Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Kızmaya Hakkımız Ve Hakkınız Yoktur
Basında yer alan bir habere,  tırnak içinde aynen  yer veriyoruz; ”Katoliklerin ruhani lideri Papa Francis,  geçtiğimiz hafta Irak’a tarihi bir ziyaret gerçekleştirdi.  İlk defa Irak’a giden Papa olan Francis,  Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil’e de gitti. Burada bir stadyumda 10 bin kişilik ayin düzenleyen Papa Francis,  tören öncesi Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani,  Başbakanı Mesrur Barzani ve diğer yetkililer ile görüştü. 

Görüşmede Papa’nın ziyareti için Irak Kürt Bölgesel Yönetimi tarafından bastırılan 6 farklı hatıra pulu da takdim edildi. 

Bastırılan pullardan biri tepki topladı.  Papa'nın figürüne yer verilen pulda,  başının arkasındaki haritada Hatay,  Sivas,  Erzurum,  Kars gibi bir çok kentimiz sözde Büyük Kürdistan haritasına dahil edildi. ” deniyor,  haberde. 

Bu haberi duyunca,  Türk Milleti olarak,  hepimiz tepki gösterdik ve kızdık. 

Bir özeleştiri yaparak soruyorum; bu ülkenin siyasal iktidarı, yöneticileri ve idare edilenleri olarak, bu habere kızmaya hakkımız var mıdır?

Asla,  kızmaya hakkımız yoktur. 

Biz aklımızı kullanmaz, millet olarak kamplara bölünür ve ayrışırsak, bizi yönetenler bu ayrışma ve bölünmenin mimarı olur ve bu bölünmeyi, eylemleri ve söylemleriyle körüklerlerse, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan devletimiz;  bölünür,  parçalanır ve zayıflarsa, pusuda bekleyen emperyalist devletler, bizi yutarlar tabi. 

Güneyimizde kurmayı planladıkları bir  Kürt Devletinin sınırlarını,  ülkemizin bir bölümünü yutacak şekilde çizerler ve Papa için bastırılan anı puluna da, bunu açık bir şekilde resmederler. 

Düşünebiliyor musunuz? Bu ülkenin birlik ve beraberliğinden sorumlu, ülkenin ve milletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanı, bırakınız ülkenin ve milletin birliğini ve beraberliğini temsil edip sağlamayı, eylemleri ve söylemleriyle, milletin ve ülkenin birlik ve beraberliğinin temeline dinamit koyuyor, milleti kamplara bölüp ayrıştırıyor. 

Bunu ne için yapıyor? Üç kuruşluk rey ve iktidar koltuğunda oturmaya devam etmek için. Ülkenin ve milletin menfaati,  partili Cumhurbaşkanının umurunda değil, tek derdi;  var sa da,  yoksa da,  koltuğunu korumak. 

Bu ülkenin;  anayasanın öngördüğü manada,  yeminine sadık kalan,  ülkesinin yararını düşünen bir cumhurbaşkanı var mıdır, yok mudur belli değil. 

Ülkenin Cumhurbaşkanı;  sadece, Cumhurbaşkanına hakaret suçlamalarının şikayetçisi ve mağduru olarak var, cumhurbaşkanı olduğunu sadece o zaman hatırlıyor, onun dışında yok. Cumhurbaşkanı olduğunu, ancak kendisini eleştirenlerden hesap sormak, dava açmak isterken, her gittiği mekana ve konuşma yaptığı kürsülere cumhurbaşkanlığı forsunu astırırken hatırlıyor. 

Emperyalist ülkeler; yok etmek, bölüp parçalamak ve yutmak istedikleri devletlerin;  önce,  ulusunu bölüp,  ayrıştırırlar, milli birlik ve beraberliklerini zayıflatıp yok ederler ve bunun için de,  o ülkenin içerideki siyasal iktidarını kullanırlar. 

Böl, parçala,  yut ve yönet, sözü;  boşuna söylenmemiştir. 

Yüce ATATÜRK; Gençliğe Hitabesinde,  büyük bir öngörüyle, boşuna “Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere,  memleketin dahilinde,  iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.  Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini,  müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.  “ dememiştir. 

Bu nedenle, ülkemizin doğu ve güneydoğusundan toprak kopararak,  güney bölgemizde bir Kürdistan kurmak isteyenlerde aramayacağız suçu. Suçu,  önce kendimizde, kendi yöneticilerimizde arayacağız. 

Ülkemiz üzerinde oynanmak istenen oyunlar, yapılan planlar,  gizli ve yeni değil ki; adamlar, yıllardan beri alenen haritalar yayınlıyorlar, pullar bastırıyorlar. 

Ülkemiz üzerinde oynanmak istenen bu bölücü oyun ve planları etkisiz kılmak için, bu ülkeyi yöneten siyasal iktidar ne yapıyor?

Milletin,  her zaman olduğundan daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu bugünlerde, bu ülkenin Cumhurbaşkanı olarak milletin birliğini ve bütünlüğünü temsil etmekle görevli olan zat; eylem ve söylemleriyle, her gün yaptığı yerli yersiz konuşmalarıyla, kendisine muhalif olan milletin yarısından çoğunu karşısına alıyor, terörist ilan ediyor, muhalefet partilerini, muhalif gazetecileri eleştiriyor ve hakaret derecesinde sözler sarf ederek, milleti kamplara bölerek ayrıştırıyor. 

En tehlikelisi de, yaklaşık altı milyon Kürt vatandaşımızın oylarıyla destekledikleri HDP'yi meşru siyaset sahnesinden kovarak, Kürt vatandaşlarımızın meşru siyasi temsilcilerini,  siyasi arenadan dışlayarak, Kürt vatandaşlarımızı, ülkemizin siyasetine ve yönetimine katkı sunmaktan dışlayarak, bölge halkını;  emperyalistlerin,  Kürdistan projesinin potansiyel destekçileri haline getirme aymazlığını gösteriyor.  

Bu ülkenin ana muhalefet partisi liderine yönelik linç girişimi yapılıyor, her gün bir muhalif gazeteci, temsil gücü olmayan iktidar ortağı marjinal bir partinin hedef göstermesi üzerine,  saldırıya uğrayıp öldüresiye dövülüyor, ülke yönetilmiyor, sadece iktidarda kalmanın planları yapılıyor, siyasal iktidar ülkenin  sorunlarını çözme kabiliyetini yitirmiş, iktidarın kendisi ülkenin en önemli sorunu haline gelmiştir. Bu şartlarda ve ortamda, ülkemiz üzerinde kötü emeller besleyen, ülkemizi bölüp parçalamak isteyen dış güçlerden,  başka ne bekleyebilirsiniz? aklınızı başınıza toplayınız,  ülke elden elden gidiyor. 

Ülkenin; iş başındaki yönetimiyle ve milletiyle,  bölünmüş ve zayıf düşmüş bu halini gören, emperyalist devletler ve onların bölgedeki maşaları,  tabi boş durmayacaklar ve ülkemiz üzerinde kurdukları planları uygulamaya koymak için ellerinden geleni yapacaklardır.  

Onu bunu eleştirmekten vazgeçerek, adam olun, milletimizi bölerek ve ayrıştırarak zayıflatmayın ve ülkemiz üzerinde oynanmak istenen oyunu bozun beyler. 

Güner Yiğitbaşı

11/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Şehir Eşkıyaları
Muhalif gazetecilere yönelik bu kaçıncı saldırıdır?

Ülkemizi ve büyük şehirlerimizi eşkıyalar bastılar. 

Şehirlerimizde eşkıyalar adeta kol geziyor. 

Şehir eşkıyası, korkak ve aciz, kıç yalayıcı zavallılar bunlar. 

İş başındaki siyasal iktidarın,  saldırganlara cesaret veren suskunluğuna ne demeli?

Sizler mi, insan haklarını bu ülkede hakim kılacaksınız?

İnsan hakları eylem planıymış, palavraya bakınız. 

Güldürmeyin bizi, susun bari de,  sizleri adam zannedelim. 

Dinci ve muhafazakar kesimde doğup yetişmesine rağmen; aklını kullanarak sorgulayan ve bunun sonucunda da,  laik ve demokrat bir duruş sergileme başarısını gösteren, yazıları ve konuşmalarıyla tek başına siyasal iktidara muhalefet yapan, iş başındaki siyasal iktidarın korkulu rüyası, vatansever gazeteci ve aydın Levent GÜLTEKİN'e yönelik organize saldırı, tüm laik demokratları ziyadesiyle üzmüştür. 

Bu yol, yol değildir. 

Saldırganlar; her saldırıdan sonra sessiz kalan, saldırıları ve saldırganları açıkça ve şiddetle kınamayan, iş başındaki siyasal iktidar tarafından cesaretlendirilmekte ve saldırılar bu nedenle artarak devam etmektedir. 

Siyasal iktidarın,  bu eşkıyalara yönelik suskunluğunun haklı hiçbir mazereti olamaz. 

Bize göre bu suskunluğun tek nedeni, bu saldırıların siyasal iktidar tarafından tasvip edilmesidir. Bunun aksini kimse iddia edemez. 

Öyleyse,  çıkın ortaya ve saldırganları açıkça kınayın, emrinizdeki savcıları harekete geçirerek saldırganlar hakkında ciddi soruşturmalar açtırın. 

Şunu biliniz ki; siyasal iktidar olarak,  bu saldırılara sessiz kaldığınız sürece,  bu saldırılar sonlanmayacak ve sizlerin sırtınızda kambur oluşturacaktır. 

Susmaya devam ederseniz, yapılacak olan ilk seçimlerde bu kamburun altında ezilip kalacaksınız, yok olup gideceksiniz. 

Güner Yiğitbaşı

08/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kadın,  Kutup Yıldızı… Dr. Noyan UMRUK
Karanlık çöktüğünde ilk görünen kutup yıldızı, yaşamı aydınlatan, yaşama çeki düzen veren, onu çekilir hale getiren kadının diğer adıdır.  

Bu evrensel gerçekliğin çağdaş öncüsü yüce önder bakın ne diyor:

''Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez… Ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.''

Kadın,  Kutup Yıldızı… Dr. Noyan UMRUK
Ve;

Yıl 1930 kadınlara belediye seçimlerinde seçme hakkı,

Yıl 1933 Köy Kanunu'yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme hakkı,

Yıl 1934 Anayasa'da yapılan bir değişiklikle milletvekili seçme ve seçilme hakları .

Yıl 1935 devrimci kalkınmanın öncülerini, genç kız ve delikanlılarını yetiştiren, üreterek öğrenilen Köy Enstitüleri

Yıl 1937 Haklar verildikten sonra ilk seçim, kadınlar 18 temsilci ile Mecliste..

Bu hakların uzunca mücadeleler sonucu kadınlar tarafından elde edilmesi Fransa ve İtalya’da 1946’da, İsviçre’de ise 1971’de…

Kadın odaklı karşı devrim:

Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla başlayan karşı devrim, Marshall yardımlarının olumsuz etkisi ile adam gibi bir sanayileşme sürecinin sekteye uğratılması, Aydınlanma ateşinin yavaş yavaş söndürülmesi ile Anadolu’nun, özellikle Anadolu Kadınının üzerine çökmüştür.

Kadın,  Kutup Yıldızı… Dr. Noyan UMRUK
Giderek hızlanan bu süreçte günümüzde Anadolu Kadını;

*Karşı devrimin günah keçisi,

*Her türlü aşağılanmanın hedefi,

*Üç de yetmez beş tane tekerlemesiyle adeta bir kuluçka makinesi,

*Tercihleri, görünümü, davranışları, giderek gülmesi dahi sıkı denetim altında tutulması gereken mahlukat,

*Yaşı ne olursa olsun taciz ve tecavüze müstahak,

*Bu durumlara karşı çıktığında ise öldürülmesi ya da dövülmesi “hafifletici nedenlerle” caiz görülebilir bir yaratık haline dönüştürülmek üzere…

Sizce Aydınlanma Devrimini yeniden canlandırmaktan başka çare var mıdır?

Yoktur…

S.Arabistan Riyad Türk Okulu’nda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapan ve de izlenimlerini de bir kitapta toplayan (1)Zekiye YÜKSEL hanımefendi bakın neler diyor…

Kadın,  Kutup Yıldızı… Dr. Noyan UMRUK

Yaşadığımız günlerin şer’i düzene öykünen yoğun “kültürel ve sosyopolitik bombardımanı”, hepimiz, özellikle yaşam tarzları ne olursa olsun tüm kadınlarımız için bu izlenimleri çoook önemli kılıyor…

İzlenimler şöyle…

“*Riyad’a yeniden geliyorum. Havaalanındayım. Görevli bayan “bekle” dedi. Tedirgin oldum. Adım Zekiye Osman diye okundu. Soyadımı geçersiz sayıp babamın adı, adıma eklendi.

*Evime girmek üzereyim. Sürekli korna sesi… Döndüm baktım. Mersedes içindeki arap bir kartona cep telefonunu yazmış, bana gösteriyor. Kadın yalnızca cinsel obje…

*Evime geldim, ezandan önce uyumak istiyorum. Burada ezan, makamsız ve çok kötü okunuyor, nedeni kadınların, müezzinlerin sesine âşık olmalarını engellemekmiş...

* Bugün Dünya İnsan Hakları günü… Çakmaksız kaldım, evde tuz yok… Dışarı çıkıp almam mümkün değil. İki kadın arkadaş 200 m ilerdeki markete erkeksiz gidemiyoruz.

*Vahabiliğin baş hedefi kadınlar… Kadınların kamu hizmeti görmesine karşı çıkanlar, “iki kadının tanıklığı bir erkeğinki kadar” ve “kadın aklen ve dinen eksik yaratılmıştır” gibi hadislerden esinleniyor.

* Çok evlilik, mut’a nikahı (siga) sayesinde yetmiş yaşında erkekler kızı, torunu yaşındaki birkaç kızla evleniyorlar. Kadını boşamak ise çok kolay. Üç defa “boş ol” dendiğinde iş tamam; aynı kadınla iki kez yeniden evlenebiliyor. Bu çok rastlanan durum. Erkek, üçüncü kez tekrar boşadığı kadınla evlenmek isterse, kadın, “antraktta” başka erkekle evlenmeden bu evlenme helal olmuyormuş...

*Burada toplu taşıma aracı yok. Eski ulaşım aracı deve yürürken, üstündeki kadının sarsıntıda göğüslerinin hareketi erkekleri tahrik ettiğinden, kadınların önce deveye binmesi, sonra da araba kullanması yasaklanmış.

*Her gün yeni şeyler duyuyorum. Buraya gelen çoğu Filipinli, Hintli; Pakistanlı, Endonezyalı, Nepalli, Bangladeşli, Sirilankalı, Sudanlı kadınların, hizmetçi olarak çalışmaya başladıkları evlerde, ilk geceleri cehenneme dönüşüyor; evin erkeklerinin sıra ile tecavüzüne maruz kalıyorlarmış.

* Suudi kadınların öğrenim görme arzusu yüksek. Ancak 6 yaşından sonra kız ve erkek okulları, üniversite dâhil ayrılıyor. Kız öğrenciler, erkek hocadan ders dinleyemiyor, ders erkek hocanın görüntüsü engellenerek televizyondan veriliyor.

*Düzenin kadın üniforması abeye; ince naylon, yazın yakıyor, kışın üşütüyor. Mekke’de kız okulunda çıkan bir yangında, kaçmak isteyen kız öğrencileri, mutavva, abayeleri olmadığı için sopayla içeri sokmuş; onbeşi yanarak ölmüş. Abeye giymek zoruma gidiyor. Abeye özgürlüğümü kısıtlıyor, kadın kimliğimden koparıyor, sanki ağzı bağlı bir çuvalın içindeyim.

* Evlere balkon yaptırılmaz. Evlerdeki kızlar, kadınlar, hizmetçiler pencereden bakamazlar. Zaten bakmaya çalışsalar da görecekleri, evi kuşatmış yüksek duvarlar. Kış geldi, yağmur yağıyor, yağmuru izleyemiyorum. Ülkemin sokaklarını, evimin pencerelerini, balkonlarını çok özledim.

*Erkek çocuklar dışarıda rahatça oynarken, kız çocuklarını sokakta görmek mümkün değil.

* Öpüşmek cinsel suç sayılır. Karşı cinsten arkadaş zina sayılır ve de sadece kızı ölüme götürür. Sokaklarda, karşı cinsten, evli olmayan iki kişi, yan yana, el ele gezemez, açık veya kapalı alanda oturamaz ama, sokaklarda el ele gezen genç erkeklere sık rastlanır… Gençlerin köktenci islami örgütlere katılmasında, uyuşturucu alışkanlığında, sapkınlıklarında baskının, kadın ile erkek arasına örülen duvarın etkili olduğunu düşünüyorum.

*Bir yılbaşı akşamı bir Türk delikanlı telefon kulübesinde Filipinli sevgilisiyle buluşuyor, mutavva yakalayıp götürüyor. Sonu meçhul…

* Mutavva erkekleri sopayla namaza zorlar. Kadınların sopadan azade oldukları tek alan namaz...

*Riyad’da altyapıyı Avrupalı ve Amerikalılar yapmış. Olması gereken her şey var, ama kaldırımlarda yürüyen insanlar, akıp giden kalabalıklar yok. Sanata, felsefeye, fotoğrafa karşılar.

*Batı, özellikle ABD ile yoğun ilişkiler, emperyalizmle işbirliği içindeler. Ama insani değerlerden, emekten, örgütlenmekten söz etmek şaka gibi… Suudi Kraliyet Ailesi ve çevresi, petrol gelirini paylaşıyor. Orta kademe, kamu sektöründe çalışırken en büyük gelirleri yoksula bedeli mukabili kefillik… Yoksulluk, hayır ve şerrin Allah’tan olduğu inancı, sömürü düzenini meşrulaştırıyor…”

Bu yazı kadını bir meta gibi arzuladıkları biçime sokmayı ya da hiçleştirmeyi en önemli memleket meselesi haline getirmek için her Allahın günü kendilerinden menkul akıl almaz fetvalar verenlere karşı kahramanca mücadelelerini sürdüren kadınlarımıza ithaf edilmiştir.

Sonuç: Uzun lafın kısası son söz yine Zekiye hanımefendinin “ Kadının hiçleştirilmesi, aydınlık düşmanlarının karanlığı karşısında Atatürk’e hayranlığım her geçen gün kat be kat artırıyor.”

(1)Zekiye Yüksel**Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak/Cumhuriyet Kitap, 2010

8. Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

Yarın,  (8. Mart. 2020) Dünya Emekçi Kadınlar Günü. 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,  8. Mart'ı Dünya Emekçi Kadınlar Günü kabul etmiş olduğundan, her 8. Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaktadır. 

Dünya Emekçi Kadınlar günü deyince; benim aklıma, hemen ülkemizdeki ezilen, kocaları ve hatta bazılarının da babaları tarafından fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan, can güvenliklerinden yoksun, eğitim ve çalışma alanında, siyasette erkeklerin çok gerisinde bırakılan kadınlarımız ve çocuk gelinler geliyor. 

Emekçi kadınlar deyince; sadece, bir işverene bağlı olarak ücretle çalışan kadınlar akla gelmemelidir. 

Evlerinde çalışan ev kadınlarımız da;  bize göre,  emekçi kadınlarımızdır, eşine ve çocuklarına hem de bile ücret,  hiçbir karşılık beklemeden fedakarca bakan, büyük emekler sarf eden.   

Ülkemizde;  kadınlarımıza verilen değeri,  daha doğrusu kadınlarımıza çok görülen ve  verilmeyen değeri,  bir kadın yazarımız;  Duygu ASENA, “kadının adı yok” diyerek,  çok güzel ifade etmiştir. 

Gerçekten,  “kadının adı yok” sözü,  maalesef ülkemizde kadına verilen değeri, daha doğrusu değersizliği çok güzel ifade etmeye yetiyor ve artıyor da. 

Aslında anayasamıza bakıyoruz, anayasanın yasa önünde eşitliği düzenleyen 10.  maddesinde,  cinsiyet farkı gözetmeksizin, kadın ve erkek herkesin,  yasa önünde eşit oldukları yazıyor. 

Yüce ATATÜRK de,  kadınlarımıza verdiği değer nedeniyle, kadın ve erkeğin eşit yurttaşlar olduklarını topluma yaymak ve kadınlarımızı bu konuda bilinçlendirmek için, 5. Aralık. 1934 tarihinde milletvekili seçme ve seçilme hakkını,  demokrat geçinen çoğu Avrupa ülkelerinden çok daha önce kadınlarımıza tanımıştır. 

Ancak, din kurallarının ve çağ dışı geleneklerin hakim olmaya bugün dahi devam ettiği, laiklik ilkesinin içselleştirilemediği, laik eğitimin yaygınlaştırılamadığı, erkek egemenliğinin yok edilemediği ülkemizde, hala kadınlarımıza eksik etek gözüyle bakan, kadınlarımıza;  erkeklerle eşit kişi ve yurttaş olarak değil de, evde oturan, evde erkeğine hizmet eden,  erkeğinin cinsel arzularını tatmin eden ve onlara soylarını sürdürmeleri için erkek çocuk doğurmakla görevli bir dişi gözüyle bakan, kadınları erkeklerle eşit düzeyde görmeyen,  azımsanamayacak sayıda erkeğin ve politikacıların bulunduğu,  üzücü olsa da,  inkar edilemez bir gerçektir. 

Asıl üzücü olan da; kadın ve erkek cinsiyet ayrımının,  insan hak ve özgürlükleri yönünden bir eşitsizlik yaratma amacına yönelik olmadığını, kadın ve erkek cinsiyet ayrımının,  iki cins arasında doğal ve işlevsel eşit bir iş bölümü olduğunu bilmeyen veya bilmek istemeyen erkekler yanında, bu gerçeği bilmeyen ve kendilerini karşı cins karşısında eşit haklara sahip bireyler olarak görmeyen, bu gerçeği kabullenmeyen ve erkeklerin kendi lehlerine  yaptıkları kasıtlı ayrımcılığa, yaratılan kadın ve erkek eşitsizliğine boyun eğip destek vererek,  kendi ayaklarına kurşun sıkan, kadın ve erkek eşitliğini toplumumuza yerleştirmeye çalışarak bu yolda çok mesafeler alan, kadınlarımıza  kişiliklerini kazandıran ATATÜRK'e sahip çıkamayan,  ATATÜRK'ü savunamadıkları gibi,  hatta eleştiren ve sevmeyen çok sayıda kadınlarımızın var olmalarıdır.  

Bu gerçekler karşısında,  özellikle kırsal kesimlerde, daha genç kız olmaya başladıkları andan itibaren ezilmeye, cinsel istismara, çocuk gelin olmaya, fiziksel, bedensel ve ruhsal şiddete, eğitimsizliğe maruz kalan kadınlarımızı konuşmaya, kadın erkek eşitliğini, kadın haklarını savunmaya daha uzun seneler devam edeceğiz maalesef. 

Bize göre, kadınlarımızın erkeklerle eşit bireyler olarak; ırz ve can güvenlikleri, eğitim ve çalışma alanındaki hakları, siyasi hakları, sosyal yaşamda hak ettikleri yere gelebilmeleri,  erkeklerle her alanda eşit haklara sahip olabilmeleri için; bu konuda erkeklerden bir çaba beklemeden,  bizzat kadınlarımızın kendileri, bilinçlenerek haklarına sahip çıkmaları, seslerini yükseltmeleri, örgütlenmeleri, özellikle kız çocuklarının eğitimlerine azami gayret sarf etmeleri, kendilerini erkeklere biat eden ve erkekler olmadan ayakları üzerinde duramayan kişiler olarak görmemeleri,  kendilerine öz güven duymaları, özellikle;  erkeklerin seks kölesi olmadıklarını göstermeleri, seks yaşamlarında erkeklerle  eşit ve aktif rol üstlenerek işe buradan başlamaları, büyük ATATÜRK'ün kurtuluş mücadelesini başlattığında,  Amasya Tamiminde açıkladığı gibi, nasıl ki; Milletin bağımsızlığını,  yine milletin kendi azim ve kararı kurtaracaksa ki;  kurtarmıştır,  kadınlarımızın haklarını da, bizzat,  yine kadınlarımızın azim ve kararları kurtaracak ve kadınlarımız erkeklerle eşit düzeye geleceklerdir. 

Bu duygularla, varlıklarından onur duyduğum, varlığımı borçlu olduğum anamın da hemcinsleri olan, Dünyadaki insanların yarısını oluşturan, diğer yarısını da doğurarak Dünya'ya getiren;  ücretle bir işveren yanında çalışan ve/veya sadece evinde çalışan emekçi ve fedakar tüm kadınlarımızın,  Dünya Kadınlar Günü'nü,  en iyi dileklerimle kutluyor, fedakar ve saygıdeğer  tüm  kadınlarımıza,  buradan selam olsun diyorum.  

Ayrıca, tüm kadınlarımızı,  yarın günlerini kutlamak üzere, anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını kullanmaya davet ediyorum. 

Bu sayede, Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN'ın, geçtiğimiz günlerde açıkladığı insan hakları eylem planında ne kadar samimi olduğunu da,  hep birlikte görmüş olacağız. 

Sevgili kadınlarımız, bu sayede bir taşla iki kuş vuracaklar, hem Dünya Kadınlar Günlerini kutlayacaklar, hem de,  inşallah; özgürce ve polis şiddetine uğramaksızın,  insan haklarının en günceli olan toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarının açılışını yapacaklar. 

Güner Yiğitbaşı

07/Mart/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Helikopter Kazası Şehadet Hamaset Ve Komplo Teorileri
Dün, Bingöl’den Tatvan'a giderken,  Tatvan yakınlarında,  içindeki;  birisi 8. Kolordu komutanımız Korgeneralimiz olmak üzere, mürettebat dahil çeşitli rütbe ve yaşlardaki 13 askerimiz ile düşen ve 11 şehit ve iki yaralıya mal olan helikopter kazasıyla ilgili olarak ilk gelen bilgilere ve yörenin hava koşullarına bakıldığında,  bu kazanın kötü hava koşullarından meydana geldiği, en güçlü olasılıktır. 

Şehitlerimize Allahtan rahmet,  yaralılara acil şifalar diliyoruz. 

Biz bu yazımızda, bu kazadan gerekli dersler çıkarılarak, ileride milletimizi yasa boğacak başka elim kazalar olmaması için, kazanın;  hamaset,  şehadet ve komplo teorileri yanını bir kenara bırakarak, kazanın gerçek nedenine vurgu yapmaya çalışacağız. 

Evet, kazaların gerçek nedenlerini halının altına süpürerek, şehitlerimize ağıtlar yakmayı, şehitler ölmez diye sloganlar atmayı bir kenara bırakmanın zamanı gelmiş ve çoktan geçmiştir. 

Şehitliği kutsayarak, överek, teşvik ederek, göklere çıkararak,  kimse ne kendisini,  ne de başkalarını, özellikle de şehitlerin yakın aile fertlerini teselli etmeye ve avutmaya kalkışmasın lütfen. 

On bir vatan evladı ölmüş ve çoluk çocukları babasız ve karıları eşsiz kalmıştır. Ölenlerin şehitlik mertebesine ulaşmış olmaları, bu gerçeği ve ailelerinin üzüntülerini, asla ortadan kaldıramaz. 

Şehitler ölmez diyenlere sormak istiyoruz; bu kafayla gidersek,  daha kaç şehit vereceğiz, bundan önce ölerek şehit olan kaç asker ve güvenlik görevlimizin ismini hatırlıyorsunuz?

Bu kazanın, hava muhalefetinden meydana geldiği, güçlü bir olasılık olmasına rağmen, yarın bu kaza da siyasiler tarafından istismar edilecek, altında sabotaj ihtimalleri aranıp,  komplo teorileri üretilerek, kazanın gerçek nedenleri hasıraltı yapılacaktır. 

Şehit Korgeneralimizin;  hain Fetö darbe girişimi sırasında,  darbecilere karşı kahramanca mücadelesinden hareketle, bu kazanın kendisinden öç almak için Fetö ve yandaşları tarafından planlandığı ve helikoptere sabotaj uygulayarak düşürdükleri iddiası dahi gündeme getirilecektir. 

Rahmetli Muhsin YAZICIOĞLU'nun öldüğü;  yine böyle, baharda kışın yaşandığı bir bahar gününde bindiği helikopterin,  kötü hava şartlarından dolayı düşmesi olayı da,  çarptırılmış ve Muhsin YAZICIOĞLU'nun bir sabotaj kurbanı olduğu iddia edilerek, kazanın gerçek nedeni örtülmek istenmiş, bundan politik bir çıkar sağlamak hedeflenmişti. 

Yine Orgeneral BİTLİS'in;  kötü hava koşullarında uğradığı uçak kazasının gerçek nedenleri de,  komplo teorilerine kurban edilmişti. 

Umarız, 11 askerimizin şehit olduğu Tatvan yakınlarında vuku bulan helikopter kazası için de,  böyle komplo teorileri üretilerek,  kazanın asıl nedeni hasıraltı edilmez. 

Şehitlerimizi seviyor ve düşünüyorsak, bundan sonra böyle kazalara neden olmak istemiyorsak, komplo teorilerinden uzak durarak, en güçlü olasılık olan hava muhalefeti ve hava muhalefetine rağmen uçuşta ısrar edilmesinin nedenleri üzerinde durmalıyız. 

Evet, en güçlü olasılık hava muhalefeti, güzel de, suçu sadece hava muhalefetine yıkarak sıyrılmak da yeterli değildir. 

Basından edindiğimiz bilgilere göre, Merkezi Elazığ ilimizde bulunan 8. Kolordu Komutanı şehidimiz, ast birliklerinin rutin denetimini yapmak üzere, oluşturduğu denetleme heyetiyle birlikte Elâzığ’dan havalanmış ve yoldaki hava muhalefeti nedeniyle Bingöl'e iniş yapmak zorunda kalmış ve bir süre burada bekleyerek tekrar Tatvan'a doğru uçuşa geçmiştir. 

Anladığımız kadarıyla,  yüzbaşı rütbesinde olan helikopter pilotları,  deneyimli pilotlardır. Uçtukları helikopterin teknik ve kötü hava koşullarındaki uçuş güvenlikleri ve sair teknik özellikleri konusunda bilgi sahibidirler. 

Pilotlarımız; 

Bildiğimiz kadarıyla, pilotaj eğitimleri sırasında meteoroloji eğitimi almış olmalıdırlar. 

Bölgenin hava koşullarını, an itibariyle diğer kanallardan da öğrenmiş olmalıdırlar. 

Kötü hava koşullarıyla, helikopterin uçuş emniyet koşullarını ve diğer teknik özelliklerini birlikte değerlendirerek, heyetin başındaki korgeneralimize, uçuşun güvenli veya güvensiz olduğu konusunda bilgi sunmuş ve uçup uçmama konusundaki kendi kanaatlerini bildirmiş olmalıdırlar. 

Askeri disiplin, pilotların uçuş güvenliğiyle ilgili görüşlerini komutanlarına arz etmelerine engel olmamalıdır, zira on üç kişinin hayatı söz konusudur. 

Bunların yapılıp yapılmadığını bilemiyoruz. Pilotlar, askeri disiplinin altında ezilerek ve kahramanlık göstererek, kötü hava koşullarına rağmen,  şehit korgeneralimize “uçabiliriz komutanım” dedikleri için mi,  Bingöl’de ara vermek zorunda kalınan uçuşa devam edilmiştir, yoksa pilotların sundukları kötü hava koşulları sakıncasına rağmen, heyetin başındaki en kıdemli komutan korgeneralimizin uçalım yolumuza devam edelim kararı üzerine mi, ölüm uçuşuna geçilmiştir, bilemiyoruz ve bu vakitten sonra bu gerçeği öğrenmek de asla mümkün değildir. 

Ancak her iki durumda da, uçuşa devam kararının yanlış olduğu, meydana gelen kazayla kanıtlanmıştır. 

Yanılabiliriz ama, yine basından edindiğimiz bilgilere göre; helikopterin içindeki heyet,  acil bir silahlı operasyona değil, askerlikte her yıl tekrarlanan rutin bir ast birlik denetlemesi için yola çıkmış olup, hava muhalefeti nedeniyle inmek zorunda kaldıkları Bingöl deki askeri birlikte bir gün kalarak, daha uygun hava koşullarında yollarına devam edebilirlerdi diye düşünüyoruz. 

Bizim değindiğimiz konular es geçilerek, görmezlikten gelinerek, kazanın oluşumunu, sadece kötü hava koşullarına bağlayarak, şehit ve hamaset söylemleriyle bu kazanın üzeri kapatılırsa, bizler millet olarak daha nice şehitlerimiz için gözyaşı dökmeye devam ederiz. 

Umarım, bu gerçekleri tüm çıplaklığıyla yazdığımız için bize kızanlar az olur, akıl galip gelir.  

Güner Yiğitbaşı

05/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır.

(Rothschild.)

 2014 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, ünlü petrol milyarderi, bankacı ve dünyanın en zengin ailelerinden biri olan Yahudi Rockefeller ailesinin, yakınlarda vefat eden en büyük ferdi David Rockefeller’in bir kitabı yayınlandı.  “Yüz yılın İtirafları “ adını taşıyan bu kitap maalesef çok kısa zamanda piyasadan çekildi. Çünkü kitapta, itiraflar vardı. Dünyayı yönetme isteği içinde olan ELİT bir tabakanın yüz yıl içerisinde, bazı devletler ve ülkeler içinde ve dışında, o ülkeleri kendi şemsiyeleri altına alabilmek için çevirdikleri dolaplar, entrikalar, soygunlar, sömürgeleştirme itiraf ediliyordu. Bu elit tabakanın daha fazla açığa çıkmaması ve masum halklara yaptıkları bilinmemesi için kitap piyasadan kaldırıldı.

Öncelikle Rockefeller ailesi hakkında bulabildiğimiz kadar bilgi verelim. Sonra bu ailenin en büyüklerinden olan David Rockefeller’in kaleme aldığı itiraflardan “Türkiye” hakkında yazdıklarını ve düşündüklerini öğrenelim:

 *DAVİD ROCKEFELLER*

Yüzyılın İtirafları
6 kalp nakli, 3 böbrek ve 2 de ciğer nakli operasyonu geçiren 100 yaşına girdiğinde yaptığı açıklamada

“200. doğum günümü de kutlamak istiyorum” şeklinde konuşan David Rockefeller, 20 Mart 2017 tarihinde öldü.

“Rockefeller ailesi ABD’nin en büyük petrol, sanayi, siyaset ve bankacı ailesidir. Aile 19. Yüz yılın sonu yirminci yüz yılın başlarında Jhon Davison Rockefeller’in (1839 – 1937) ve kardeşi William Avery Rockefeller’in ( 1841 – 1922 ) zamanında Standart Oil vasıtasıyla petrol ticaretinde çok büyük başarılar elde etmiş, Manhattan Bankasına uzun zaman sahiplik yapmış ve bu zaman zarfında büyük servet, nüfuz ve şöhret sahibi olmuştur. Jhon Davison Rockefeller insanlık tarihinin ilk dolar milyarderi unvanını kazanmıştır.

 Rockefeller ailesinin elinde, aile üyelerine ve ailenin fertlerine ait bilgilerin ve dünya siyaseti, dünya ekonomisi hakkında yapılması gereken şeylerin listelerinin yer aldığı dünyaca meşhur bir arşivleri vardır. Bu büyük arşiv yer altına inşa edilmiş üç katlı büyük bir binada saklanır. Bu arşivde bulunan yetmiş milyon sayfalık belgeler, kırk iki bilimsel tahsil kurumuna aittir. Bu belgeler içerisinden araştırmacılara sadece, ailenin ölmüş üyelerine ait belgeler verilir. Sağ olan aile üyeleri hakkındaki belgeler ise hiç kimseye verilmez. 140 yıllık bir geçmişe sahip olan bu arşiv belgeleri ABD’nin 19 ve 20. Yüz yıllara dair dünya ölçeğindeki siyasi işlerinde ve çeşitli ülkelerde bu yıllarda ortaya çıkan sosyal olaylardaki rolünü öğrenebilmek için çok önemli bilgi kaynağıdır. Bu belgeler, dünya tarım işleri, güzel sanatlar, eğitim, uluslararası ilişkiler, ekonomik gelişme, tıp, tarih, politika, halklar, din, sosyal bilimler, kadın hakları tarihi, afro Amerikan tarihi gibi konuları kapsayan belgelerdir.

 David Rockefeller (1915 – 1996) felsefe doktorudur. Harward ve Chicago üniversiteleri mezunudur. Amerika’nın Uluslararası İlişkiler Şurasının, Rockefeller Üniversitesi’nin, çağdaş Newyork Güzel Sanatlar müzesinin fahri başkanı ve en önemlisi de 1969 – 1981 yılları arasında komitenin başkanlığını yapmıştır. 

2013 yılında bir internet sitesi, bu Rockefellerin bazı yazılarını ele geçirmiş ve “ABD’li Yahudi Bankacı David Rokfeller’den Yüz yılın İtirafları” adıyla bunları yayınlamıştır. 2014 yılında ise sözünü ettiğimiz kitap basılmış; fakat piyasadan toplatılmıştır.

 Bu itiraflar ile ABD’nin ve Batı Avrupa’nın büyük devletlerinin yirminci yüz yılda dünya halklarının başlarına ne oyunlar ve felaketler getirdiği açık olarak ortaya çıkmıştır. Bu itiraflar, inanılmaz boyuttadır ve sadece Türkleri ve Türk Dünyası ile değil, bütün dünya ile ilgili meseleler üzerinde neler yaptıkları ve düşündükleri açıklanmıştır. Bu yazılarda Türkiye ile ilgili bölüm, bizi daha çok ilgilendiren bölümdür. Yapılan işlerin esas aktörleri, ABD ve Batı Avrupa devletleridir. Bütün icraatı yapan bunlardır. Bunların esas hedefleri Türkiye ve Türklerdir.

“Türkiye, coğrafi ve stratejik bakımından çok önemli bir ülkedir. Bu yüzden üzerinde daha fazla durmak istiyorum. Bu ülke bizim için çok önemlidir ve Türklere bırakılacak kadar önemsiz değildir….

1) Büyük İsrail Devleti’nin sularının büyük kısmının kaynakları Türkiye toprakları üzerindedir.

 2) Türkiye Avrupa ve Asya arasında bir köprüdür.

 3) Müslüman aleminde öncül ve demokratik tek ülkedir….

İslâmiyet’i yıkmak istiyorsak işe Türkiye’den başlamak gerekir. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler, karşılarında hiç kimse duramaz. Bu yüzden, böyle bir ihtimale karşı ajanlarımız her an iş başında bekliyorlar. Türk devletlerinde anahtar mevkilerde adamlarımız var. Bunlar böyle bir ihtimali sezseler o anda Türkiye’deki huzur ve güven ortamını bozacak olaylar yaratırlar ve bu darbelerle bu tür bir birleşmeyi önleriz.

 Medeniyetin kurucusu ve beşiği olarak Türkleri kabul edemeyiz; tam aksine entrikalar ile bu medeni miraslarına el koyarak biz, onları bütün dünyaya, barbar, hak – hukuk tanımayan bir halk olarak tanıttık ve bu alanda oldukça başarılı olduk. Sümer kralları Urukagina ve Urnammu çok Allah’lı bir cemiyet kurarak insanlar arasında adaleti korumak ve haksızlığı önlemek için kanunlar çıkararak çağdaş toplumlara örnek olurken bugün, tek Allah’lı bir halk olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucunda medeni vasıflar, ahlak, terbiye, saygı, sanat, edebiyat, tarih yok olurken; fahişelik, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve soygun hüküm sürmektedir. Dünya çapında Türkiye’de yetişmiş, bir tane bilim adamları, sanat adamları, edebiyat adamları ve siyaset adamları yoktur!

 Aslında Türkler, tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler. Ama Türkler için duyduğuna inanmak yeterlidir; okumak onlara çok zor gelmektedir. En kolayı, geçmişi öğrenmeden gece yatarken hissettiklerini kaleme alarak ertesi günü hüküm vermektir. Düşünün ki, hangi tesirin altındasınız ve kime kul olmaktasınız? 

Ben de bu ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Türk tarihini, Türk medeniyetini öğrenince, konuyu değiştirdim. 

Provokatörlerimizin çalışmaları ile 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de sağ ve sol ideolojiler arasında adeta bir iç savaş yaşattık. Ülkeye koyduğumuz ambargo ile halk canından bezmiş, yağa, tuza, gaza muhtaç olmuştu. Birkaç kişi zenginleşmiş, halk ise sefalete düşmüştü. Provokatörler için halkı ayaklandırmak zor olmadı. Ülke o dereceye geldi ki, sokaklarda her gün elli – altmış kişi öldürülüyordu. Bütün ülke terör korkusundan adeta sinmiş saklanmıştı. Binlerce Türk genci, bizim uydurduğumuz ideolojiler esasında can verdi. Zamanı gelince bilgimiz dâhilinde indirilen bir darbe ile terör bitti, ortalık sakinleşti. Çünkü provokatörler işi bitirmişler, geriye dönmüşlerdi. Burada oynadığımız oyun, milleti birbirine düşürüp çaresiz bırakmak ve onlara bir kurtarıcı göndermekti. Bu durumda o kurtarıcı, kim olursa olsun, ‘anarşiyi – terörü bitiren, ölümleri sonlandıran’ insan olarak kabul görecekti. Bizim demokrasi uğrundaki mücadelemizin esası buydu.

 Askeri hükümet çok sert tedbirlerle bir müddet ülkeyi yönetti. Ellinin üzerinde genç, haklı – haksız sağdan ve soldan ayırımı yapılmadan idam edildi. Bu sert cezalar tesirini çabuk gösterdi ve ülke bir anda süt liman oldu. Askeri hükümet bir müddet sonra ülkeyi sivil yönetime devretti. Bizim istediğimiz bir kişi iktidarın sahibi oldu. Askeri darbeyi yapan şahıs cumhurbaşkanı oldu. Yeni hükümet tam bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim büyük şirketlerimiz bu büyük pazara aç kurtlar gibi girdiler. Ülke ABD ve Avrupa malları ile doldu. Bu durumdan hem bizim şirketlerimiz faydalandı, hem de ülke boğazına kadar borç batağına girdi. Türkiye, kapitalizmi o kadar güzel uyguladı ki, yeni birçok vurgun ve soygun metotları bulundu. Hayali ihracat arttı, bankaların içi boşaltıldı, rüşvet devletin her kademesine girdi. Başta siyasiler olmak üzere, medya sahiplerine, üst düzey bürokratlara, bankacılara, yazar-çizer takımına ( gazeteci, dergi yazarı ) bu dönemde milyarlarca dolar rüşvet dağıttık.

 Kardeşlik, dostluk, iyi niyet, dürüstlük, ahlaklı ticaret unutuldu. Binlerce sahtekâr, yalancı, hem devlet kadrolarını, hem bankaları, hem de özel şirketleri doldurdu. Türkiye’nin bugünkü manzarasının sebebi 12. Eylül ihtilalidir desem abartmam… Ülke yapılanları görenler tarafından alttan alta kışkırtılmaya başlandı. Halk tepki koyuyor, sokaklar protestocularla doluyordu. Tepkileri azaltabilmek için tam o günlerde bir Kürt meselesi çıkardık. Önce, bir örgüt kurdurduk. Sonra küçük bir kasabaya baskın yaptırdık. Ülkenin gündemi bir anda değişti. Kürt PKK terörü, şehit edilen asker ve polisler, halka her sıkıntıyı unutturdu. Türkiye otuz yıldır bu mesele ile uğraşıyor. Sonuç almasını her defasında engelledik. PKK’nın liderini ‘idam edilmemek’ kaydı ile biz teslim ettik. Otuz yıldır süren PKK terörü, Türkiye’nin ekonomisine büyük darbe vurdu. Binlerce insan bu terör dalgası içerisinde ölüp gitti. Türkiye, hem siyasi, hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük kayıplara uğradı. Ülkenin düzgün hale getirilebilmesi için bize başvurmak zorunda kaldı. Biz de, onlara, Osmanlı İmparatorluğuna yaptığımız teklifleri yaptık. Kabul ettiler. Bu işler için harcadığımız dolarların birkaç katını kazandık ve Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir borç sarmalına yuvarladık.

 Bugünkü Türkiye; yalancılığın, sahtekârlığın, halkı aldatmanın, bizlere hizmet etmenin içinde yüzüyor; Mustafa Kemal’in bizi reddetmesinin bedelini ödüyor. Böyle bir ülkenin uzun boylu yaşaması pek mümkün değildir. Ya ruhlarda bir ihtilal yaparak yeniden kendileri olacaklar, ya da tarihten silinip gidecekler. Anadolu toprakları da bizim yarattığımız Ermeni ve Kürt devletlerinin olacaktır”.

David Rockefeller, itiraflarının bir bölümünde de, başka bir zengin Yahudi ailesi olan Rothschild ailesinin bir ferdi ile yapmış olduğu sohbete yer vermiş. Bu sohbetten de bölümler aktaralım:

“Rockefeller’in, (Dünya ülkelerini nasıl ele geçiriyorsunuz?) sorusuna Rothschild; Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları yıkmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin kuruluş yolunu açmak için çıkarıldı”.

“İsrail devletinin kurucusu sayılan Tehodor Herzl o zamanki Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in yanına giderek bizim ailemizin para desteği ile Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat Sultan bize karşı çıktı. Biz de gerekeni yaptık. Osmanlı İmparatorluğunu çaresiz bırakarak I: Dünya Savaşı’na soktuk. Çok zorlansak da, Osmanlı İmparatorluğunu yıktık. İstanbul’u ve Anadolu’nun bazı bölümlerini işgal ettik. Planlarımızı tam sonlandıracağımız zaman Mustafa Kemal adında, padişahı ve şeyhülislam’ı dinlemeyen asi bir general ortaya çıktı. Bütün planlarımız alt üst oldu. Hepsi geriye kaldı”.

“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır. O’nun varlığı, İsrail devletinin kurulmasını otuz yıl kadar geciktirdi ve bize milyarlarca dolar kaybettirdi. İzmir suikastı denen bir olaya karıştığı için idama mahkûm ettiği, Osmanlı Maliye nazırlarından aziz dostumuz Cavit Bey’i kurtarmak için O’nun yanına gittik. Bizi çok soğuk karşıladı. Tekliflerimizin hiç birisini kabul etmedi. Ve adeta bizi, makamından kovdu. Birkaç gün sonra da Cavit Bey’i idam ettirdi”.

İtiraflarda, Türkiye’den başka birçok ülkeye ve çeşitli olaylara da yer verilmiş. Bu ülkelerde ve olaylardaki aktörlerden bahsedilmiş. İkinci Dünya Savaşı, Hitler, Stalin, atom bombası, ihtilaller, darbeler anlatılmış… İran-Irak savaşının çıkarılmasının sebepleri ve sonucu değişik bir perspektif ile açıklanmış.

Şimdi, kendimize bakarak düşünelim… Toplumumuzu, yaşam şartlarımızı, siyasilerimizi ve icraatlarını, bilim ve sanat seviyemizi, ahlaki halimizi, güven ve inançlarımızı, hayata bakış ve algılayış tarzımızı düşünelim ve sonra kendimize soralım: Yukarıda itiraf edilenlerin bugünkü durumumuzu yaratmada tesiri yok mu? Başkalarını dinleyerek mi bu duruma geldik? Yüz yıl önce, zengin olmayan, geçim sıkıntısı çeken; fakat dürüst, namuslu, çalmayan, aldatmayan, güven veren bir toplum yapımız varken bugün niçin, hırsızların, üçkâğıtçıların at oynattığı, sahtekâr, alçak, zalim ve gaddar bir toplum haline geldik? Bu nasıl oldu? İtiraflar, bize yıllardır dost olarak görünenlerin aslında düşman olduğunu göstermiyor mu?

Bu durumlardan kurtulmanın tek yolu, Ulu Önder Atatürk'ümüzün istediği gibi “önce vatan ve millet” duygusunun bütün fertler tarafından kabullenilmesi ve aklın kullanılmasıdır. Aklı, devreden çıkarırsak yapılabilecek bir şey yoktur. Hasta mutlaka ölecektir! Ölmemek için akıllı olmak ve önce vatan ve millet, diyebilmek gerekir. Tehdit ve tehlike çok büyük, farkında olmalıyız….

NOT: Bu makale, Azebaycan’da yayınlanan KREDO gazetesinde 17. Mayıs. 2014 tarihinde Gazanfer Kazımov’un yazdığı “Rockefeller’in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türk’ün Bedbahtlığı” isimli makaleden yararlanılarak yazılmıştır.

Alıntıdır

(Bu yazıyı lütfen dostlarınızla paylaşınız...)


Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget