Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Şırnak Uludere sınırında; katırlara yüklü, kimi ilk bilgilere göre kaçak mazot, kimi bilgilere göre ise kaçak sigarayı gece karanlığında yurda sokmak isteyen kalabalık bir gruba F-16’lar bomba yağdırdı: 28’i aynı aileden olmak üzere 35 kişinin ölümüne neden oldu.
Kuşku yok, yıllardır süregelen terörle savaşta insan ve insanlık açısından en büyük trajediyi yaşadık.
Nasıl telafi edileceği bilinmeyen bir şok yaşanıyor.
Son zamanlarda PKK’nin Irak’tan Türkiye’ye silah ve cephane sokma çabalarının artacağını gösteren istihbarat raporları üzerine özellikle o bölgedeki karakollara, gözetleme çabalarında daha yoğun ve dikkatli olmaları bildiriliyor.
Karakoldan alınan ilk bilgiler insansız uçaklarla doğrulanınca, PKK’nin katırlarla silah ve malzemeyi yurda getirdiği bilindiğinden, kaçakçı kalabalığın da PKK grubu olduğu kararına varılıyor ve F-16’lara imhaları emri veriliyor.
Öncelikle şu soru akla geliyor:
İstihbarat kaynakları o bölgede PKK’nin yanı sıra, öteden beri Irak’tan Türkiye’ye aşırı fiyat farkı nedeniyle ticari amaçla mazottan sigaraya kaçak mal getiren gruplar, aileler, insanlar olduğunu bilmiyor muydu?
O bölgenin kaçakçıların da kullandığı bir bölge olduğu hesaba katılması gerekmiyor muydu?
***
Facia, “istihbaratı değerlendirme hatası” diye örtbas edilemez.
İstihbarat değerlendirmeleri yeniden gözden geçirilmeli ve son olayın sorumluları mutlaka saptanmalı ve...
...Hata ise olay; hatayı yapanları saptamak askeri ve sivil yetkililerin öncelikli görevi olmalı!
Bombalama kararı verenlerin insanlığa aykırı bir amaca hizmet ettiği de elbette insafa sığmaz, öne sürülemez.
Ama ne çare, olay duyulur duyulmaz kimi çevrelerden faciayı devletin 35 insanı “katletmek amacıyla” düzenlediğine, asıl amacın Kürt katliamı olduğuna varan açıklamalar yansıdı.
TV’lerde canlı yayını izliyoruz; olayın nasıl gerçekleştiği, nedeni nasılı hakkında henüz resmi makamlardan bir açıklama yapılmamışken Barış ve Demokrasi Partisi Milletvekili Ayla Akat, binlerce kişinin toplandığı meydanda avazı çıktığı kadar Kürt’ü Türk’e, Türk’ü Kürt’e düşman edecek, birbiriyle vuruşup kırdıracak bir konuşma yapıyor.
Bu kadın milletvekili suçluyu keşfetmiş. Devlet!
Suçun asıl amacı: Planlı Kürt katliamı!
Darağaçlarını kuruyor konuşmasında. Devletin bütün kademelerinden, Başbakan’dan Genelkurmay Başkanı’na kadar kim varsa aklına gelen herkesten, hepsinden hesap soracaklarını söylüyor.
Bu akılla, bu akılla bir araya gelenlerle, BDP ile insan haklarına, kökenlerine bakılmaksızın toplumda eşitliğe, barışa hizmet edecek, barışçıl yollardan bir anayasa nasıl yapılabilir?
Leyla Zana, baklayı ağzından çıkardı. Bize özerklik, otonomi de yetmez, dedi. İlla ki bağımsız devlet diye yaptığı açıklamaya BDP’nin “gündemimizde yok” demesine bakmayın. Bugün koşullar olgunlaşmadığı, bağımsızlık ilanına elverişli olmadığı için Leyla’nın açıkladığı asıl amaçlarını gizliyorlar.
***
35 ölüm olayını nasıl istismar edeceklerini de yakında izleyeceğiz.
Bir yere getirecekler, ha Dersim, ha 35 kişinin “katliamı”, fark yok diyecekler.
Nitekim bu olasılığın ilk kıpırdanmalarına tanık olduk.
Bu bakışa arka çıkacaklar olacağı, perşembenin çarşambadan gelişi gibi bilinen bir gerçekti...
Genel başkanının, Dersim olaylarını TBMM’ye taşıması için ısrarla milletvekili olarak parlamentoya taşıdığı Hüseyin Aygün de hemen sahnede göründü.
“33 Kürt’ün bir mağarada öldürülmesi emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın olayı ile 35 Kürt’ün bombalanarak öldürülmesini” aynı kefeye koydu...
Kılıçdaroğlu olayın sorumlusunun hükümet olduğunu söyledi ve ardından Hüseyin Aygün’e; “33 Kurşun’un 2011 AKP versiyonudur bu” diyerek arka çıktı.
Ama 35 kişinin ölümünü Muğlalı olayıyla aynı kefeye koymak…
…abesle iştigalin ötesinde başka, bambaşka ufuklara yelken açmanın kanıtı değil mi?

Cüneyt Arcayürek/Cumhuriyet

2011 gibi 2012’ye de hukuksuzluğun gölgesinde giriyoruz. Bu saptama salt mağdurların değil, iktidar çekirdeğinin

dışındaki hemen tüm kesimlerin paylaştığı bir kaygı.

Son sözümüzü başta söyleyelim: 2012’de bu kaygının bir sorumluluğa dönüşmesini dileyelim.

Türkiye’de olaylar çok yoğun ve karmaşık gibi görünse de, çoğu birbirinin tekrarı olduğu için, örneğin bir haftayı özetlemek, bir yılın fotoğrafını verebilir.

Çok uzağa gitmeden, sadece yılın son haftası bile, içinde bulunduğumuz durumu anlatmaya yetiyor.

***

Yıl boyu devam eden operasyon, iddianame, yargılama dalgaları son hafta adeta “yılın finalini” yapar gibiydi.

Artık tutuklamalar paketler halinde; 20’şer 20’şer, 50’şer 50’şer gidiyor. Aynı zamanda meslekler halinde; bir parti avukatlar, bir parti gazeteciler, her partinin arasına üniversite öğrencileri...

Göreve geldiği günden bu yana yaptığı her açıklamanın haber olmasını başaran İçişleri Bakanı terörün tarifini “şiir gibi” yaptı:

“...Bir kişi şiir yazar faaliyetini öyle sürdürür, öteki tuvale döker... Teröre destek verenler neyiyle veriyor; belki resim yaparak tuvale yanısıtıyor, şiir yazarak şiirine yansıtıyor...”

Hükümetin terör tarifi, bundan daha iyi yapılamazdı.

“Şiir okuduğu için hapse giren adam” dönemi bitti, “şiirle de terör faaliyeti olur” dönemi başladı.

İçişleri Bakanı’nın bunu söylediği gün Başbakan Yardımcısı şunu söylüyordu:

“Yeni bir demokratikleşme paketi hazırlıyoruz. Şiddet içermeyen faaliyetlerin suç unsuru olarak görülmemesi gerekiyor. Her türlü düşüncenin özgürce tartışılabilmesinin önünü açacağız. Çok şikâyet edilen uzun tutukluluk sürelerini de kapsayacak bir çalışmamız var...”

Başbakan Yardımcısı’nın bunu söylediği gün, Adalet Bakanı da şunu söylüyordu:

“Türkiye’de tutuklulukla ilgili yanlış bir algı yerleştirilmeye çalışılıyor. Bu doğru değil. Biz Hollanda’dan, Danimarka’dan daha iyiyiz...”

Üstelik Bakan bunu dünya başkentlerinde görevli büyükelçilerimize söylüyor. Bir büyükelçi de çıkıp, “Sayın Bakan siz böyle söylüyorsunuz ama, bizim görev yaptığımız ülkelerde Türkiye algısı öyle değil. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde şikâyet şampiyonuyuz” dedi mi, bilmiyoruz!

***

Bir bütün olarak Meclis’in görünümü nasıl?

Sosyal devlet kavramının en önemli göstergelerinden biri emekli maaşlarıdır. Bu ilkeyi benimsemiş ülkelerde emekli maaşı makası dört kattır. Yani en düşük maaş 1 ise en yüksek maaş 4’tür. Ben hapse düşmeden önce Türkiye’de bu makasın 7 kat olduğunu araştırmalarda görmüş, eleştiren yazılar yazmıştım.

Yüce Meclis bu dengesizliği en azından daraltacağına, tuttu, toplum vicdanını kanatan, salt kendine dönük bir düzenleme yaptı.

Keşke 4 partinin uzlaşacağı ilk konu, tüm emeklilerle ilgili bir düzenleme olsaydı.

Keşke 4 parti öncelikle özgürlüklerde uzlaşsaydı.

Türkiye bugün koca bir hapishaneye dönüşmekte.

Türkiye’de bugün en kolay suçlama teröristlik.

Öğrenciler, öğretmenler, köylüler, belediye başkanları, gazeteciler, avukatlar, milletvekilleri bir kalemde terörist ilan ediliyor.

Şu anda Türkiye’de toplumun her kesimini, her düşünceyi, her meslek grubunu içine alma potansiyeline sahip operasyon dalgaları var.

Böylesine talan bir ortamda Meclis Başkanı halkın yeni anayasa çalışmasına katkı vermemesinden yakınıyor.

Halkımız, anayasada olmasını istediklerini yazıp, anayasal düzeni bozmaya girişmekten hapse mi girsin?

Yeni yıl dileğimizi özetleyelim: 2012’ye böyle girdik, böyle çıkmayalım.

Mustafa Balbay/Cumhuriyet

Yılbaşıları bir bakıma sanmaktır...

Değişeceğini sanmak...

Olacağını sanmak...

Başlayacağını sanmak...

Biteceğini sanmak...

Geleceğini sanmak...

Düzeleceğini sanmak...

*

1 gidiyor, 2 geliyor...

Takvimdeki rakamlardan birisi, bir gece yarısı havai fişeklerle değiştiğinde, çoğunlukla olumsuzlukların da değişeceğini sanırız...

Olsun...

Bu bile bir şey bu günlerde...

Sanmadan yaşanmaz hafız...

*

Mesela ben hep “bu sene iyi olacak” dediğim yıllarda kovulmuşum, her yıla ortalama bir kovulma düştüğüne göre...

Sanmıştım ki iyi olacak...

*

Bu gece sanın...

Yarın güneş daha parlak doğacak...

Odanıza kuş sesleri dolacak...

Engeller yol, maaş bol, depo ful olacak...

Meryem oğlan doğuracak...

Kredi kartı borçları sıfırlanacak...

Müteahhit içine çimento, demir koymamış bile olsa, apartman dimdik duracak...

1’in yerine 2 konacak...

*

Güzel olacak...

Sanmak; aslında gelecekten çok, anla ilgilidir...

Mutlanır insan...

*

Sanın...

Belki aklı başına gelir Adem’in...

Açılır gözü...

Hiç belli olmaz; bakarsınız çeker gider, işi biter bademin...

*

Nice mutlu yıllara...

1 kalkacak, yerine 2 konacak...

Havai fişekler patladığında, saatler 00.00’ı vurduğunda, son enerjisi ile Nuri oynadığında, herhalde artık farklı olacak...

Siz sallanmayacaksınız, dünya sallanacak...

Sanın bu gece...

İyi olacak...

İyi olacak...

Bekir Coşkun/Cumhuriyet

Herhangi bir TV kanalının haber programını izlemeye başladığımda 12 Eylül 80 sonrasındaki günlerden birini yaşıyormuş gibi oluyorum.
Ardı arası gelmeyen gözaltılar, tutuklamalar, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinden duruşma haberleri; ağızları kapatılarak tekme tokat yerlerde sürüklenen protestocu gençler, emekçiler; inip kalkan coplar, panzerler, gaz bombaları ve polisler, polisler, polisler…
Polis gücünün son birkaç yılda birkaç kat arttırılarak ve ağır savaş silahlarıyla donatılarak bildiğimiz orduyla boy ölçüşebilecek bir polis ordusuna dönüştürülmüş olduğu gözler önünde bir gerçek…
Biz polisi ülke içinde güvenliği sağlamakla yükümlü bir kolluk gücü olarak bilirdik.
Şimdi ülke savunmasının da polise bırakılabileceği ciddi ciddi konuşuluyor.
Tören birlikleri de askerden alınarak polise bırakılıyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi polise emanet.
En son Dolmabahçe Sarayı’nın kapısında asker değil polis beklemeye başladı.
Oradaki asker orduyu değil ulusu temsil ediyordu.
Polis neyi temsil ediyor?
Bu gidişin tutarlı devamı, Anıtkabir’in de polise emanet edilmesi, cumhurbaşkanının gerisinde duran görevli subayın yerini bir polis komiserine bırakması, Türkiye’nin tümüyle polise teslim olmasıdır.
Çünkü bu artık çağdaş, demokratik bir ülke değil, bir polis cumhuriyetidir.
Türkiye Polis Cumhuriyeti…
***
Yeni bir yıla elbette buruk giriyoruz.
Hapishaneler gençlerle, “düşünce suçluları”yla, meslektaşlarımızla dolup taşıyor.
Hangi birinden söz etmeli?..
Çoğu yıllardır demir parmaklıklar ardındaki dostlarımızın, meslektaşlarımızın, Balbay’ın, Tuncay’ın, Ahmet’in, Nedim’in, seçkin öğretim üyelerinin, yurtsever subayların adlarını toplum artık ezbere biliyor…
Ben bu yazıda yaklaşık iki aydır İzmir-Buca Cezaevi’nde, “çıkar amaçlı örgüte üye olmak, ihaleye fesat karıştırmak” suçlamasıyla tutuklu bulunan bir şair arkadaşımdan, Halim Yazıcı’dan söz etmek istiyorum.
Avukatı Özlem Yılmaz’ın gönderdiği dosyaları dikkatle gözden geçirdim.
Neresinden başlamalı?
İzmir Belediyesi’nin kültür müdürü arkadaşımızın, bu belediyemize karşı girişilen saldırıda kurban seçilenlerden biri olduğu o kadar belli ki…
Yaklaşık altı ay önce aynı suçlamalarla ifadesi alınıp serbest bırakılmışken, suçlama ve iddialarda herhangi bir değişiklik yokken, bir savcı değişikliği sonrasında yeniden ifadeye çağrılıp tutuklanıyor…
Halim Yazıcı, en sonuncusu Türk Dil Derneği’nin verdiği olmak üzere ona yakın ödül sahibi.
Türkçenin gerçek bir ustası.
Duruşmalar ne zaman başlar, belli değil…
Bütün yazar ve sanatçı örgütleri, tek tek bütün şair, yazar ve sanatçılar, Halim Yazıcı’ya sahip çıkmalı, onu yalnız bırakmamalıdır.
İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi duruşmaları daha ne kadar geciktirecek?
Seçkin bir şairi, bir yazı emekçisini, bir kültür adamını daha ne kadar özgürlüğünden yoksun bırakacak?
Kardeşim Halim’in yeni yılını, onu özlemle kucaklayarak kutluyorum.
Her anlamda, bütün olanaklarımızla, yanında olduğumuzu o ve ailesi, yakınları ve herkes bilmelidir…
***
Sevgili dostlarım Şule ve Doğu Perinçek’in oğulları, genç ve çok değerli bilim insanı Mehmet Perinçek, aylardır cezaevinde.
Neden?
Polis Cumhuriyeti’ndeki yeni uygulamalardan biri de, babaların ve çocuklarının aynı zamanda hapiste olmaları…
Günümüz siyasal yönetimi, bir “yenilik” olan bu uygulamayla ne kadar övünse azdır…
Aynı uygulamayı, Sarp Kuray ve kızı Zeynep Kuray örneğinde görüyoruz…
Neredeyse bebekliğinden tanıdığım Zeynep, babası yıllardır hapisteyken, birkaç gün önce “örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı…
Annesi, sevgili sürgün arkadaşım Ayşe Emel’in, o yiğit ve güçlü kadının, telefonda konuştuğumuzda sesi üzüntüden neredeyse çıkmıyor…
“BirGün” gazetesi muhabiri Zeynep hangi örgütün, niçin üyesiymiş?
Biliyoruz ki, hepimizin çocukları gibi onun da tek suçu, adalet duygusu, insan sevgisi, emekten yana olması ve mesleği olan gazeteciliğe tutkusudur…
Suçlu olan Mehmet Perinçek ve Zeynep Kuray değil, onları özgürlüklerinden yoksun bırakan polis devletinin kendisidir…
28 Aralık tarihli Cumhuriyet’te ilginç bir ilk sayfa üst başlığı vardı: “Aile boyu hapis…”
Anne ve baba, bir basın açıklamasına katıldıkları suçlamasıyla tutuklanıp cezaevlerine konulmuşlar…
O sırada 4 aylık olan oğulları, Ekim 2010’dan beri anneyle cezaevinde…
Yeni bir yıla işte böyle bir ülkede giriyoruz…
Türkiye’yi bir polis devletine çevirenlerin, yandaşlarının, döneklerin, omurgasızların, “ileri demokrasi”cilerin, “açılım”cıların, “yetmez ama evet”çilerin, topunun birden ………. yeni yıllarını kutluyorum…
Tabii, ne kadar kutlu olabilirse...

Ataol Behramoğlu/Cumhuriyet

Ekonomik büyümesini dış kaynağa, onun en spekülatif ve kaypak biçimi olan sıcak para girişine dayandırmış olan Türkiye kapitalizmini, 2012’de çok ciddi, çok yorucu sorunlar bekliyor. Avrupa’da 2012, kırık-dökükleri toplama yılı olmaya aday. Sermaye yetersizliğinden malul bankaların, bütçeleri delik deşik Güney Avrupa ülkelerinin defoları, kırılgan yanları onarılmaya çalışılacak. Bu da Türkiye’nin bel bağladığı , sıcak paranın Türkiye’den uzaklaşarak Avrupa’ya yönelmesi, Avrupa bankalarının kredi musluklarını kısması anlamına geliyor.

Kaynak girişinde azalmanın yanı sıra , Avrupa’da düşmesi beklenen talebin Türkiye’nin ihracatını olumsuz etkileyeceği açık. Dış kaynak akışının yavaşlaması, döviz kurunun yukarı tırmanması demek. İthalata bağımlı Türkiye sanayisinin ve sanayi ihracatının, yükselmiş kurlarla çarkını döndürmesi hiç kolay değil. İthal girdilerde maliyet artışının Türkiye’nin rekabet gücünü zayıflatacağı çok açık.
Gerileyen sıcak para açığını, Merkez Bankası’nın rezervleriyle kapatmaya çalışması beyhude bir çaba. Azalan rezervler, Türkiye’yi dış yatırımcılar açısından daha sorunlu gösterir. Döviz rezervi toplamının , kısa vadeli borç toplamının altına düştüğünü görüyoruz. Bu şimdiden iç açıcı bir durum değil.





* * *

İhracattaki sert düşüşü önlemenin yolu, başka pazarlar bulmak olabilirdi. Bu pazarın daha çok Orta Doğu olabileceği öne sürülürken Türkiye, bu coğrafya ile ilişkilerinde ciddi sorunlar yaşıyor ve sorunlar büyüyeceğe benziyor. Arap Birliği’nin gözlemcileri Suriye’de. Gözlemleri ve raporları bakalım neye yol açacak... Suriye’de gerilim düşebilir, böylece Esat Rejimi bir süre için de olsa durumunu koruyabilir. Suriye’de inisiyatif daha çok Mısır’a ve Arap Birliği’ne geçti. Türkiye, yaptığıyla kalmış gibi…

2012’de Türkiye’nin daha çok Irak ile sorunu olacak. Türkiye’nin ihracatında yüzde 6’nın üstünde, yıllık 7 milyar dolara yakın payı olan Irak, hızla iç savaşa, bölünmeye doğru gidiyor. ABD emperyalizmi, Irak’tan güya çekildi ve geride güya “istikrarlı bir ülke” bıraktı. Oysa Irak, hızla bir kaosa sürükleniyor. Başbakan Maliki’nin Cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık el Haşimi’yi teröristleri desteklemekle suçlaması, Şii- Sünni kavgasını anında su üstüne çıkardı. El Haşimi, Kürt bölgesine kaçtı ve krizi oraya da taşıdı. Bu kargaşanın Irak’ı 3’e bölmesi çok muhtemel. Kuzeyde Kürtler, Ortada Sunniler ve Güneyde Şiiler…
Mezhep ve etnik temelli çatışmalar başladı, ne yazık ki, hızlanacak.

Parçalanmanın eşiğindeki Irak, bu önemli ihracat pazarı endişe ile izleniyor. Türkiye, Maliki-Haşimi didişmesinde tavrını Sünni Haşimi’den yana koydu. Bu, Maliki ile zaten pek iyi olmayan ilişkilerin daha da bozulması demek. Şimdi merak edilen şu; Irak’ta kim hakimiyeti ele geçirecek? Maliki’nin yönetiminde bir Şii hâkimiyeti, bekleneceği gibi İran’ın nüfuzunun artması, İran’ın sadece Irak’ı değil, Suriye’yi de kampına katması demek. Böyle bir durumda Irak Kürdistanı ne olacak? Sunni Haşimi, Sunni Kürtleri yanına çekmek istiyor ama Sunni Kürtlerin elinde Sunni ağırlıklı Türkiye kartı da var. Türkiye’nin Irak’taki Kürt yönetimi ile yakınlaşıp Haşimi’yi bu güçlenmiş elle masaya oturtmak planı var. AKP iktidarı, Irak Kürdistanı’na bu kaosta sahip çıkıyor görünmenin karşılığı olarak PKK ve Kürt siyaseti ile ilgili oyun planlarında yardım istiyor. Kendi derdine düşmüş Irak Kürdistanı, PKK’yı “satar mı?”. PKK, bu durumda, İran-Şii Irak ve Suriye eksenine yaklaşır mı, ya da, yaklaşmış bile denebilir mi?

2012, Türkiye için önemli risklere ve büyük satranç maçlarına gebe. Umalım yanlış hamleler yapılıp ani bir şah-mat ile yüz yüze kalmaz Türkiye...





* * *

Tüm olumsuzluklara, yaşanmakta olan onca acılara rağmen , yeni bir yıl, barış, demokrasi, adalet ve özgürlükler uğruna verilen mücadelede yeni umutların, yeni solukların başlangıcı olabilir. Dileyelim olsun ve dileyelim arkadaşım Murathan Mungan’ın, şu dizelerindeki beklentiler, hepimiz için gerçek olsun…

Ne çıkmaz sokaktayım ne de mutsuz/
Sadece rüzgârlardan daha güçlü olmak istiyorum o kadar /
Açık denizlerde nice yolculuklara yelken açarken/
Kış güneşinin mutlu ettiği bir kedi gibi mutlu, emin, tasasız /
Sere serpe ve keyifli olmak tek isteğim ve dileğim...


Mustafa Sönmez/Cumhuriyet

SEVGİLİ okuyucularım, ben bunların ciğerinin içini, ne zaman ne yapacaklarını iyi bilirim! AKP’nin emekli milletvekillerine bir gece sabaha karşı karambole getirip yaptırdığı zam sonrasında, emekli olma hakkını kazanan her milletvekili ayda en az 7.500 Törkiş lira ek maaş alacaktı. Bu olay toplumda büyük tepki yarattı ve Çankaya’daki AKP’li tarafından önceki gün veto edildi.
28 aralık Çarşamba günkü yazımda şöyle demiştim:
“Bu inanılmaz bir rakamdır ve ayıptır. Şimdi yasanın bu maddesi de Çankaya’daki AKP’linin önüne gidecek. Onun bu makamda iktidarın onay ve imza makinesi olarak oturduğunu bilmeyen yok…Şimdi bekleyelim ve görelim bakalım, Beyefendi bu kez ne yapacak!
Bu maddeyi veto edip Meclis’e aynen iade mi edecek, yoksa bir kez daha otomatik imza makinesi olma görevini mi yerine getirecek!
Bence şöyle düşünecektir:
‘Tepki çok büyük. Ben veto edip topu hükümete atayım, orası ne hali varsa görsün. Aynı maddeyi yeniden kabul edip önüme getirirlerse, nasıl olsa onaylamak zorundayım. Hiç değilse veto ederek kendimi kurtarmış olurum.’
Yani göstermelik veto edecektir.”
Tam isabet!..Aynen yazdığım gibi çıktı. Çankaya’daki, aralarında var olan sürtüşme nedeniyle Tayyip’e bir gol attı, kendini kurtarmış oldu. Dedim ya, ben bunların ciğerinin içini bilirim!
BU GECE!
Bir yılı daha geride bıraktık. Aslında her gün ve her saat bir yıl geride kalıyor ama hepimiz bu yılbaşı gecesine ayarlanmış durumdayız! Yeni yıl kutlamaları çoktan başladı.
Hayatta en sevmediğim gece, yılbaşı gecesidir. Bence öteki 364 geceden hiçbir farkı yoktur. Bunu fırsat bilip kendi ortamında eğlenen insanlara büyük saygı duyarım. Ancak bu gece, çoğu kez zoraki bir eğlence gecesine dönüşür. Günler, haftalar öncesinden yılbaşı gecesi hesapları başlar:
“O gece eğleneceğiz!”
Çoğu zaman da eğlenilmez. Bana sorarsanız, eğlencenin programı olmaz. Örneğin herkes 30 aralık, 1 ocak, ya da öteki gecelerde daha güzel eğlenebilir. Eğlenmek içten gelen ve çoğu zaman da içinde bulunulan ortamdan kendiliğinden kaynaklanan bir şeydir.
Bu geceyi işte bu yüzden hiç sevmem ve hemen her yılbaşı gecesi evde pijama-terlik partisi (!) yaparak zaman geçiririz. Yani evde oturarak, saçma sapan ekran programlarını izleyerek, geceyarısını biraz geçince de yatıp uyuyarak!
***
Yılbaşı gecelerini niçin sevmediğimin ikinci bir nedeni daha var. O gece hemen herkes aşırı alkol alıyor, alkol duvarları aşılıyor. Ben evde içki içmem, hem de içkinin azını severim.
Dışarıda iken örneğin bir şişe soğuk birayı içmeye hızla başlarım, şişeyi zor bitiririm.
Bir duble rakıya yine hızla, büyük bir zevkle dalarım, ikinci dubleyi içemem.
Bir kadeh şarabı bitiririm, ikincide pes edeceğimi bildiğim için istemem.
Vücudum kaldırmaz. Fazlasını içersem uyku basar! Bu yüzden hayatımda hiç sarhoş olmadım.
O nedenle de, fazla alkol tüketilen masalarda insanlar biraz gevşeyip havaya girdiği zaman, ben o ortamla uyum sağlayamam. İnsanlar neşelenmiş, coşmuş, şarkılar türküler söyleniyor, bazıları zırvalıyor ve orada aynı havaya girememiş bir adam oturuyor!
***
Her yılbaşı gecesi aşırı alkol tüketimi sonrasında bir sürü polisiye olaylar çıkar, ertesi gün hepimiz izleriz. Özellikle kentlerin meydanlarında, hele İstanbul’un Taksim meydanı ve çevresinde bu olaylar doruk noktasına ulaşır.
Erkek çoğunluk coşar! Kadınlar, özellikle yabancı turistler fena halde taciz edilir.
Bu tacizlerden kaynaklanan yüz kızartıcı olayları hep biliriz ve öğrenince yüzümüz kızarır. Benden size tavsiye, hele yanınızda hanımlar varsa, bu alanlara bu gece pek yaklaşmayın. Başınıza üzücü işler gelme olasılığı çok yüksektir.
BİR ÖZÜR BORCU
Bu meslekte, yani bu görevde beni her zaman üzen, rahatsız eden ve sizlere karşı ezik durumda bırakan çok önemli bir durum var. Bunu içime hiçbir zaman sindiremiyorum ama elimden başka bir şey de gelmiyor. Bu konuda çaresiz kaldığım kadar hiçbir konuda kalmadım.
Sizlerden her gün çok sayıda mesaj geliyor. Eskiden mektuplar çoğunluktaydı, şimdi devir değişip teknoloji gelişince ilk sırayı e-posta mesajları aldı.
Onu sırasıyla faks ve mektuplar izliyor.
Bir şeye inanmanızı istiyorum. Bunların tamamını dikkatle okuyorum, bazılarını yazılarımda kullanıyorum.
Ama sizlere çoğunlukla yanıt veremiyorum…Çünkü buna zaman yok.
Bunu yapmaya kalkışsam günümün yarısını bu işe ayırmam gerekir ki, mümkün değil.
Ama biliyorum, her okuyucum haklı olarak bir yanıt bekliyor. Yanıt vermediğim zaman yine haklı olarak sitem edenler, alınanlar oluyor. Zannediyorlar ki yazdıklarına değer vermeyip hiç okumadan çöpe atıyorum.
Asla böyle bir şey yok.
Her zaman değil ama bazen, telefon numarasını vermiş olanları arama olanağı buluyorum. Bazı mesajlar var ki, insan gerçekten duygulanıyor. Onları mutlaka aramak zorundayım. Okuyucum yazıyor:
“Babam 93 yaşında, Ankara’ya getirdik. Sizinle tanışmak istiyor.”
Telefonla arayıp yaşlı babasıyla konuşuyorum, mutlu oluyor.
“Kardeşim engelli, size telefonda bile olsa birkaç şey söylemek istiyor. Ararsanız çok seviniriz, onu da mutlu etmiş olursunuz.”
Arıyorum, konuşuyoruz.
Bazen de çok önemli haber içeren mesajlar geliyor. Ayrıntısı ve belgesi için onlara da ulaşmaya çalışıyorum. Bazısı fos çıkıyor, bazen ise karşıma iyi ve belgeli bir konu geldiğinde yazıyorum.
O halde durumu şöyle özetlemem gerekiyor:
Bana gönderdiğiniz her şeyi dikkatle okuyorum ama zaman yokluğu nedeniyle size çoğu zaman geri dönemiyorum…
Ve gazetecilik yaşamımdaki tek eksiğim olan bu durum için sizlerden bir kez daha özür diliyorum.
***
Bu eksiğimi vurgularken, bir de iyi tarafımı (!) yazmak istiyorum:
Bana bugüne kadar imzalı kitabını gönderen istisnasız herkese telefon açıp teşekkür etmeyi bir görev bildim…
Çünkü kitap bir alın teri ve göz nurudur. Onu yazanın neler çektiğini ve nasıl uğraştığını çok iyi anlarım. O yüzden mutlaka teşekkür ederim…
Aynı olayı ben çok yaşamışımdır. Kitabım çıkar, özellikle bazı gazeteci arkadaşlarıma imzalı gönderirim, ses soluk çıkmaz, bir teşekkür gelmez. Bir gün karşılaştığımızda, ya da telefonla konuştuğumuzda sorarım:
“Sana kitap yollamıştım, eline geçti mi?”
Yanıt muhteşemdir:
“Haa, geçti yaaa! Çok sağol, teşekkür ederim!”
Bir kutu çikolata gönderene teşekkür edenler, alın teri ve göz nurundan oluşan iyi veya kötü bir kitap için bir teşekkürü esirger!..
Ve işin ilginç yanı nedir biliyor musunuz!
İmzalı kitabını alıp teşekkür için aradığım çok sayıda yazardan pek çok kez aynı yakınmayı duymuşumdur:
“Valla Emin Bey, şu kadar kişiye imzalı kitabımı gönderdim, siz arayıp teşekkür eden ilk (ya da ikinci) kişisiniz. Asıl ben size teşekkür ederim.”
İşte böyle sevgili okuyucularım!..
Yeni yılın bu son yazısında sizlerle biraz dertleştim, aramızda yıllardır var olan gönül birlikteliği nedeniyle içimi dökmek istedim.
Sizleri çok seviyorum.
Yeni yılınızı kutluyor, sağlık, mutluluk, esenlik diliyorum.

Emin Çölaşan/SÖZCÜ

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget