Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Güvenli Bölge Aldatmacası
Fırat’ın doğusu, güvenli bölge, barış koridoru sözlerini sıkça duyuyoruz ve bu gidişle daha uzun süre duymaya devam da edeceğiz.
Siyasal iktidarın başındaki güçlü zat'a kalsa, Fırat’ın doğusuna askeri harekat yapacağız ve oradaki PKK/PYD/YPG Kürt oluşumunu kökünden kazıyarak yok edeceğiz, artık çok geç, hepimize geçmiş olsun, atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti.
ERDOĞAN bu tehlikeyi, Amerika’nın ipiyle kuyuya inmeden, hiç yoktan burnunu Suriye sorununa sokmadan, Esat yönetimini karşısına alarak onu devirmek isteyen sözüm ona Özgür Suriye güçlerine arka çıkarak hata üstüne hata yapmadan önce düşünecek ve Esat'ın güçsüzleştirilmesi ve bunun sonucunda  Suriye’nin toprak bütünlüğünün yok edilmesi halinde, Suriye Kürtlerinin bunu fırsat bilerek, bölgede güçsüz ve parçalanmış bir Suriye görmek ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmek isteyen en başta Amerika olmak üzere yayılmacı devletlerin de desteğiyle, parçalanmış ve toprak bütünlüğü yok edilmiş Suriye’de, yeni bir yapılanmaya gidebileceklerini öngörebilmeliydi.
Bu basireti gösteremediler, elbirliğiyle Esat'ı güçsüz kıldılar, Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını yok ettiler, bunu fırsat bilen Amerika, Rusya ve İran bölgeye inerek, güç elde ettiler. ABD; Suriye Kürtlerini, IŞİD'le savaşıyorlar aldatmacasıyla maşa gibi kullanarak silah ve askeri eğitim desteğiyle iyice güçlendirdi ve Suriye’nin Kuzeyinde ve ülkemizin güneyindeki bu çıban başı oluştu.
Bizi yönetenler de Amerika’nın gerçek ve nihai amacının ne olduğunu, korkunun ecele faydasının olmadığını çok iyi bilmelerine rağmen, rahmetli Erbakan'ın tabiriyle, pansuman tedavi diyebileceğimiz güvenli bölge aldatmacasıyla içerideki taraftarlarını aldatarak kendi safında tutmaya çalışıyor.
Buradan soruyoruz,30-40 Km derinliğinde, hem de Türk Askerinin mutlak kontrolü altında bir güvenli bölge kurulmasına ABD'yi ikna etseniz ve böyle bir güvenli bölge, güvenlik koridoru oluşmasını sağlasanız ne olacak ki?
ABD, aklına koymuş ve planlarını yapmış, Suriye'yi parçalayacak ve Fırat’ın doğusuna ve ülkemizin güneyine isabet eden Suriye topraklarında bir kukla Kürt oluşumunu hayata geçirecek.
Gözleriniz kör mü, ülke olarak bizim tüm karşı çıkışlarımıza rağmen, hala stratejik ortağımız olarak kabul ettiğiniz ABD;  Fırat’ın doğusundaki Kürt oluşumuna, ağır silah ve askeri eğitim desteğini artırarak sürdürüyor, bu gerçeği hala niçin görüp kabullenemiyorsunuz? IŞİD ile mücadele sonlandığı halde, Suriye’nin kuzeyindeki kürt yapılanmasına askeri desteğini sonlandırmayan ve bu desteğini daha da güçlendiren ABD'nin, bölgede  yapmak istediği bir şey, nihai ve kalıcı bir emeli var demek ki.
Bu gerçekler karşısında; siz, ABD'nin ülkemiz için de hayırlı olmayan  bu nihai planını engelleyemediğiniz, artık imkansız da olsa, Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için hiçbir çaba sarf etmediğiniz, kimse alınmasın ama, bunu bir Türk Vatandaşı olarak çok üzülerek yazmak zorundayız, Esat'ı muhatap alarak, onunla doğrudan görüşmediğiniz, ondan özür dilemediğiniz, tekrar kardeşim Esat diyerek bağrınıza basmadığınız ve hatta, Esat yönetimine siyasi ve askeri destek sunmadığınız sürece, 30-40 kilometre değil,50 kilometre derinlikte bir güvenli bölge sağlamayı basarsınız ne kıymeti olacak ki?
Sağlayacağınız 30-40 kilometrelik güvenli bölge, bizim değil oradaki Kürt oluşumu için bir güvenlik kalkanı oluşturacaktır.
Bu güvenli bölge girişiminizle, bugünden, Suriye’nin toprak bütünlüğünün yok edilerek parçalanmasına, Kuzey Suriye’de ve ülkemizin 30-40 kilometre güneyinde, şimdilik sadece PKK ve PYD/YPG unsurlarından oluşan bir Kürt yapılanmasına razı ve onay vermiş, meşrulaştırmış, ülkemiz için daha kötü sonuçlar doğuracak olan sonraki oluşum ve gelişmelerin önünü açmış olmayacak mısınız?
Macun tüpten çıktı beyler. Ülkemizi, kırk katır mı, kırk satır mı? tercihiyle baş başa bıraktınız. Ne kadar övünseniz azdır!
Ne dersiniz?
Değerli okurlar, ülkemizin bu iç ve dış devasa sorunları arasında bayram kutlamak neyimize ama, yine de hepinizin Kurban Bayramını en iyi dileklerimizle kutluyoruz.

Güner Yiğitbaşı

10/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Haydi girecekseniz giriniz artık!...
AKP Genel Başkanı ERDOĞAN; yaklaşık, bir seneden bu yana, ülkemizin çıkarları ve bağımsız bir devlet olmamızın gereği olarak, güney sınırlarımızda Suriye'nin Kuzeyinde, PKK/PYD unsurlarından oluşan özerk bir Kürt yapılanmasına asla razı olamayız sloganı ile (ki böyle bir yapılanmayı biz dahil, ülkesini seven hiç kimse istemez) sürekli olarak Fırat'ın doğusuna askeri harekat yapacağımızı ve bu unsurları oradan söküp atacağımızı meydanlardan haykırmış ve bu günlere gelmiş bulunuyoruz ve bu aynı sözleri hala duymaktayız.
Çok önceleri, seçimlerden önce, bu harekatın çok yakın bir tarihte olacağını belirtmek için, belki yarın belki yarından da yakın, bir gün ansızın gelebiliriz dahi demişti.
Biz, ülkesini seven ATATÜRK ve barış yanlısı bir kişi olarak, ATATÜRK'ün; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine sıkı sıkı bağlıyız, komşu devletlerle aramızda oluşan önlenemez sorunlarımızın, savaşla değil, diplomatik görüşmelerle ve sulh yoluyla çözülmesinden yanayız.
Biz ayrıca, bağımsız bir devlet olarak, Amerika ve sair yayılmacı devletlerin dolduruşuna ve sözlerine güvenerek ve kanarak, komşumuz olan devletlerle aramızda var olan hazır barışı bozup, sonra da; ülkenin, kendi ellerimizle bozduğumuz huzur ve çıkarlarını yeniden eski haline getirebilmek için kıvranmaktan, bu uğurda savaşı dahi düşünür hale gelmekten yana da değiliz.
Suriye sorunu ve onun sonucundaki ülkemizin güney bölgesinde oluşan PKK/PYD Kürt yapılanması sorununu, basiretsiz yönetimleriyle başımıza bela eden bu AKP iktidarı, Suriye'nin içişlerine karışarak, Suriye'nin meşru güçleriyle savaşan terör örgütlerine destek vererek, Şam’da cuma namazı kılmak, İslam Ümmetinin lideri olmak, sözüm ona Suriye’deki Esat yönetimini devirerek Suriye'ye demokrasi ve özgürlük getirmek(sanki demokrasi ve insan haklarına önem veriyorlarmış ve ülkemizi demokrasi ve özgürlük cenneti haline getirmişler gibi) iddialarıyla ABD'nin dümen suyuna girerek, ülkemizi Suriye bataklığına sürüklemiş, bugünkü Fırat'ın doğusundaki yapılaşmanın mimarı olmuş, daha sonra  olanları görmüş ayağı yere basmış ve ABD ile ters düşerek, bu sefer İran ve Rusya'ya sığınmak zorunda kalmış, o kadar ki, Nato Üyesi olmasına rağmen, Rusya’nın ve lideri Putin'in sempatisini kazanıp devam ettirebilmek adına, hava savunmamız için ABD'yi istenen düzeyde zorlama gereğini duymadan, sen vermiyorsan ben de Rusya’dan alırım demek suretiyle, ABD'ye nispet edercesine Rus S-400 füzelerinin satın alınması yoluna gidilerek, baştan hatalı bir Suriye politikasının, ülkemizin başına ne çoraplar ördüğünü, gözler önüne sermiştir.
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
Yaklaşık bir yıldır gireceğim dediğiniz Fırat'ın doğusuna, biz karşı olmamıza rağmen, girmeyi düşünüyorsanız, ülkenin itibarını ve güven duygusunu daha fazla sarsmadan, hazırlıklarınızı tamamlayarak biran önce giriniz lütfen. Yok, ABD yeşil ışık yakmıyor, ABD'yi ikna edemedik, daha yeni bildiri yayınladılar ve Fırat'ın doğusuna yapacağımız harekat için, yapmamamız konusunda bizi uyardılar, bu şartlarda harekat yapamayız diye düşünüyorsanız, ülkenin itibarı adına, susunuz lütfen.
Ülkenin itibarı;
Lüks saraylar ve tüyler ürperten israf derecesindeki harcamalar ile değil, ülkeyi yönetenlerin; ancak yapabileceklerini Dünya kamuoyu ile paylaşmaları veya paylaştıkları bu sözlerini yerine getirmekle, tek başına yapamayacakları işleri Dünya kamuoyu ile paylaşmamakla ölçülür.
Biz, böyle bir harekat istemiyoruz, ancak bu konunun dillendirilmesinden sonra hareketsiz kalınmasını da, ülkemizin itibarı adına, içimize sindiremiyoruz.

Güner Yiğitbaşı

06/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Memur Kafasıyla Ekonomi Yönetilemez
Yazı başlığımız nedeniyle, en başta memurlarımızdan özür diliyoruz.
Memur örneğini şunun için veriyoruz. Emeklilik yaşı gelen memurlarımız; genellikle, emekli olmadan iki veya üç ay sonra maaşlarında bir miktar artış olacak olması nedeniyle, biraz daha fazla emekli ikramiyesi alabilmek için, emekliliklerini iki üç ay erteleyerek, sözüm ona kazanç elde edeceklerini zannederler ve bu iki veya üç ay içinde bizim gibi ekonomisi istikrarsız bir ülkede kaybedeceklerini, paranın alış gücünün düşmesi nedeniyle, emekli ikramiyelerindeki miktar artışının kendilerine bir fayda sağlamadığını, bir an önce emekli olarak alacakları ikramiyelerini değerlendirmeyi düşünemezler ve zarar ederler ya, işte bu nedenle, memur örneğini vererek yazımıza başladık.
Konuyu, ülkemizdeki yerli, daha doğrusu büyük oranla montaj otomobil sektöründeki durgunluğa getirmek istiyoruz.
Bu sabah, televizyon izlerken, otomobil sektöründeki 2019 Temmuz ayı toplam satış oranın, geçen yıl temmuz ayına nazaran, neredeyse yüzde yetmişe varan oranda azalarak daraldığı haberini duyunca, bu makaleyi yazmayı planladık.
Bu daralmadaki ana sebepler;
Türk parasının sürekli değer kaybederek, büyük ağırlığı montaja dayalı yerli otomobil girdi maliyetlerinin sürekli artışı, otomobiller üzerinden devletin aldığı katma değer, özel tüketim gibi vergilerin oranlarının çok yüksek oluşu, artan hayat pahalılığı nedeniyle, otomobil alıcılarının ekonomik güçleri zayıfladığı için, maliyetleri ve fiyatları artan otomobile olan taleplerinin önemli derecede azalması, otomobil kredi faizlerinin çok yüksek oluşu, otomobili aldıktan sonra da, akaryakıt, yedek parça, servis ve bakım masraflarının aşırı pahalı olması nedeniyle, satın alınan otomobili yürütebilmenin çok zorlaşması, şeklinde sıralayabiliriz.
O zaman, özellikle yerli otomobil sektörünün satışlarında canlanma sağlayabilmek için ne yapılmalıdır sorusuna; ekonomiyi yönetenler, memur kafasını bir kenara bırakarak, akıllı cevaplar ve çareler üretmelidirler.
Otomobil, ülkemizde hala lüks bir ihtiyaç olarak görülmektedir. En büyük yanılgı da budur. Oysa ki, Otomobil sahiplerinin ve trafikteki otomobil miktarının çoğalması, bir ülkenin medeniyet ve gelişmişlik kriteri olarak değerlendirilmektedir.
Otomobil deyip geçmeyiniz. Otomobil; sadece satılırken, Devlete katma değer ve özel tüketim vergisi olarak gelir sağlamamaktadır.
Otomobili satın alan kişi, alırken ödediği fahiş katma değer ve özel tüketim vergisi ödemekle kalmıyor ki, bu vergilere yüklenerek otomobil satışlarını daraltıyorsunuz. Asıl satıştan sonra, bir otomobil üzerinden Devlet olarak kazanılan ek vergileri, ekonomiyi yönetenler niçin göremiyorlar?
Otomobili aldınız, onu yürütebilmek için sürekli akaryakıt alacaksınız, akaryakıt fiyatlarının yarıdan fazlasının devlete ödenen vergi olduğunu niçin düşünemiyorsunuz?
Aynı şekilde, otomobilin belirli sürelerde servis bakımları var, yedek parça ve lastik değişimleri var, tüm bu işlemler nedeniyle de, Devlet otomobil sahibinden katma değer vergisi, bu işlemleri yapan iş adamlarından da gelir vergisi almaktadır. Bir de otomobil sektörünün canlı olmasının istihdama olan katkısını, bu sektörde çalışanlardan alınan gelir vergisini bir düşürsenize.
Bitmedi daha, bu ülkenin baş belası ve ekonomik kamburu olan, kar garantili yap işlet devret rezaleti var biliyorsunuz. AKP iktidarı, yap işlet devret yoluyla köprüler ve yollar yapıyor ve bununla övünüyor, bunları yapan müteahhit firmalara, köprü ve yollardan geçiş için garantiler veriyor ve verdiği garantinin altında geçiş yapılması halinde, aradaki farkı, o tamah ederek artırdığı katma değer ve özel tüketim gibi vergi kazançlarından ödüyor.
Devlet olarak; süreklilik arz eden, tüm bu vergi gelir  zincirlerini düşünmeden, tamah ederek, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez politikasını uygulamayarak, otomobil satışlarının üzerindeki katma değer ve özel tüketim vergilerini azaltmak bir yana, sürekli artırırsan, katma değer vergili otomobil fiyatı üzerinden, özel tüketim vergisi alırsan, yani verginin de vergisini alırsan, otomotiv sektörünü felç edersen satışların daralmasını kendi ellerinle sağlarsan, yukarıda saydığımız satış sonrası vergi gelirlerinden mahrum kaldığın gibi, yap işlet devret modeliyle yaptırdığın yol ve köprüler için ödemek zorunda kaldığın kar garanti ödemeleriyle, hazineyi boşaltırsın, en kötüsü de, satışları düşen otomobil fabrikalarında çalışan işçilerin toplu işsiz kalmalarına, işsizler ordusunun daha da kabarmasına, son aşama olarak da fabrikaların kapanmasına, altın yumurtlayan tavuğun ölümüne neden olursun, ama iş işten geçmiş olur.
Nasıl, enflasyon düşsün diye Merkez Bankasına baskıyla faiz oranlarını düşürtüyorsanız, altın yumurtlayan otomotiv sektörünün yaşaması ve Devletin vergi geliri kaybına uğramaması için, özellikle ülkemizde üretilen (yarı yerli) montaj otomobiller üzerinden alınan katma değer ve özel tüketim vergilerinde, makul bir indirime gitmek zorundasınız.
Aklın yolu birdir ve  budur. Biz, ekonomist değiliz hukukçuyuz ama, az da olsa Hukuk Fakültesinde ekonomi okuduk, hukukçu mantığımızı da kattığımızda, bu doğruları görebiliyoruz.
Devletin anlı şanlı Ekonomi ve Maliye Bakanları ve bakanlık bürokratları bu gerekçeleri niçin göremiyorlar, acaba diyoruz, görüyorlar da saray'a mı söz geçiremiyorlar?
Bizden söylemesi, biz sadece otomobil sektörü için bu doğruları yazmaya çalıştık, akıllı bir vergi ve maliye politikası uygulanmazsa, saray'ın rutin ve lüks masraflarını karşılamakta dahi zora düşersiniz.
Demedi demeyiniz.

Güner Yiğitbaşı

04/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Milletvekilleri geçinemiyorlarmış!...
Günün konusu, milletvekilleri, yasal bir çok maddi avantajlarına ve ülkenin koşullarına göre aldıkları yüksek  maaş ve yolluklarına rağmen geçinemiyorlarmış.
Meclis Başkanı ŞENTOP;22.200 TL alan vekiller için, ”kirada oturuyorlar, mecliste misafirlerini ağırlıyorlar, makam aracı verilmiyor, geçinemiyorlar” demiş.
Vah zavallılar, Cuma günleri, ihtiyaç fazlası olan camilerimizin önlerinde mendil açacak durumdalarmış da, haberimiz olmamış.
Meclis Başkanına uyarsak, her vekile bir ev ve bir de lüks makam otomobili vermemiz gerekecek, işte bu millet o zaman gerçek anlamda yandı. Şu anda mevcut olan, Meclisteki ve diğer bakanlık ve kamu idarelerindeki lüks araba saltanatına ve israfına  ilaveten, bir de o kadar milletvekiline lüks makam otomobili tahsis edildiğinde, bütçedeki açığı ve kara deliği, sizler tahmin ediniz artık.
Efendi, geçinemiyorlarsa, onlara kim milletvekili olun diyor, onları vekil olmaları için kulaklarından tutarak zorlayan mı var? Vekil olup, boş yere yoksulluk çekmesinler, olsun bitsin.
Asil, yani millet olarak kalmaya devam etsinler, asgari ücretten maaş alıp geçinmeyi bir denesinler ki, hanyayı  Konya’yı bir anlasınlar.
Madem geçinemeyecek derecede az maaş alacaklar, mali sıkıntı çekecekler, bunu önceden bile bile, milletvekili adayı olmak için ERDOĞAN'ın karşısında dokuz takla atmaya, şirin gözükmeye, milletvekili olduktan sonra da, iradelerini, şahsiyetlerini bir kişiye kiraya vermeye, emanet etmeye değer mi?
Parlamenter sistem sonlandığına, milletvekillerinin; parlamenter sistem döneminde hukuken var olup da, fiilen kullanamadıkları, parti liderlerinin ipoteğindeki yetkilerinin dahi, tüm yasama, yürütme ve yargı yetkisinin tek kişinin elinde toplandığı yeni düzende hiçbir etkinliklerinin kalmadığına, milletvekillerinin bakanlarla dahi görüşemediklerine, kendilerini vekil seçen milletin dert ve ihtiyaçlarını mecliste dile getiremediklerine, bakanlara ulaştıramadıklarına, ERDOĞAN'ın karşısında bir kelime edemediklerine göre; insanlar, niçin milletvekili olmak için kuyruğa girip dokuz takla atmayı göze alabiliyorlar?
Olmasınlar efendim.
Milletvekilliği; bir meslek, kazanç elde etmeye yarayan bir iş değil, hizmet etme yeri efendiler.
Milletvekilliği; aslında, fahri, ücretsiz olmalı ki, gerçekten kendine güvenen ve iş yapacak olan birikimli fedakar, kendi çıkarlarını düşünmeyen kişiler, daha kolay milletvekili olup, milletine hizmet edebilsinler.
Şimdi; bizim, vekillik maaşsız, fahri olsun görüşümüze karşı, hemen, o zaman milletvekilleri kazanç elde etmek geçinebilmek için yolsuzluk ve iş takipçiliği yaparlar, itirazını duyar gibi oluyorum.
Ben bu itirazı kabul etmiyorum, milletvekilinin yolsuzluk yapmayacağını yapmaması gerektiğini düşünüyorum. Kaldı ki, bu sistemde yetkileri ve etkileri kalmayan vekillerin, yolsuzluk ve iş takipçiliği yapmaları da imkansız.
Millet de; milletvekillerinin, kıtalardaki bir onbaşı kadar, iş başarabilecek yetkilerinin ve etkilerinin olmadığını çok iyi biliyor.
Ülkeyi; bir kişi, yasamasıyla, yürütmesiyle ve yargısıyla tek başına kuzu kuzu yönetiyor, aslında bu sistemde milletvekillerine ne gerek var?
Bu itibarla; milletvekili maaşlarının, milletvekillerinin bu maaşla geçinip geçinemediklerinin sorgulanmasından önce, bu kadar fazla milletvekiline ihtiyaç olup olmadığının sorgulanması gerekmez mi?

Güner Yiğitbaşı

03/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Bu hafta Cuma namazını (2-8-2019 da)  Sıhhiye Kavşağında Celal Bayar Bulvarının altındaki Osmanlı Camisinde namaz kılmak istedim. Köprünün altına doğru camiye yaklaşırken, hoparlörden dışarıya da verilen sesten vaaz veren cami imamının kendi sesinden şu cümlesini duydum:
“-Alnı secdeye değmemiş adam İlahiyat Fakültesine profesör olmuş,”. Bu sözü duyunca biraz irkildim. Hem de aklıma neler geldi, bilemezsiniz; bu ilkokul mezunu imam, (belki de ortaokul mezunu) ilahiyat profesörlerini suçlamaya kalkıyor, “alnı secdeye değmemiş” derken onun namaz kılmadığını diline dolayarak dinsizliğini mi ima ediyor ki, ne kadar da çirkin ve tehlikeli bir söz. İşte imamın bu sözü beni nerelere götürdü. Adam ibadetini yaparken sana bana mı gösterecekti ki…
İlkokul mezunu bile olmayan imamlar, imam hatip mezunlarını küçümserdi.
Gerek köyde ilkokulda okurken, gerekse ilk kez öğretmen olduğum yıllarda, (1955-1960 lı larda) ilkokul mezunu bile olmayan köyün imamı, imam hatip mezunu imam adaylarını beğenmez, kötülerdi, ne ki köydeki öğretmenleri bile “komünist” falan diyerek suçlarlar aşağılarlardı, tıpkı aydınlıkla karanlığın kavgası gibi idi bu dışlanmışlık. Açık anlatımla bilgisiz imamlar, kendilerine göre, kendi itibarları için bilgili yetişen imam hatip mezunlarından korkuyor onları kötülüyorlardı, bağnazca bir düşünceyle enstitülü öğretmenlerin aleyhinde durmadan dedikodu üretiyorlardı. Nice enstitü mezunu öğretmenler saldırılara maruz kalmışlardı.  Bu “komünist” suçlaması ile kapatılan köy enstitülü öğretmenlerin köyde çalışmaları sırasında daha yoğundu. Bu biraz da okumamışların, okumuşları hor görmesinden kaynaklanmaktadır.  Eğer okumamışlar çoğunlukta, okumuşlar azınlıkta ise, okumuşlar aleyhinde söylenti dedikodudan başlayarak okumuşlar dışlanır. Ne demişti gerici AKP iktidarının dinci bir vakıf profesörü, “biz cahillerin ferasetine güveniyoruz.” Cahillerden medet uman bir toplum çağdaş olabilir mi?
Bu Rus köylerinde de aynı idi; köy papazı köyün öğretmenini küçümserdi, onu hemen hemen dinsiz olarak görürlerdi.
Ya Osmanlı’da; Osmanlının son yıllarına doğru, ordu içinde “mektepli” ve  “okullu” ayırımcılığı vardı. Yeni askeri okullar açıldıkça verdikleri mezunlar da azınlıkta olduğu için, eski ve çoğunlukta olan “alaylı subaylar” tarafından “mektepli subaylar” beğenilmez, küçümsenirdi. Oysa okullu (yani okuldan- “harbiyeden mezun”) subaylar, alaylı subaylardan çok daha aydın ve bilgili idiler.  Alaylı subaylardan Yedi Sekiz Hasan Paşa, okuma yazma bilmediği halde sadrazam bile olmuştu. Aynı liyakate uymama şimdiki AKP-RTE hükümetlerinde bile görülmekte.
Onun için 31 Mart Vakasında, alaylı subayların kışkırtması ile mektepliler subaylara saldırılar olmuş, “mektepli subaylar” katledilmişlerdi, gericilerin baskısı yüzünden katledilen mektepli subayların cesetleri günlerce alınamamıştı.
Sizi bilmem ama o cami imamının Cuma vaazındaki, ilahiyat profesörünü küçümsemesi beni işte buralara götürdü.
Neyse biz camideki cemaate dönelim. Ayakkabımı çift katlı 98 numaralı ayakkabı dolabına koydum, alt salonda, gerilerde askılıklara çantamı şapkamı astım, yakın bir yere oturdum. İmam Cuma vaazında kurban kesmenin şart olduğundan, namaz kılmaktan bahsediyordu. (Oysa kurban ne farz, ne sünnet, vaciptir)
Takma ayaklı adam:

Yine Cuma Camisinde
Oturduğum safın (sıranın) yanımda bağdaş kurup oturan orta yaşlı bir adamın ayaklarına baktım, ayağının biri bir çeşit, öteki bir çeşitti. Aman Tanrım çok şaşırdım, bu nasıl bir ayaktı. Dikkatle baktım, diz kapağından beri, pantolonun altında inceli kalınlı, budaklı falan sezilen yumrular vardı. Anladım ki adamın diz kapağından başlayarak, alt kısmı-kaval kemiği ve ayak takma idi. Ama takma ayak öteki ayaktan daha kirli idi. İlk defa öyle bir takma ayak görmüştüm.
Baktım birçok kişi telefonu ile oynuyor, ben de tam sırası diyerek, telefonumla oynuyormuş gibi yaptım, ayaklarının üç kez fotoğrafını çektim, sizin için.

Şimdi imamın vaazını dinlemeye devam ediyorum. Aklımda kalanı anlatıyorum. İmam namaz kılmanın önemini anlatırken şöyle bir örnek veriyor: “komşu çocuğu okula gidiyor. Okulda namaz konuşuluyor, öğrenci öğretmenlerine soruyor “kim namaz kılıyor, kim kılmıyor” bayan öğretmen namaz kılıyor, erkek öğretmen namaz kılmıyormuş.  Çocuk eve geliyor, anne namaz kılıyor baba kılmıyor. Bu erkek çocuğun kafasına yerleşiyor. Okulda öğretmen çocuğa namaz kılıp kılmadığını soruyor, öğrenci, “erkekler namaz kılmaz” diyor. İmamın böyle konuşmaları vardı, bu aklımda kaldı.


Yine Cuma Camisinde
Hutbede imam, “namazdan sonra filan yerdeki cami ve 4-6 yaşındaki çocuklar için yapılan Kuran Kursu adına yardım toplanacaktır, yardım etmeleri” isteniyordu. Birçok camide buna rastladım. 4-6 yaşındaki çocukları bir araya toplayıp dinsel bilgiler verilmesi çocuk hakları sözleşmesi ile bağdaşmaz, Batı’nın hiçbir ülkesinde bu yaştaki çocuklara zorla dini telkin ve bilgi verilmez.
Pantolonu düşmek üzere olan adam
Neyse o camiden çıktım, asansörle üst kata-caddeye geçtim. Kaldırıma çıkıp yürümeye başladım. Önümde yürüyen orta yaşlı bir adamın pantolonunun paçası ayakkabısının üstüne yığılmış, kemer kayışı olduğu halde, pantolon kemeri kalçasından aşağı düştü düşecek, arada bir yukarı çeker gibi yapıyor yani pantolonu düşmek üzere. Bu neyin nesi diye merak ettim, fotoğrafını arkadan çektim, hızlanarak adamın yanında yürümeye başladım, adamın yüzü ölü yüzü mü desem, mumya gibi mi desem öyle garip bir hali vardı ürperdim, “hemşerim pantolonun düşmek üzere dedim,  o “he ya” dedi. Anladım ki adamın psikolojik sorunu var, hızlanıp yürüdüm.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kırmadan İncitmeden Sevin
Meslektaşım ve Facebook arkadaşım Sayın Muazzez İLTER hanımefendi; sayfasında, Can YÜCEL'den bir şiir paylaşmış, sevgi üzerine.
Şiirde, özetliyorum;
Ömür dediğin nedir ki?
Çay bardakta soğuyana dek geçen zaman
Çayınız bardakta soğumadan tadıyla için hayatı
Soğutmadan sevgileri
Soğutmadan sevdaları
Yaşayın doyasıya
Kırmadan incitmeden sevin insanı demiş. Harika güzel sözleri içeriyor.
İçerdiği bu güzel sözler, insanı mutlu kıldığı kadar düşündürüyor da tabi.
Usta şair Can YÜCEL, insan ömrünün, çayın bardakta soğuyana kadar geçen çok kısalığına işaret ederek, sevgilerinizi, sevdalarınızı doyasıya yaşayın, insanı kırmadan incitmeden sevin demiş.
Gerçek, saf ve temiz bir sevgide; kırmak, dökmek ve incitmek olamaz ve olmamalı da. Çok güzel bir duygu olan sevgi ile kırmak, dökmek ve incitmek kavramları asla yan yana gelemez ve gelmemelidir.
Ancak, özellikle bizim toplumumuzda, sevgi hep tek yanlı olarak kabul edilir ve değerlendirilir. Herkes, ben kırılmadan incinmeden kayıtsız ve şartsız sevileyim, ama bu sevgi ilişkisinde, benim hiçbir sorumluluğum ve fedakarlığım olmasın ister.
Ancak, işin aslı öyle değildir ve öyle olmamalıdır.
İnsanlar arasındaki, özellikle duygusal içerikli aşk anlamındaki sevginin; iki taraflı olduğu, bu ilişkinin iki tarafa da bazı sorumluluk ve fedakarlıklar yüklediği asla unutulmamalıdır.
Bir sevgi ve aşk ilişkisinde, seven taraf olduğu gibi, bir de karşıda sevilen taraf vardır.
Aslında her iki taraf da, diğerine göre, hem seven ve hem de sevilen kişidir.
Usta şair Can YÜCEL; sanırım, kırmadan incitmeden sevin derken, sadece seveni değil, sevileni de uyarmak istemiştir.
Kırmadan, incitmeden ve kırılmadan ve incinmeden  bir aşk ve sevgi yaşamak isteyenler; bu sevgiden, kırılmadan ve incinmeden haz duymakta, bu güzel duyguyu mutlu bir şekilde yaşamakta, gerçekten samimi ve kararlı iseler; bu sevginin kırılmadan ve incinmeden devam edebilmesi için zorunlu olan, karşı taraftan bekledikleri sorumluluk ve fadakarlıklara karşılık olarak, kendilerine düşen sorumluluk ve fedakarlıkları da yerine getirmek zorundadırlar.
Unutmayınız, aşk ve sevgi ilişkisi; iki taraflı, karşılıklı sorumluluk ve fedakarlıkları olan bir sevgi kontratıdır.
Can YÜCEL'in dile getirdiği, “kırmadan, incitmeden sevin” dizesini  bu şekilde anlamak ve yorumlamak gerekir.

Güner Yiğitbaşı

02/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget