Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Prof. Justin. Mc Carthy ile yapılan röportaj

Soykırım İddialarında karşı görüşler konusunda size detaylı bilgiler sunacağımızı söylemiştik. Bu gün sizlere, konu üzerinde uzun yıllar çalışmış, değişik arşivlerde incelemeler yapmış ve değerli eserler vermiş bir Amerikalı bilim adamı ile yapılan bir görüşmeyi sunmak istiyoruz.
İlk röportaj şöyledir:
Yasemin Çongar (Milliyet Muhabiri): ABD’de geçen yıl yayınlanan “Osmanlı Türkleri” adlı kitabınızda, Doğu-Batı, İslam-Hıristiyan çelişkilerini Batı’nın değil, Osmanlı’nın bakışından yansıtıyorsunuz. Bu nasıl mümkün oldu?
—Geleneksel tarih yazımına Batılıların özellikle de misyonerlerin bakış açısı egemen. Misyonerler çoğu zaman doğruyu yazmadılar. Ben Osmanlı tarihçisiyim. Türk tarihçisiyim. Asıl malzemenizi almanız gereken yer, Türklerin kendisidir. Bu tavrı doğrulayan iyi bir örneği, Anadolu’nun nüfusuna ilişkin ilk çalışmalarımda gördüm. Birinci Dünya Savaşı’nı incelerken, nüfus verilerine bakarsanız milyonlarca Türk’ün öldüğünü görürsünüz. Bu size ortalıkta bir “Soykırım” değil, bir “savaş” yaşandığını gösterir. Bunu görmek için Batı kaynaklarını kullanmanız ise mümkün değil. Çünkü Osmanlılar halkı sayıyorlardı, Batılılar ise hiç sayım yapmadılar, sadece rastgele tahminde bulundular.
—Kırım Savaşı’nı yazış biçiminiz de Batılı tarihçilerden farklı...
Doğru. Batı’da Kırım Savaşı’ndan sadece İngiliz ve Fransızlar çatışmaya katıldığı ölçüde söz edilmiştir. Aslında savaşın üç önemli cephesi vardır: Biri Balkanlar’da, diğeri Kırım’da, üçüncüsü Doğu Anadolu’da. Bunlardan en vahimi, Balkanlar ve Anadolu’da ki çatışmalardır. Burada savaşanlar, Ruslar ile Türklerdir. Ancak bu cephelerde pek az İngiliz olduğundan, Batı’da kimse bunları dikkate almaz. Gerçekte asıl savaş, Türkler ile Ruslar arasındadır ve Ruslardan çok Türk ölmüştür, bu bilinmez.
—Anadolu’da 1912’den itibaren yaşananları “iç savaş” sayıyor ve Soykırım tezini reddediyorsunuz. Bu yöndeki yapıtların azınlıkta kalması, Türklerin meseleyi yıllarca “tabu” sayıp, kendi anılarını bile kâğıda dökmemesinin nedeni nedir?
—Türklerin bu meseleyi pek fazla ele almamış olmasının temel nedeni, Kurtuluş Savaşı’nın sonunda Mustafa Kemal’in aldığı tavır. Mustafa Kemal eğer savaş sürerse, işin sonunun felaket olacağını görmüştü. Memleket hem Doğu’da, hem Batı’da büyük yıkıma uğramıştı, milyonlarca insan ölmüştü, durum çok vahimdi.
Öte yandan, Mustafa Kemal’in kendisi Selanikli idi, yani Yunanlıların eline geçmiş bir yerdendi. Üstelik Selanik’te nüfusun çoğunluğu Yunanlı değil, Türk ve Yahudi idi. Yapılacak en kolay şey “Hedef Selanik” diyerek, savaşı sürdürmek ve kaybedilen her yeri geri almaya çalışmaktı. Ancak Atatürk halkına dönüp, “Artık duralım” dedi. Ünlü “Yurtta sulh, Cihanda sulh” sözünün çıkışı da burasıdır. Çünkü Atatürk, “Elimizde kalanı yeniden inşa etmeliyiz. Nefreti unutmalıyız.” diye düşünüyordu.
Bu gerekli ve iyi bir tercihti. Ancak bunun kötü bir sonucu oldu, o da Türklere olup biteni unutmayı telkin etti. Zaten Türkler de, doğal olarak geçmişi fazla kurcalamayan, fazla şikâyet etmeyen insanlar. Atatürk’ün talimatı ve bu doğal karakter, susmayı getirdi.
Oysa anılarını dinleyince birçok Türk ailesinin büyük eziyet çektiğini görüyorsunuz. Türklere ailelerinin nereden geldiğini sorun. “Dedem Bosnalı, Anneannem Yunanistan’dan, büyükbabam Azerbaycan’dan...” diye anlatmaya başlar. Nereli olduklarını tam söyleyemezler. Peki, bu insanlar burada nasıl buluştular? Hepsi yurtlarından kendiliğinden ayrılmadı. Tehcir edildiler ve birçoğu da öldü. Sonunda geldikleri yer Türkiye oldu. Aileler bu yaşananları hatırlarlar ve çocuklarına anlatırlar, ama bir türlü kamuoyuna açıklamaz, kitabını yazmazlar.
—Batı kaynaklarının, Türk tezini reddetmesinin başka nedenleri yok mu?
Tabii, Batı’da Müslümanlara, özellikle de Türklere karşı büyük önyargı var. Geçmişi çok gerilere uzanan bir önyargı bu. Batılılar, “Eğer Hıristiyanlar bir hikâye anlatıyorsa, bu doğrudur. Eğer Müslümanlar anlatıyorsa yanlış olmalı” diye düşünmeye alışık.
Balkan Savaşlarını örnek alalım. Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar ve Karadağlılar hepsi Osmanlı İmparatorluğu’na hücum ediyordu. İngilizler, Fransızlar ve Almanlar olup biten konusunda, sayısız rapor hazırladılar. Bulgarların, Yunanlıların ve hele Sırpların Türkleri nasıl öldürdüğünü bu raporlara yansıttılar. Bütün gerçekleri söylediler, ancak bu gerçekler hükümetlerin iç kullanımı ile sınırlı kaldı. Hiçbir zaman kamuoyuna yansıtılmadı.
—Osmanlı Arşivleri kullanılıyor mu?
Osmanlı arşivlerinde o denli çok şey var ki. Mesele, milyonlarca belgenin hepsini tasnif etmekte. Bu çok zaman isteyen bir iş. Yine de bizlerin çoğu, Osmanlı arşivlerinden belgeler kullandık.
—Arşivlerin yok edildiği iddiası var...
Böyle bir iddiayı yalanlamanız hiçbir zaman mümkün değil. Biri çıkıp, “Belgeleri yaktınız” dediğinde “Hayır yakmadık” demeniz bir işe yaramaz. Ancak ben belgelerin yakıldığına inanmıyorum. Hatta yakılmadığına ilişkin önemli ipuçları olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Ermenilerin tehciri ile ilgili belgelere bakalım. Ne yapılacağını harfi harfine tarif eden belgeler halen arşivde. Bu belgeler, her sıranın başına jandarma verilmesini, jandarmanın Ermenileri şehirden çıkarmasını, mallarının adil bir fiyata satılmasını öngörüyor. Valilere, göçe zorlanan halkın korunması talimatı veriyor. Bu belgelerden çok sayıda bulduk arşivde. Aynı konuda farklı, gizli belgelerin de olduğunu düşünmek ise saçma olur. Osmanlı Hükümeti neden iki ayrı tip belge hazırlasın? Belgelerden bir kısmı, kamuoyuna yönelik hazırlanmış olsa, belki şüphelenirdik. O zaman kamuya açık belgelerde “Aman Ermenilere iyi davranın” deniliyor, gizli belgelerde ise “Eziyet edin” emri veriliyor kuşkusu olurdu. Ancak bu belgelerin hiçbiri kamuya açık değil. Hepsi özel belgeler, askeri komutanlıklara gönderilmiş gizli talimatlar.
Dahası Osmanlı Hükümeti’nin, Ermenilere saldıran 2 bin kadar kişiyi idam ettiğini ya da hapse attığını biliyoruz. Bütün bunlar bana soykırım yaşandığını düşündürmüyor.
—Bulgularınıza göre, bu ortamdaki kayıpların dağılımı nasıl?
Sadece Anadolu’da üç milyona yakın Müslüman, 600 bine yakın Ermeni öldü. Nihayetinde en çok eziyet çeken halk ise bu ikisi de değildi, oransal olarak bakıldığında en çok zarar gören Yahudiler oldu. Çünkü özellikle Yunanlıların işgal ettiği bölgede Yahudi nüfusu çok yoğundu. Kurtuluş savaşı bittiğinde Anadolu’da yerleşik Yahudilerin yarısı artık yoktu, ya ölmüş ya da göçe zorlanmıştı. Bu durum Balkanlar için de geçerli. Bulgaristan’da 1877–78 devriminin sloganı “Türkler ve Yahudiler dışarı” idi. Yunanlılar Selanik’i aldıklarında, en çok kaybı Yahudiler verdi.
—Osmanlı’nın yıkılış günlerini, Amerikan, İngiliz arşivlerini taradığınızda “objektif” belgelere ne ölçüde ulaşabildiniz?
Buna iyi bir örnek, Birinci Dünya Savaşı ardından Doğu Anadolu’yu turlayan iki Amerikalının yazdıkları. O sırada bölgede olup biteni incelemek üzere gönderilmiş Amerikalı komisyon üyeleri de vardı. Ancak bunlar genellikle gittikleri kasabalarda büyük bir masanın çevresine otururlar, Amerikalıların bir yanına bölgenin Ermeni piskoposu, diğer yanına silahlı adamlar ve bir de Ermeni çevirmen dizilir. Sonra soruşturmalarını başlatır ve Türk köylüleri çağırıp “ne oldu anlat” diye sorarlar. Bu durumda Türk köylüsü ne anlatsın, zaten ne söylese, çevirmenler Ermenidir, doğru çevrileceğinin garantisi yoktur.
Ancak sözünü ettiğim iki Amerikalı, bu gruplara katılmadan, kendi başlarına Van’a, Bitlis’e yani Müslüman kıyımının en kötü olduğu bölgelere gitmişler. Hazırladıkları raporda, Ermenilerin Müslümanları öldürdüğünü, Müslüman evlerini yaktıklarını anlatmışlar ve bu raporu ABD’ye göndermişler.
Ancak komisyon raporu, bu adamların yazdıklarını hiç yansıtmadığı gibi, birileri kimse görmesin diyerek belgeleri de saklamış. Çünkü komisyon raporu, kıyımın Müslümanlar tarafından Ermenilere karşı gerçekleştirildiği iddiasındaydı.
Oysa biz bugün bu gizlenen raporu biliyoruz, çünkü ben Amerikan arşivlerinde, eski gazeteler ve çerçöple bir kenara atılmış halde bu raporun taslak kopyasını buldum. Demek ki Amerikan resmi raporunda, bilinçli bir çarpıtma söz konusu. İngiliz raporlarında da, adı verilmeyen kaynakların hemen her zaman misyonerler ve Ermeniler olduklarını ortaya çıkardım. Tarihçi Arnold Toynbee’nin bu konudaki ünlü kitabını (Mavi kitap) yazmak için, İngiliz istihbaratının propaganda bürosundan para aldığını biliyoruz.
—ABD’de Ermeni Soykırımı konusundaki genel kabulün bugün hala sürmesi neden?
Amerikalılar, bu soykırımın olduğuna gerçekten inanıyorlar. Çünkü hikâyenin diğer yönünü hiç öğrenmediler ve önyargılılar. Tabii diğer bir neden de, ABD’de oy veren Ermeni ve Yunan kökenli seçmenlerin etkisi. (*)

                (*) Milliyet, 11 Kasım 1998, s.20, Yasemin Çongar’ın röportajı.)


Dr. M. Galip Baysan

Muhalefet partilerinin adları rüşvet ve yolsuzluk olaylarına karışan bakanlar hakkında Meclis’e fezleke gelmesini beklemeleri, bugüne kadarki uygulama ile çeliştiği gibi, gereksiz ve yanlıştır da. Eğer suçlamalarla ilgili yeterli kanıt varsa, en az 55 milletvekilinin imzasıyla verilecek bir önerge, sonraki aşamalara geçilemese bile Meclis soruşturması sürecini başlatabilir.

Meclis Soruşturması İçin Fezleke Gerekli mi? - Hikmet Sami Türk
Meclis soruşturması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yürütme üzerindeki en etkili denetim yollarından biridir (Anayasa m. 98/I, 100). Konusu, TBMM İçtüzüğü’nde belirtildiği gibi “Bakanlar Kurulu’nun genel siyasetinden veya bakanlıkların görevleriyle ilgili işlerden dolayı hakkında soruşturma açılması istenen başbakan veya bakanın cezai sorumluluğu gerektiren fiilleri”dir (m. 107).
Son zamanlarda adları rüşvet ve yolsuzluk olaylarına karışan bazı bakanlar hakkında Meclis soruşturması açılabilmesi için yargı mercilerince düzenlenen fezlekelerin TBMM Başkanlığı’na gönderilmesi gerektiği, kamuoyunda birçok kimse tarafından paylaşılan, hatta muhalefet liderlerince de dile getirilen bir görüş niteliğindedir.

Meclis soruşturması nasıl açılır?
Fakat böyle bir fezlekenin TBMM Başkanlığı’na gönderilmesi, ilgili kuruma bir suç ihbarı olarak değerlendirilmemektedir (krş. CMK m. 158/4). Çünkü başbakan ve bakanlar hakkında görevleriyle ilgili suçlardan dolayı soruşturma açılması, “Meclis soruşturması” olarak adlandırılan özel bir usule tabidir.
Anayasa ve daha ayrıntılı bir hükümle TBMM İçtüzüğü’ne göre; “Görevde bulunan veya görevinden ayrılmış olan başbakan ve bakanlar hakkında Meclis soruşturması açılması, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği bir önerge ile istenebilir.” (Anayasa m. 100/I, İçtüzük m. 107/I). Demek ki, Meclis soruşturması açılması için öncelikle en az 55 milletvekilinin imzasını taşıyan bir önergenin verilmesi gerekir.
Bu koşul gerçekleşmedikçe TBMM Başkanlığı’nca ya da bu konudaki bir ihbar veya şikâyetin TBMM Başkanlığı’na iletilmesi için Adalet Bakanlığı’nca yapılacak herhangi bir işlem bulunmamaktadır. Gerek TBMM Başkanlığı Genel Sekreterliği Kanunlar ve Kararlar Dairesi Başkanlığı’nın “TBMM Başkanı Hikmet Çetin” imzasıyla Adalet Bakanlığı’na gönderdiği 17.11.1997 tarihli yazıda, gerek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün “Bakan Sadullah Ergin” imzasıyla cumhuriyet savcılarına gönderdiği 21.12.2011 tarih ve 100/1 sayılı genelgede bu husus açıkça belirtilmiştir. Yerleşik uygulama bu yöndedir(1).

Dünden bugüne meclis soruşturması
Aslında bu denetim yolu, ilk kez 1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda “Meclis tahkikatı”, 1945 Türkçeleştirmesiyle anayasada “Meclis soruşturması” olarak adlandırılmıştır (m. 22). 1961 Anayasası’nda Meclis soruşturması açılması, her iki meclisin (Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu’nun) yetkileri arasındaydı (m. 88/I, 90). Ancak o dönemde bir siyasi mücadele aracı olarak çok sık bu yola başvurulması, Meclis çalışmalarını aksatabilen boyutlara ulaştığından 1982 Anayasası yapılırken Meclis soruşturması açılmasını zorlaştırıcı, buna karşılık belirli bir süre (soruşturma önergesinin verilişinden başlayarak komisyon çalışmaları için 2 aylık uzatma ile birlikte en çok 5 ay) içinde sonuçlandırılması; soruşturma açılmasına karar verilmesi durumunda, bunun “Meclisteki siyasi partilerin güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak on beş kişilik bir komisyon tarafından” yapılması; “Meclisteki siyasi parti gruplarında Meclis soruşturması ile ilgili görüşme” yapılamaması ve karar alınamaması, getirilen yeni hükümler arasındadır (m. 100). Bu hükümlerle siyasi partilerin Meclis soruşturması konusunda tarafsızlığının korunması amaçlanmıştır(2).

Anayasadaki 2001 değişiklikleriyle Meclis soruşturması açılmasına ve gerektiğinde ilgilinin Yüce Divan’a sevkine ilişkin kararların “gizli oyla” alınmasını, bu arada soruşturma komisyonu raporunun en geç 2 aylık uzatma süresi içinde TBMM Başkanlığı’na teslimi zorunluluğunu, raporun 10 gün içine dağıtılmasını ve Genel Kurul’da 10 gün içinde görüşülmesini öngören hükümler getirilmiştir (3.10.2001 tarih ve 4709 sayılı kanunla değişik m. 100). Bu yeni hükümlerle bir yandan Meclis soruşturması işlemlerinin sürüncemede kalmaması sağlanmak, öbür yandan bu “önemli ... denetim mekanizmasının siyasallaşmasının önüne” geçilmek istenmiştir(3).

Meclis soruşturması açılması ve yürütülmesi
TBMM İçtüzüğü’ne göre Meclis soruşturması açılmasına ilişkin önergede “hakkında soruşturma açılması istenen başbakan veya bakanın cezai sorumluluğu gerektiren fiillerinin görevleri sırasında işlendiğinden” söz edilmesi, “Hangi fiillerinin hangi kanun ve nizama aykırı olduğunun gerekçe gösterilmek ve maddesi yazılmak suretiyle belirtilmesi zorunludur.” (m. 107/II). Bu hüküm uyarınca önergede örneğin Türk Ceza Kanunu’nun “rüşvet” ya da “görevi kötüye kullanma” ile ilgili 252. veya 257. maddesinin yazılması gerekir.

Meclis soruşturması açılması kararı için özel bir yetersayı öngörülmemiştir. Dolayısıyla bu konudaki karar, TBMM üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlası olan 139’dan az olmamak kaydıylatoplantıya katılanların salt çoğunluğu ile verilir (Anayasa m. 96/I). Bu karar üzerine kurulacak komisyonun geniş yetkileri vardır. Örneğin komisyon, kamusal ve özel kuruluşlardan konu ile ilgili bilgi ve belgeleri isteyebilir; Bakanlar Kurulu üyelerini, diğer ilgilileri, tanık ve bilirkişileri dinleyebilir; adli mercilerden yardım isteyebilir; hakkında soruşturma açılmak istenen başbakan veya bakanın savunmasını alır (İçtüzük m. 111). Bu çerçeve içinde komisyonun suçlama ile ilgili fezlekeyi de incelemesi doğaldır. Meclis soruşturmasının varabileceği en ağır sonuç, komisyon raporunun Genel Kurul’da görüşülmesinden sonra ilgilinin Yüce Divan’a sevk edilmesidir. O nedenle bu konudaki karar, ancak TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğu olan 276 oyla alınabilir (Anayasa m. 100/III). Gerek komisyonun Yüce Divan’a sevk yönündeki raporunda, gerek Genel Kurul’un bu yöndeki kararında da “hangi ceza hükmüne dayanıldığı” belirtilir. Bu karar üzerine dosya, en geç 7 gün içinde TBMM Başkanlığı’nca, Yüce Divan sıfatıyla yargılamayı yapacak olan Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na gönderilir (İçtüzük m. 112, Anayasa m. 148/VI).

Sonuç
Görüldüğü gibi, muhalefet partilerinin adları rüşvet ve yolsuzluk olaylarına karışan bakanlar hakkında Meclis’e fezleke gelmesini beklemeleri, bugüne kadarki uygulama ile çeliştiği gibi, gereksiz ve yanlıştır da. Eğer suçlamalarla ilgili yeterli kanıt varsa, en az 55 milletvekilinin imzasıyla verilecek bir önerge, sonraki aşamalara geçilemese bileMeclis soruşturması sürecini başlatabilir.


(1) Bu konuda ayrıntılı olarak bk. Hikmet Sami Türk, Daha İyi Bir Anayasa İçin..., Ankara 2003 (TESAV Yayınları No: 25), s. 272276 “Meclis Soruşturması ve Yolsuzlukla Mücadele”; TBMM Başkanlığı’nın 17.11.1997 tarihli yazısı için s. 272.
Adalet Bakanlığı’nın 21.12.2011 tarih ve 100/1 sayılı genelgesi için bk. T.C. Adalet Bakanlığı Yayın İşleri Dairesi Başkanlığı (Haz.), T.C. Adalet Bakanlığı Genelgeler, Ankara 2013, s. 5457, özellikle 56.
(2) Aynı yönde anayasanın 100. maddesine ilişkin gerekçe için bk. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Komisyon Raporları ve Madde Gerekçeleri, Ankara 1983, s. 158 vd; H. Hasan SönmezNecmettin Alan (Haz.), Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. Madde Gerekçeli, Ankara 2011, s. 198 vd. (3) Bu konuda anayasanın 100. maddesinde 4709 sayılı kanunla yapılan değişikliğe ilişkin gerekçe için bk. Sönmez/ Alan (Haz.), age, s. 199.

 Hikmet Sami Türk

Hukuka Uyulmuyor - Gündüz Akgül
Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, TBMM tarafından kabul edilen ve imzalanmak üzere kendisine gönderilen İnternetin düzenlenmesiyle ilgili yasayı Macaristan’dan döner dönmez ayağının tozu ile hemen onayladı.
Buraya kadar bir anormallik yoktur.
Ancak yasayı onaylarken Twetter’de yaptığı açıklamayı, hukukun hiçbir yerine sığdırma olanağı yoktur.
Açıklama şöyle;  “iki maddeyle ilgili kaygılarımın yeni bir yasal düzenlemeyle giderileceğini, Hükümetimizle temasa geçip bu iki noktaya ilişkin düşüncelerimi paylaşmış ve bunların düzeltilmesini istemiştim. Memnuniyetle görüyorum ki iki maddeyle ilgili kaygılar yarın yeni bir yasal düzenlemeyle giderilecek. Bu düzenlemenin süratle gerçekleşmesine fırsat vermek için Macaristan'dan döner dönmez önümdeki yasayı onayladım.”
Anayasamızın 2. Maddesi “Türkiye Cumhuriyeti, …. demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” der.
Cumhurbaşkanın görev ve yetkilerini geniş bir şekilde açıklayan Anayasanın 104. maddesinin yargı bölümünde;
-Kanunları yayımlamak,
-Kanunları tekrar görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri göndermek,
-Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün, tümünün veya belirli hükümlerinin Anayasaya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları gerekçesi ile Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmak,
Olarak net bir şekilde saymıştır.
Anayasamızın amir hükümlerine göre tüm devlet görevlilerinin hukukun emredici kurallarına uymaları zorunluluğu vardır.
Cumhurbaşkanının Anayasasın 104 maddesine sayılan görev ve yetkilerine göre, İnternet yasasında iki maddeyi Anayasaya aykırı gördüğüne göre kullanacağı tek yetkisi, gerekçelerini göstererek yasayı veto edip tekrar görüşülmek üzere TBMM göndermektir.
Yasa TBMM de aynen geçtiği takdirde bu kez Anayasanın 89. Maddesindeki “TBMM, geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır” amir hükmüne göre yasayı onaylamak ve Anayasasının 104.maddesindeki yetkisine dayanarak yasanın iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesine dava açmaktır.
Olayımızda hukukun emredici hükümleri böyle uygulanmış mı?
Hayır.
Ne yapılmıştır.
Hukukta yeri olmayan ve kendi beyanından da anlaşılacağı gibi hükümetle temasa geçmiş ve bu iki maddenin yeniden görüşülüp düzeltilmesi sözünü almıştır.
Bunun hukukta yeri yoktur.
Yasa TBMM de görüşülürken bu uyarısını yapsaydı normal karşılanabilirdi.
Ne yazık ki hukukun emredici kurallarına uyulmamış, yangından mal kaçırır gibi muhalefetin tüm uyarılarına karşın, çoğunluğuna dayanarak Anayasaya aykırı yasa çıkaran iktidar partisine pirim verilmiştir.
Sonuç olarak;
Anayasanın 103. Maddesine göre …. “Anayasaya, hukukun üstünlüğüne… bağlı kalacağıma, ….  Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim.” Diyen Sayın Cumhurbaşkanı hukukun emredici ve bağlayıcı kurallarına uymamıştır.

19.02.2014
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Ayıp ettin bay kahkaha! - Tünay Süer
Sabah Gazetesi yazarı Hınçal Uluç   "Sevsinler 'Ana' Muhalefeti" başlığı ile Kılıçdaroğluna kendince vermiş veriştirmiş.
Hiçte inandırıcı olmamış tabi.
Bence, iktidarın gazetesinde yazdığı için o da yandaşlar kervanında sesini duyurmak istemiş.  Bununla da kalmayıp iktidarı haklı gösterecek nağmelere gitmiş.
Hepsi bu kadar yani!
Bunlar nasıl insanlar şaşırmamak elde değil.
Vatandı, milletti hiç umurlarında değil.
Bunlar her devrin adamları.
Kılıçdaroğlu'na "Yargıç Hasan Pur'un eski Halk Bankası Genel Müdürü hakkında verdiği "Tutuksuz yargılanma" kararını alkışlamak zorundasınız! Demiş.
Vay vay vay!
Başbakan iddiada bulunan savcıları, hâkim ve polisleri görevlerinden uzaklaştırıp yenileri atamasaydı, acaba böyle bir karar çıkar mıydı dersin Uluç bey?
Memlekette sürülmedik yargıç, savcı, polis kalmadı ya!
Yine Uluç Efendi, Süleyman Aslan hakkında beraat değil, tutuksuz yargılanma kararı verdiğinin altını çizerek kararın 'Emsal' niteliği taşıyan maddelerini sıralamış.
1. Dosyaya konmuş delillerin önemli bir bölümü yasal yollardan elde edilmemiştir. Yasal yolla elde edilmeyen deliller kullanılamaz (!)
2. Deliller büyük ölçüde toplanmıştır.
3. Sanığın tahliye edildiğinde delilleri karartması durumu yoktur(!)
4. Adresi belli sanığın kaçma ihtimali görülmemiştir(!)
1 numaralı madde Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (Ki altında imzamız vardır) ve Avrupa İnsan Hakları Antlaşması’nın temel hükümlerinden biridir.2,3, ve 4, Ceza Muhakemeleri Usulü yasamızın "Tutuklu yargılama" ile ilgili maddeleridir. Diye döktürmüş.
Bunları bilmeyen çok az insan kaldı artık.
Eyvallah diyorum bu sözlerine ancak söylemlerini ne için bu güne kadar Ergenekon, Balyoz tutsakları için dile getirmedin acaba?
Düzmece, kumpas, içinde ne ararsan her türlü yalan olan davalarla Ergenekon, Balyoz ve bunlara bağlanan Kafes, Casusluk bir sürü başlıklarla vatanseverler yıllardır tutsak edildiler.
O şerefli insanlar, sahte delilleri mi karartacaklardı yoksa kaçma şüpheleri mi vardı?
Haydi, canım sen de...
“Yargıç Pur’un, aslında, tüm Türk yargıçlarına örnek ve Türk Hukuk Tarihine kilometre taşı olacak bir karar vermiştir. Tekrar ediyorum, hangi sebeple verirse vermiş olsun”(!)Diyorsun
Üstat ya, senin gibi yaşlı bir kurt kararı hangi sebepten verdiğini bilmeyecek kadar asla bilgisiz olamaz.
Hukukta, kararlar esastır ve "Emsal" oluştururlar. Diyorsun ya!
Allah yine de iyiliğini versin bay kahkaha.
Memlekette hukuk mu kaldı?
Başbakan Alikıran baş kesen oldu başımıza. Ne derse o oluyor. Haberin yok mu?
Aleyhte yazanı bir telefon ile kovduruyor.( Sende haklısın kendine göre.)
Kendisini ve oğlunu temize çıkartmak için çırpınıp duruyor.
Ayıptır bu yaptığın ey Uluç Efendi ayıp!
"Ayakkabı kutularında milyon dolarlar bulundu" AKP Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar’ın dediği gibi polis ve cemaat mi yerleştirmişti? Cemaat kumpas kurmuştu ha?
İşinize gelince kumpas oluyor ama öte yanda suçsuz olan yüzlerce insanı hükümeti devireceklerdi, darbe yapacaklardı uydurmaları ile zindanlarda tutacaksınız.
Onlara gelince tu kaka ha?
Nerde İnsan Hakları? Nerde Masumiyet Karinesi ha?
Yıllardır Ergenekon davasındaki dijital delilleri, toprağa gömülü mühimmatı, Türk Ordusunun subaylarına mal etmek için adeta yarışan yandaş basın ve hükümet o zaman neden bu ihtimalleri düşünmediler acaba?
Zatıaliniz neden bir söz etmediniz?
CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun kelime kelime okuduğu mahkeme kararıyla telefon dinleme kayıtlarında Muammer Güler oğluna evde ne kadar para olduğunu soruyor. Oğlu Barış Güler ise "1 trilyon lira civarında param var" yanıtını veriyor. Gurup toplantısında bu konuşmaları  bizzat kendi seslerinden dinledik .
 İstifa eden eski İçişleri Bakanının oğlu ile konuşmaları tam bir rezaletti.
-Ne var oğlum senin evinde?
-Hiçbir şey yok baba.
-Para ne var?
-Yani kendi param. Üç beş kuruş kendi param kadar zaten!
-Kaç para, kaç para?
-Sen biliyorsun.
- Kaç lira oğlum, kaç lira?
-Bir trilyon param var. İşte o kadar.
-Evet, oğlum evet, el koydular mı bu paraya?
-Yok, daha arama yapıyorlar şu anda.
Sonrasında oğluna akıl veriyor. Şöyle dersin böyle dersin diye.
Bir trilyoncukmuş sadece. Çok üzüldüm ben de.
Olmayan insafınız batsın. İşçi emeklileri, BAĞ-KUR emeklileri asgari ücretle ayakta kalma savaşı verirlerken, adamlar milletin parası ile vurgun yapıp birer Karun oluyorlar.
Bu adam bu kadar parayı nereden kazandı “diye neden sormuyorsun ey Hıncal Uluç beyefendi?
Sonra da kalkmış;
Hala, elinde ayakkabı kutusu ile dolaşıyor ve "Bu adam nasıl tahliye edilir" diyor diye Kılıçdaroğluna atıfta bulunuyorsun.
Yahu millet gülmeyi unuttu geçim derdinden.
Bunca senelik basın mensubusun, bırak mesleğine ihanet etmeyi ülkeye ihanet ediyorsun ya. Ayıp. Yaşından başından utan bari.
Kılıçdaroğluna seslenişinde birde demiş ki;
Bu karar ve gerekçesi, bir hukuk anıtıdır" .
Evet, suçu olmadan yıllardır demir parmaklıklar ardına kapatılmış yurtseverlerimiz için bu yapılsaydı, yani gerçek hukuk işleseydi ( o zaman zaten Ergenekon diye bir dava olmazdı)tamam derdim ama yolsuzlukların üzerini kapatmak için olunca lanet olsun böyle anıta derim.
Bu emsal filan da olmaz, daha doğrusu yapmazlar, kendini kurtarma oyunudur.
Suçlamaların cemaat tarafından uydurulduğunu, kumpas olduğunu üzerine basa basa söyleyecek sonra da bilerek tutsakları hala özgür olmaları için parmağını kıpırdatmayacak. Yasaları kısıtlayacak istediği gibi oynayacak.
Başbakan sadece kendisine Müslüman ama bu millet onu anladı artık.
Gün gelecek onun da hukuka ihtiyacı olacak, kararlı halk demokratik yollarda hakkını söke söke alacaktır.
Neyse, söylenecek çok şe var ama anlayan anlamıştır ne demek istediğimi.

Gündüz Akgül: Kabataş Tiyatrosu!..
Gezi direnişi..
1 Haziran Kabataş…
Türbanlı bacım! Z.D. bebeği ile geçerken…
Üstü çıplak…
Ellerinde deri eldiven…
90-100 kendini bilmez! Kişi…
Türbanlı bacıma! saldırıp taciz ediyor…
Üstüne işiyor…
Gören, yok…
Duyan, yok…
Yer ıssız mı? Değil…
Hemen rapor alınıyor mu?
Hayır…
Ama rapor, var…
Tarihi 5 Haziran…
Olaydan tam 4 gün sonra…
Görmeyen, duymayan medya mensupları…
Olayı köşelerinde doğruluyorlar…
Neden? hatır için…
Kanal D günler sonra pişmiş aşa su katıyor…
Ele geçirdiği görüntüleri yayımlıyor…
Görüntülerde saldırı yok, taciz yok…
Eşkali verilen deri eldivenliler yok…
Görüntülerden sonra…
Olayı köşelerine taşıyan gazetecilerden özürler…
Ama usta, hala alanlarda, TV programlarında durmadan bağırıyor…
 “Benim başörtülü kızlarıma, başörtülü bacılarıma saldırdılar.”
Gel de tiyatro deme…

19.02.2014
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Allah İle Aldatanların Kurtuluş Savaşı'nı Kirletme Operasyonu
Askeri sonucunu 30 Ağustos 1922 Büyük Taarruzu'nun zaferle taçlandırdığı Türk Kurtuluş Savaşı, sadece bir askeri zafer değildir; bir büyük milletin aydınlanma hareketinin de başlangıcıdır.

Kurtuluş Savaşımızı şu veya bu şekilde eleştiri konusu yapan, orasından-burasından tırtıklayarak kirletmeye çalışanlar, iki hedefi birden vurmak peşindedirler:

1. Kurtuluş Savaşı'nın maddi kazanımlarını yıpratıp yok etmek,
2. Türk aydınlanma devrimini kirletmek ve bu aydınlanmayı bir karşı devrimle boğup Türk milletini tekrar geriye-karanlığa götürmek.

Türkiye Cumhuriyeti, emperyalizme karşı mücadelenin sonucu olarak kuruldu. Bu haliyle İslam dünyasında tektir. Ve böyle olduğu için de Haçlı Batı'nın temel saldırı hedeflerinden biri olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Müslüman devletlerin hemen tamamı emperyalizm tarafından kurulmuştur. Bugünkü Irak'ta da yine emperyalizm tarafından devletçikler oluşturulmaktadır Kuzey Irak Kürt devletçiği bunlardan biridir.

'Emperyalizme karşıyı, 'emperyalizmle birlikte'ye çevirme mücadelesinde Haçlı Batı'nın en emin ve güçlü desteği, Atatürk devrimleriyle hesaplaşmayı varoluş nedeni bilen siyasal İslam kadrolarıdır.

Müslümanlara yönelik hiçbir emperyalist tahrip, sarıklı ve takkeli ihaneti bir biçimde yanına almadan başarılı olamamıştır, olamaz.
Kurtuluş Savaşı'nı kirletme operasyonunun dinci ekipler eliyle yürütülmesi yarım asrı aşkın bir zamandır sürüyor.

Atatürk Cumhuriyeti'ne düşman dinci ekipler, hem Haçlı Batı tarafından hem de 'muhafazakar sağ' denen siyasetler tarafından sürekli okşanıp desteklendi.

Tipik bir örnek vermek istiyorum:

Atatürk'e, Cumhuriyet'e, Cumhuriyet devrimlerine saldırı ve hakaretleriyle ünlü, siyasal İslamcı bir adam, 1970'li yılların başlarında kaleme aldığı 'Osmanoğullarının Dramı' adlı kitabında Kurtuluş Savaşı için aynen şöyle demiştir:

"Bu savaş; iddia ve ifade edildiği kadar ehemmiyetli bir mevkii haiz değildir. Aşağı yukarı müsavi kuvvetlerle Yunanistan gibi küçük bir devlete karşı gerçekleştirilmiştir."

Kurtuluş Savaşı'nda mağlup edilen Yunanistan o kadar önemsiz ve küçük bir kuvvet idiyse, taparcasına yücelttiğin Vahdettin ve Damat Ferit onların Anadolu'nun göbeğine kadar girmelerine neden engel olamadı? Onlar engel olamadıkları halde 'büyük' adam oluyorlar da Yunan'ı Ankara önlerinden sürerek İzmir'de denize dökenler nasıl 'ehemmiyetsiz' oluyorlar?
Kin, gaflet ve dalalet dolu Haçlı artık ve atığı bu hezeyanlar, 'muhafazakar sağ' denen politikanın simsarlarınca ödüllendirilmiştir.

Damat Ferit, Mustafa Sabri, Dürrizade gibi, istiklalimiz için savaşan kadrolar aleyhine bin türlü alçaklık sergilemiş katmerli ve damgalı hainlerin rotasında seyreden bu kişi, anılan kitabında, Kurtuluş Savaşı'nı veren Kuvayi Milliye erleri için, İngiliz Haçlı ajanlarının bile tevessül ve tenezzül edemeyeceği şu sözleri de söyleyebilmiştir:

"Za'f-ı iman ile ma'lul bir avuç insanın yüce milletimize niçin ve nasıl musallat olabildiğinin, onun namına ve fakat ona rağmen icray-i saltanat edebildiğinin esbabını kavrayabilirsin..."

Demek oluyor ki, bu adama göre, Kurtuluş Savaşı'nı verip Cumhuriyet'i kuranlar, milletimize musallat olmuş bir avuç imansız.
Cumhuriyeti ve aydınlanmayı seven herkes, tam bir vicdanla bilmelidir ki, Allah ile aldatan dinci siyasetin, Atatürk Cumhuriyeti ile ilgili temel tezi budur. Açıkça söylenemeyen, bir kin cehennemi gibi içte tutulan, ama icapları bir bir yerine getirilen karşı-devrimci mürteci tez işte budur.

Şimdi dikkatli durun:

Kurtuluş Savaşı'na ve Kuvayi Milliye erlerine ağır hakaret ve sövgülerle saldıran bu meşum satırların sahibine 1974'te, başında 'Türk' ve 'milli' kelimelerinin bulunduğu bir vakıf tarafından 'jüri özel ödülü' verilmiş ve bu ödül, o yılların ünlü 'muhafazakar-sağcı' partisinin ünlü bir devlet bakanı tarafından takdim edilmiştir.
İslam dünyası, böylesi büyük bir nankörlüğü tarihte ilkin kendi Peygamberinin evladına karşı sergilemişti. İkinci olarak, Ehli Salib'in asırlık hücumlarını kıran Osmanlı'ya karşı sergiledi. Şimdilerde ise, emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı uyarıcı ve kurtarıcı reçeteleri getiren bir evladına, Mustafa Kemal'e reva görmektedir.
Kurtuluş Savaşı'nı kirletme operasyonu, ABD ve İngiliz gizli servisleriyle eşgüdümlü çalışan Haçlı strateji merkezlerinin çizdiği rota ve belirlediği program çerçevesinde çok sinsi ve şeytani bir süreç izlenerek yürütülmektedir.

Önünde secdelere eğildikleri ABD işte böyle yapıyor Bunu yapana 'stratejik müttefik' mi denir, yoksa 'stratejik sömürgeci' mi? Bu soruyu kim soracak? Özel çerçevede aydın, genel çerçevede ise basın soracak. Ne yazık ki, basının 'ulusal' denen holdingleşmiş kısmı, 'stratejik sömürgeciliğin öncü kuvveti, mandacı, mütarekeci' lakaplarıyla anılır bir duruma gelmiştir.

Bu basın, İslam'ın büyük vicdanı Mehmet Akif in dediği gibi:

"Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bol para ver, Hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder."
Akif, büyük bir öngörüyle, Türkiye'de aydın denen birçok karanlık tipin mülkiyet ve şahsiyet belgesini önümüze koyuyordu.

2000 yılı Ekim ayında ABD Temsilciler Meclisi gündemine gelen ve Türk kamuoyundan saklanan 'Ermeni soykırımına İlişkin ABD Kayıtlarının Teyidi Kararı'nda şöyle deniyor:

"Ermeni soykırımı, 1915 ile 1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp gerçekleştirilmiştir."

Böylece, Kurtuluş Savaşı'nın Doğu ve Güney cephelerindeki harekat da soykırımla suçlanmıştır. Aynı tasarının 2. maddesinde ise 'Yunan ırkına karşı işlenmiş suçlar' adı altında Yunanlılara da soykırım uygulandığı dile getirilmiş, yani Kurtuluş Savaşının Batı Cephesi de soykırım icra etmekle suçlanmıştır. Tasarıda, Kurtuluş Savaşımız, 'İnsanlık karşıtı suçun bir örneği' olarak gösterilmektedir.
(Cumhuriyet, 15-17 Nisan 2005)

Öte yandan, üyesi olmak için nemiz varsa tümünden vazgeçmeye hazır olduğumuz AB'nin en büyük ülkesi Almanya'nın istihbarat şeflerinden Türk ve Atatürk düşmanı Tessa Hofmann, 1994 yılında yayınlanan Ermeniler ve Ermenistan' adlı kitabında şu akıl dışı kinci iddiaları öne sürüyor:

"İttihatçılar, gözlerini kan bürümüş ırkçılardı. Mustafa Kemal ise iki milyonu aşkın Ermeni ve Rum'un katilidir. Van, Erzurum, Bitlis ve Trabzon Ermenilerin yurdudur."
Bu arada, Avrupa Parlamentosunun 18 Temmuz 1987 tarihli Soykırım Kararını da unutmayalım. Türkiye bu kararla, Ermeni Soykırımı yapmakla suçlanıyor ve bunu itirafa çağrılıyor.

Kurtuluş Savaşı, ABD açısından, Huntington tezini yalandığı için, AB açısından da kendilerini tokatlayıp hayallerini yıktığı için, kirletilmesi gereken bir 'düşman olay'dır. Bilindiği gibi, Huntington, daha doğrusu ABD, medeniyetleri çatıştırmak ve Doğu'nun Batı uygarlığından yararlanmasını engellemek peşindedir. Huntington'a göre, Batı'nın bugün temsil ettiği değerler sadece Batı'nındır; dünyanın ortak malı değildir. Batı bu değerleri üretmede tek ve biricik olduğu gibi, bunlardan yaralanmada da tek hak sahibidir. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, bunun faturasını ödemek zorundadırlar Bu değerleri Batı'ya fatura ödemeden yararlanma alanına sokmak hiç kim-senin hakkı ve haddi değildir. İslam dünyası, Haçlı Batı'ya tüm servet ve kaynaklarını verse de (ki büyük ölçüde vermiştir) bu olgu ve iddia değişmez. Atatürk bu savı, bu inadı, bu egoizmi kırmıştır.

Şunu göstermiştir ki:

Evrensel bilim ve fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardı. Atatürk bu değerlere 'ınaneviyat' diyor ve 'Doğu maneviyatı' tabirini gündeme getiriyor. Atatürk'e göre, biz esasında Doğu maneviyatına bağlıyız.

Atatürk'ün Pakistan'daki fikirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal (Atatürk'le aynı yılda öldü), bu noktanın altını çizerken şu yolda konuşuyor:

Batı'nın bugün sahip bulunduğu ve kendisini öne çıkaran değerleri biz ondan almaya kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın malını-mirasını geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı'daki evrensel değerleri alırken aşağılık kompleksine düşmeye mecbur değiliz. O değerler, temelde bizim atalarımızın ürettiği ve Batı'ya kaptırdığı değerlerdir.

Ne yazık ki, Müslüman atalarımızın yarattığı ve asıl sahibi oldukları bu değerler bugün Batı'nın kontrolüne girmiş ve Batı bunlar üzerinde hegemonya kurmuştur. Bu hegemonya, emperyalist Batı zulmünün besleyicisi olarak insanlığın aleyhine kullanılıyor.
Bu değerler Batı'dan geri alınmalı ve ardından da Batı'nın zulüm ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır.
Atatürk bunun teorisini yapmakla kalmamış, uygulamasını da göstermiş ve tam başarıyla uygulamıştır. Bu gün bu işi, bir ölçüde Çin yapmaktadır. Atatürk'ün Çin'de yıllardan beri ders gibi okutulması boşuna değildir. Çin dehası, reçeteyi tam göbekten yakalamıştır. Yakalamış ve getirişini elde etmiştir. Çin, esas değerler sahibinin Doğu olduğunu ispatlama noktasına gelerek, Atlantik İmparatorluğunu bunalıma sokmuştur. Atatürk, işte bu oluşumların ilk ve unutulmaz öncüsüdür.

Attila İlhan, bu noktaya parmak basarken şöyle diyor:

"Türklerde, kurtuluşu Doğu'da gören ilk ihtilalci, Mustafa Kemal idi."

Atatürk'ün Batı'yı çıldırtan yanı işte budur. Batı, Atatürk'ü işte bunun için asla hazmedemiyor, asla hoş göremiyor.
Kurtuluş Savaşı, Batı'nın sadece rüyalarını, hayallerini yıkmış olmakla kalmıyor, geleceğe yönelik ümitlerini de karartıyor.
Bunu gören Batı, şu hedefi öne çıkarmıştır:
Atatürk'ün bize ve hayallerimize indirdiği darbe, Batı emperyalizminin canına okumadan, Kurtuluş Savaşı karartılmalı, kirletilmelidir.

BOP projesi ve Türkiye'nin AB müzakere sürecinde sokulduğu 'sorgulama odası' işte bu kirletmenin uygulama göstergeleridir. Bir yandan BOP, öte yandan AB Müzakere Süreci, Türkiye'yi bir federatif din devletine çevirmenin peşindeler. Kamu Yönetimi Kanunun Tasarısı denen çokhukukluluk taslağı ile 'başkanlık sistemi' denen örtülü padişahlık sistemini servise sunmalarının arka planında bu var.

Mustafa Kemal'e ve onu ölümsüzleştiren Kurtuluş Savaşı'na Batı'dan yönelik şiddetli düşmanlığın arka planında bu anlattıklarımız var.
Batı biliyor ki, Mustafa Kemal, Müslüman kitleler tarafından bir öncü ve kurtarıcı olarak algılandığı sürece, İslam dünyasına yönelik işgalci-sömürgeci politikaların başarıya ulaşması mümkün değildir.
Mustafa Kemal'in etkisizleştirilmesi ise Türk Kurtuluş Savaşı'nın kirletilmesiyle sağlanabilir.

Yaşar Nuri Öztürk - Allah ile Aldatmak sayfa 356..362)

Allah İle Aldatma Aracı Olarak Korku - Yaşar Nuri Öztürk

Allah İle Aldatanların Şeriat Oyunu - Yaşar Nuri Öztürk

Allah ile Aldatmanın Sosyal Demokrasiye Karşı Kullanılması

Allah ile aldatanların korkulu rüyası: Türk Ordusu

Allah ile aldatmanın Arapçılık ayağı - Yaşar Nuri Öztürk

Allah ile aldatmanın en aldatıcı maskesi: Muhafazakarlık

Allah ile aldatmanın aforoz mekanizması

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget