Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

‘Suç Ortağımsınız!’
Günde 17 saat su verilmeyen, 24 saat aydınlanma lambalarının açık olduğu ve her anımın 2 kamerayla izlendiği cezaevindeki koğuşumda bazen kendimi bu sözü söylerken yakalıyorum: “Kimse var mı orada?”
Yaklaşık 2 yıldır İstanbul’daki Silivri Cezaevi’nde tutukluyum. Daha mahkeme ne kadar sürecek bilmiyorum. Şimdiden unutuluşa mahkûm edildim. Suçum büyük; düşünmek, gezmek, gazetecilik yapmak. Türkiye’nin önde gelen bazı gazete ve TV merkezlerinde yöneticilik yaptım. 12 kitap yazdım. 100-200 bin satarak beni ülkemin bestseller yazarı yaptı. Ülkemde sadece mesleki kimliğimle tanınırım. Ergenekon adı verilen gizli örgütün üyesi olduğum iddiası ile hapisteyim. Delil olarak ne gösteriyorlar? Virüsle bilgisayarımıza gönderildiği üç seçkin üniversitemiz, ABD bilişim ve siber suçlar şirketinden alınmış bilirkişi raporlarıyla ispat edilmiş, odatv.com bilgisayarında bulunmuş dosyalar. (Bu virüsü, polis içindeki dinci bir cemaat mensuplarının yaptığından şüphe ediyoruz.)
134 sayfalık iddianame aslında neyin yargılanmakta olduğunu ispat ediyor, 361 “haber”, 280 “kitap-yazı”, 52 “köşe yazısı”, 26 “röportaj” ve 5 “makale” sözcüğü geçmektedir! İddianamede silah yok, bomba yok, cinayet yok, eylem yok. Mahkemede bana hâkimler sadece “O haberi neden yaptınız?” veya “Röportajı niye yayımladınız?” sorusunu yöneltti. Türkiye’deki meslektaşlarım şeytani bir entrika ile hapse atıldığımı biliyor. Fakat büyük çoğunluğu, cezaevine gönderilmemek, işsiz kalmamak için korkup yazamıyorlar. Benim ülkemde düşünce, hâlâ kötülüğün simgesi olarak görülüyor. Düşünsel değerlere bağlı kalanlar sahte delillerle hapse atılıyor.
Sevgili dostlar, evet siz benim “suç” ortağımsınız! Sizi harekete geçmeye çağırıyorum. Yalnız olmadığımı gösterin. Sessizliğe mahkûm edilişime son verin. Sesim olun, kalemim olun. Yıkın yalanlarla örtülü şu zindanın dört duvarını. Yoksa... Yine toprağa, çiçeğe, ağaca ve en dayanılmazı 12 yaşındaki oğlumun kokusuna hasret; insani niteliklerimi kaybetmem için yoğun tecrit uygulanan cezaevindeki koğuşumda kendimle konuşmaya devam edeceğim..
***
Mesleğim adına utandırıcı, kimi alıntılarla özetlemek zorunda kaldığım mektup, meslektaşımız Soner Yalçın’a ait. Avrupa Parlamento Meclisi Genişlemeden Sorumlu Komisyon üyelerinin elinde, bilgisayarlara virüs sokulduğu savlanan raporlarla birlikte incelemede. Dönemin yargısız infazlarının, işkenceye dönüştürülmüş tutukluluklarının, özele ilişkin örneklerini oluşturuyorlar. Tahliye umutları verilip insanların duyguları ile bir kez daha çok ağır oynandı. Çoğunluk hukukçuların “artık yargısız infaz içerikli öntutukluluklara son verilir” yorumunu yaptıkları 3.yargı paketi sonrasında, sevgili Balbay’ın dediği gibi “Katiller dışarıda, milletvekilleri dahil gazeteciler, bilim insanları, her meslekten aydınlar hepsi içeride”.
Medya sansürü, bir tür depresyonda, duymak istemedikleri gerçekleri duymak zorunda kalmamak için haberlerden, olup bitenlerden uzak kalmayı seçen, düşünmekten korkan çoğunluk vatandaşlarımıza rağmen... İlk tutuklanma kararlarının verilmesinden bugüne, yargılamaların bütününde, tutuklu olanların büyük yüzdesi için, suçun şahsiliği, somut oluşumu, kanıtlandırılamaması açısından, değişen hiçbir şeyin olmadığını anımsatmak isterim. Yargılamaları arada bir de olsun izleyenler, iddianamelerin sayfalarını karıştırıp tanıklıklar, sorgulamalardaki akışı merak edenler, hukuksuzluğun boyutlarında askeri darbeler hukukunun hukuksuzluklarının da çoktan aşıldığının sayısız örneklerine tanıklık etmiş oluyorlar. “Terör” örgütü üyeliği gibi ağır bir suçlamada, trajikomik ayrıntılarla aylar geçiyorken; “Kitabını yazdığım kişi ile iki telefon görüşmesi kaydım var. Kitabını nasıl yazmış olabilirim?”, “Siz beni şahsen, gerçekten tanıyor musunuz? Malum benim sahtelerim birden fazla. En az 20 kez bir arada gördüğünüzü söylediğiniz kişi ile hiç yüz yüze görüşmem yok. Bir tek, tanışmadan geçmiş olsun dileğimi ilettiğim telefon konuşmamın kaydı var”, “İddianamede benim bilgisayarımdan çıktığı söylense de bana ait notlar değil. Ancak virüsle sokulmuş olabilir”, “Sahtelik, dışarıdan virüsle sokulduğu iddialarımıza karşı bilirkişi incelemesi aylardır neden yapılmıyor?”...
Suçlamaların odağındaki itirafçı tanıkların her nedense önemli ağırlıkta sabıkalılardan çıkması bir raslantı olmalı. Yine tanıkların ağzından çıkan sorulara somut yanıt içeriğinde olması gereken bilgilendirmelerde, “hatırlamıyorum, bilmiyorum, içine bakmadım, tanımıyorum” sözcüklerinin akması bir ironi, şaka, mizah sayılabilir mi? Sanık ve avukatların somut suça ilişkin somut bilgide ısrar etmeleri hallerinde ise yargılamanın zorunlu ilkelerinin gereğinin yerine getirilmemesi, bolca örneği olduğu üzere sözlerinin kesilmesi, duruşmadan atılmakla tehdit edilmeleri...
Soner Yalçın’ın mektubunun özel verileri değiştirilerek, çoğunluk tutukluluklar, hukuksuzluklarda geçerli bu tabloda, yine Balbay’ın dünkü duruşmadan “Bu hukuksuzluğu kabul etmeyeceğiz” seslenişi ile noktalayalım.

Malatya’da Linç Girişimi
Daha geçen gün oldu.
Doktor, gazeteci Elif Ilgaz, Mecidiyeköy’de “Trump Towers” kafesinde arkadaşlarıyla otururken şiddete maruz kaldı.
Ilgaz’ın bulunduğu kafede yiyip içen insanlara ellerinde kaldırım taşlarıyla hücum eden saldırganlar; “Yezid’in torunları, oruç tutsanıza be! Oruç tutun ananızın…” diyerek ağza alınmayacak derecede çirkin, aşağılık küfürlerle dehşet saçtı.
Sözlü şiddet beraberinde “kaldırımdan sökülen taşlarla” fiziki şiddet tehdidine dönüştü.
Olay, göz önünde, gündüz İstanbul’un orta yerinde yaşandı…
Ne var ki Ilgaz’ın yaşananları Twitter’la basına yansıtmasının ardından malum çevreler hemen, Türkiye’de asla böyle şeyler olmazmışçasına “Üç-beş çapulcunun işi!”, “provokasyon”, “asparagas” mazeretleri ile savunmaya geçtiler…
Bu “Taliban’lığın” haftası dolmadan, ramazan davulcusuyla tartışan Alevi aileye Malatya’da yapılan linç girişiminin haberleri geldi…
‘Provakatörler işbaşında!’
Yaz günü kapı pencere açık yatan Alevi ailenin evinin önünde davul çalmakta ısrar eden ramazan davulcusu kendisine yapılan uyarıya rağmen sesi kesmeyince, tartışma büyümüş, civardan toplananlar Alevi ailenin evini İstiklal Marşı ve tekbir sesleriyle basarak taşlamış, “Madımak gibi sizi yakarız!” tehditleri savurmuş, evin ahırını yakmıştı…
TV’ler gösterdi, sosyal medya olayın yankılarıyla doldu taştı…
Ancak “linç girişimine” sahne olan AKP’li Sürgü Belediyesi başta olmak üzere, “Bu provokasyondur!”, “Bizim dini bütün insanlarımız böyle şey yapmaz” kıvamında yapılan yorumların sonu gelmedi.
“TC Sürgü Belediye Başkanlığı resmi internet sitesini” açın, bakın…
Kırmızı fonla “son dakika” diyerek bildirilen haberin altında; “Sürgü kasabamızda provakatörler işbaşında” ibaresini göreceksiniz. Aynen bu imlayla yazılmış: “Provakatörler!”
Tıkladığınızda karşınıza; “Sürgü kasabasında provokatörler Alevi - Sünni çatışması çıkarmaya çalıştı” haberi çıkıyor….
Kör kör parmağım gözüne...
Nerede ne zaman baş yaran, göz çıkaran bir “Taliban’lık” yapılsa, basmakalıp tek bir açıklama öne sürülüyor: “Provokatör işi!”
Topkapı Sarayı’nda İdil Biret konserine tekbirle içki baskını yapılıyor, “provokatör!” deniyor.
İstanbul Tophane’de “sanat galerisi baskını” düzenleniyor; “provokatörler”den dem vuruluyor.
“Bunların içimizdeki Taliban’lar olabileceğine” ihtimal verilmiyor ve bu yüzleşme hiçbir zaman yapılmıyor.
Üç yıl önce hatırlarsınız, Yılmaz Esmer ibretlik bir “Radikalizm ve Aşırıcılık” araştırması yapmıştı.
Esmer’in araştırmasına göre; “içki içene”, “oruç tutmayana”, “dine inanmayana” bu ülkede yaşam hakkı tanınmıyordu.
Araştırmaya katılanlar, “sevmedikleri siyasi parti / görüş üyesi olanları” (yüzde 42), nikâhsız yaşayanları (yüzde 67), dinsizleri (yüzde 65) veto ediyor; etraflarında başka kökenden insan (yüzde 32) görmek istemiyorlardı.
Yılmaz Esmer, gene geçen yıl bu dönem, bu defa “Türkiye Değerler Araştırması” çalışmasını yayımladı…
O araştırmada da -“Radikalizm ve Aşırıcılık” araştırmasında olduğu gibi- nüfusun yüzde 64’ü “Tanrı’ya inanmayanı” (ki yalan yanlış “Tanrı’ya inanmadığı varsayılanlarını” da bunun içine koyabilirsiniz!) komşu istemediğini; farklılığın hiçbir türü ve şekline tahammül göstermediğini ortaya koydu.
Yüzde 63, ayrıca, “Parlamento ve seçimlerle uğraşmak zorunda kalmayan güçlü bir lidere sahip olmanın” iyi bir şey olduğunu savunuyordu.
Çıkan resim; “tek tip toplum” ve “güçlü lider” özlemiyle yanıp tutuşan bir halkı betimliyordu.
Tüm bu araştırmalar, son yıllarda bu profilin sürekli beslenerek barizleştiğini ortaya koyuyor.
Kutuplaşma ile hoşgörüsüzlük besleniyor
Ötekine gösterilen toleranssızlık ve empati yoksunlukları törpülenip yumuşatılacağına; kutuplaşma ile birlikte aksine toplumda köpürtülerek bileniyor…
Çoğunluk desteğini arkasına alan “güçlü lider”, ana muhalefet partisi liderini aleni olarak seçim meydanlarında mezhepçilik yaparak aşağılıyor. “O Alevidir!” diye açıktan yuhalatıyor. Tahammülsüzlüğün zaten tavan yaptığı bir toplumda, mevcut tahammülsüzlükleri gözler önünde kaşıyor.
Hal böyle olunca Malatya’da yaşananları; “provokasyon”, “münferit olay” kontenjanından geçiştirmek mümkün değil.
Bu “Taliban’lığımızı” tedavi etmek için “ne/neler yapabiliriz” üzerinde önemle durup düşünmemiz lazım.
Muhalefet partileriyle…
Sivil toplumu…
Medyası…
Hukukçuları…
Hatta olayın vahametinin ayırdına varan din adamları ile konunun üzerine gitmek gerekir.
Müslümanlığın “hoşgörü dini” olduğunu söyleyen din âlimleri ramazan ayında “Kulak damlası oruç bozar mı?” kabili incir çekirdeğini doldurmayan sorularla uğraşacaklarına neden hoşgörü erdeminin özüyle -misal!- hiç meşgul olmazlar?
Neden ibadette dayatmacılığı dışlayan “derin hoşgörü” mesajları vermezler?
Şimdi bunun tam zamanı değil mi?
“Hoşgörünün” içi şimdi doldurulmayacaksa ne zaman doldurulacaktır?

Akp ve Pkk’nin Tampon Ortaklığı
Gelin önce şu soruların yanıtlarında netleşelim: ABD’nin Suriye’deki hedefi ne? Erdoğan, Şam rejimine neden düşman? AKP’nin “Esad bize verdiği sözü tutmadı” türünden savunmaları, bir ülkeye düşmanlığı açıklar mı?
Kuşkusuz ABD’nin Suriye hedefler listesine İsrail’in güvenliğini, enerji koridoruna hâkimiyet mücadelesini, İran’ı, Rusya’yı, Çin’i zayıflatmak gibi maddeleri koyabilirsiniz. Ancak Washington’un bu listedeki hedefleri de geçerli kılacak bir temel hedefi var. O da Suriye’yi bölmek!
ABD’NİN HEDEFİ KÜRDİSTAN
ABD’nin bölgedeki temel hedefi Büyük Kürdistan’ı inşa etmektir. ABD’nin 1991’den beri bölgede yürüttüğü politikalar ve savaşlar bu temel hedef içindi…
Büyük Kürdistan, ABD için üç temel işleve sahip olmalı: 1. İkinci bir İsrail olarak, ABD’nin bölgedeki vurucu gücü olmak. 2. ABD için Asya’ya sıçrama tahtası olmak. 3. ABD’nin bölge planlarına karşı dur diyebilecek büyüklükteki ülkelerin (Türkiye ve İran) hem küçülmesini hem de yan yana gelmemesini sağlamak. 
ABD’nin Suriye’ye abanmasının gerekçesi işte bu büyük plandır. Irak’ın kuzeyindeki yapının Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılması Washington’un ihtiyaçları için kritik öneme sahiptir.
Ekonomik çöküşün tetiklediği iç çelişmeler başta olmak üzere bazı nedenler, Pentagon’u doğrudan Suriye’ye saldırmaktan alıkoyuyor. İşte Erdoğan’a “açık Şam düşmanlığı” monte edilmesi bu nedenledir. Yani ABD’nin yapamadığını Türkiye yapacak, Pentagon yerine TSK Suriye’ye girecekti. Ancak TSK bu plana 17 aydır direniyor.
‘TSK’Yİ SURİYE’YE SOKMAK’ HEDEF DEĞİL
ABD’nin hedefi, Büyük Kürdistan için Suriye’yi bölmekse, Suriye’yi bölecek araç da TSK ise o zaman son gelişmeleri “TSK’ye tuzak” diye değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü TSK’yi Suriye’ye sokmak hedef değil, ABD’nin hedefini gerçekleştirmek için seçtiği araçtır, yoldur.
Hedefin gerçekleşmesi için düşünülen aracı harekete geçirmenin yolu, önce hedefi gerçekleştirmek olamaz. Zira hedef gerçekleşmişse, araca gerek kalmaz.
Bu saptamayı yaparken, elbette ABD’nin Suriye hedefinin gerçekleştiğini, Suriye’nin bölünme hedefinin tamamlandığını iddia etmiyoruz. Nitekim Şam kontrolü yeniden ele almaya başladı…
Bu saptamayı, sadece “at mı yoksa araba mı önde olmalı” diye özetleyebileceğimiz soruna işaret etmek için yapıyoruz. Zira kurulan denklemin yanlışlığı, teşhisi de güçleştirir… Üstelik yanlış denklem, aynı cephedeki kuvvetlerin sanki birbirine karşıtmış gibi görünmesine; karşıt kuvvetlerin de aynı cephedeymiş gibi görünmesine yol açar.
Örneğin… Hem PKK’nin Esad’ın bir kartı olarak Suriye’nin kuzeyindeki kimi yerlerde Şam’ın izniyle “otorite” olduğunu savunmak, hem de bu gelişmenin TSK’ye tuzak olduğunu iddia etmek, birbiriyle çelişir. Çünkü Esad ile PKK’nin aynı cephede olmadığı gerçeğinden daha önemlisi, Esad’ın,  Türk Ordusu’nun ülkesine saldırması için tuzak kuracak kadar deli olmadığıdır!
Örneğin… Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ne kadar PKK karşıtı sözler söylerse söylesin; PKK ve BDP yetkilileri ne kadar “AKP bize düşman” derse desin; hiçbir “sert” cümle, hepsinin aynı cephede yani Atlantik cephesinde olduğu gerçeğini değiştirmez! Taktikler, güncel politikalar ana stratejiyi değiştirmez!
DEMİRTAŞ’IN GÖSTERDİĞİ YOL
BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın Radikal’den Ezgi Başaran’a söylediği şu cümle, aslında ne demek istediğimize aracı oluyor: “Biz son bir yıldır sayısız kez Suriye’deki Kürtler üzerinde Barzani’nin değil, PKK’nin etkisi olduğunu anlatmaya çalıştık. ‘Eğer otonom özellik kazanmaya başlayan Batı Kürdistan’ı güvenli bir tampon bölge olarak görmek istiyorsanız, PKK’yle masaya oturun’ dedik. Oradaki Kürtleri kazanmanın birinci yolu bu.” (Radikal, 25 Temmuz 2012)
Demirtaş haklı! Zira PKK’nin de AKP’nin de hedefi, Suriye’nin kuzeyinde Esad’ın denetiminde olmayan bir bölge kurulması değil mi?

Polis Güvenliği ve Aile Albümü! Tam saha press!
Her dönem ilgililer için, TBMM milletvekili tanıtım albümü yayımlanıyor.
Meclis’te görevli polis memurları bu fotoğraflı albüm sayesinde sayın milletvekillerini 50 metreden tanıyıp onları selamlıyorlar.
Böylece “Sen beni nasıl tanımazsın!” diye fırça yemek dahil her türlü beladan kurtuluyorlar.
Ancak Meclis dışındaki polislerin işi çok zor.
Onların milletvekillerini tanımaları yetmiyor.
Milletvekili çoluk çocuğunun, hısım akrabasının tanınması çok daha önem arz ediyor.
Son olay bunu kanıtladı.
AKP Hatay Milletvekili Hacı Bayram Bey’in muhterem oğlunu tanımayan polislerin başına neler geldiğini günlerden beri izledik, gördük.
Bu durumda, TBMM Başkanlığı’nın, bir de fotoğraflı milletvekili aileleri albümü yayımlaması şart oldu.
Bu albümün tüm karakollara, devlet dairelerine ve özellikle de Emniyet teşkilatına dağıtılması gerekiyor.
Ayrıca kamuda görev alacakların, görev yapmak istedikleri illerin milletvekillerini “maaile” ismen ve resmen tanıdıklarına ilişkin KPSS’den geçerli puanı almış olma şartı da getirilmelidir.
Adı sanı, fotoğrafıyla birlikte ezberlenecek 550 milletvekili olduğu halde, çoluk çocuk hısım akraba ile birlikte albümdeki “özenle muamele edilecek kişi” sayısı on binlere varabilecek.
Şahsen tanıma ve bir süre “bağımsız milletvekili” sıfatıyla birlikte yüce Meclis’te görev yapma şansına sahip olduğumuz kimi siyasetçiler var.
Ki bunlardan biri de Şanlıurfa milletvekili Sayın Seyit Eyyüboğlu’dur.
Ki kendisinin 18 çocuğu bulunmaktadır. (Geçen dönem 17 idi!)
Bereket versin, Seyit Bey’in çocukları da en az babaları kadar mazbut ve efendi kişiler.
Bir çift kaşarlı tost yüzünden polisle tartışmaya girecek halleri yok.


Daha iki yıl süre var.Ama “Çankaya çekişmesi” uç vermeye başladı bile.
Önce, “üstüne ne vazife” ise, Çalışma Bakanı Faruk Çelik, “Gül bir daha aday olmaz!” diye açılama yapıyor.
Ardından Başmüzakereci Egemen Bağış, “Gül’den çok iyi NATO Genel Sekreteri olur!” diye “boş müzakereye” girişiyor.
Bunun anlamı açık:
Tayyip Beygiller, şimdiden, Gül’ün 2. kez aday olmasının önünü kesmek istiyor.
Bunu görmemek için, affedersiniz, süzme salaklık yetmiyor.
Şaşı olmak, yani hem Erdoğan’a hem de Gül’e bakmak, ikisini birden idare etmeye kalkmak gerekiyor.
Bu nedenle Cumhurbaşkanı Gül’ün bir anlamda özel sözcüsü olan meslektaşımız Ahmet Sever’in ölçülü ama o derece de keskin yanıtını iyi okumak gerekiyor.
“İkinci kez aday olmasına karşı çıkan AKP’lileri özensizlikle” suçluyor.
Sever’in amacı, özensizlik yapanların aslında “densizlik” yaptıklarını Abdullah Gül adına ima etmek!
Dün öğleden sonra bu kez de, Tayyip Bey’in partideki sözcüsü Hüseyin Çelik, her zamanki çevikliğiyle topa giriyor:
“Şimdi de jest yapma sırası Sayın Gül’de!”
Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığı makamı sanırsınız...
Lunapark tahterevallisi!
Birisi jest yapıp bindiyse, bu kez jest yapıp öteki insin!
Jest yapması için de parti içi-dışı tüm yağdanlıkların elbirliğiyle...
Alkış tutmaya ve laf kıtlığında asma budamaya yöneliyor:
Çelik’in dünkü sözlerine bakar mısınız:
“Sayın Gül’ün aday olabilmesinin imkân dahilinde olması mutlaka aday olacağı anlamına gelmez. İmkân dahilinde olması farklıdır, mümkün olması farklıdır!”
İkbalini, istikbalini Erdoğan’ın arkasına takılmakta görenler, Gül’ün önünde şimdiden baraj kurmaya yöneliyor.
Çankaya oyunları başlıyor!

Hidrojen Toplumu!
Dünya toplumlarında bir benzerini hatırlamıyorum, yaşadığımız sürecin. Dışarıdan gelip bizleri gözlemleyen bir yabancı, ister Ankara-İstanbul’a, ister tatil beldelerimize, ister diğer kentlerimize baktığında her şeyin sorunsuz, normal göründüğü bir genel yapı tespit eder. “Yani sürekli Türk-Kürt sorunu, laik-antilaik tartışması, Alevi-Sünni kavgaları yaşayan ülke gerçekten bu mu” diye kendi kendine sorar. Teori ve pratiğin birbirinden bu kadar uzak durduğu ülke zor bulunur. Bu nedenle biraz diğer bilimlere, mesela kimyaya göz atsak, belki hidrojen gazıyla kıyaslayabiliriz toplumumuzun şu andaki yapısını: Sıkıştırılmış, sakin, durağan ama her an patlamaya hazır!
Malatya’nın Doğanşehir ilçesinin Sürgü beldesinde yaşanan tatsız gerginlik ve linç girişimi ister istemez akıllara Sivas katliamını getirdi. Yine kavgalar, tekbirler, tehditler ve bu sefer jandarmanın durdurabildiği bir yarım kalmış girişim... Yargıtay’ın Diyanet İşleri’ne dayanarak verdiği “Cami ve mescit dışındaki yerlerin ibadethane olarak kabul edilmesi mümkün değildir” kararının Anadolu’da en beklenmedik an ve noktalarda bu gerginliği tırmandıracak olması gerçeği görmezden gelinebilir mi? Maalesef konu “türban” olunca sevgi, hoşgörü ve tüm diğer uzlaşmacı tanımlamaları sıralayan iktidar ve ‘medyokrasi’si, konu başka bir mezhebin veya farklı yaşam tarzlarının hakları olduğunda, birden şahin kesilip acımasız ve sivri pençeli kimliğini ortaya çıkarıveriyor! AKP’nin büyük manevra başarılarıyla resmen kanırta kanırta toplumu ayrıştırma, bölme, provoke etme siyasetleriyle ülke için gerildikçe geriliyor. Toplumun her kesimi; laikler, kadınlar,
Aleviler, Kürtler, aydınlar, öğrenciler, memurlar, bu provokasyonlardan nasiplerini sırayla, bol bol alıyorlar. Suriye ile ilişkili olarak ABD’nin net ve somut talepleriyle taşeron komşu-savaşçı konumuna itilmiş olmamız ve her an sınırlardan kötü haberler bekleniyor olması da işin başka bir korkunç boyutu. Tabii bir iktidarın ülkeyi “sıkıştırılmış hidrojen” yapısına getirmesinin kendisine ne kazandırdığı da merak konusu olabilir: “Vallahi biz de tam bilemiyoruz, ama zaten onlar kendi aralarında o kadar parçalı bohça durumundalar ki biz bu siyasetleri sürdürerek nasıl olsa hep kazanıyoruz” diyerek kendilerine göre bir izahat getirebilirler(!).
Sivil toplum kuruluşlarının “ileri demokrasi” tarafından köşeye sıkıştırılmış olması, ana muhalefet partisinin bitmez tükenmez “vitrine hangi liberalleri çıkartsak da parlatsak” arayışları arasında alıştığımız ağır çekim hareket(sizlik)leri, AKP’ye sonsuz bir eylem özgürlüğü getirmiş durumda. Arada bir hidrojen sızmasından yaşanan küçük patlamaları saymazsak muhalefet, bölük pörçük basın açıklamaları, polisle sağda solda gaz ve cop dalaşları ve bol bol homurdanmayla yetiniyor. Tabii buna eklenecek bir diğer gerçek, sanal dünya, yani e-mail gönderimleri, Twitter ve Facebook’ta yaşanan kavga-gürültüler. Burası da başka bir âlem! Hükümetin tehdit ve baskılarından şimdilik bir nebze kaçabilmiş olan “Hidrojen Toplum” un üyeleri, burada fikirlerini ortaya dökmenin ötesinde birbirlerini yemekle meşguller. Hadi toplumun özellikle eğitimi sorunlu kesiminin bu alanı bir küfür ve kompleks kusması olarak görüyor olmasını bir kenara bırakın. Bunun da ötesinde nereye patlayacağını bilemeyen insanlar, “suçlu” deşecek fırsat kolluyorlar. Geçen akşam Twitter’da olimpiyatlar hakkında bir görüş belirtmişken, birden baktım bana alakasız saldırılar gelmeye başladı. Meğer Malatya krizi patlak vermiş! O saniyede bundan haberi olmayan ben, neden olan bitene tepki vermiyormuşum, sanatçılar duyarlı olmaz mıymış, ben bıçaklandığımda ne hissetmişim diye uzayıp giden eleştiriler... Bu arada, o anda ne haber kanallarında, ne gazetelerde konuyla ilgili tık yok! “Hidrojen Toplum” o kadar sıkışmış ki o anda Malatya’yı tam anlayamasa bile neredeyse olan bitenden beni sorumlu tutacak! Sanki ben Tanrı’nın temsilcisiyim de yurtta olan her vukuat anında bana ulaşıyor, benim de ‘içişleri muhalefet bakanı’ olarak anında tepki vermem lazım!
İşte10 yıllık AKP iktidarı sonunda böyle bir “Hidrojen Toplum” oluverdik. Görüntüde sütliman, hiçbir şeyden şikâyeti olmayan, mitinglere uzak, Ergenekon’dan Balyoz’a süregelen siyasi davaların acımasız absürdlüğüne bile alışabilmiş, resmen uyuşturulmuş, bir halk. Ve bu büyük emeklerle(!) elde edilmiş pasifliği sonuna kadar sömüren bir iktidar...
Nereye kadar?

Davutoğlu'ndan Suriye mesajları - Saygı Öztürk
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, 62 kez Suriye’ye gitmekten çok, üç seansta yapılması gereken diş tedavisini tam 9 saat diş hekimi koltuğundan kalkmadan yaptırarak bir rekora imza attı. Dişleri iyileştikten sonra iftarı Konya’nın Akşehir, sahuru Yunak ilçesinde yaptı. Sohbetler iç siyasetten çok “Ne olacak bu Suriye’nin hali, Kandil’e girecek miyiz?”, “Uçağımızı düşürdüler, biz esip-gürledik de ne oldu? üzerinde yoğunlaştı. “Hani komşularla sıfır sorun olacaktı, tam tersi oldu” eleştirisini getiren de oldu. Bakan, vatandaşın dış politikaya olan ilgisinden hayli memnun kaldı.

Kuzey Irak’ta bulunan ve her fırsatta sınırı geçip eylem yapmaya çalışan PKK’lılara karşı “sınır ötesi harekat” yetkisi verilmesine rağmen, hükümet bu konuda Genelkurmay’ı yetkilendirmiyor. Her türlü bela sınır ötesinden gelmesine rağmen askerimiz Kuzey Irak’a adım bile atamıyor. Yarın, Davutoğlu Kuzey Irak’a gidecek ve Barzani’yle değerlendirmeler yapacak. Bakan, alınacak her tedbirin Kürt ve diğer etnik yapılara karşı değil, terör örgütlere karşı olacağını anlatacak.

Onlar kaçıyor, Türkiye tutuklanıyor
Suriye’deki bilgiler istihbarat kaynaklarının yanı sıra, Suriye’den kaçan asker ve polisler den de derleniyor. Suriye ordusundan kaçan 26 general, 47 albay olmak üzere değişik rütbelerde 130 asker ülkemizde bulunuyor. Yani, Esat’ın askerleri kaçıyor, Türkiye’de ise yurtdışındaki askerimiz hakkında yakalama kararını duyunca koşa koşa ülkesine geliyor.

Geliyor da ne oluyor? “Kaçabilirsin” denilip cezaevine konuluyor. Bugün 68 general ve amiralin yanı sıra 200’ü aşkın muvazzaf asker değişik askeri cezaevlerinde tutuluyor. Yarın toplanacak Askeri Şûra, komutanların terfisinden çok tutuklu komutanları emekliye sevk etmeye dönük olduğu anlaşılıyor. Terfi bekleyen bu kadar albayın da tutuklu olması da başka ne anlama gelebilir?

BM daha aktif olmalı
Bakana Suriye’yi ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarını soruyoruz. Davutoğlu anlatıyor:

“Suriye’deki gelişmeler yalnız Suriye’yi tahrip etmeyecek, BM’nin de itibarını yok edecektir. Suriye herkes için büyük bir sınav. BM de gelişmelere tepki vermekte atıl kalıyor. BM’nin de reforma ihtiyaç olduğu ortaya çıktı. BM net bir tavır alabilseydi, Suriye bugünkü tavrını sürdüremezdi.”

Suriye ile 911 kilometre sınırımız var. Ancak öyle haritalar yapıldı ve öyle bir algı yerleştirildi ki sanki tek etnik yapı, tek mezhep gibi gösterildi. Dışişleri Bakanlığı, Genelkurmay ve MİT’le haritalar üzerinde çalıştı ve son duruma göre mezhepsel ve etnik yapıyı ortaya koydu. Suriye’de birkaç yerde PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın posterlerinin asılması, sanki her tarafın PKK’lı olduğu değerlendirmelerine neden oldu. Davutoğlu bu konuda şunları anlatıyor:

Suriye, ikinci Kandil olmayacak
“Suriye’nin neresinde ne olursa olsun her sabah bizim önümüze geliyor. Orada, merkezi hükümet etkinliğini kaybetmiş durumda. Sınırımızda PKK, El Kaide gibi yapılanmalara meydan vermeyiz.
Terör örgütüyle, Kürt kardeşlerimizi birbirinden ayırıyoruz. Kürtler asırlardır o coğrafyada yaşayan akrabalarımızdır ve onlar bizim için tehdit değildir. Orada yaşayanlara saygılıyız. Bunlar yörenin otantik halklarıdır. Hiçbir güvenlik tedbirimiz Kürt kardeşlerimize karşı değildir. Orada yalnız Kürtlere değil, Nusayrilere karşı bir şey olursa onlara da sahip çıkarız, onları da koruruz. Türkmenlerle Kürtler arasında da bir ayrım yapmayız. Türkiye’nin de güvenliği neyi gerektiriyorsa onu da alırız. Suriye’de, K.Irak’taki Kandil kampı gibi bir yapı söz konusu olamaz, buna izin vermeyiz, bunun gereğinin yapılmasını da Irak’taki gibi zamana yaymayız.”

Bakan sık sık, “Alacağımız hiçbir tedbir Suriye’deki kardeşlerimize karşı olmayacak” diyor, Türkiye’ye gelmek isteyenlere karşı katliam girişimi olursa etnik, mezhepsel hiçbir ayrım gözetmeden gerekenin yapılacağını kaydediyor..

Suriye’ye sızan PKK’lılar
Davutoğlu, “Oldu-bittilerle etnik ya da mezhepsel yeni otoriteler oluşturulursa bunun Suriye’nin bütünlüğünü bozacağını” belirtiyor ve bölge için hedeflerini şöyle aktarıyor:

“Bölgede daha büyük ekonomik birlik, siyasi diyalog istiyoruz. Ortadoğu’da duvarlar yanlış örülmüş, bu yanlış örülmüş duvarı tartışmak yerine saygı duyalım Batıdaki gibi sınırlar anlamsız kılınsın, vizelere ihtiyaç kalmasın. Ekonomik ve kültürel coğrafya doğallaşmalı.”

Kandil’de bulunan PKK kamplarından Suriye’ye bir grup PKK’lının sızdığı ve bunların Suriye ile “terör faaliyeti ilişkisine” girdiği bilgisi bakana veriliyor. Bakan, bu konuda daha fazla bilgi vermek istemiyor, “Biz Suriye’nin yalnız kuzeyi ile değil, bütünüyle ilgiliyiz” diyor.

Davutoğlu ile iftarda başlayan sohbetimiz, neredeyse gece yarısına kadar sürdü. Bakan bey çok şey anlattı ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun kulağını da fazlasıyla çınlattı…

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget