Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Barışların iddianamesinde  üç imzanın yer almasının nedeni ne olabilir?
Haksız ve hukuksuz olarak tutuklu bulunan gazeteci iki Barış'ın iddianameleri yazılmış.
İddianameyi görmüş değiliz. Görmeye de hiç meraklı değiliz, savcılık da yapmış olan elli yıllık bir hukukçu olarak,  görüp de tansiyonumuzu yükseltmeye hiç niyetimiz yok.
O zaman diyeceksiniz ki;  peki,  bu iddianameyi dile getiren makaleyi niçin yazıyorsunuz öyleyse?
Cevaplayalım.
Dünkü (12/05/2020)  Sözcü Gazetesindeki köşesinde Soner YALÇIN;   bu iddianameyi ele alarak,  iddianamede başsavcı, başsavcı vekili ve soruşturmayı yürüten savcı olmak üzere,  üç savcının imzalarının bulunduğunu ve bu uygulamanın bugüne kadar rastlanan olağan bir uygulama olmadığını, böylesinin hiç görülmediğini belirterek, bunun muhtemel nedenlerini dile getiren bir yazı yazmış.
Evet, basit ve iki sanıklı bir iddianamenin üç savcı tarafından imzalanması,  gerçekten pek rastlanmayan olağan dışı bir uygulamadır.
Aslında, savcılık makamı bir bütün olup, bir iddianamenin hukuki geçerlilik kazanabilmesi için, özellikle soruşturmayı yürüten ve iddianameyi kaleme alan savcı tarafından imzalanması yeterlidir.
Bir iddianamenin üç savcı tarafından imzalanması,  olağan dışı olsa da, hukuken bir mahzuru yoktur. Ancak,  böyle bir uygulama, kamuoyunda haklı olarak buna niçin gerek görüldü sorusunu akla getirir tabiatıyla.
Soruşturmaları, birden ziyade savcı tarafından yürütülen, çok sanıklı, bir çok eylemin bir arada olduğu yasa dışı örgütlerle ilgili çok kapsamlı büyük soruşturmalar sonunda müştereken düzenlenen kapsamlı ve karmaşık iddianamelerin, o soruşturmayı yürüten ve iddianameyi müştereken yazan savcılar tarafından birlikte imzalanmaları doğaldır.
Gazeteci Barış'ların soruşturmaları;  kapsamlı,  birçok olay ve eylemin ve sanığın yer aldığı karmaşık ve örgütlü bir suça ilişkin değildir. Bu nedenle,  iddianamenin;   soruşturmayı yürüten ve iddianameyi kaleme alan savcı tarafından imzalanması yeterli görülmeliydi.
Peki,  niçin başsavcı ve soruşturmayı yürüten savcıdan sorumlu başsavcı vekili tarafından da imzalanmıştır?
Bunun çeşitli sebepleri olabilir.
Bildiğimiz kadarıyla ortada, tutuklanmayı ve suçlanmayı, hakkında iddianame düzenlenmeyi gerektiren bir suç olmadığı için, iddianameye güç kazandırmak, inandırıcı olmak ve kamuoyu nezdinde sanıkların gerçekten suçlu olduklarına dair bir algı yaratmak için üç savcı tarafından imzalanmış olabilir.
İkinci olasılık, Saraydan böyle bir talimat gelmiş olmasıdır.
Üçüncü olasılık, bu soruşturmaya çok önem veren Saray'a yaranma arzusu olabilir.
Dördüncü olasılık, soruşturmayı yürüten savcı, soruşturma sonunda ortada kamu davası açılmasını haklı kılacak yeterli kanıt olmadığı için,  iddianame düzenleyerek dava açmak istememiş, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermek istemiş olabilir. Soruşturma savcısının, iddianame düzenleyecek başka bir savcı ile  değiştirilmesi de dikkat çekeceği ve eleştirileceği için,  soruşturma savcısına, sen istemeyerek de olsa,  iddianameyi yaz,  bizler de imzalayacağız seni yalnız bırakmayacağız denmiş ve iddianameye bu nedenle üç imza konulmuş olabilir.
Beşinci olasılık da;  soruşturma,  MİT Yasasının 27/3 maddesini ihlalden açılmasına ve tutuklama kararının bu nedenle verilmesine rağmen, davanın Ağır Ceza Mahkemesinin görevine girecek şekilde suçun ağırlaştırılmak ve MİT Yasasına muhalefet suçuna bir de TCK 329/1 maddesine muhalefet suçunun eklenmek istenmesi ve buna soruşturma savcısının itiraz etmesinden kaynaklı bir görüş ayrılığının çıkmış ve bu görüş ayrılığının üç imza ile giderilmek istenmiş olmasıdır.
Savcılığın;  üç imzalı bir iddianame sunarak, yargılamayı yapacak mahkemeyi manevi baskı altına almak istemiş olacaklarını düşünmek dahi istemiyoruz.

Güner Yiğitbaşı

13/05/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Darbelerin Panzehiri Demokrasi Ve Özgürlüklerdir
AKP Genel Başkanı ve yandaşları gündem değiştirerek, virüsle mücadelenin ekonomik boyutlarını yönetememenin sıkıntılarını gizleyebilmek için,  CHP'yi darbe çığırtkanlığı yapmakla itham ederek, hiç gündemde olmayan ve varsa dahi, siyasal iktidar olarak önlemekle görevli oldukları darbe söylentileriyle halkımızı oyalamaya çalışmaktadırlar.
Bize göre de, ülkemizde darbe yapacak tek güç Türk Silahlı Kuvvetleri olup, o da siyasal iktidarın sıkı denetim ve kontrolü altındadır.
Bu nedenle, AKP Genel Başkanının CHP'yi darbecilikle suçlaması,  abestir.
Bu makale, darbeleri kutsama, iyi görme, övme, siyasal iktidarı darbe ile tehdit etme veya korkutma amacıyla yazılmamaktadır. Tamamen bir düşüncenin açıklanmasıdır. Kimse kusura bakmasın,  eğip bükerek vay sende mi darbecisin diyerek suçlamaya yeltenmesin. Herkes haddini bilerek, isterlerse bu makaleden  sadece bir ders çıkarmaya kalkışsın.
Darbe ve darbeci kimlerdir ve niçin darbe yaparak meşru seçimle iş başına gelen siyasal iktidarları iş başından uzaklaştırmayı düşünürler, darbeler niçin kötüdür, halk darbelere niçin ve ne zaman karşı çıkarlar?
Bu soruların cevapları, CHP'nin darbe yandaşı olup olamayacağını, halkın darbeye yaklaşımını,  açıkça gösterecektir.
Darbe; meşru bir seçimle iş başına gelen bir siyasal iktidarı,  zorla ve hukuk dışı yollarla iş başından uzaklaştırarak,  insan hak ve özgürlüklerine ve hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik rejime son verip onun yerine insan hak ve özgürlüklerinin, hukukun üstünlüğünün bulunmadığı antidemokratik bir rejimin kurulmasına yönelik şiddet içeren bir eylemdir.
Darbeciler de; bu darbeyi gerçekleştiren, insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne dayalı demokrasiye, özgür ve demokratik seçimlere karşı olan anti demokrat kişilerdir.
Bu nedenle, bir toplumda insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokrasi tüm kurum ve ilkeleriyle işliyorsa, kimse darbe yapamaz, darbeye yeltenemez, halkı karşısında bulur. Aksi söz konusu ise; yani,  demokrasi tüm ilke ve kurumlarıyla işlemiyorsa, demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, hak hukuk ve adalet yok edilmişse, iş başındaki siyasal iktidarın,  zora dayalı bir darbeyle düşürülerek, darbecilerin kuracakları yönetim ile eski yönetim arasında üç aşağı beş yukarı özgürlükler ve demokrasi adına fazla bir fark oluşmayacağından, halkın darbelere ve darbecilere karşı çıkmalarını da bekleyemezsiniz.
Şayet, bir ülkenin ana muhalefet partisi; insan hak ve özgürlüklerine ve hukukun üstünlüğüne, bağımsız ve adil yargıya, hak, hukuk ve adalete, seçmen iradesine, meşru seçimlere saygılı ve demokrasiden yana ise;  insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne, adil ve bağımsız bir yargıya saygısı olmayan iş başındaki siyasal iktidarı, darbelerle değil,  meşru seçimlerle halkın iradesiyle, demokratik yollarla  iş başından uzaklaştırarak,  kendisi iktidara gelmeyi amaçlar,  darbecilere asla taviz vermez ve yeşil ışık yakamaz.  darbecilerle asla işi olamaz ve darbelerden medet umamaz. Zira, bilir ki; iş başına gelecek olan darbeciler de,  hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine, adil,  tarafsız ve bağımsız bir yargıya karşıdırlar.
Bu itibarla; yapılacak olan ilk meşru seçimlerde halkın oylarıyla, tek başına olmasa da büyük ortağı olacağı koalisyonla iktidara geleceği kuvvetle muhtemel olan ana muhalefet partisi CHP,  niçin darbe istesin, aklını peynir ekmekle mi yedi?
Siyasal iktidar;  darbelerden korkuyorsa, bu ülkede darbe olmasını istemiyor ve iktidarını sürdürmek ve yeniden seçim kazanmak istiyorsa; insan hak ve özgürlüklerini,  hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrımını, adil, tarafsız ve bağımsız bir yargıyı üstün ve hakim kılmak,  demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla yeniden tesis ederek uygulamaya koymak zorundadır.
En büyük tehlike; halk çoğunluğunun, hukukun üstünlüğüne, insan va hak ve özgürlüklerine, kuvvetler ayrımına, adil, tarafsız ve bağımsız yargıya olan umut ve güvenlerinin yok edilmesidir.
Şayet, halk; ister seçimlerle,  ister darbelerle iş başına gelsinler, her koşulda, ben özgür, mutlu olamayacaksam, güvenebileceğim adil, tarafsız ve bağımsız bir yargıya kavuşamayacaksam,  ne fark edecek düşüncesine kapılırlarsa,  hepimizin vay haline.
Darbeden korkanlar, darbe istemeyenler; önce,  kendilerine bakmalıdırlar.

Güner Yiğitbaşı

12/05/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Ana Muhalefet'e Darbe Suçlaması
AKP Genel Başkanı;  halkımıza,  beş adet maskeyi dahi dağıtamamanın, her geçen gün arkasındaki halk desteğinin eridiğinin, yapılacak olan ilk demokratik seçimlerde iktidarı kaybedeceğinin, iktidar olarak halka verebileceği hiçbir projesinin kalmadığının, yeni politikalar üretemez ve ülkeyi yönetemez hale gelmenin, uğradığı güç kaybının endişe ve korkusuna kapılarak,  kendisine yönelik hiçbir eleştiriye tahammül edemez hale gelmiştir.
İstiyor ki;  ağzından çıkan her söz, yaptığı her icraat;   doğru da olsa,  yanlışta olsa,  83 milyon insan bu sözleri doğru ve ülke yararına kabul etsin ve en ufak bir muhalif söz söyleyen olmasın, 83 milyon insan bir teba gibi kendisine biat ederek kendisini onaylasın, eleştirmesin ve ayakta alkışlasın.
Fiilen kırıntısı dahi kalmamakla birlikte, anayasasına göre hala demokratik bir ülke sayılan ülkemizde;  AKP Genel Başkanının, halkımızın tamamının kendisine biat etmesini istemeye hakkı ve yetkisi asla yoktur. Yok öyle bir şey.
AKP Genel Başkanı;  ne yazık ki,  bu gerçeği kabul edememekte, demokratik olması gereken ülkemizi tek başına,  kendi mutlak otoritesiyle ve doğrularıyla yönetmeye soyunmuş bulunmaktadır.
Bu nedenle, kendisine karşı muhalefet eden herkesi ve ana muhalefet partisi CHP'yi ve onun yöneticilerini;  darbecilikle,  darbe çığırtkanlığı yapmakla suçlamaktadır.
AKP Genel Başkanı;  çok az sayıda kalan görsel ve yazılı basını ve bunların yazarlarını, yargı ve RTÜK sopası ile cezalandırarak,  ana muhalefet partisini de darbe imacılığı ve çığırtkanlığı yapmakla suçlayarak,  sindirmeye çalışmaktadır.
Son olarak da;  demokrasilerin nefes borusu, baskı grupları olan,  başta barolar olmak üzere,  meslek odaları ve diğer sivil toplum kuruluşlarının başkan ve yöneticilerinin seçim usullerini değiştirerek, kendisine muhalefet eden sivil toplum kuruluşlarının da muhalif seslerini kısmanın yasal planlarını hazırlamaktadır.
Peki, darbe nedir?
Bir ülkede baskı kurarak,  zor kullanarak veya anti demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirmektir.
Söyleyiniz Allah’ınız aşkına, darbenin bu tanımına göre, iş başındaki AKP iktidarını zor kullanarak istifa ettirmeye veya devirmeye,  en başka CHP olmak üzere kimlerin gücü yetebilir, bu mümkün müdür?
Ülkemizde,  tüm darbeleri ve darbe girişimlerini, Türk Silahlı Kuvvetleri gerçekleştirmiştir. Bugün, TSK tamamen siyasal iktidarın sıkı ve mutlak kontrolündedir, yapısı değiştirilmiş ve tamamen siyasi iktidara bağlanmış, başına da genelkurmay başkanı yetkileriyle donatılmış, adeta sivil genelkurmay başkanı gibi orduyu tek başına yöneten, eski genelkurmay başkanı olan zat,  Milli Savunma Bakanı olarak getirilmiştir. TSK, 15.Temmuz darbe girişiminde buluna Fetö artıklarından da önemli derecede temizlenmiştir. Bu nedenle, CHP'nin darbe çağrısı yapacağı darbeci bir Türk Silahlı Kuvvetleri mevcut değildir.
Siyasal iktidar Emniyet Teşkilatını, ikinci bir silahlı güç olarak ağır silahlarla donatmış ve bu teşkilatın bağlı olduğu İçişleri Bakanlığına da en güvenilir siyasetçisini getirmiş ve geçtiğimiz günlerdeki istifasını dahi kabul etmeyerek İçişleri Bakanlığının başında tutmuştur.
Darbe hazırlıklarının yapıldığını öğrenerek siyasal iktidara zamanında duyurmakla görevli olan Milli İstihbarat Teşkilatının başında da, yıllarca çok güvendikleri için görev başında tuttukları bir kişi vardır.
Bu koşullarda,  CHP hangi silahlı güce darbe imasında ve çağrısında bulunabilecektir anlamış değiliz.
AKP Genel Başkanı;   ağzı sütten yandığı için,  acaba yoğurdu üfleyerek mi yemek istemektedir?
Öyle ya, şu anda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin başındaki Milli Savunma Bakanı olan zat,  eski genelkurmay başkanı olan kişidir. AKP Genel Başkanı;  acaba, Fetöcü subayların,  yaver olarak burnunun dibine kadar geldiğini fark edemeyerek, 15 Temmuz darbe girişiminde Fetöcü hainlere esir düşmüş, 15.Temmuz hain darbe girişimini öğrenerek gerekli önlemlerin alınmasını sağlayamamış olan Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanına güvenmemekte midir?
Güvenmiyorsa, bu kişileri hala niçin o makamların başında tutmaktadır.?
Anlaşılıyor ki;  AKP Genel Başkanı'nın, CHP'ye yönelik darbe iması ve çığırtkanlığı yapıyor suçlaması, gerçek dışı ve tamamen siyasi bir taktiktir.
İtibarı yükselen CHP'yi, darbecilikle suçlayarak itibarsızlaştırma,  sindirme ve  muhalefet yapmasını engelleme  girişimidir.
Ana muhalefet partileri, demokratik seçimlerle iş başına gelmeye namzet,  iktidar alternatifidirler. Bu nedenle, tüm muhalefet partilerinin ana amaçları, iktidarı demokratik seçimler yoluyla iş başından uzaklaştırarak iktidara gelmek ve bunun  için de,  iktidarın yanlışlarını eleştirerek, ellerinden gelen tüm yasal olanakları kullanmak,  en doğal demokratik hakları ve varlık sebepleridir.
Her biri seçmen olan halkımızın muhalif kesimleri de, demokratik seçimler sonucunda iş başındaki iktidarı iktidardan uzaklaştıracağız deme hakkına sahiptirler.
Bir ülkede darbe;   ya silahlı kuvvetler eliyle yapılır veya demokratik seçimlerle iş başına geldikten sonra, iktidar gücünü kullanarak, muhalefeti korkutup sindirmek ve anayasayı rafa kaldırmak,  insan hak ve özgürlüklerini, basın özgürlüğünü, yargı bağımsızlığını, meclisin işlevini fiilen yok ederek, demokratik rejimi değiştirmek suretiyle, bizzat iş başındaki siyasal iktidarlar tarafından gerçekleştirilebilir.
Umarız seçmen halkımız, yapılacak olan ilk demokratik seçimler öncesinde, AKP'ye oy atmayanlar darbecidir suçlamasıyla karşılaşmazlar.

Güner Yiğitbaşı

07/05/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Yanlış yaptınız ve yapmaya da devam ediyorsunuz!...
Siyasal iktidar, korona virüs salgını nedeniyle bilim kurulu oluşturdu ve iyi bir iş yaptı ama, bu yeterli değil tabi.
Bilim kurulu göstermelik kurulmaz, onun görüş ve kararları tavsiye niteliğindedir ama, siyasal iktidar uzmanlık gerektiren bu kararlara harfiyen uymak ve uygulamak zorundadır.
Bilim kurulunun aldığı tavsiye niteliğindeki kararların; kamuoyu, yani halkımızla paylaşılması, halkımızın bilim kurulu tarafından alınan tavsiye niteliğindeki kararları öğrenmesi ve bilmesi zorunludur.
Milli Güvenlik Kurulu da toplanıp kararlar almakta ve alınan ve yürütmeye tavsiye edilen bu kararlar,  açıkça halkımızla paylaşılmaktadır.
Milli Güvenlik Kurulunun hükümete tavsiye ettiği kararların, halkımızla paylaşılmasına rağmen, Bilim Kurulunun aldığı tavsiye niteliğindeki kararların halkımızla paylaşılmaması, bazı şüpheleri ve dedikodu bilgileri beraberinde getirmektedir.
Halkımız, Bilim Kurulu tarafından alınan ve hükümete tavsiye edilen kararların ne olduğunu bilmelidir ki; bu kararlardan hangilerinin uygulamaya konulduğunu hangilerinin uygulamaya konulmadığını görmeli ve salgınla mücadelede hükümetin yaptığı ve yapacağı olası doğruları ve yanlışları,  sandıkta değerlendirebilmelidir.
Salgınla mücadelede hükümetin aldığı kararların, seçilecek bir hükümet sözcüsü veya Sağlık Bakanı  tarafından açıklanmayarak, doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından açıklanması da bize göre garip olup, bu uygulamanın, aynı zamanda AKP Genel Başkanı olan ERDOĞAN'ın, bu salgınla mücadelede siyasi bir rant elde etme düşüncesinde olduğu şüphesini uyandırmaktadır.
Dikkat ederseniz, Sağlık Bakanı da; yaptığı her açıklamasında sayın cumhurbaşkanımız demeden, onu adını anmadan,  açıklamasına nokta koyamamaktadır.
Hükümet; plansız ve programsız, öncelik sırasına bakmadan yaptığı üretime yönelik olmayan verimsiz yatırımlar ve lüks harcamaları nedeniyle,  hazinenin içini boşalttığı için, salgın hastalık nedeniyle iş yerlerini kapatmak zorunda oldukları için geçimlerini sağlayamayan her iş kolundaki esnafa ve emeğiyle gün kazanıp yiyen gündelikçilere gerekli maddi desteği sağlayamadığı, özellikle CHP'li Büyükşehir Belediyelerinin yoksul ve işsiz kalan halka yaptığı mali desteği, hatta bedava dağıttıkları ekmeği, siyasi rant uğruna yasakladığı için,  halkımızın sıkı bir şekilde evde kalmalarını ve izole olmalarını sağlayamamış, sadece yirmi yaş altı ve altmış beş yaş üstü ölçüsünü koyarak,  bu insanların tümüne uzun süreli sokağa çıkma yasağı getirmiş, bu yaş grubu içinde kalmalarına rağmen çalışanları da, evde oturmaya mahkum etmiştir.
Ne kadar saçma bir karar, yirmi yaş üstü ve altmış beş yaş altı tüm insanlar, çalışıp çalışmadıkları ayrımı yapılmadan sokağa salınmış, herke yaş kriterine göre aynı çuvalın içine atılmıştır.
Bu uygulama,  salgınla mücadelede etkin olmadığı gibi,  eşitlik kuralına da aykırıdır. Yaşın yirmi'nin üzerinde,  altmış beşin altındaysa, bir yerde çalışmıyorsan dahi, sokağa çıkarak  aylak aylak dolaşabilir ve virüs yayabilirsin denilmiştir.
Şimdi de, dereyi görmeden paça sıvanmaya başlanmış, ölümler ve yeni vakalar sonlanmadığı halde, virüs salgınının kontrol altına alındığı gerekçesiyle,  bayram sonrası dahi beklenilmeden tedbirler gevşetilmeye başlanmıştır. AVM'lerin açılması çok mu gereklidir?
Uzun süreden bu yana evde hapis kalan altmış beş yaş üstü insanlara tanınan dört saatlik gezme ve hava alma izni yerindedir.
Ancak,  sıkı tedbirlerin,  bayramı da içine alacak olan genel bir sokağa çıkma yasağı uygulanarak,  sonrasında yeni bir durum değerlendirmesi yapıldıktan sonra gevşetilmesinin düşünülmesi gerekirdi.
Bu yapılmadan,  tedbirlerin gevşetilmesi, bugüne kadar yaptığımız fedakarlıkları,  büyük bir kitlenen iki aya yakın süredir özgürlüklerinden mahrum kalarak evde kapanmalarını, ekonomik kayıpları boşa çıkaracak, silbaştan sıkı tedbirlerin alınmasına ve daha büyük maddi hasar ve insan kaybına neden olacaktır.
Bir yirmi gün daha sabredemediniz. Bu sabırsızlığınız, umarız tüm emekleri ve fedakarlıkları boşa çıkarmaz.

Güner Yiğitbaşı

05/05/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Cumhuriyet Savcıları
Bu makaleyi, şu anda 25 senelik avukat ve öncesinde de,  25 sene Askeri savcı ve Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapmış,  50 yıllık faal ve tatbikatın içinde yoğrulmuş bir hukukçu kimlik ve deneyimimizle yazıyoruz.
Cumhuriyet Savcısı,  adı üzerinde,  Cumhuriyetimizi,  Cumhuriyetimizin Anayasamızdaki ilkelerini benimseyen,  savunan ve koruyan savcı demektir.
Peki,  Cumhuriyetimizin ilkeleri nelerdir?
Darbe Anayasası diyerek horlanan ve suçlanan,  ancak,  onu dahi uygulayacak kadar Cumhuriyet ve demokrasiden nasibini almamış olan AKP iktidarı tarafından tam olarak uygulanmayan ve çoğu demokratik maddeleri askıya alınan 1982 Kenan EVREN Anayasasının 2. maddesinde,  Türkiye Cumhuriyetinin ilkeleri;   insan haklarına saygılı,  Atatürk milliyetçiliğine bağlı,  demokratik,  laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak belirtilmiştir.
Gerçek Cumhuriyet Savcıları;   Cumhuriyetimizin,  insan haklarına saygı göstermeyi,  Atatürk milliyetçiliğine bağlılığı,  demokrasinin ilkelerini,  laikliği ve hukukun üstünlüğünü benimsemek ve bu ilke ve değerleri ülke genelinde hakim kılmak için uğraş vermek zorundadırlar.
Cumhuriyetin savcısı olduklarını unutarak,  kendi ikballeri,  koltukları ve gelecekleri için,  iş başındaki siyasal iktidar tarafından Anayasaya aykırı olarak yaratılan zor koşullara karşı,  meslek onurlarını ve  direnme güçlerini kullanmayıp kolay yolu seçerek iktidara teslim olan,  hal ve hareketleriyle,  verdikleri kararlarıyla,  iktidara hizmet eden ve  iktidarın savcısı görüntüsünü vererek,  Cumhuriyetin ilkelerini savunan savcılar oldukları  konusunda halkımızda kuşku uyandıran savcılar;   Cumhuriyet Savcısı unvanlarını taşısalar dahi,  milletimizin vicdanlarında,  gerçek anlamda bir Cumhuriyet  Savcısının  saygınlığını asla kazanamazlar.
Gerçek Cumhuriyet Savcılarının önemi;    Cumhuriyetin ilkelerini amaç olarak benimsemeyen,  Cumhuriyetin ilkelerini kendilerine vasıta yaparak,  gizli amaçlarını tesis etmek üzere sandıktan çıkmayı başaran,  Cumhuriyet ve demokrasi düşmanı kişilerin iktidar olabildikleri zor dönem ve koşullarda ortaya çıkar. Halkımız,  bu zor dönem ve koşullarda Cumhuriyet Savcılılarının varlığını fark ederler ve ararlar.
Cumhuriyet Savcıları;   sadece ve sadece,  işsiz ve güçsüz oldukları için çalmak zorunda bırakılan hırsızların,  adam yaralayan,  öldüren,  gasp yapan ve sair,  arkası olmayan gariban adi suçluların peşine takılan, en önemlisi de, siyasi iktidarların,  muhalefete sopa olarak kullandıkları savcılar konumunda olmamalıdırlar.
Cumhuriyet Savcıları;  yani,  Laik ve Demokratik Cumhuriyetin Savcıları,  Cumhuriyetin ilkelerinin çiğnendiği dönemlerde,  bu ilkeleri çiğneyen siyasal iktidarların ve yandaşlarının karşısında da dik durabilmeli,  tüm siyasal baskılara karşı koyup direnerek,  saygınlıklarını koruyabilmeli ve maruz kalabilecekleri her türlü olumsuzluklara rağmen,  laik ve demokratik cumhuriyetin ilkelerini korumaya yönelik görevlerini,  korkusuzca yerine getirebilmelidir.
Diyanet işleri Başkanının, Ramazan Cuma Hutbesinde eşcinsellere ve nikahsız beraberlik yaşayanlara yönelik olarak;  onları,  bulaşıcı hastalık gibi her kötülüğün sebebi olarak gösteren, insanları onlarla mücadeleye davet eden, onları hedef gösteren beyanları sebebiyle, din ve vicdan özgürlüklerini, özel yaşamı, cinsel tercihleri yok sayan, insanları sözüm ona ahlaklı olmaya zorlayan, değersizleştiren, itibarsızlaştıran, demokratik ve laik cumhuriyet karşıtı dayatma ve zor içeren beyanları üzerine, AKP Genel Başkanının;   görev ve yetki hudutlarını aşan Diyanet İşleri Başkanına sahip çıkarak, bu beyanları sebebiyle Diyanet İşleri Başkanı hakkında suç duyurusunda bulunan Ankara Barosunu,  Diyanet İşleri Başkanına yapılan bu saldırı,  devlete yapılmış saldırıdır diye beyanda bulunması üzerine, Ankara Cumhuriyet Savcılığının;  asıl suçluyu bırakarak, aslında laik ve demokratik cumhuriyeti savunan Ankara Barosu hakkında,  hem de resen,  soruşturma açması,  çok düşündürücü ve laik ve demokratik cumhuriyetimiz adına çok üzücü ve korkutucudur.
ATATÜRK;   savcılarımızın unvanlarının başına, ”Cumhuriyet” ekleyerek, onları sebepsiz Cumhuriyet Savcıları olarak onurlandırmamıştır.
ATATÜRK'ün;  hiçbir kamu görevlisine layık görülmeyen cumhuriyet payesini savcılarımıza vererek onları onurlandırması,  savcılarımızın demokratik ve laik cumhuriyeti koruyup kollama konusundaki görev ve sorumluluklarını daha da artırmış ve onlara bu görev ve sorumluluk,  yasaların yanında ATATÜRK tarafından adeta vasiyet edilmiştir.
Diyanet İşleri Başkanının;  özel yasasında belirtilen görev ve yetki sınırlarını aşarak söylediği, eşcinselleri ve zina yapanları hedef gösteren dayatıcı sözlerine,  Ankara Barosunun ve diğer demokratik ve laik çevrelerin gösterdikleri tepkiler;  evet, çok doğru,  AKP Genel Başkanının söylediği gibi,  devlete yapılan bir saldırıdır.
Ancak, Ankara Barosun saldırısına uğrayan devlet;   meşru, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti değildir.
Ankara Barosunun sorumluluğu gereği haklı olarak saldırdığı devlet;  Diyanet İşleri Başkanının, meşru demokratik ve Laik Türkiye Cumhuriyeti Devletine yaptığı saldırıyı püskürtmek amacıyla yapılan,  defakto oluşturulmaya çalışılan ve adım adım sona yaklaşılan, paralel anti laik şeriat devletine karşı yapılan bir saldırıdır.
Bu nedenle, en başta Cumhuriyet Savcılarımız olmak üzere, ATATÜRK tarafından kurulan, meşru laik ve demokratik cumhuriyetin tüm sevdalılarının,  Ankara Barosuna destek vermeleri,  ATATÜRK severliğin ve cumhuriyetimizin demokratik ve laik niteliğine sahip çıkmanın zorunlu bir gereğidir.

Güner Yiğitbaşı

01/05/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Ülkemizde maalesef siyasi liderleri tanrılaştırma anlayışı var.”
Recep Tayyip Erdoğan 2001
“…din adamları vaaz ettiklerini yaşamıyorlar, politikacılar da vaat ettiklerini yerine getirmiyorlar”.Türkiye Ermenileri Patriği vek. Peder Zaven Bıçakçıyan
İnternette dolanırken,  resmi görülen küçücük bir çocuğun bir tonluk kocaman bir mandayı boynuna bağlı ipi ile çekerek götürdüğünü görünce, ne ki mandanın ipi çekilmeden bile çocuğun arkasından gitmesi, canlıların insanların kulluğa köleliğe alıştırılmaları üstüne bir yazı yazmamın gerekli olduğunu düşündüm.
Bir ülkede tek adam yönetimi uzun süre devam ederse, halk da tek adamın her türlü anti-demokratik tavrına boyun eğer, ister istemez uzun süreç içinde alışılmış biat tavrına girer, halk böylece demokratik düşünceden uzaklaşır, bir şekilde iktidara gelen tiran da, biatçılar tarafından tanrılaştırılır. Hele tiranın adaleti ele geçirip yandaşları koruyup besledikçe ve muhalifleri her fırsatta dışladıkça yandaşlar arasından militanlar çıkmaya başlarken, muhalifler arasından da düşman olanlar çıkmaya başlar ve toplum düzeni bozulur.  Haliyle halk da kullaşmaya başlar. Başa geçen, kral, padişah, “reis” tiranlaştıkça zalimleşir, ama halk da uzun süreç içinde biat etmeye, “kulluğa”alışır.
Toplumun kullaşmasını Osmanlı tabasında yaşadık ve gördük. Osmanlı padişahları 500 yıl önce, Yavuz Sultan’la halifeliği de ele geçirince, dinsel bir tabu haline geldiler ve Avrupalıların dediği gibi devrin zalim “büyük efendi”si olmuşlardı.
Rönesans’ın temelini oluşturan matbaanın icadı, devrin bilim ve felsefeci aydınları, Batı halkına bilim ve icatları, özgür felsefi düşünce ve eserleri ile aydınlanma ivmesi kazandırdılar. Osmanlı halkı “kul” olmaya başlarken, Batı halkları da matbaa ve Rönesansın ivmesi ile aydınlığın ufkunu açmaya başladılar. 
İşte böylece Osmanlı halkı, matbaasız, bilimsiz, felsefesiz (Osmanlı uleması felsefeyi yasaklıyordu) yalın kılıç, tek Türk’ün yaşamadığı Yemen ve Viyana kapılarına doğru fetihlerde bulunuyordu. Bilimin ilerlemesinde çok büyük etkisi ve katkısı olan matbaa Osmanlı ülkesine 300 yıla yakın engellenirken,  Osmanlı bilimi böylece es geçip fetihler yapıyor, şimdiki RTE gibi oraya buraya cami, saray yapıyordu.  Şimdi de öyle değil mi, şimdiki yönetim fen lisesini azaltıyor, imam hatipleri çoğaltıyor,  fabrika yapacağına habire cami, saray yapıyor; bu Osmanlı gibi bilimi es geçmek değil midir? 15 nci yüzyıldan sonra 500 yıllık süreçte bu bilime ilgisiz kalma sonucunda Batı ile Osmanlı arasındaki makas gittikçe açılıyordu.
Osmanlı halkı ise, padişahın kulu halinde eğitimsizlikten, yönetimsizlikten gittikçe yoksullaşıyordu.  “Kul” haline getirilen Osmanlı halkı, padişahı “Allahın yeryüzündeki gölgesi” olarak biliyor, onu tabulaştırıyordu.
Halkın kullaşması

500 yıl önceki Fransız felsefe yazarlarından sadece 33 yıl yaşayan Etienne de La Boetie(1)yazdığı kitabında bakınız, günümüze bile ışık tutan görüşleri ile neler yazıyor:
“Halk bir kere kullaşmaya görsün, özgürlüğünü öylesine unutuyor ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksız oluyor. Üstelik halk, çok içten ve istekli bir biçimde kulluk (hizmet) ediyor. Bu durumu gören, onun özgürlüğünü değil de köleliğini kaybettiğini sanır. İlk başlarda, kuvvetle alt edilmişlikten dolayı ve zorlama nedeniyle hizmet edildiği bir gerçek. Fakat bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir. Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler. Bu insanlar daha ileriye bakmadan, doğdukları gibi bir yaşamı sürdürmekle yetinirler ve bulduklarından başka hakları ve malları olabileceğini düşünmemelerinden de öte, doğumlarındaki durumu doğal durumları olarak kabul ederler.”(2)
İnsanın “kul” olması
Biz bu kulluk olayını 600 yıl yaşadık. Osmanlı padişahları Türk halkını “kul” olarak görürdü, halka hitap ederken “kullarım” derlerdi. Halk da, “kul olmak”  duygusuTanrı için söylenmesine, dinen günah olmasın karşın, halk da bu hitapları öylesine benimsemiş öylesine kanıksamıştı ki, padişaha hitaplarında “kulunuz, kullarınız” derlerdi. Bunu birçok kaynak görebiliriz. Öyle ki, zamanın Avrupa insanları bile, özellikle Yükselme derinde, başta Venedikliler Osmanlı padişahlarına “büyük Efendi” derlerdi. (sf 34)
Osmanlı ülkesindeki insanların “kul” olduğunu yazan,  günümüzden 500 yıl önce yaşamış Fransız Rönesans yazarlarından, aydınlanma devrinin felsefecisi Etienne de La Boetie (1530-1563-33 yıl yaşamış) “özgürlük” ve “kul” olma konusundaki Gönüllü Kulluk Üzerine Söyle adlı kitabında, Ceneviz halkının “özgürlüğü” yeğlerken Osmanlı halkının da din baskısı ile hem de gönüllü olarak “kul”  olduğunu açıklarken bakınız neler yazıyor:
“….Çok az sayıda olan ve öylesine özgürce yaşayan Venediklilere bakarsak, içlerinde en kötü olanın bile kral olmak istemediğini görürüz. Aynı şekilde doğup eğitilmiş bu insanların, özgürlüklerini en iyi biçimde kimin daha iyi sürdürebileceğinden başka bir tutkuları yoktur. Beşikten beri bu şekilde öğrenmiş ve davranmış olan Venedikliler, bağımsızlıklarının en ufak bir parçasını bile dünyanın diğer tüm mutluluklarını elde etmek için feda etmezler. Bu insanları gören bir kişi kalkıp da bizim büyük Efendi(3)diye adlandırdığımız insanın topraklarına giderse, burada sanki bu büyük Efendi’ye kulluk-kölelik etmek için doğan ve onu yerinde tutmak uğruna canlarını veren insanlarla karışılacaktır.”  (Sf 34)
Osmanlı halkı “büyük Efendisi” padişaha gönüllü kulluk yapar, doğan çocuklar da bunu doğal kabul erlerdi, “kul”luk töresi yüzyıllarca devam ederdi. Çünkü Osmanlı halkının eğitim öğretimi “kulluk” üstüne, dinsel baskılı,  anlamını bilmeden Arapça öğrenimine dayanıyordu.  Böylece biatle ipin çektiği manda gibi, şartlanan, köleleşen halk “büyük Efendi’sini eleştirmek bile günah sayılıyordu. Dünyalarında her türlü nimetin Tanrı yanında “büyük Efendi”sinden geldiğine inanıyordu. Böylesine biatçi bir halk asla yenişemez, yenilikler yapamazdı.
Özgür insan yaratıcı olur. Mandayı çeken küçük çocuk


Halkın kullaşması
600 yıllık bir devletin insanları çocukluklarından beri,  Batılıların “büyük Efendi” dedikleri Osmanlı padişahına “kul” olmayı telkin ederse, o kişi toplumda “kulunuzum padişahım” telkini ile büyüyen halk, hiçbir yaratıcılık vasfını geliştirmeyecektir.  O “büyük efendi”sine sonsuz bir şekilde biat ederek büyüyecek, “kul” köle gibi yaşayacaktır, tıpkı küçük bir çocuğun kocaman mandayı çektiği gibi, yani mandanın o ipi çeken insana kocaman bedeni ile şartsız biat etmesi ömrünce sürdürecektir. İşte Osmanlı halkı bu telkinle 600 yıl bilime katkı sağlamadı, her türlü nimeti o sömürücü “küçük Efendi”sinden bekledi, gerileyerek çağın gerisinde kaldı.
Genellikle padişahların çoğu, çağdaş bir eğitim alamadıkları için, ileri görüşlü olamazlar, bağnazlık ve hurafe içinde, halktan gelen icat, buluş ve yeniliklere dinsel cehaletle, dinsel zırhla karşı koyarlar, “şeriata karşı, şeriata uymaz”  uyduruk fetvalarla her türlü ileri sıçramayı engellerdi. İşte 600 yıllık Osmanlı bu baskılı düşünce ile geriye gitmiştir.   
İşte Osmanlı, hızla ilerleyen Batı karşısında kullaşmasının köreltici geri kalmışlığı ile Cumhuriyete kadar toprağını, devletini, her şeyini kaybetti.  Cumhuriyete gelindiğinde Osmanlı halkı o kadar eğitimsizdi ki, halkın yüzde 98 i okuma yazma bilmiyordu. (Okuyunuz Osmanlı Tarihini,  değil halk, Osmanlının bazı vezirleri (paşaları), bazı sadrazamları bile okuma yazma bilmiyordu). Atatürk ve Cumhuriyetle Kurtuluş mücadelesi vermese idi Türk halkı belki de Orta Asya’ya tekrar gönderilecekti.
Oysa özgür insan yaratıcı olurken, cehalet bağnazlığı doğurur, dinsel bağnazlık hurafeyi doğurur, hurafe de bilime karşıdır, bilim üretmez, cehaletin içine sürüklenir, her türlü yenilik ve yaratıcılığa ilgisiz kalır, karşı durur. Osmanlı işte bu süreç içinde bilime ilgisiz kaldı, “500 yıl bilime hiçbir katkısı olmadı”.(4).
Osmanlı yönetenleri padişahlar, Yavuz Sultan Selim’le, Halifeliğin Osmanlıya geçmesi ile halk nazarında daha büyük bir tanrısal paye kazanmışlardı. İşte böylesine devlet ve halk nezdinde Tanrısal güç kazanan padişahlar artık dokunulmaz, halkın malına, canına hem de namusuna hükmeden sınırsız bir güç halinde geldiler. Öylesine bir hükmeden güç sahibi idiler ki, halk da onların,  mülk de onlarındı.
Halifelikle dinsel bir dokunulmazlık ve dinsel zırha bürünen padişahların hemen çoğunluğu, devlet hazinesini babasının malı gibi, babasının çiftliği gibi sınırsız bir saçıp savurma hırsı ile kullanırlardı. Ayrıca öylesine dine aykırı davranışlarda bulunurlardı ki, öz kardeşlerini, öz çocuklarını acımadan katlederlerdi. Ayrıca onlarca yüzlerce cariye ile dinin “zina” dediği işleri yapar, sarayda sınırsız cariye ile yatarlardı, hatta oğlancılık denilen “Hut Kavmi”nin cinsel suçunu bile yaparlardı.  Öyle padişahlar vardır ki evli kadınları bile saraya eş veya odalık için getirtirlerdi.(5)
Osmanlı halkı ise, dinsel biat ve bağnazlığın etkisi ile öylesine kullaşmışlardı ki, padişahların bu din dışı tavırlarına karşı çıkma cesaretini gösteremiyorlardı. Böylece “kul”laşan, bağnazlaşan halk daha da geriye gider, asla yaratıcı olamazdı ve her türlü nimetin baştaki tirandan geldiğine inanırdı. 500 yıl önce, Fransız yazarın dediğine göre Osmanlı halkı için “kulluk-kölelik etmek için doğan ve onu yerinde tutmak uğruna canlarını veren insanlar” diye bahsetmektedir. (sf 34)
Yani devlet yönetimindeki demokrasiye inanmayan muktedirler, halkı her yönden sömürürken, halkın ileri gitmesini istemezler, kendilerini eleştirenleri asla affetmezler. Kendilerine biat edenleri,  “kul”luk edenleri beslerler,  karşı çıkanları en şiddetli şekilde cezalandırırlardı.  Çünkü onlar dini kullanarak  (padişahlar halifeliği kullanarak) her şeye hükmetmek isterler. Böylesine alıştırılmış bastırılmış halk da zaman geçtikçe koyun gibi, “mandayı çeken çocuk” gibi güdülmeye alışırlar, başka mutluluk aramazlar; padişahın, “reis”in, “führer”in faşist yönetimin her türlü haksızlığına biat ederler, bu yönetenlerin her şeyi bildiğini, her sözlerini doğruluğuna inanırlar. Öylesine toplumdan da ölümüne yandaş,  ölümüne biat edenler çıkar, “g….n gılı olurum”, “öl de öleyim” , “peygamber gibi” vb söylemlibağlılığından tutun da cinayet işleyen şebekelere, canlı bombalara, suikastçılara, her türlü iftiracılara, sınırsız yalancılara kadar varan halk-tebaa oluşur. O zaman “demokrasi” düşüncesi yok olur.  İşte 17 yıllık AKP-RTE yönetimindeki tırmanışla şimdiki tek adamlık yönetime geldik. Tek adam yönetimi en yanlış bir yönetimdir. Dünyada nerede bir tek adam yönetimi varsa orada gerilik fakirlik vardır. 60 civarında olan Müslüman devletleri de ne yazık ki tek adam yönetimi ile yönetilmekte ve bu ülkeler dünyanın en geri kalmış ülkelridir.
Şimdilerde diktatör gibi tek adam konumundaki R.T. Erdoğan, ülkemizdeki demokratik düzeyi eleştirirken, 2001 yılında, demokrasi adına aşağıdaki ümit veren sözleri söyleyerek iktidara gelmişti:
Her şey liderin iki dudağının arasında. Milletvekili elini kaldırırken liderin, grup başkan vekilinin dudağına, gözüne bakıyor. Grupta başka davranıyor, kuliste başka konuşuyor. Bütün bunların altında lider sultası yatıyor. Milletvekillerimiz birer parmak kaldırma, indirme makinesi olmuştur. Yeni bir liderlik tarifi lazımdır. Tekelci bir aklın yönettiği siyaset değil, kolektif bir aklın yürüttüğü bir siyaset anlayışı şart. Kendileri dışındaki kanaatlere tahammül edebilecek, paylaşmasa bile başka fikirlere tolerans gösterebilecek liderler mevcut değil. Ülkemizde maalesef siyasi liderleri tanrılaştırma anlayışı var.”(6)
2001 yılında iktidara gelmeden önce işte bu sözleri söyleyen şimdilerin “tek adam”ı  R.T. Erdoğan’dır. Evet, kendisinin dediği gibi, bizzat kendi partilileri tarafından, (ne ki bizzat kendisi tarafından)  kendisini tabulaştırıp, peygambere benzetmektedir.(7)
Toplumların yönetimine ne yazık ki, iktidara gelmeden önce böyle doğru teşhis koyan politikacılar (RTE), iktidara geldikten sonra daha bir bencil ve baskıcı hale geliyorlar ki, söylediklerini unutuyorlar. RTE nin tek kişilik yönetiminde adaletsiz, hukuksuz, keyfi idaresi ile muhalefeti ezmeye çalışan “dinci kinci” yönetiminin sürecini yaşıyoruz.
Bu konuda İstanbul’da yerli Hıristiyan din adamı Ermeni Patriği nasıl da doğruyu söylüyor:  “…O aradığımız güzellikler, barış, sevgi neden yok dedim, bunun iki tür insandan kaynaklandığını söyledim. Birisi din adamlarından, diğerisi de politikacılar yüzünden. Çünkü din adamları vaaz ettiklerini yaşamıyorlar, politikacılar da vaat ettiklerini yerine getirmiyorlar”. (8)
Özet olarak dünyada en en iyi en çağdaş yönetim,  gerçek bir halk iradesine dayanan özgür meclisli demokratik yönetimdir. Halkın aydınlanması için, çağdaşlaşması için politikacılar da, bu arada din adamları da doğru konuşmaları, doğru davranmaları ve halk iradesine daha saygılı olmaları gerekir.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 
SON NOTLAR
(1) Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev Etienne de La Boetie İmge Yayınevi 2016 5. Baskı
(2)Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev Etienne de La Boetie İmge Yayınevi 2016 5. Baskı Sf 32-33
(3) Yazarın notu. Osmanlı Padişahı
(4)Kimya dalında bilim Nobel’i alan ilk Türk Bilim adamı Prof. Dr. Aziz Sancar, Türkiye ziyaretinde “İslam âlemi 500 yıldır bilime hiçbir katkısı olmamıştır”  demiştir
(5)Meraklısına, Sivas Valisi çok güzel bir karısı devrin padişahı eş olarak saraya istemiştir. İnanmayanlar araştırınca görürler. Bırakın padişahları, daha beri gelelim, devlet yönetiminde faşistleşmeye başlayan DP Başbakanı A. Menderes de aynı ahlak dışı olayı yaşamıştı.
(6) Pişman Ettiler Necati Doğru Sözcü 29.04.2020 sf 5
(7)“Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisini peygambere benzetti
 Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, katıldığı bir televizyon programında 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı geceyi anlatırken, kendisini Hz. Muhammed’e benzetti”. 2017-04-12 09:35:30
https://siyasihaber4.org/cumhurbaskani-erdogan-kendisini-peygambere-benzetti
(8)Cem Vakfının 17. Kuruluş Yıldönümü gecesinde Türkiye Ermenileri Patriği adına Peder Zaven Bıçakçıyan davette yaptığı konuşmasından.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget