Kaymakamım, Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve siyasi çıkmazları aşmak için, siz ve sizin gibi duyarlı yetkililerin çoğalması ile mümkün olacağına inananlardanım. Ulu Önderimiz bir konuşmasında “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim  ve akıldır……Beni benimsetmek isteyenler bu temel eksen üzerine akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçım olurlar” demektedir.
Vezirköprü ilçesinde başlatmış olduğunuz Eğitim ve öğretim çalışmalarınız için sizi yürekten kutluyorum. Konuşmalar arasında sizin de benim gibi köy kökenli olduğunuzu öğrenince, 13 yaşında elektriği ve sinemayı tanıyan, okumak için Muş’tan Erzurum’a stabilize (oturtulmuş) yollarda kamyon kasasında yolculuk yapan, okuyup aydınlığı yakalamak için o yaşta sekiz ay aile hasreti çeken biri olarak, çocukluğuma döndüm ve göz yaşlarımı tutamadım. Zaten duygusal ve gözü yaşlı biriyim. Köy karanlığından, cehaletten ve yoksulluktan kurtularak, aydınlığa doğru koşmanın ne olduğunu ve bunun heyecanını çok iyi bilirim. Tıpkı kendisine aydınlığa giden yolu engellerden temizlediğiniz Selcan Güneş’in duyduğu heyecanla Kaymakam diyemeyişi gibi.
Konuşmalarınızda büyük bir alçak gönüllülük ile ve tertemiz köylü çocuğu yüreğinizle “hangi yönetici arkadaşım olsaydı bu olayda benim gibi duyarlı davranırdı” şeklinde bir açıklamada bulundunuz. İzninizle ülkenin birçok bölgesinde ve birçok yönetici ile çalışan bir ağabeyiniz olarak, bu açıklamaya katılmıyorum.
 Yukarda da belirttiğim gibi her yetkili bu duyarlılığı gösterseydi, güzel ülkemiz bu günlere gelmezdi. Siz ve sizin gibi davrananlar, Ulu önderin Cumhuriyeti teslim (emanet) ettiği sayısı azalmış gençlersiniz. Bu sayının her gün artmasını diliyorum.
Program sırasında telefon etmeyi düşündüm. Ancak telefonda söyleyeceğim birkaç sözün yetersiz olacağını düşündüğümden, program bitiminde bilgisayarın başına geçerek yazmaya karar verdim. Şu anda o kadar duygu doluyum ki nefes darlığımı bile unuttum. Sağ olasın Kaymakamım, sana binlerce teşekkür ve şükranlarımı sunuyorum. Başarılarının devamını diliyor gözlerinden öpüyorum.

 08.05.2001 saat 04.45
Gündüz AKGÜL

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget