Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan bazı konularda dur, durak bilmeden demeçler vermekte ve kararlar almaktadır.
Son Avusturya dönüşünde uçakta gazetecilerin sorusu üzerine, “Kamuda türban yasağının kaldırılması ve türbanlı belediye başkanı ve milletvekili adaylığının önünde anayasal bir engel bulunmadığını, yanılmıyorsam bir yönetmelik var. Mevzuatla ilgili bir düzenleme yaparak bu mesele aşılabilir. Şu an Ziraat Bankası'nda, THY'de çalışabiliyorlar. Onlara bir heyecan verdik” yanıtını vermiştir.
Gerçekten bu konuda bir engel var mı? Yok mu? Okuyucuların bilgisine sunmak istiyorum.
Yasal dayanaklar:
1-Bazı Kisvelerin giyilmeyeceğine dair 2596 sayılı yasanın 5. Maddesi “ Türkiye Devleti nezdine memur bulunanların kıyafetleri beynelmilel mer'i adetlere tabidir.”
2-3511 sayılı yasa ile 2547 sayılı yasaya Eklenen Ek 16. madde ile "Yükseköğretim kurumlarında, dershane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir" hükmü getirilmiştir. (Ancak bu hüküm Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa ve İnkılap Yasalarına aykırı bulunarak iptal edilmiştir.)
3- 3670 sayılı yasayla 2547 sayılı yasaya Ek 17. Madde eklenmiş, "Yürürlükteki Kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir." hükmü getirilmiştir. (Anayasa Mahkemesi bu hükmü iptal etmemiş, ancak gerekçesinde türbanın yürürlükteki kanunlara göre takılamayacağını gerekçe olarak almıştır.)
Ancak, eski YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın, iktidardan aldığı destek ve cesaretle, bütün yasal engellere karşın, ben yaptım oldu mantığı ile bir genelgeyle üniversitelerde türbanı serbest bıraktığını biliyoruz.
4- Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe giren Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetlerine Dair Yönetmeliğin 5/2 maddesinde sözü edilen personelin kılık ve kıyafette uyacakları hususlar açıklanırken;
a) (Değişik: 3.1.2002/24629 RG) Kadınlar;
Elbise, pantolon etek temiz, düzgün, ütülü ve sade, ayakkabılar ve/veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı, görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış, tırnaklar normal kesilmiş olur. Ancak bazı hizmetler için özel iş kıyafeti varsa görev sırasında kurum amirinin izni ile bu kıyafet kullanılır.
Kolsuz ve çok açık yakalı gömlek, bluz veya elbise ile strech, kot ve benzeri pantolonlar giyilmez. Etek boyu dizden yukarı ve yırtmaçlı olamaz. Terlik tipi (sandalet) ayakkabı giyilmez.

5-Yine 22 Temmuz 1981 gün ve 8/3349 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe giren "Milli Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevlilerle Öğrencilerin Kılık ve Kıyafetlerine İlişkin Yönetmelik" hükümleri kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personel ile Bakanlıklara bağlı okullardaki görevlilerle öğrencilerin, Atatürk İnkılap ve İlkelerine uygun, uygar, aşırılığa kaçmayacak sade bir kılık ve kıyafette olmaları amacıyla düzenlemeler getirmiş, kadınların görev mahallinde, kız öğrencilerin ise okullarda başlarının açık olacağı belirtilmiştir.
6-Yükseköğretim kurumlarında ilk türban yasağı Yükseköğretim Kurulu'nun 20.12.1982 tarihli genelgesi ile getirilmiştir. (Danıştay 8. Dairesi genelgenin iptali davasını reddetmiştir.)
7- Devlet memurları Yasasının ek 19. Maddesi; Devlet memurları kanun, tüzük ve yönetmeliklerin öngördüğü kılık ve kıyafet kurallarına uymak mecburiyetindedirler.
8- TBMM iç tüzüğü madde 56 Bayan milletvekillerin Tayyör giyerler.
Sayın Başbakan ve çoğunluğu elinde bulunduran Meclis Grubu tüm bu yasal düzenlemeleri (Yasalar, yönetmelikler,) kaldırıp Türbanı kamuda serbest bırakabilir.
Ancak;
 Sayın Başbakanın uçakta verdiği demecinden, hukuk danışmanlarının kendisine eksik bilgi verdiği anlaşılmaktadır.
Türban konusunda, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  (AİHM) kararları bulunmaktadır.
Türbanın kamu alanlarında takılıp, takılmayacağı konusundan Anayasa Mahkemesi ve AİHM’sinin verdiği kararların bağlayıcı niteliği vardır.
Örneğin; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Anayasa Mahkemesi Kararları” başlıklı 153. Maddesinin son fıkrası  “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” Şeklindedir.
Ayni bağlayıcılık AİHM kararları içinde söz konusudur.
Söz konusu mahkemeler, bu konudaki içtihatlarını değiştirmeden, Sayın Erdoğan’ın mevzuat değişikliği ile kamuda türban takılmasını nasıl serbest bırakacağını anlamakta zorluk çekiyorum.
Yazımı, yukarda açıkladığım 2547 sayılı yasaya, Türbanın serbest olduğu dair eklenen Ek 16.maddenin iptaliyle ilgili Anayasa Mahkemesinin iptal kararının gerekçesinde bir pasajla son vermek istiyorum.
            “Atatürk'ün gençlere emanet ettiği ve nitelikleri arasında lâiklik ilkesi de bulunan Cumhuriyetin bu temel taşının yerinden oynatılması ve gençlerin lâiklik ilkesinden saparak teokratik fikirlere yöneltilmesini sağlayacak yasal değişikliklerin yapılmasını maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönündeki Türkiye Cumhuriyeti ile bağdaştırmaya imkân bulunmamaktadır. (07.03.1989 tarih, 1989/1-1989/12 sayılı karar)”
Bu açıklamalardan sonra Türbanın kamu alanında takılmasına engel olup olmadığını okuyucuların takdirine sunuyorum. 


02.03.2013
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Kim demiş; “ülkede iş sahası yok…”
Kim demiş; “devlet yeni iş alanları yaratmıyor”
Ama, öyle ha deyince, al sana iş olmaz ki!...
İlk adım, “adam” olmak.. İkinci adım ise; “adamı” olmak…
*
İşe adam, adama da iş gerek!...
Hüner; bu iki gereği buluşturup bir araya getirmek!.
El-etek öpecek, gerdan kıracak, köşe köşe kıvıracak…
Meydanlarda alkış tutacak…Esip savuracak, söyleneni savunacak…
Ters L duracak, komutlara mutlak uyacak, koş deyince koşacak,
Dur deyince duracak…tut deyince saldıracak, parmak kaldırıp onaylayacak… Sormayacak, sorgulamayacak sorgulayana kızacak…sorandan hesap soracak... Her koşulda koruyacak-kollayacak..
Havlu-peşkir tutacak
İbrikçiliği kimseye kaptırmayacak, el pençe divan duracak;
Ulemaya soracak… Yaptığını kitabına uyduracak…
Sandık önüne geldiğinde, koyun olup oy atacak…
*
Aş!.. araba, para!... Makam-mevki!...Tek koşul; biat, itaat...Makam bol.
Yoksa bile; bir fetva’yla, tek fermanla bir gecede nice makam ihdas olunur!..
Bunca yıkım içinde; bir makam ihdasının adı mı olur!?..
Her makam, her mevki, her kanun, her nizam… ülkede, ” tek kişi”den sorulur. Yandaşlar yanında; Doğrucu Davut’tur.. Aslında bu ad’la pek ilgisi de yoktur, ama işi çoktur!..
*
DOĞRUCU DAVUT!...
İşi gücü budur onun;
Gözümüz boyanır her sabah…
Hepimiz uykudayken..
Uyanır bakarız ki boyanmış gözümüz..
Bilmezsiniz kim boyar.
O boyar.

Çivisi çıkar toplumun kimi zaman,
Meydanlara çıkarlar destursuz…
Hak ararlar..
Bağırırlar…
Meydanları doldururlar… ellerinde bayrak.
Bilmezsiniz kim susturur…
O susturur..

Dalga geçer kimi zaman
Görevine sayar bunu…
Başı döner; öfkelenir;
Düşününce,
Görevinin bir gün; son bulacak olduğunu…

Bir baş düşünür başında,
Bir mide düşünür midesinde,
Bir ayak düşünür ayağında…
Karmakarışık olur kafası halkın…
Bu kaos ortamında.
Ne haltedeceğini bilemez!...

Bilmezsiniz buna kimdir sebep..
O’dur sebep!..
*
Gayri bir düşün bu durumu!...
Sonucun nelere malolduğunu…
*
Her biri bir makamdır İş alanıdır... Tim’dir aslında yukarda sayılanların…
Hani, eskiyen ayları kırpıp yıldız yaparlarmış ya…eskiden.. Farz-ı misal…
Al – ver bir gömlekle huy değişince yani;
Eskiyen siyasiler bakanlara yardımcı yapılır oldu şimdi.
Özgürlükler gelip de…, ileri demokrasi hakim olunca yani…
Sadakatla, itaatle yıldız, olunur oldu şimdi…
Dinleme, fişleme, görüşme…derken; Bir fermanla; “Şemsiye timi” kuruldu!...
Korumadan sorumlular, şemsiyeden kurtuldular. Çok tasarruf olacak; çoook!...
Usta çoban; çok daha iyi korunacak!.. Belki kepenek tutma timi de olacak!..
Gerektikçe yeni timler kurulacak… Nitelikleri tutan yandaş-vatandaşlardan (sınavsız) adamlar alınacak…
*
Her tim bir hizmet!.. İşsizliğe çare… Kim demiş; devlet iş sahası açmaz diye..
Yandaş ve yalaka timi…; Ocak, şubat mart…Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım,
A r a l ı k.. kapı daim.
Alkış timi…: Ocak, Şubat.. Eylül, Ekim; Kasım.. A r a l ı k!... kapı daim.
(İnanan-kanan-aldanan) – (inandıran-kandıran-aldatan) timi; kadro açık daim …

Apo tutanakları sızdı.
Narkoz perdesi yırtıldı.
Şapka indi.
Kel ortaya çıktı.
Narkozcular feryat halindeler. Panik halindeler. Suçüstü yakalanmışların utancı içindeler. Sınıra mahkeme götürüp başlatılan ve Oslo ile devam ettirilip İmralı ile sürdürülen ve üç yıldan beri bu toplumu; doğusuyla batısıyla, güneyiyle kuzeyiyle çok ağır narkoz altına alan narkoz perdesi yırtıldı.
Yoksa sen barış istemiyor musun?

Sen kan akmasından mı yanasın?
Silahlar susmasın mı istiyorsun?
Analar ağlamaya devam mı etsin?
Balyozcu, Ergenekoncu musun?
Bu tip karalamaları,“damardan narkoz iğnesi haline” getirmişler “Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü yok edecek yeni Cumhuriyet tipine geçmeyi Türk’e de Kürt’e de çaktırmadan narkoz perdesi altında” yürütüyorlardı.

Xxx

Tutanaklar açıklandı.
Anlaşıldı ki, Başbakan’ın ve ona yandaş basının toplumu narkozlayarak sunduğu; “PKK silahı bırakır. Türkiye’yi terk eder. Operasyon biter. Abudullah Öcalan, bir enstürman. Kullanılır. Barış gelir. Analar ağlamaz. Anayasa’ya ümmet esasına dayalı “millet” tarifi konur. Başkanlık sistemine geçilir.” fotoğrafı doğru değil.
Topluma eksik gösteriliyor.
Fotoğrafın yarısı gizleniyor.
Apo tutanakları sızdı.
Fotoğrafın bütünü aydınlandı.
Tutanaklar, dünyanın her yerinde ve her anında mutlaka tutanlar tarafından sızdırılır. Tutanağı kim tutmuşsa sızdıran odur.
Barışa sabotaj.
İkinci Oslo skandalı.
Paris cinayetinden beter.
Amaç süreci baltalamak.
Derin güçler devrede.
Diyerek tutanağı sızdırana kızıp köpürüyorlar. Halktan gizlediler, gizliyorlar. Gizle gizle  nereye kadar gizleyeceksin. Sonunda “PKK silahı bırakacak, sen ona ne vereceksin sorusunun cevabı” da mutlaka aydınlanacaktı.

Xxx

Apo, tutanakta cevabı aydınlattı.
Türkiye’de rejim değişecek.
Yeni Cumhuriyet kurulacak.
İki paralel devlet olacak.
Kürtler kendini özgürce yönetecek.
Doğu Kürtlerin olacak.
Batı, hem Kürtlerin hem Türklerin ortak ülkesi olarak kalacak. Böylece Türkiye’nin doğusunda sadece Kürtler, batısında da hem Kürtler ve hem Türkler birlikte yaşayacağı için ülke bütünlüğünü bozmadan(!) barışa ulaşmış olacağız.
Ne ev hapsi…
Öcalan serbest kalacak.
Diğerleri de salıverilecek.
Meclis’ten izin çıkacak.
PKK’nın çekilmesi izinle olacak.
PKK’nin çekildiği topraklara jandarma yerleştirilmeyecek. Türkiye dışına çekilince PKK gerilla gücünü daha da büyüteceğiz. Suriye’de 50 bin, Kandil’de 10 bin, İran da 40 bin var.

Xxx

Yeni Türkiye iklimi Abdullah Öcala’ın 8.5 saatte getir götürcülere anlattığı  bu yapı üzerinde yükselecek.
Bunlar olmazsa!
50 bin kişiyle halk savaşı çıkar.
Hilekar narkozcu!
Tutanağın içini konuşmuyor.
Kim sızdırdı diye dövünüyor,



(uyan borusu)
Halk fakirleşti.
Milyarder zenginleşti!


Holding, banka, şirket başkanları ile onların genel müdürlerinin başarılarını yazıp kuşe kağıda fotoğraflarını yayınlayan dergiler var. Her yıl, “Türkiye milyarder isimleri ile sahip oldukları servetin parasal değerini” milyar dolar cinsinden liste yayıp yazarlar. Yeni liste yayınlandı. Buna göre Türkiye’nin geçen yıl 35 olan dolar milyarderi sayısı bu yıl 44’e çıktı. Milyarderlerimizin geçen yılki listede 95 milyar dolar olan servetleri, bu yıl 117.8 milyar dolara ulaştı. Aile Bakanlığı’nın yaptığı araştırmada ise Türkiye’deki 19 milyon ailenin yüzde 60’nın yoksulluk sınırda bir gelire saplanıp kaldığı ortaya çıktı.

Reklam alım işini özelleştiren ve 3 yılda kendi hesaplarına göre 150 milyon lira zarar eden TRT, ikinci 3 yıl için ihale açınca karşısında farklı bir şirket ismi altında aynı adres ve telefon numarasını buldu. İhaleyi kazanan Satış Ofisi, ilk ihaleyi alan ve kurumu tam 150 milyon TL zarara uğratan Akdeniz Medya’nın reklam pazarlama işini devrettiği firmaydı.
Reklam alım işini özelleştiren ve 3 yılda Sayıştay’ın saptamasıyla 89.2 milyon, kendi hesaplarına göre 150 milyon TL zarar eden TRT’nin ikinci 3 yıl için açtığı ihaleyi, kurumla mahkemelik olan Akdeniz Medya Satış ve Pazarlama Evi ile “aynı adreste ve aynı telefon numarasıyla” faaliyet gösteren Satış Ofisi’nin aldığı ortaya çıktı. Satış Ofisi, ilk ihalede de Akdeniz Medya’dan satış ve pazarlama işlerini devralmıştı. 

TRT’nin televizyon, radyo, internet ve teleteks yayınlarına ait reklam zamanları 3 yıl süre ile Veritas Medya ve Reklam Hizmetleri A.Ş’ye verilmişti. Şirketin ismi daha sonra Akdeniz Medya Satış ve Pazarlama Evi San.ve Tic. AŞ olarak değişti. Akdeniz Medya ihaleyle ilgili prosedürün tamamlanmasının ardından reklam bulma işlerini Satış Ofisi adlı bir şirkete verdi.

Akdeniz Medya bu yöntemle reklam almasına aldı ancak TRT’ye ödemesi gereken parayı zamanında ödeyemedi. Şirketin TRT’ye borcu Sayıştay raporuna göre 3 yıl içerisinde 89.2 milyon TL’ye ulaştı. TRT’nin kestiği cezalar ve faizlerle birlikte rakam 150 milyon TL’ye çıktı.

Ticaret odası kayıtlarındaki tesadüf

Cumhuriyet’in gündeme getirdiği haberle ilgili çarpıcı bir bilgi daha ortaya çıktı. Akdeniz Medya ile mahkemelik olan TRT, 3 Ekim 2012’de ikinci 3 yıllık reklam alım ihalesi yaptı. Bu ihaleyi Satış Ofisi adlı bir şirket kazandı. Satış Ofisi, ilk ihaleyi alan ve kurumu tam 150 milyon TL zarara uğratan Akdeniz Medya’nın reklam pazarlama işini devrettiği firmaydı.

İki şirket aynı adreste

30 Eylül 2011 tarih ve 7911 sayılı Ticaret Sicil Gazetesi’nin 359’uncu sayfasında yer alan bilgilere göre Akdeniz Medya’nın adresi şöyle: “1. Levent, Ebulula Mardin Caddesi No: 53” TRT’nin internet sitesinde yer alan bilgiye göre Akdeniz Medya’nın telefon numarası da “0 212 385 00 00”. Ancak ilginç bir şekilde bu adres ve telefon numarası halen Satış Ofisi tarafından kullanılıyor. Tüm bu süreçle ilgili şirketin görüşünü almak için dün TRT tarafından Akdeniz Medya’ya ait olduğu belirtilen yukarıdaki telefon numarasını aradık. Yetkili isim olarak şirket CEO’su olduğu söylenen Teoman Tükeler’e bağlandık. Teoman Tükeler, TRT’nin ikinci ihalesinden sonra Satış Ofisi Genel Müdürü sıfatıyla medyaya demeç vermişti.

Tükeler’in asistanı “uygun zamanda size dönüş yapacağız” dedi. Ancak ısrarlı aramalarımıza karşın 48 saat boyunca dönüş yapılmadı. Tekrar aradığımızda görevliler “Akdeniz Medya buradan taşındı” dedi. Görevliler, “Teoman Bey Akdeniz Medya’nın mı yoksa Satış Ofisi’nin mi CEO’su?” sorusuna ise “Bilgimiz yok” yanıtını verdi.

İlk ihaleyi kazanan Veritas’ın sahibi Kaan Bülbüloğlu ise 2009’da Veritas adlı şirketin isminin Akdeniz Medya Satış ve Pazarlama Evi olarak değiştirildiğini, ortaklık yapısının da aynı dönemde değiştiğini bildirdi.

İhale kapsamındaki tüm işlerin başından sonuna kadar Akdeniz Medya tarafından yürütüldüğünü belirten Bülbüloğlu, “Söz konusu devir ve isim değişikliğinden sonra şahsımın ve şirketimiz Veritas Media’nın konu ile hiçbir alakası kalmamıştır” dedi.

Kırk bin kişinin katili Apo denen cani, yanına gelen PKK ‘in yasal uzantısı BDP’ illerle hava atmaya kalkmış.
Efendim, AKP ‘ye altın tepside iktidar sunmuş, birçok şeyi önlemiş, falan filan.
Ültimatom çekmiş, aklı sıra ya dedikleri olurmuş ya da 50 bin kişilik ordusu ile savaş açarmış. Daha önceki yazılarımda da sormuştum.
Bu adam kimdir ya?
Sonra birde şu var,
Nasıl olur da Türk Milletine danışılmadan ,devleti temsil edenler ayağına kadar gidip anlaşma yapmaya kalkar?
AKP ‘ye bunu soracak mecliste olan muhalefet nerede?
Varsa yoksa yeni anayasa ve masadan kalkmamak.
Bu adama neden bu kadar itibar edilir, bir devlet başkanı gibi muamele yapılır. Devletim adına utanıyorum.
                                                               ****
Aslında bu katilin böyle konuşması arkasını Amerika’ya dayamasından, bir maşa olmasından ileri gelmektedir.
Hani derler ya, ”yüz vermişler Aliye gelmiş…….halliye. O misal işte. Birden ne oldum delisi olmuş.
Ya bizim iktidara, ya başbakana ne demeli?
Anlayamadığım nokta, ABD pek sayın başbakanımıza git kendini kuyuya at dese kendisini atacak mı?
Yahu insanda biraz düşünce olur, saltanatı devam ettirebilmek için, değer mi hiç?
                                                           ****
ABD hiçbir zaman dostumuz olmamıştır. O sadece devletleri ve yönetenleri çıkarı uğruna kullanır.
Saddam’ı da kullandı sonra boynuna ilmeği geçirtiverdi değil mi?
Obama ülkemize gelip T.B.M.M sinde yaptığı yaldızlı ve de şifreli konuşmada;
“Başkan Truman’ın Türkiye’nin özgürlük ve egemenliğini koruma sözü verdiği, Türkiye’nin de NATO ittifakına katıldığı İkinci Dünya Savaşı yıllarında gelişen bir dostluk bu “demişti.
Bu koca bir yalandır zira Truman,
“Yeryüzünden silmek istediğim iki millet vardır bunlar İspanyollar ve Türklerdir” demişti.
Obama sözlerine devamla;
“Türk birlikleri Kore’den Kosova’ya, Kabil’e kadar bizim yanımızda görev yaptı! Büyük Soğuk Savaş sınavını birlikte dayandık” derken de Türk askerini NATO denilen haçlı birleşimi ile kullanmış, devamlı ateşe atmıştır.
Kore’ye gönderilen subay, astsubay ve erlerimizin genel toplamının, 50.000 kişi civarında olduğu biliniyor.
Kore’de kaç şehit verdik? Bu askerlerden teki de dayımdı. Kore’de 900’den fazla şehit vermiş, 2000 kişi de yaralanmıştı.
Ne için? Ne zorumuzaydı bu kadar evlat yitirdik, yazık değil mi?
Beceriksiz ABD ordusunun yapamadıklarını yürekli, korkusuz Türk askeri yapmıştır. Amerikan askerlerinin yapmış oldukları tek şey askerimizin kafasına çuval geçirmek olmuştur.
Pek sayın başbakanımız müzik notası mı yollayalım demişti. Askerimizin, ülkemizin gururunu yerlerde süründürmüştü.
 Allah’tan onun öcünü TGB gençliği defalarca almıştır.
Yine şifreli sözlerden seçelim.
Birleşik Devletler, Türkiye ve Avrupa’da piyasaların güçlenmesi için, petrol ve doğal gaz alanında sahip olduğunuz son derece önemli Doğu-Batı koridoru! Rolünü desteklemeye devam edecektir.
Bu sözleri ile Suriye’ye gözdağı veriyordu.
“Birleşik Devletlerin Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin tamamen normalleşmesini sonuna kadar desteklediğini bilmenizi istiyorum. Bu, uğrunda çalışmaya değer bir konudur.”
Resmen Ermenistan’a arka çıktığı belli oluyordu.
“Orta Doğu’da ortak hedefimiz, İsrail ile komşuları arasında kalıcı bir barıştır.”
Buda koca bir yalandı, beyninin içerisinde sadece BOP projesi ve İsrail topraklarını büyütmek vardı. Bundan ötürü Arap Baharını çıkartarak ortalığı kan gölüne çevirdi.
“Irak, Türkiye ve Birleşik Devletler terör tehdidi ile karşı karşıya. Iraklıları parçalamak ve ülkelerini yıkmak isteyen El Kaide terörü, PKK da dâhil, hiçbir ülkeye yönelik terör hoş görülemez.”
Onun için 30 senedir bizdeki terörü görmemezlikten geldi değil mi?
Obama coşmuş konuşuyor, meclis alkış seslerinden adeta inliyor ben ise sinirimden yerimde duramıyordum.
Irak’ı paramparça eden,1,5 Müslümanı katleden sanki ABD değildi.
Terörden şikâyet eden adam onları besliyor barındırıyor, askeri eğitim, teçhizat veriyordu.
Yani tavşana kaç, tazıya tut diyordu.
Konuşmasını satır satır yazmaya gerek yok.
Amerikan senaryosu alabildiğine halkı alıştıra alıştıra oynanıyor.
Bir yanda halen tutuklamalar yapılıyor sanırım bu son komutana kadar gidecek. (Tabi, böyle sadece seyredersek.)
Hükümet şimdi bir çeşit yalanlama yapıyor ve bu belgeleri kim veya kimlerin sızdırdığı tartışılıyor.
İşe bakın adamın söyledikleri değil de, kim sızdırmış?
Eh buna kocaman bir yuh denir.
Bugün 1 Mart tezkeresinin 10. yılı doldu tutanakların açılması ve ABD ye ne sözler verildiğin kamuya açıklanması gerekirken halen tık yok.
Ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin tam da bu gün Türkiye’ye gelmesi de bence manidardır.
                                                                         ****
Kanlı katil Apo’ nun hayallerini dile getirmesi bence deli saçmalığından başka bir şey değildir. Değil 50 bin kişilik ordusu isterse 500 binlik ordusu olsun. Ezer geçeriz hem vallahi hem de billahi.
Adamın derdi villasında oturup, iç savaş çıkartmak. Özgür kalacak ya(!)
Ben ce bu da ABD nin projeleri dâhilinde olabilir. Ardından Türkler katliam yapıyorlar diye ülkemize saldırılar yapacaklar akılları sıra.
PKK ile yurdumuzun her tarafına dağılmış yaşayan, birlikte yaşadığımız, aile olduğumuz Kürt kardeşlerimiz bir değildir. Bunun bilincinde olan her insan böyle bir iç savaşı asla kabullenemez zaten.
Bu kadar olaylar karşısında genelkurmayın suskunluğunu eleştiren İşçi Partisi Lideri Perinçek Genelkurmay Başkanı Özel’in istifasını istemiş.
Haklı mı, haksız mı yorumu sizlere bırakıyorum.
Demir parmaklıkların ardından haykırıyor ve vatanına sahip çıkıyor. Bir de dışarıda özgür olsaydı neler olurdu, neler yapardı kim bilir.
 Bizlere düşen tek yumruk olarak Atatürk’te birleşmek ve her şeye hazırlıklı olmaktır.
Sevgiyle kalın.

Sayın Başbakan’ın beğenemediği fiziksel antropoloji bilimi, omurgalı paleontolojisi ile tıp bilimleri arasında bir köprü oluşturan bir bilim dalıdır ve insan evriminin en kıymetli verilerini bulmuş ve bulmaya da devam etmekte olan çalışmaları içerir (Sayın Başbakan Paris’e bir gittiğinde Doğa Tarihi Müzesi’ne ve İnsan Müzesi’ne bir uğrayıversin).
Sayın Başbakan, partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki bir grup toplantısında bir kitabı göstererek şunları söylemiş: “Kitabın beşinci sayfasında bir resim var. Raflarda yüzlerce kafatası var. İncelenmiş ya da incelenmeyi bekliyor. Tabii bu kafataslarından öyle ilginç bir sıralama yapmışlar ki. Türk Kafasının Zaviyesi Üzerine İncelemeler. Şimdi soruyorum bizim millet tasavvurumuz bu olabilir mi? Türk Antropoloji Enstitüsü’nün tarihinde 2 önemli vesika olarak geçer. Reis-i Cumhur olarak Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Başbakan İsmet Paşa var. İstanbul Darülfünun doktoruna teşekkür var. Şimdi soruyorum: Bu insani midir? Vicdani midir? Bunun bizim ruh dünyamızda, inanç dünyamızda yeri olabilir mi?”
Sayın Başbakan’ın, her uygar insanın tüylerini diken diken edecek bir bilgisizlik düzeyi sergilediği için, bu sözlerine dokunmadan geçmeyi bilim insanı kimliğime ihanet sayarım:
Sayın Başbakan’ın Meclis grup toplantısında kaldırıp gösterdiği kitap, Ord. Prof. Şevket Aziz Kansu tarafından kaleme alınmış olan Türk Antropoloji Enstitüsü Tarihçesi (Historique de l’Institut Turc d’Antropologie) adlı eser olup Uluslararası 18. Antropoloji ve Prehistorik Arkeoloji kongresi için hazırlanmıştır. Sayın Başbakan’ın bahsettiği 5. sahifedeki resim “Türk Antropoloji Enstitüsü’nün 1933-1934 yıllarında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde bulunduğu zaman enstitünün laboratuvar ve koleksiyonlarından bir kısmı” altyazısı ile resimler, inceleme araçları, maddeler arasında bir de resmi çekenin karşısındaki duvardaki raflara sıralanmış bir kafatası kolekisyonunu göstermektedir. Bu kafatası koleksiyonunun dizilişi hakkında kitapta hiçbir bilgi yoktur ve Başbakan’ın dediği “tabii bu kafataslarından öyle ilginç bir sıralama yapmışlar ki” sözüne kitapta herhangi bir dayanak bulmak mümkün değildir.
Aynı koleksiyonun 1925-1932 yıllarında Haydarpaşa Tıp Fakültesi’ndeyken bulunduğu yer de aynı kitabın 3 numaralı fotoğrafik levhasında gösterilmiştir. Burada da herhangi bir sıralama bilgisi yoktur.

YANİ SAYIN BAŞBAKAN SIRALAMAYI KENDİSİ UYDURMUŞTUR!
 (Kafatasları kuşkusuz bilimsel bir şekilde tasnif edilmişti. Ama bunun hangi temele dayandığı Başbakan’ın havada salladığı kitapta yoktur! Nasıl olduğunu merak ediyorsa, gelsin anlatalım, belki biraz antropoloji öğrenir. Pek bayatlamış olmakla beraber şuradan da faydalı bilgi alabilir: Kansu, Ş. A., 1938, Antropoloji Dersleri I Beşer Paleontolojisi ve Prehistorya Malûmatı: Devlet Basımevi, İstanbul, XXV+189 ss.+135 şekil ve fotoğraf levhası)
Sayın Başbakan’ın beğenemediği fiziksel antropoloji bilimi, omurgalı paleontolojisi ile tıp bilimleri arasında bir köprü oluşturan bir bilim dalıdır ve insan evriminin en kıymetli verilerini bulmuş ve bulmaya da devam etmekte olan çalışmaları içerir (Sayın Başbakan Paris’e bir gittiğinde Doğa Tarihi Müzesi’ne ve İnsan Müzesi’ne bir uğrayıversin). Başbakan diyor ki: “Bunun bizim ruh dünyamızda, inanç dünyamızda yeri olabilir mi?” Bu sorunun cevabı Sayın Başbakan’ı ilgilendirir demek geliyor insanın içinden, ama kendisi “bu” ile kastettiği fiziksel antropoloji biliminin ne olduğundan o kadar habersiz ki, bunu bir Başbakan söyleyince insan dehşete düşüyor.
O vesikalarda ne yazıyor?
Ayrıca diyor ki: “Türk Antropoloji Enstitüsü’nün tarihinde 2 önemli vesika olarak geçer. Reis-i Cumhur olarak Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Başbakan İsmet Paşa var. İstanbul Darülfünun doktoruna teşekkür var. Şimdi soruyorum: Bu insani midir? Vicdani midir?” Şimdi bakalım o vesikalarda neler yazıyor:
Önce Atatürk’ün mesajı (Ankara, 17 Kasım 1341):
İstanbul Darülfünun Emini Dr. Nurettin Beyefendi’ye
14 Teşrinisani 341 tarihli mektubunuzla irsal buyurulan (gönderilen) Antropoloji müessesesinin ilk eserini memnuniyetle aldım. Türk’ü ve Türk heyeti içtimaiyesini (toplumunu) tetkik gayesini istihdaf eden müesseseye kıymetli mesaisinde muvaffakiyet temenni ederim Efendim.
Reisicumhur Gazi M. Kemal.
Burada Atatürk, üniversite rektörüne, Antropoloji Enstitüsü’nün Türk insanını ve Türk toplumunu inceleyen çalışmaları için teşekkürlerini iletiyor. Atatürk’ün “Türk” tanımı hepimizin bildiği bir ifadedir: “Kurtuluş Savaşı’nı kazanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk denir.” Atatürk bir de Avrupalıların Türkleri sarı ırktan sayan bazı iddialarının da doğru olmadığı kanaatindeydi ki, burada da bilimsel olarak haklıydı. Sayın Başbakan bunu inkâr mı etmektedir?
Gelelim İsmet Paşa imzalı belgeye:
Azizim Nurettin Beyefendi,
Muhterem müderrislerimizin (yani profesörlerimizin) himmetlerile teşekkül eden Türk Antropoloji müessesesinin neşrine muvaffak olduğu eseri memnuniyetle aldım: Darülfünunumuzun bu sahadaki mesaisile dahi pek kıymettar bir hizmet ifa edeceğinden ümitvarım. Temennii muvaffakiyet ederim Efendim.
İsmet.
Şimdi Sayın Başbakan tüm halkımıza bir açıklama borçludur: Burada vicdana, insanlığa sığmayan ne vardır? Kendisi, millet nasılsa bilmez, kontrol etmez inancıyla hiç sıkılmadan Atatürk ve İsmet İnönü’nün bilimsel çalışmaları desteklemelerine saldırarak kendilerini milletin gözünde küçük düşürmeye mi çalışmaktadır?
Hemen söyleyeyim: Bunu beceremez, zira karşısında okumuş yazmış insanlar da vardır. Bizler neyin ne olduğunu ya biliriz, bilmezsek de araştırıp buluruz. Kendisi diyor ki, “Ben imam hatipli olduğum için bana yarasa dediler. Millet de o yarasayı başbakan yaptı.” Yukarıdaki ifadeleri ne yazık ki, mezun olmakla iftihar ettiği imam hatip okulları için hiç de iyi bir reklam olmamış, bu okulların eğitimimizde yeri olmamasını savunanları haklı çıkarmıştır: Öyle ya, bir lise mezunu nasıl bu kadar bilgisiz kalmış olabilir?
Kendisine tavsiyem, büyük İsviçreli antropolog Eugène Pittard’ın (1867-1962) saygın uluslararası bilimsel bir dergi olan Revue Anthropologique’de Atatürk hakkında yayımladığı makaleyi birisine tercüme ettirip okusun (Pittard, E., 1939, Un chef d’état, animateur de l’anthropologie et de la préhistoire: Kemal Atatürk: Revue Anthro pologique, 49me année, No.1-3, ss.1-12). O zaman belki de ettiği laflardan pişmanlık duyar, Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın ve Şevket Aziz Kansu’nun aziz hatıralarından ve milletinden özür diler ve sıkılır ve bir daha bilim hakkında böyle ipe sapa gelmez sözler etmekten imtina eder. Bilimkurgu da yazan Amerikalı yazar Harlan Ellison’un şu sözleri de kulağına küpe olsun: “Her fikri savunmaya hakkın yoktur. Bilgi temelli fikri savunmaya hakkın vardır. Kimse cahil kalma hakkına sahip değildir.”

 A. M. Celâl Şengör

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget