Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

ÖNCEKİ gün! Yani 28 Ekim Cuma, Saat 17 gibi gazeteden çıktım, eve gideceğim İran Caddesinde anormal bir trafik var. Her yer kilitlenmiş, ortalık düğüm olmuş. O saatte böyle bir şey olmaz. Araç kullananlar ve içindekiler haklı olarak küfrediyor.
Birkaç kişi araçlarından seslendi
“Emin Bey bu rezaleti de yazsana. Ayıptır, bunların bu yaptığına işkence denir. Cumhuriyet Bayramını bize yasaklıyorlar, kendi düğünlerini yapıyorlar.”
Ne olduğunu bilmiyorum, bir taksi şoförü başım taçtan çıkarıp “Sizin Tayyipgillerin düğünü var” dedi. Kimin düğünü olduğunu da bilmiyorum
Bizim ev gazeteye yakın. Yürümeye başladım. Her Sokak, her cadde felç…
Polisler çevreyi tutmuş, trafik araçları, sirenler, araç hoparlörlerinden yapılan anonslar, ortalıkta kıyamet kopuyor.
Ben saf vatandaş da kendi kendime diyorum ki “Düğün olması mümkün değil, bunlar Van’daki deprem nedeniyle bugün Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını iptal ettiler, resepsiyonları, okullarda yapılacak törenleri bile yasakladılar, kendilerine boyle tantanalı düğün yaparlarsa çok ayıp olur!”
Eve doğru yürürken Sheraton Oteli’nin önünden geçtim Her yer tıkalı İran Caddesi Arjantin Caddesi, her yer felç
İşte o bölgede öğrendim ki, hükümet üyesi Zafer Çağlayan’ın oğlu otelde evlenecek, düğüne Çankaya’da ikamet eden AKP’li ile birlikte Tayyip ve tüm Tayyipgiller katılacak
Yolumu biraz değiştirip otele doğru 50 metre yürüdüm ve kapıdaki bir görevliye sordum: “Düğün yapılacak mı? İptal edilmiş olmasın!”
Görevlinin yanıtı ilginçti “Beyefendi onlar bayram kutlamalarını iptal etti. Kendi düğünlerini iptal edecek değiller ya!”
Evet, tüm Cumhuriyet Bayramı kutlamaları ve bu arada resepsiyonlar da o gün Tayyip’in Resmi Gazete de yayınlanan genelgesiyle iptal edilmişti
Cumhuriyet Bayramı deprem bahanesiyle okullarda bile iptal edilmişti ama onların düğünleri yapılıyordu. Deprem bahanesi orada geçerli değildi.
Düğüne hepsi birden katılmıştı Trafik sadece onlar için açılırken pek çok caddede halen kesikli İnsanlar küfrediyordu
Pek çoğu yalakalık amacıyla gönderilen yüzlerce çelenk otelin bahçesine yığılmış, caddelere taşmıştı. Düğüne elbette davetli değildim.  Ama herhalde orkestra çalmış, insanlar coşup eğlenmiş, belki bazıları dans etmiş, gelinle damat için tezahürat yapmıştı.
 Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını ve geçit törenlerini Türkiye tarihinde ilk kez imzasıyla iptal etmekten sıkılmayan şahıs ve ekibi de, düğünde seçkin yerlerini tam kadro almışlardı.
Ne güzel demiş atalarımız “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!”
Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını iptal ettiler, beş yıldızlı otelde kendi düğünlerini iptal etmek akıllarına, ya da işlerine gelmedi.
Ama Türk milleti dün ülkenin her yaptığı yürüyüşlerle, onların olmadığı bayramını kutladı.
Helal Olsun!

DEPREM REZALETİ DEVAM EDİYOR


SEVGİLİ okuyucuların, depremi yaşayan Van ve Erciş halkı perişan durumda… Kış bastırdı, insanlara çadır yetiştiremediler. Çadır yüzünden birbirlerini suçladılar.
Van AKP milletvekilleri bile, AKP’nin yan kuruluşu olan Kızılay suçladı. Kızılay ise diyor ki “Elimizde çadır yok, olanı gönderdik. Daha ne gönderelim!”
Deprem yaralan giderek soğuyor Yaşananları kanıksama zamanı artık yaklaşıyor Birkaç gün sonra deprem gündemden düşecek ve oralardaki insanlarımız tamamen kaderleriyle baş başa kalacak
Şimdi hep birlikte Allah’a dua etme zamanıdır.
 ”Rabbim, elde çadır kalmadı. Türkiye’de şu sırada ikinci bir deprem olmasın, aksi takdirde mahvolduk demektir.”
Düşünün ki, daracık bir alanda meydana gelen depremde bile çuvalladılar, işin içine siyaset soktular iş yapacaklarına, oy sömürüsü için Van’ın, BDP’li belediye başkanını hedef aldılar Yardımlara tarikat ve cemaatleri soktular.
Halk rahatsız, sıkıntıda ve tepkili,  Yağmacılık devam ediyor Yıkılan köylere henüz adım atılmadı. Köyler unutuldu.
Şimdi dikkat ediniz. Çankaya da oturmakta AKP’li Bay Abdullah Gül deprem bölgesine gidemiyor Niçin?
Çünkü binlerce polis tarafından korunacağını bildiği halde protesto edilmekten, yuhalanmaktan korkuyor. Türkiye işte bu durumlara düşürüldü.
***
Önce kabadayılık yaptılar “Hiçbir ülkeden yardım istemiyoruz. Teşekkür ederiz!”
Sonra baktılar ki pabuç pahalı düşman ilan ettikleri İsrail’in yardımını bile kabul etmek zorunda kaldılar.
Fakat en ilginç yardımı Suudi Arabistan Kralı Abdullah yaptı ve deprem için 50 milyon dolar gönderdi
Bu adam ve sülalesi, dünyanın en büyük ve en önde hırsızları olarak bilinir. Ülkeyi din ticareti ve din sömürüsü sopası ile yöneten bu sülale, avanta ve rüşvetle ayakla durur Bunlar Suudi Arabistan da uçan kuştan bile rüşvet alır
Dolayısıyla, bu herifin gönderdiği 50 milyon dolar, tam anlamıyla haram paradır. İçindeki bir tek dolar bile helal yollardan elde edilmemiştir.
Bu para haramdır ama depremi yaşayan insanlarımız için analarının ak sütü gibi helaldir Yeter ki onlar için harcansın, duble yollara, Libya, Somali, Filistin vesaireye gitmesin

LİBYA PARALARI NE OLDU

ŞİMDİ bazı okuyucularım belki diyecektir ki “Hırsızlar epeyce büyük bir yardım yapmış!”
Bence öyle değil AKP hükümeti, Libya ‘da ki İslamcı isyancılara tam 300 milyon dolar gönderdi Burada kaç kez yazdım, bu paranın büyük bir bölümünü, oradaki hırsızlara bavullara tıkıştırarak 100 dolarlık banknotlar halinde gönderdiler
Devletin ve milletin 300 milyon dolan gitti gider. O paranın büyük bir bolümü ne idüğü belirsiz isyancıların, Kaddafi’yi linç eden çapulcu takımının ceplerine girdi.
Bu konuda Hükümet yetkililerine sorduğum sorulara hiçbir yanıt verilmedi.
Benim yanıt verilmeyen sorularımdan yola çıkan CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk Hariciyle Nazırı Davutoğlu Ahmet’in yanıt vermesi istemiyle TBMM Başkanlığına bir soru önergesi verdi.
Özetliyorum;
“Emin Çölaşan bu konuyu yazmakta ve sorular sormaktadır. Aradan geçen zaman içerisinde bu durumla ilgili bir açıklama yapılmadığı gibi, sorulan sorulara da herhangi bir yanıt verilmemiştir.
Bu sorular ödediği vergilerin nasıl kullanıldığını ve nerelere harcandığını bilme hakkına sahip tüm yurttaşları ilgilendirmektedir.
Yurttaşlarımızın tüm haklarını koruma andı içmiş milletvekilleri olarak bu soruların yanıtını, temsil ettiğimiz milletimiz adına öğrenmek istiyoruz:

1-            Türkiye Cumhuriyeti, Libya da ki isyancılara hibe yardımı olarak ne kadar para göndermiştir? Bu para neyin karşılığı olarak, hangi yolla gönderilmiştir?
2-            Libya’ya gönderilen hibe yardımı kimlere gitmiştir? Bu konuda yapılan bir anlaşma var mıdır?
3-            Libya’ya gönderilen para hangi kaynaktan sağlanmıştır?”
Hiç kuşkunuz olmasın, öteki yüzlercesi gibi bu önergeye de hiçbir yanıt verilmeyecek, verilse bile gerçekler gizlenecek ve geçiştirilecektir
Ama gün gelecek, bu paraların hesabı tek tek sorulacaktır.

Emin Çölaşan/SÖZCÜ

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a gönderdiği mektupla, Başbakanı yolsuzluklar konusunda "Haya edip ses vermeye" çağırdı.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a kurye ile bir mektup gönderdi. Mektubunda Başbakanın 17 Ekim tarihinde Kızılcahamam'da yaptığı "İsim vermeyeceğim, biri çıkmış siyasetin kirlendiğinden söz ediyor. Biraz haya eden insan bütün Türkiye'nin duyduğu, kendi partisinin belediye başkanının ifadesiyle, ses kasetlerini hep beraber dinledik. 'Yamyamları doyuramıyorum' diyen kendi belediye başkanının itirafını da duyar da ses verir" sözlerini hatırlatan Kılıçdaroğlu, "Haklısınız, yolsuzluk olunca insan gerçekten de haya eder, ses verir. Peki siz neden haya edip, ses vermiyorsunuz" diye sordu.
Başbakan'a seslenerek, Kayseri Büyükşehir Belediyesi hakkındaki rüşvet trafiğini çok somut olarak ortaya koyan defteri kendisine gönderdiğini, o defterde, kimden ne kadar rüşvet alındığı, rüşvetin kime verildiği, nasıl paylaştırıldığının kuruşu kuruşuna kayıtlı olduğunu belirten Kılıçdaroğlu, "Siz ne yaptınız? Bunun altında imza yok diyerek sümenaltı ettiniz. Ben o defteri siz rafa kaldırın, kasaya kilitleyip suçun üstünü örtün diye göndermedim. Başbakan olduğunuzu hatırlayıp, ar ve haya edip sorumluluğunuzu yerine getirin diye gönderdim. Ama siz, rüşvet defterinin altında imza yok diye Kayseri Belediyesi'nde dönen yolsuzlukların üzerini örttünüz. Defterdeki rüşvet akışıyla ilgili iddiaları incelemesi için bir müfettiş bile görevlendirmediniz" dedi. Kılıçdaroğlu, Başbakanın Elazığ Belediyesi ile ilgili olarak 'namuslu, vicdanlı' bir AKP'linin yaptığı yolsuzluk ihbarını da sümenaltı ettiğini ifade ederek, "Yani, her iki olayda da hayalı davranmadınız. Üstelik CHP'yi AKP zannederek çamur attınız" dedi.
Başbakan'a "Şunu çok iyi biliniz ki CHP, AKP değildir" diyen Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti: "Biz nerede yolsuzluk, hukuksuzluk, usulsüzlük varsa, kararlılıkla üzerine giden bir partiyiz. Siz CHP'ye çamur atmak için eski defterleri karıştırırken, biz çoktan ses vermiş, tam 34 ay önce, CHP Genel Sekreteri'nin imzasıyla 23. 12. 2008 tarih ve 2008/4934 sayılı yazımızı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiş, suç duyurusunda bulunmuştuk. Bu da gösteriyor ki, CHP AKP değildir. Toz, kir, pislik kabul etmez. Hayalı davranır. Sizin de hayalı davranarak, elinizdeki yolsuzluk bilgi ve belgeleriyle rüşvet defterini yargıya teslim etmenizi öneriyorum. Bu arada, size örnek olması dileğiyle, CHP'nin Genel Sekreteri Sayın Önder Sav'ın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı suç duyurusu metnini de gönderiyorum."

Dünyanın herhangi bir ülkesinde “afet” gerekçesiyle iptal edilen bir ulusal bayram kutlaması duydunuz mu?
Var mı bunun örneği?
Varsa… bilenler söylesin…
Şimdiye dek ben böyle bir şey ne duydum ne gördüm.
Uzun yıllar yaşadığım İtalya’da en son 2009 yılı Paskalya’sında, büyük “Aquila” depremi oldu.
Çizme’nin en merkezi yöresinde, tarihi binalarla bezenmiş hoş bir kent olan Aquila baştan aşağı yıkıldı. Ayazıyla nam salan kentin ahalisi, bahar aylarına karşın, ciddi donma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. İnsanlar bu durumda, hemen birkaç gün içinde süratle çadır; çadır yoksa kıyı şeridindeki oteller ve kışlalar, kışla benzeri devlet binalarına yerleştirilmek suretiyle sıcak birer çatıya kavuşturuldular.
Bunun için… İtalya’da her yıl yaz başı yapılan, 2 Haziran “Cumhuriyet Bayramı” kutlamalarını iptal etmek gerekmedi.
“Cumhuriyet Bayramı” kutlamaları iptal edilmek bir yana… bilakis son dönemde görülmemiş canlılık kazandı Çizme’de. 20. yüzyılın son çeyreğinde aşırı “militarist” bulunduğu gerekçesiyle geleneksel geçit törenleri bir dönem rafa kaldırılmışken; “ulusalcılığın” her yerde olduğu gibi İtalya’da da yeniden uyanmasıyla beraber 2000’lerin başından bu yana sil baştan gayet dinamik bir şekilde devreye sokuldu.
Tanklar artık yollarda boy göstermese de “Marş marş!” kaz ayağı yürüyen askerler ve gökyüzünde arkalarında İtalyan bayrağının kırmızı, beyaz, yeşil renklerini bırakarak tüm fiyakalarıyla uçan askeri jetlerle birlikte devlet erkânının tüm kadro hazır bulunduğu törenlerle, her yıl eksiksiz kutlanıyor Cumhuriyet Bayramı…
Fransa’nın “en yüce ulusal bayramı” sayılan “14 Temmuz kutlamalarını”, hiçbir aklı evvelin iptal etmeyi önermeyi düşünemeyeceği gibi… İtalya’da da “2 Haziran” baştacı ediliyor.
Diyeceğim o ki, herkes Mersin’e giderken -her daim olduğu üzere!- biz tersine gitmiş oluyoruz.
Kurban Bayramı’nı da kutlamayacak mıyız?
“Kutlamaları iptal etmek”; Van depremzedelerinin sorunlarına/kederlerine ortak olmak için yapılıyorsa; batısıyla doğusuyla en önemli “ulusal birlik” anı olan bu kutlamaları sabote etmek yerine; öncelikle mağdurları kucaklamak gerekmez mi? Onların sorunlarına odaklanmak; onları sarıp sarmalamak; seri, ivedi biçimde depremzedelere başlarını sokacak çatı; içlerini ısıtacak sıcak aş bulmak icap etmez mi?
Dün bir gazetenin birinci sayfasında, bebeğine sarılan bir annenin canhıraş feryadı vardı.
“Soba istiyorum. Bebeğim donacak!” diye yalvaran anne; “Oğlum zatürree olacak” diyordu.
“Cumhuriyet Bayramı” geçit törenlerini iptal etmişsiniz, etmemişsiniz…. Yüreği yanan anneye yarar sağlar mı?
Bayram kutlamalarını takvimden silmek depremzedelerin yaralarına merhem sürmeye fayda sağlayacaksa, önümüzdeki hafta da “Kurban Bayramı” var.
Kurban Bayramı’nı da kutlamayacak mıyız?
Deprem eğer… ulusal bayramları kutlamaya engel; dini bayramları kutlamaya engel değilse… o zaman bu, görev başındaki iktidarın, bizleri “ulus” değil “ümmet” olarak gördüğüne delalet eder…
Ulustan ümmete geçiş mi?
Ulustan… ümmete geçiş bu kadar kolay mı?
Türkiyenin bir noktasında… “7. 2 büyüklüğünde” bir deprem olacak ve sarsıntıda varlarını yoklarını, geçmişlerini, geçmişe dair tüm anılarını, kısaca kimliklerini yitiren talihsiz depremzedelerle birlikte bizler de, Cumhuriyetin köklerini/mazisini simgeleyen bir “bayramdan” olacağız…
Depremzedeler evsiz kalırken, bizlerin de ayakları altından en anlamlı ulusal bayram kutlamaları çekilecek… .
Bir yerlerde bir terör olayı patlak verecek; 30 Ağustos resepsiyonları -“eğlence”(!) kontenjanına sokulup- iptal edilecek…
Deprem olacak… Fatura 29 Ekim’e çıkartılacak….
Ve devletin tepesinde yalnız üç kişi: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özel buna karar verecek…
29 Ekim oysa geniş kitlelerin katıldığı, paylaştığı, harbiden “sevdiği”, “hissettiği” bir bayram.
Bir dönem büyük kent meydanlarında coşkuyla kutlanan Cumhuriyet bayramlarına katılmış olan herkes; “29 Ekim’in”-her kesimden gelen insanlar tarafından nasıl kucaklandığını, içten kana kana nasıl kutlandığını bilir.
Ama öyle görünüyor ki bundan böyle yalnız “AKP’nin değer bulduğu/değer biçtiği”, “uygun gördüğü” bayramları, uygun gördüğü zamanlarda kutlayacağız.
Bu böyle… nereye kadar?
Posta kutum dün bu karara tepki gösteren e-postalarla dolup taştı.
Gelen postalar arasında en çok tekrarlanan bir dilekle bitiriyorum bu yazıyı: “Yarınlarımız aydınlık olsun!”

Nilgün Cerrahoğlu/Cumhuriyet

“Yurt” sözcüğünün vatan demek olduğunu, çocuk yurdu, öğrenci yurdu gibi tanımlarda da barınak ya da korunak anlamına geldiğini bilirsiniz.
Peki, öz be öz Türkçe bu sözcüğün nereden geldiğini, neye “yurt” denildiği için zamanla vatan, barınak ve korunak kavramlarına şemsiye açtığını, bilir misiniz?
Türk ve Moğolların göçebe çadırıdır, yurt. Kırgızistan’dan Kazakistan’a Orta Asya halklarının yarıya yakınının günümüzde bile barınağı olan yurt, içinde yaşayanları step ikliminin kışın dondurucu soğuğundan, yazın kavurucu sıcaktan en etkin biçimde koruyan, çok kısa sürede sökülüp kurulabilen, ahşap iskeletli bir çadırdır. “Mobil mimari”nin atası bu çadırlar, birer ergonomi mühendisliği harikasıdır.
Yörük Türkleri, Anadolu’ya getirdikleri geleneksel yurtlarını Osmanlı döneminde de kullandı. Zaten dünyaca ünlü Osmanlı Hümayun otağları da bu yurtların “haşmetli” repliklerinden ibaretti.
***
Deprem sonrası Van ve Erciş’e yeterli sayıda çadır gönderildi de mi yağmalandı, yoksa Somali’den Libya’ya ellere dağıtmaktan mı elde avuçta kalmadı, bilemiyorum. Zaten Kızılay’ın kurduğu çadırlara da gülmek mi, yoksa ağlamak mı gerekir, onu da bilemiyorum: Kimi sağa yatmış, kimi sola. Doğru duranı da derme çatma, üstünden soğuğu, altından yağmuru geçiriyor… İrlanda’nın göndereceği ve elbette depremzedelerin tamamına nasip olmayacak “kış koşullarına dayanıklı çadırları” beklerken umutla; ister istemez, “Bu devlet, bu halk, ne zaman yitirdi binlerce yıllık barınak belleği, çadır çatıp yurt kurma geleneğini?” diye düşünüyorum.

Kızılay’ın yılda 12 bin ila 15 bin adet ürettiği çadırlara bakıyorum, ne yurt, ne otağ dehasından eser kalmış. Bedevi Arapların daha basit çadır tekniğine bile yaklaşamamış.
En iyi bildiğimiz göçebeliğin barınak ustalığını unuturken, yerleşikliğin mimari kalıcılığını da edinmemişiz.
Bu ülkede devletin tepesinden halkın tabanına, yerleşik kalıcılığa ilişkin en küçük bir zekâ gelişmiş, gelenek, görenek edinilmiş olsa…
Görünen ve görünmeyen faylarla örülü bu deprem ülkesinde, 1999’dan beri toplanan deprem vergisi, gerçekten depreme hazırlık ve dayanıklılık için harcanırdı.
Van’a İsrail’in gönderdiği yalıtımlı ve tam teçhizatlı prefabrik evlere bakıp, bizim Kızılay’ın yalıtımsız dört duvardan ibaret kutularına ağlamak, hele hele bu kutuları Mevlana Evleri diye anmaktan utanç duymak gerekmezdi!
Van, kent merkezinde 360 bin 810 kişinin yaşadığı ve yıkılan Erciş dahil 12 ilçesiyle birlikte toplam 1 milyon 50 bin nüfuslu bir ilimiz.
Doğrusu ben bile Endonezya’dan Pakistan’a çadır kuran, Filistin’den Somali’ye yardım yağdıran, Libya’dan yurttaşlarını rekor zamanda tahliye edebilen ve Arap ülkelerinin hamiliğine soyunup “Emperyal Devlet” kılığına giren AKP iktidarının, felaketin büyüğüne değilse de küçüğüne hazırlıklı olduğunu sanıyordum!
Dünyaya salınan afır tafır bir yana, hükümetin hiç olmazsa nüfusu 1 milyonu aşmayan bir ilin deprem sonrasını yönetmek ve yaralarını tek başına sarmakta zorlanacağına hiç ihtimal vermedim. Hatta iktidarın ilk gün yaptığı “dış yardıma gerek yok” açıklamasına dayanarak, ben de dış basına göğsümü gere gere, “Türkiye, Van’daki deprem felaketinin üstesinden tek başına gelecek güçtedir” falan dedim.
Ne kadar budalaymışım…
Meğer 15 milyonluk İstanbul depremine hazırlanmayan bir devlet zihniyeti, elbette 1 milyonluk Van depremine bile hazır olamazmış.
Meğer İstanbul’da deprem sonrası sığınılacak meydan, çadır kurulacak boş alan bırakmayan bir yönetim zihniyeti, Van’daki gibi boş alan olsa da ne yeterli sayıda ne de kalitede çadır üretip dağıtabilirmiş. Zaten Mevlana Evleri de haceti bayıra salıp yıkanmak ihtiyacı duymayacak afetzedeler için yapılırmış.
Bu deprem salt Van ilimizi değil, 11 ülkeye el açan iktidarın “emperyal devlet” tafrasını da yıktı.

‘G’ NOKTASI
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “deprem vergisi”nin duble yol, eğitim ve sağlık hizmetlerine harcandığını açıkladı. Basın, açıklamayı “vergilerin amaç dışı kullanıldığına” ilişkin itiraf diye yorumlayıp Bakan Şimşek’i diline doladı.
Oysa 16 Ekim 2005’te, yine AKP’li Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, aynı gerçeği: “Milleti aldatmanın âlemi yok. Almışız deprem vergisi diye. Yıllardır devam ediyor. Ne deprem vergisi? Resmen bütçe ihtiyacı için toplanan vergilerdir bunlar” sözleriyle açıklamıştı.
1999’dan günümüze 28.4 milyar tutarında bir fon oluşturması gereken “deprem vergisi” eğitime harcansaydı, hiç olmazsa yurttaşlık bilincinde Japonya olur, millet çadır için birbirinin gözünü oymaz, yardım kamyonları yağmalanmazdı.
Kamu sağlığına harcansaydı, herhalde devlet hastanelerinde ne sağlık çalışanları böyle sömürülür ne de hastalar bunca sürünürdü.
Duble yollar da bu kadar para etmeyeceğine göre…
Bence doğru itiraf, Unakıtan’ınki: Deprem vergisi bütçe açığına yama, seçim yatırımlarına mama.

“AKP’nin kararı doğrudur: Yitirilmiş Cumhuriyetin bayramı olmaz.”
ANONİM BİLGE

Mine Kırıkkanat/Cumhuriyet

Kerkük, jeopolitik önemi, demografik yapısı ve petrolü nedeniyle Irak’ın kalbidir ve bu nedenle de ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana statüsü netleşmemiştir. Hatta Kerkük konusu, işgal altındaki Irak’ta neredeyse çözülemeyen tek konudur.
ABD’nin Irak’tan tamamen çekiliyor olması, Kerkük konusunu yeniden ısıttı. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, bu amaçla Kerkük’ü ziyaret etti.
Barzani, ABD Irak’tan çekildikten sonra, Kerkük’ün güvenliğini merkezi hükümetle birlikte sağlayacaklarını söyledi. Barzani, Kerkük’ün Kürt bölgesi olarak Irak’ın bir parçası olduğunu savundu.
Haber, dünkü Aydınlık’ta, “ABD gidince Kerkük Barzani’nin olacak” başlığıyla çıktı. Kerkük’ün Barzani tarafından ele geçirilmesini, bunca zamandır sanki ABD engellemiş gibi!
Oysa tam tersine, ABD 1992 yılından bu yana Kerkük’ü kukla devletine bağlayacak fırsatların peşindeydi. Federal Irak içinde Özerk Bölge diye havuç olarak Türkiye’ye sunulan Kerkük’ün öyküsünü ve ABD planlarının detaylarını Fikret Akfırat’ın “Kukla Devlet” kitabında (Kaynak Yayınları) ayrıntılarıyla bulabilirsiniz.
KÜRDİSTAN’IN KUDÜS’Ü
Kerkük, netleşmeyen statüsü nedeniyle kimi çevreler tarafından “Kürdistan’ın Kudüs’ü” olarak değerlendirilmektedir.
Türkiye açısından ise Kerkük’ün önemi, petrolden ya da bölgede yaşayan Türkmenlerden ziyade, Türkiye’nin savunma hattının en ileri noktası olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle de Türkiye’nin güney savunması, Kerkük’ten başlar.
Kerkük, ABD’nin kukla devlet üzerinden Türkiye’ye yönelttiği tehdidin önemli bir cephesidir. Ki geçmişte ABD’nin Telafer’de, Tuzhurmatu’da Türkmenleri katletmesi, bu direnci yıkmak içindi.
KERKÜK – DİYARBAKIR HATTI
ABD’nin kukla devleti için iki yaşamsal bölgeye ihtiyacı vardır. Birisi Kerkük, diğeri de Diyarbakır’dır.
Kukla Devlet daha doğrusu ABD, Kerkük’ü ele geçirirse Diyarbakır’a uzanır. ABD’nin Büyük Kürdistan stratejisinin dayanağı budur.
Kukla Devlet, Kerkük ile Diyarbakır’a genişlediği takdirde, Büyük Kürdistan, daha doğrusu ikinci İsrail olacaktır.
140. MADDE DAYATMASI
ABD Irak’tan çekilirken, Kerkük’ün statüsünün “çözümüne” yönelik hamleler önemlidir. Mesud Barzani’nin KDP’si ile Celal Talabani’nin KYB’si bu amaçla ortak toplantı yaptı önceki gün.
İki partinin ortak politbüro toplantısının ana gündemi Kerkük’tü. Barzani’nin Kerkük ziyareti ve mesajları masaya yatırıldı, gelen tepkiler değerlendirildi. Barzani ve Talabani ikilisi, bu toplantıyla Bağdat’a, referandumu içeren 140. maddenin uygulanmasını istediklerini ilan ettiler.
CUMHURİYET’İN YIKILMASI KERKÜK’TEN BAŞLAR
Irak Türkmen Cephesi ITC ise 140. maddeye itiraz ediyor. ITC Başkanı ve Kerkük Milletvekili Erşet Salihi, 140. maddenin geçerliliğini yitirdiğini, sorunun çözümünün siyasi uzlaşıdan geçtiğini savunuyor.
Kerkük konusunun en önemli tarafı olan Türkiye ise sessiz! AKP hükümeti, Kerkük’ün geleceğini ABD’ye ve Barzani’ye havale etmiş durumda…
Geçmişte kuzey Irak politikalarında etkin olan merkezi kurumların da, AKP’ye rağmen konuya eğilemeyeceği görülüyor.
Oysa bugün, sonsuza kadar yaşatılmaya söz verilen Cumhuriyet’in yıldönümü!

Mehmet Ali Güller/AYDINLIK

Şöyle bir ufuk açalım düşüncesiyle Almanya’ya uzandık. Cumhuriyet Bayramı etkinliklerini iktidar deprem bahanesiyle erteler ama düğünlerde ve otellerdeki açılışlarda boy göstermekten geri kalmazken Almanya’da Cumhuriyetçi kuruluşlarımız Cumhuriyet Bayramı etkinliklerini sürdürüyor. Bu dernekler gözleri, kulakları, yürekleri Türkiye’de olan Atatürkçüsü ve sosyal demokratından sosyalistine kadar çok sayıda yurtseveri barındırıyor.
Hamburg ve Çevresi Atatürkçü Düşünce Derneği, örneğin Cumhuriyet haftası boyunca etkinlikler düzenledi. Coşkun Coştur ve arkadaşlarının ve diğer derneklerin de ortaklığı ile Türkiye’den gelen yazı, düşünce ve kültür insanları ile Hamburglular arasında düşünce alışverişi ve karşılıklı etkileşim şüphesiz ki canlı bir ortam yaratıyor. Bu çerçevede, benden önce örneğin Özden Toker İnönü de konuştu. 29 Ekim’de Ataol Behramoğlu Cumhuriyet Şöleni’ne katılacaktı. Tiyatro ve film gösterileri programda göze çarpıyordu. Yine Prof. Kemal Kocabaş, Prof. Oğuz Makal, Doç. Firdevs Gümüşoğlu da etkinliklere destek verenler arasındaydı.
Hamburg’daki konferansta, yılların dostlarıyla buluştuk, mesela Dr. Etem Ete. Hamburg eyalet milletvekili Ali Şimşek ile sohbet ettik, Türkiye’den izlenimlerini dinledik. Hamburg Belediye Meclisi üyesi Behçet Algan, eski Hamburg Başkonsolosumuz Ülkü Başsoy, Dr. Süleyman Keser, Hamberg Ele Ele Derneği yöneticisi Ali Akdemir, Hamburg Türk Toplumu Başkanı Hüseyin Yılmaz ile Fatma Tuztaş ve diğerleri ve bütün üyeler siyasi canlılığa destek verenler arasındaydı.
Türklerin bir kısmı burada SPD üyesi (Sosyal Demokrat Parti). Şimşek, SPD’nin yeni bir yapılanmaya gittiğini söyledi. Artık partinin 4 başkan yardımcısından biri yabancı kökenli üyeye (göçmen politikacılara) ayrılacak. Yönetim kademelerinde yabancı kökenli üyelere yüzde 15 kontenjan tanınacak.
Bu kararın Türkler arasında parti politikacılığını arttıracağı belli. Türklerin 500 bin civarında oyu var. Alman vatandaşlığına geçenlerin sayısında ve hızında artış dikkate alındığında, şöyle 10 yıl içinde 1.5 milyon Türk-göçmen oyunun seçimlerde epey etkili olacağı hesap ediliyor.
Türk-Alman evlilikleri
Sosyal Demokrat Parti’nin şimdiki parti başkanı Sigmar Gabriel (bir Türkle evliydi!) ve arkadaşlarının göçmenlere yöneticilk kademelerinde kontenjan ayrılması konusunda fikir birliğine vardıkları ve ilk başkan yardımcısının da Türk kökenli tanınmış politikacı, federal milletvekili Aydan Özoğuz (O da Hamburg İçişleri Senatörü ile evli!) olacağı belirtiliyor.
Politikacılar düzeyinde Almanlarla Türkler arasında epey akrabalık bağları gelişmiş durumda! Tabii Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir ve daha pek çok politikacı, çeşitli partilerde etkin görevlerde.
Prof. Hakkı Keskin’i bilirsiniz. Önce SPD’de eyalet milletvekilliği yaptıktan sonra, bir dönem de Sol Parti milletvekilliği görevinde bulundu. Zamanını daha çok Türkiye’de geçirmeye ve yeşil politikalar ve çevre konularıyla ilgilenmek niyetinde. Hakkı Keskin ile Berlin’de politik gençlik günlerimizle birlikte pek çok komik hikâyemizi de yeniden belleğimizde canlandırdık!
Berlin Atatürkçü Düşünce Derneği’ndeki sohbet toplantımızda eski ve yeni arkadaşlarla ve gençlerle bir araya geldik. Düşüncelerimizi ve bilgilerimizi paylaştık.
Göçün 50. yılı etkinlikleri yapılıyor bu yıl boyunca. İlk resmi Türk işçileri 1961’de Almanya’ya gitmişti. Almanların her ne kadar “entegrasyon” (Alman toplumuyla bütünleşme) konusunda derin şikâyetleri varsa da, bu şikâyetlerin bazı Almanların düşüncesinde, aslında, “Türklerin asimile olamamasından” kaynaklandığı da biliniyor.
Gazeteciye vize eziyeti
Almanlar, entegre olmadılar diyeceklerine, önce hoşgörüyü öğrenmeli.. Gazeteci olarak vize almak için bile bin bir zorluk çıkartıyorlar.. Beni vize için, yok o eksik, yok bu eksik, Almanya’dan davetiye getirin, masraflarınızı karşılayacağının garantisini verin gibi çoğu kasıtlı ve epey de aptalca işler peşinde koşturup durdular…
Gazeteden kendilerine verilen görevlendirme belgesini bile yetersiz bulan bir kafaya sormak isterdim: Almanya’dan davetiye getirmeseydim, orada gazetecilik görevini engelleyecek miydiniz?
Şu kafanızı biraz at gözlüklerinden kurtarıp esnetin ve biraz sempatik olun!

Orhan Bursalı/Cumhuriyet

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget