Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Paris’in deli soğuklarını, ya aşkın sıcağı ya da sanat aşkı keser ancak.
Birbirini sevenlerin ısınması, elbette daha kolay… Ama dondurucu ayaza rağmen müzelerin önünde uzayıp giden kuyruklara bakılırsa, sanatın da için için yakan bir aşk olduğunu kabul etmek gerekir!
İşte böyle bir sanat âşığı, 2010 yılında soğuktan kaçmak için sığındığı antikacıda, yüreğini hoplatıp ateşini çıkaran bir tabloyla karşılaştı. Tablo, yatağa dağılmış saçları arasında yüzü sola dönük, gözleri hülyalara açık bir kadın başını imgeliyordu. Adı gizlenen sanat âşığı, ısınmak için girdiği antikacıdan cebinden 1400 Avrosu eksilmiş, ama koltuğunun altında o tabloyla çıktı.
İki yıl süren hummalı bir araştırmanın sonunda, artık emindi: Satın aldığı tablodaki kadın yüzü, ressam Gustave Courbet’nin fetiş modeli, kızıl saçlı dilber metresi, İrlandalı Joanna Hiffernen’e aitti. Dahası, Courbet’nin başyapıtı “Dünyanın Kaynağı” tablosunun üst kısmıydı!

***

Burada durup, “Dünyanın Kaynağı” tablosunu anımsatalım: Özgün adı “Origine du Monde” olan bu tablo, Da Vinci’nin şaheseri Mona Lisa’nın yatay gülüşüne atfen “Dikey Mona Lisa” diye anılır, çünkü odaklandığı dişilik organı, dikey olup gülümser gibidir. Resme Joanna Hiffernen’in modellik ettiği, kızıl tüylerinden anlaşılmaktadır.
Gustave Courbet’nin 1886’da resimlediği “Dünyanın Kaynağı”, sanat tarihinin erotik çekim gücü en yüksek eseri olarak bir yüzyıl boyunca gözlerden gizlenmiştir. 1995’ten öteye Musee d’Orsay’de sergilenmeye başladığından beri ünü Mona Lisa’yı sollamış, dünyanın en ilgi çeken resmi haline gelmiştir.
Zaten 2010 yılında bir antikacıda bulunan resmin yarattığı yüksek dozda heyecan da bu ilginin sonuncu kanıtı. Haftalardır, “altı bilinen kadının üstü de varmış” konuşuluyor Paris’teki sanat çevrelerinde. Daha doğrusu, çarpışılıyor! Sorun tablonun başıyla birlikte yapılıp sonradan ikiye bölünüp bölünmediği. Gustave Courbet uzmanlarından kimi “olabilir”, diyor, kimi, “Gerçek er ya da geç, ortaya çıkacak”. Birinciler haklıysa, 1400 Avro’ya alınan resim milyonlar edecek, ısınmak için antikacıya giren sanat âşığı zengin olacak. İkinciler haklıysa, çok da zarar etmeyecek, güzel bir efsane asacak duvarına.
Ama “Dünyanın Kaynağı” tablosuna ilişkin bu tartışmayı ilgiyle izlerken, ben de “Savaşın Kaynağı” tablosunu keşfettim!

***

Meğer ressamlık adının büyük harflerle yazılmasında ısrar eden kadın sanatçı ORLAN, 1989 yılında Gustave Courbet’nin “Dünyanın Kaynağı” resminin aynısını, bir erkek organına odaklı yapmış, adını da “Savaşın Kaynağı” koymuş…
Elbette ne ressam, ne de resim kalitesi Courbet’nin şaheseriyle aşık atabilir.
Ama ORLAN’ın teşhisi ne kadar doğru!
Salt savaşın değil, insanlığın şiddet kaynağı erkeklik organı değil mi?
Sevişmesini bilmeyen, öğrenmeye cesaret edemeyen, cinsel güvensizliğini kadını döverek, aşağılayarak, gizleyerek ve yetmediği zaman çok sevdiği için öldürerek gösteren erkeklerin beynini, elbette takıntı organı yönetiyor! Birbirleriyle dövüşenler de onlar. Zaten dövüş jargonlarının cinsel küfürlerden ibaret olması da şiddetin kaynak organını açıkça gösteriyor.
ORLAN, asıl adıyla Mireille Suzanne Francette Porte, 1947 doğumlu Fransız bir “plastik sanat” ustası. Bu yazının ortasında, Courbet’nin 1886’da betimlediği “Dünyanın Kaynağı” ile ORLAN’ın 1989’da gerçekleştirdiği “Savaşın Kaynağı” resimlerini, mozaikli olarak görüyorsunuz.
Çünkü Türkiye, 21. yüzyılın başında ortaçağ zihniyetine geri döndü. Doğallık ayıp, cinsellik günah, özgürlük yasak, zaten kelimeler de suçlu…
G NOKTASI
1880’li yıllarda Paris’te Osmanlı elçisi olduğu söylenen Mısırlı Halil Bey, zamanın sanatçılarına eser ısmarlayan bir sanatseverdi.
Gustave Courbet, “Uyku” isimli tablosunu satın alan Halil Bey’e, günümüzde şaheser sayılan “Dünyanın Kaynağı”nı hediye etti.
1888 yılında iflas bayrağını çeken Halil Bey, tablo koleksiyonunu kumar borçlarını karşılamak için sattı ve İstanbul’a beş parasız döndü.

“Savaşan da aşktır aslında, barışan da.”FRANSIZ ATASÖZÜ

Milliyet’in yayımladığı ve “İmralı zabıtları” diye adlandırılan tutanak her ne kadar Öcalan’ın BDP heyetiyle yaptığı görüşmeye dairse de, içeriğine bakıldığında bunun aslında Öcalan ile Erdoğan’ın müzakere tutanağı olduğu anlaşılmaktadır.
Bu nedenle de hemen “kim sızdırdı, neden sızdırdı” gibi sorularla içeriği perdelenmeye çalışılmaktadır; tıpkı Wikileaks ya da Oslo görüşmeleri tutanağında olduğu gibi… Uzmanlıkları “ya BDP sızdırdı, ya da MİT” demekten ileriye gidemeyenlerin iki gündür ekranları doldurarak gizlemeye çalıştıkları gerçek oldukça çarpıcıdır.
İşte tutanağın o çarpıcı kodları:
AKP EŞBAŞKANI ÖCALAN
1. 14 yıl önce “devletimin emrindeyim” diyen Öcalan gitmiş, yerine devlete posta koyan, AKP’yi iktidar alanı yarattığını, Türk Ordusu’na diz çöktürdüğünü söyleyen bir Öcalan gelmiş! Kuşkusuz bu değişimin sorumlusu önce ABD, sonra da BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan’dır.
2. CHP Grup başkanvekili Muharrem İnce sosyal medyada yakınıyor: “Altan Tan da milletvekili, ben de. Öcalan’ı ziyaret ederken onun üstü bile aranmıyor; İlker Başbuğ’u ziyaret ederken benim kemerime bile el konuyor.”
Kendisine sosyal medyadan şu yanıtı veriyorum: “Doğru, ikiniz de vekilsiniz ama Öcalan AKP ve BOP Eşbaşkanı fakat İlker Başbuğ terörist!”
REJİM YIKMA ORTAKLIĞI
3. Müzakere Tutanağı gösterdiği ki Erdoğan ile Öcalan’ın uzlaştığı en önemli konu rejimin değiştirilmesi…
Öcalan açıkça sürecin sonunda rejimin değişeceğini müjdeliyor BDP heyetine. Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi de zaten idari rejimin değişmesi demekti. Öcalan, Erdoğan’ın başkanlık sistemine destek verdiğini belirterek ortaklığını ilan etmiş oluyor.
Öcalan’ın bu tutanaktan önce basına yansıyan sözlerinde, bir tek Ulusalcı ve Ergenekoncu yapının bu ortaklığa engel olabileceğine dikkat çekmesi önemlidir ve not edilmelidir. Zira Öcalan, asıl cepheleşmeyi resmetmektedir: Yani Erdoğan ve Öcalan o tarafta, Doğu Perinçek ve Çetin Doğan bu tarafta!
4. Başbakan Erdoğan “Dikkat ederseniz ben bu alanda çok konuşmak istemiyorum. Ama BDP’liler maalesef ellerine verilen o notlarla ilgili hemen açıklamalar yaptılar, yapıyorlar.” diyor. Yani Başbakan Erdoğan, BDP’yi, Öcalan’la yaptığı mutabakatını bozmaya çalışmakla suçluyor ama aynı zamanda Öcalan’la ortaklığını itiraf ediyor.
5. Öcalan’ın sık sık Fethullah Gülen’i hedef alması kimseyi yanıltmasın zira hep birlikte Atlantik cephesindedirler. Ancak Öcalan şu aşamada Fethullah Gülen karşıtı sözleriyle Erdoğan’a “ondan boşalttığın yere talibim” mesajı vermektedir!
AKP, ÖCALAN’A KALKAN OLDU
6. AKP’nin ileri gelenlerinden Ömer Çelik, tutanaktaki ifadeleri Öcalan’a konduramıyor olmalı ki, “aktaranların spekülasyonu” diyor! Çelik’in muhalefetten gelen eleştirilere karşı “tutanak resmi belge değil ki” diye savunma yapması ise 10 yıldır iktidarda da olsalar, bir türlü devlet ciddiyeti öğrenemediklerini göstermektedir!
7. Erdoğan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan da, Öcalan’ın tepki çeken ifadelerine şu sözlerle kalkan oluyor: “Öcalan, asıl mesajının önüne ve arkasına bir şeyler ekleyerek denge arıyor.”
Akdoğan ayrıca bu notları sızdıranların “Öcalan’ı boşa düşürmek istediklerini” söylüyor.
8. AKP Diyarbakır Milletvekili Galip EnsarioğluÖcalan’ın sorumlu davrandığını” belirterek PKK’yi uyarıyor: “İleri boyutta makul şeyleri söylemeye BDP ve PKK yetkili değil.” Ensarioğlu görev dağılımını da açıklıyor: “PKK savaşla, BDP muhalefetle yetkilendirilmiştir, çözüm ve makul öneriler için yetkilendirilmemişlerdir. Bunu ancak Öcalan söyler.”
Bu sözlerden Öcalan’ın AKP Eşbaşkanı olarak milletvekilleri içinde bir taban oluşturduğunu anlıyoruz!
PKK’NİN BÖLGESEL ROLÜ
9. Müzakere Tutanağının kanımca en önemli kodu, PKK’ye bundan sonrası için çizilen roldür. “Kandil karamsar” diyen Öcalan’ın “Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var.” demesi ibretliktir.
Öcalan bu sözlerle birincisi PKK’nin aslında silah bırakmayacağını, ikincisi bölgede İran ve Suriye’ye karşı kullanılacağını, üçüncüsü de örgütün ABD’nin bir kartı olduğunu ve onun ihtiyaçlarına göre değerlendirileceğini belirtmiş oluyor!
Bu itiraf Erdoğan ile Öcalan’ın barışı değil, savaşı görüştüğünü belgelemektedir!

Birkaç gündür Zonguldak’tayım. Burada iki kent var, biri toprak üstünde, orada hayat hepimizin bildiği bir biçimde akıyor. İnsanlar uyanıyor, işe gidiyor, çocuklar okullara dağılıyor, çalışılıyor, alışveriş yapılıyor, akşamüstü kafelerde sohbet başlıyor, gece güzelim meyhaneler kadın-erkek kahkahalarıyla dolu.
Bu hepimizin bildiği bir hayat.
Ama bu kentin bir deyeraltıhayatı var.
Yeryüzünden binlerce metre aşağıda, sürüp giden bir yaşam var.
Bu yaşam tıpkı mitolojilerde olduğu gibi, ölümün ve karanlığın hâkim olduğu bir yaşam.
Ama bu yaşamda insanoğlunun bilgeliği, yaşama sevinci ve dayanışma ruhu, ölümü ve karanlığı hiçe sayıyor.
Ve toprağın üstüyle altı her an birlikte, yaşamı zenginleştirmeye çalışıyor. Yaşam Zonguldak için paylaşım, dayanışma ve neşe demek.
Ve bu nedenle Zonguldak’ta yer gök hikâye. Ben sizlerle bu hikâyeleri paylaşmaya çalışacağım. Yeraltından ve yeryüzünden ama şimdilik, Zonguldaklı dostum Kadir Tuncer’in, (herkes ona Kadir Hocadiyor, o bir maden işçisi ve bir araştırmacı) kendi yaşamından öyküler anlattığı Güneşe Hasretkitabından, dokuz yaşında kendi tabiriyle madenkeşliğe başlayan Küpeli Yusufun hikâyesi sizlere bir merhaba diyecek.
Yıl 1909-1910, ben dokuz yaşlarındayım. Neyse, bizim köylülerle beraber Kumpanyanın birine işbaşı yaptık. Yaşım küçük diye bana iş vermediler, ben ağlamaya başlayınca iş verdiler. Küfe ile sırtımda kömür çekmeye başladım. Ocaktaki bu işi boyları kısa olanlar ve çoğunlukla çocuklara yaptırırlardı. Sonra sonra yaş ilerledi ‘tabanlara’ geçtim, sonra ‘kesene’ almaya başladık, derken ‘Savaş’ zamanı daha çok çalışmaya başladık. Çalışmamız 15 saatten aşağı düşmezdi. Bazen 20 saat ocakta kalırdık. Kurtuluş Savaşı yıllarında bizi cepheye almadılar ama bu köylerin yaşlısı-genci Lenin tarafından Filyos (Hisarönü) sahiline gemiyle gönderilen sandıklar dolusu cephaneyi, Tefene (Gökçebey) sırtımızda çektik. Oradan alıp Atatürke getiriyorduk. Ne yalan söyleyeyim, bu iş bize cephede savaşmaktan çok daha fazla gurur veriyordu.
Neyse, Cumhuriyet ilan edildi biz ocaklarda gene aynı çalışıyoruz. Cumhuriyetten önce çok çektik. Hele Türkiyenin yağma hasanın böreği olduğu zamanlar, önüne gelen ‘burası benim’ diyor alıyor. İşte o zaman Fransızlar da Zonguldakı kendilerinin saymışlar. Kendi vatanımızda köle gibi çalışıyoruz, bir de paramızı alamıyoruz, bu da gücümüze gidiyordu.
Cumhuriyete yakın neler çekmedik oğul? Çocukluğumda, gençliğimde gün yüzü görmedim, hep madenlerde, karanlıkta yaşadım durdum, aynı ‘yarasa’ gibi. Onlar da öyle yaşar ya...
Cumhuriyetten sonra, Kozluda çalışıyorum. Eh artık ben de şef oldum. Dediler ki, artık Türkiyede olduğu gibi Zonguldaktaki işçilerin de sendikası olacak. Havzadan 30 kişi kadar Ankaraya sendikacılığı öğrenmeye gittik. 10-15 gün Ankarada kaldık. Kâğıtlar nasıl doldurulacak öğrendik. Geldik Zonguldaka resmi işlemler yapıldıktan sonra herkes kendi bölgesine gitti. Biz de geldik Kozluya. Yazıhane açtık ama amele gelmiyor. Biz anlatıyoruz, amele ‘ihh ben olmam’ diyor. Kozluda bir ayda ancak 10 kişiyi zar zor üye yaptık. O sırada Ankaradan geldiler, 15 kadar üye yaptığımızı öğrenince bize etmediklerini bırakmadılar. Eee, biz zılgıtı yedik, durur muyuz? Baktık iyilikle bu iş olmuyor, çağırıyoruz ameleyi yazıhaneye, uzatıyoruz önüne kâğıdı, basıyoruz sopayı. Gözünü sevdiğim sopası. Böylelikle tüm Kozlu işçisini üye yaptık. Zorla sendikaya üye yapıyoruz diye o zamanlar biz kötüydük. Ama bak, şimdi işçi, ‘sendika beni üyelikten atar’ diye korkuyor.
Evet, burası Zonguldak, yeraltı ve yerüstü kenti, bizden bir kent, fazlasıyla Türkiyeli.

Olaylar dile geliyor.
Bizi bilgilendiriyor:
Öcalan, mektup yazdı.
3 kopya, 3 zarfa konuldu.
Biri Kandil’e gitti.
Diğeri Avrupa’ya…
Öbürü Ankara’ya…
PKK’nın 3 merkezine mektupların getir götürücülüğünü; Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ın olur vermesiyle; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde gurubu bulunan BDP’nin 3 milletvekili yaptı. Mektuplar MİT’in “okunmuştur” olurunu aldı ve adrese teslim edildi.
Şu anda okunuyor.
Hem Kandil’de dağda.

Hem Londra’da Berlin’de.
Hem çözümcü Ankara’da.
Öcalan’a iletilmek üzere eleştiri ve katkılar kaleme alınıyor.
Mektuplarda ne yazılı?
Yazarı Apo,  biliyor.
MİT Başkanı, biliyor.
10 maddede toplanmış.
Adı: Demokratik Eylem Planı.
Başbakan, biliyor.
Kandil’de Karayılan, biliyor.
BDP Başkanı biliyor.
Mektup taşıyıcı vekiller biliyor.
PKK’nın Avrupa lideri biliyor.
ABD’nin CİA’sı da biliyordur.
Bir tek Türk halkı bilmiyor.

Xxx

90 yıllık Cumhuriyet rejiminin “ümmetçilik, gericilik, bölücülük, mandacılık mayasıyla sulandırılıp” değiştirilmesinin ve “Türk ile Kürt et ile tırnak değildir” denilerek birbirinden koparılıp bölünmesinin söz konusu edildiği bu 3 mektubun içinde yazılanlar ile basına sızan Abdullah Öcalan tutanaklarındaki arzular, iştahlar, teklifler, tehditler arasında ne kadar benzerlik var?
zarafa bakma.
İçine bak.
İçi açıklansa öğreniriz.
İçi gizleniyor.
 “Tayyip Erdoğan Efsanesini zedelemesinden” korkuluyorsa zaten böyle bir efsane şu günlerde kalmadı.
Tayyip Efsanesi!
2 sayfalık tutanakta eridi.

Xxx


Sızan tutanak metinlerinde; PKK’nın kurucu önderi Abdullah Öcalan, Türkiye’nin Başbakanı Tayyip Erdoğan üzerinden halkı tehdit etti.
Söylediklerimi yapın.
Kürt baharı başlatırım.
50 bin kişi isyan eder.
Abdullah Öcalan’ın bu tehdidi; Tayyip Erdoğan efsanesini eritmiş bulunuyor.
Tutanakta Apo, şişmiş ego.
PKK’yı yenilmez ordu yapıyor.
Türkiye Başbakanını küçültüyor.
50 bin kişiyle halkı ayaklandırırız diyerek; tıpkı Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da olduğu ve şimdi de Suriye’de denendiği gibi “iktidar koltuğunda oturanı da yerinden savurup sallayacak bir halk ayaklanmasının” tehdidini yapıyor.
Tayyip Efsanesi suskun.
Konuşsa ne diyecek?

Xxx

“Tutanaklarda söylenenler zırva. Öcalan, ne dediğini bilmiyor” dese halkın zihninde “ne dediğini bilmeyen biriyle ülkenin birlik ve bütünlüğünü görüşme masasına nasıl yatırabilirsin”  sorusu uyanacak.
Tutanaklar sızdı.
Efsane eridi.
Mektuplar da yarın sızar.
Öcalan çıtayı yüksek koydu.
Amacı: Türk Kürt kardeşliği değil.
İki kardeşi bölmek.
Türkiye’nin bütünlüğünü bozmak.

(uyan borusu)
ANKA’yı
alkışlayalım!

Türkiye’nin ilk İnsansız Hava Aracı ANKA’nın seri üretimine başlanıyor. 17 metre kanat açıklığı, 9 metre boyu, 1.70 metre yüksekliği bulunan ANKA, gündüz ve gece gözetleme yapabiliyor. Hedef tespit edebiliyor. Tasarımı yerli imkanlarla gerçekleşti. Üretimini TUSAŞ yapacak. Verilen bilgi doğruysa şuanda 18 milyon dolara satılan İsrail insansız hava aracı Heron’un yarı fiyatına mal edilecek. ANKA’nın tasarımını yapan bizim mühendisleri, onu yerli imkanlarla üretecek olanları alkışlamak, yüreklendirmek, ödüllendirmek gerekir.

RTÜK, geçmişte "Atatürk'e hakaret"ten 15 ay hapse mahkûm olan eski Milli Gazete yazarı Hakan Albayrak'ın "Mustafa Kemal ırkçıydı. Cumhuriyet'in ilk çeyrek yüzyılı tamamen ırkçı bir dönemdi. Cumhuriyet zaten her bakımdan yanlış kurulmuştur" ifadelerinde sakınca görmedi.
“Atatürk’e hakaret”ten geçmişte 15 ay hapse mahkûm edilen eski Milli Gazete yazarı Hakan Albayrak, katıldığı bir televizyon programında Atatürk için “Mustafa Kemal düpedüz ırkçıydı, dilde bile ırkçıydı. İlk çeyrek yüzyıl tamamen ırkçı bir dönemdi. Cumhuriyet zaten her bakımdan yanlış kurulmuştur” dedi. RTÜK hukuk müşavirliğinin skandal raporunu dayanak alan Üst Kurul oybirliğiyle Atatürk’e yönelik “ırkçı” yakıştırmasını tescil etti.
“Bu kadarına pes” dedirten skandalla ilgili süreç şöyle gelişti: Habertürk televizyonunda yayımlanan bir programın 15 Ocak tarihli bölümünde İslam ve İslami hareketlerin İmralı görüşmelerine yaklaşımı konu edildi. Programa katılan eski Milli Gazete yazarı, Sancaktar dergisi Genel Yayın Yönetmeni Albayrak’ın Atatürk’e yönelik ifadeleri üzerine RTÜK telefon yağmuruna tutuldu. İzleme ve değerlendirme dairesinin raporunun ardından Üst Kurul, hukuk müşavirliğinden görüş istedi.

Skandal yorumlar
Müşavirliğin, başkanlık makamına gönderdiği 26 Şubat tarihli, Arslan Narin imzalı görüşünde “skandal” yorumlara yer verdi. Hukuk müşavirliği şu yorumları yaptı: “(...)Albayrak, programda Atatürk milliyetçiliğinin etnik bir milliyetçilik olduğunu, Atatürk’ün Türklüğü bir ruh hali veya bir vatandaş kimliği olarak gördüğü şeklindeki yerleşik anlayışın yanlış olduğunu, Mustafa Kemal’in düpedüz ırkçı olduğu, dilde dahi ırkçı olduğunu, Gençliğe Hitabe’sinde geçen asil kan sözünün bunun bir tezahürü olduğunu belirtmiştir. Albayrak, devam eden konuşmasında, bütün Cumhuriyet tarihinin bu şekilde olmadığını, yüzyılın ilk çeyreğinde böyle bir anlayışın hüküm sürdüğünü ve bu şekilde Cumhuriyet yönetiminin yanlış kurulduğunu ifade etmiştir.” Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Yasa’ya atıfta bulunan müşavirlik, “(...)Düşünce açıklamalarının ceza kanunlarının veya yaptırım öngören diğer kanunların konusu haline gelmesi ve özellikle kamu görevlilerine, politikacılara ya da devlet kurumlarına yönelik ifadelerin ceza tehdidi altında tutulması, otosansür riskini artırmakta ve kamusal konuların özgürce tartışılmasını tehdit etmektedir. İfade özgürlüğü sınırları içinde beyan edilen ifadelerin felsefi anlamda yaptırımı yine başka bir düşünce olmalıdır.”

‘Hakaret kastı yoktu’
Müşavirlik, Albayrak’ın programda sırf hakaret kastıyla hareket etmediğini, belli bir kişi ya da hükümeti hedeflemediğini ileri sürerken şunları kaydetti: “...programın tartışma konusuyla ilgili kamuoyuna hitap ettiği ve kullanılan ifadelerin tarihi-politik bir dönemin uygulamalarının nitelendirilmesine yönelik olduğu ve özel bir hakaret kastının olmadığı, ileri sürülen fikirlerin eleştiri sınırları içinde ve ifade özgürlüğünün ulusal ve uluslararası düzenleme ölçütlerine uygun olduğu...”
Müşavirliğin bu görüşleri Üst Kurul’da ele alındı. Tartışmaların ardından yapılan oylamada 3 üyenin karşı oyuna rağmen 6 üyenin oyuyla kanala ceza verilmesine yer olmadığına karar verildi. RTÜK böylece, “Atatürk düpedüz ırkçıydı...” ifadelerini tescilleyen bir Cumhuriyet kurumu olarak tarihe not düştü.

Atatürkçüler, çağdaşlaşmadan yana olanlar, eleştirel aklın önderliğini savunanlar, yurttaş olmamızın en büyük adımı 3 Mart gününü unutmamalıdırlar. Çünkü 3 Mart, Türk aydınlanmasının başlangıç günüdür, yurttaş olmamızın en büyük adımıdır.

Üç buçuk yıl süren anti-emperyalist karakterli bağımsızlık savaşından sonra, 29 Ekim 1923’te devlet şekli olarak “Cumhuriyet Modeli”nin seçilmesi, bunun TBMM tarafından anayasaya konularak ilan edilmesi, yüzyıllar boyunca padişahlıkla yönetilen Türk toplumu için çok ileri bir adımdı.
Cumhuriyetin ilanı bütün dünyada büyük yankı yaptı. Ancak Batı dünyasında, bu konuda kuşkulu sorular da ileri sürülmeye başlandı.
İlan edilen bu cumhuriyet nasıl bir modeldir? İçeriği ve niteliği nedir? Otoriter bir cumhuriyet midir? Demokrasiye açık bir cumhuriyet midir? Yoksa din kurallarını öne çıkaran dine dayalı bir cumhuriyet midir?
Bu soruların yanıtları henüz açık değildi... Batılı yazarlar, siyaset bilimciler ve yabancı devletlerin diplomasi çevreleri, Türkiye’de ilan edilen siyasal rejimin din kurallarına dayalı bir cumhuriyet olacağını varsayıyorlardı. Dayandıkları temel gerekçeler ise bir toplum, 700 yıllık geleneklerini bir anda söküp atamazdı... Türkler, toplum katmanlarının derinlerine kadar inen din kurallarının egemenliğinden kolayca sıyrılıp kurtulamazdı... Öyleyse ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti, ancak din kurallarına dayalı bir “din devleti”, “dinsel bir cumhuriyet” olabilirdi.
Bu düşünce kalıbı, aslında karşı çıkılamayacak sosyolojik temellere dayanıyordu. Şöyle ki 1071 yılından beri Anadolu’da egemen olan devletler; Selçuk devleti, beylik devletleri ve daha sonra 700 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu, temelde din kurallarını rehber alan devletlerdi. Bu modelden bir anda kopmak ve ayrılmak olanak dışıydı...
İşte, 29 Ekim 1923’ten 4 ay sonra, 3 Mart 1924’te kabul edilen yasalarla yukarıda özetlediğimiz bu düşünce tersyüz edildi.
Devrim yasaları
3 Mart 1924 günü, uzun süren görüşmeler sonunda TBMM, üç temel devrim yasasını kabul etti. Bu yasalar:
1. Halifeliğin İlga Edilmesi (Kaldırılması) Yasası.
2. Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nın Kaldırılması Yasası.
3. “Tevhid-i Tedrisat” (Eğitimin Birleştirilmesi) Yasası.
TBMM tarafından kabul edilen bu üç yasa, nitelikleri ve içerikleri yönünden çok büyük bir devrimdir. Bu üç yasa ile aslında, Osmanlı’dan gelen dine dayalı teokratik devlet yapısı yıkılıyor, laik temellere dayalı cumhuriyet modeli konuluyordu. Bu üç yasanın kabul edilmesiyle, aslında Türk Aydınlanma Devrimi gerçek olarak başlıyordu.
1924 yılı başında Atatürk, Başbakan İnönü’ye gönderdiği bir iletide, halifelikle ilgili olarak “Halifeliğin din ve siyaset açısından hiçbir anlamının kalmadığını, hilafet makamının en nihayet tarihi bir hatıra olmaktan öte fazla bir önemi olmadığını; Türkiye Cumhuriyeti’nin safsatalarla varlığını, bağımsızlığını tehlikeye atamayacağını” belirtmişti.
İşte 3 Mart’ta Atatürk’ün bu düşüncesi eyleme geçiyordu.
Toplumun laikleşmesi
Bu yasalardan “Eğitimin Birleştirilmesi Yasası” ile eğitim şeriat kurallarının etki ve baskısından kurtarılıp çağdaş eğitim modeline yöneliyordu.
Dinsel koşulları temel alan eğitim yerine, eleştirel aklı öne çıkaran çağdaş ve evrensel eğitim modeline dönülüyordu.
Bu yasalarla devletin ve toplumun laik kurallar çerçevesinde yapılanmasının önü açılıyordu.
Daha sonra, toplumsal devrimler adım adım birbirini izledi. Öncelikle hukukun laikleşmesi yönünde adımlar atıldı. Hukuk ve bilim din kurallarının baskı ve egemenliğinden kurtarıldı.
Hilafetin kaldırılışıyla devletin laikleşmesi gerçekleşiyor, çağdaş bir toplum için gerekli olan Yurttaşlık Yasası, Borçlar Yasası, Ticaret ve Ceza yasalarının kabul edilmesiyle hukukun laikleşmesi ve çağdaşlaşması sağlanıyordu.
Türbe, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve harf devriminin yapılmasıyla kültür ve toplumun laikleşmesi yönünde büyük adımlar atılıyordu.
Tutucu iktidarların politikaları
Çok partili düzene geçtiğimiz 1950 yılından bugüne, tutucu iktidarlar daima 3 Mart Devrim Yasaları’nı baş hedef almışlardır. Bu yasaları bozmak, tersyüz etmek için gayretler hiç durmamış, giderek yoğunlaşmış, günümüzde de en üst düzeyde amacını sürdürüyor.
1955 yılında Menderes’in DP grubuna söylediği “Siz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” sözü boşuna değildir. Köy Enstitüleri’nin ve Halkevleri’nin kapatılması, aslında 3 Mart Devrim Yasaları’na karşı duruşun somut göstergeleridir.
Tutucu siyasal iktidarlar, sürekli olarak özellikle “Eğitimin Birleştirilmesi Yasası”na karşı çıkmışlardır.
Gereksinme ve gerçek ihtiyaç düzeyine bakılmadan sürekli sayıları artırılan imam-hatip okulları, alabildiğine çoğalan ve yaygınlaşan Kuran kursları, geçen yıl yasalaşan 4+4+4 “ucube modeliyle” eğitimin dinselleştirilmeye yöneltilmesi, kız çocuklarının eğitimden uzaklaştırılıp toplumdan koparılarak erken evliliklere özendirilmesi, hepsi ama hepsi 3 Mart yasalarına karşı gelme amacından kaynaklanıyor.
Atatürkçüler birleşmelidir
Atatürkçüler, çağdaşlaşmadan yana olanlar, eleştirel aklın önderliğini savunanlar, yurttaş olmamızın en büyük adımı 3 Mart gününü unutmamalıdırlar.
Çünkü 3 Mart, Türk aydınlanmasının başlangıç günüdür, yurttaş olmamızın en büyük adımıdır.
Çünkü 3 Mart Devrim Yasaları, Ortadoğu’da ve tüm İslam coğrafyasında bir toplumun ortaçağın karanlık dogmalarından ve feodal yapısından kurtarılıp aydınlanma yoluna girişinin en büyük adımıdır.
Türk aydınlanmasının temellerini tersyüz etmek isteyenlere karşı bütün Atatürkçüler, bütün ilerici güçler birleşmelidir.
Atatürk devrimcileri, toplumsal gelişmenin geriye götürülemeyeceğini, akan suların tersine döndürülemeyeceğini tarihsel olarak kanıtlamak zorundadırlar.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget