Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Avukatlar Günü
Bugün 5. Nisan. 2024 Avukatlar Günü. 


Her yılın belirli günlerinin,  vahşi kapitalizmin rant elde etmesi amacıyla paylaşılarak,  çeşitli isimler altında bazı özel günlere tahsis edilerek yerli yersiz kutlanmasına,  haklarını asla ödeyemeyeceğimiz,  şahsen ve toplum olarak kendilerine çok şey borçlu olduğumuz anne olsun veya olmasın tüm kadınlarımızı kapsayacak şekilde “Anneler Günü” kutlamaları dışındaki özel kutlama günlerine pek iltifat etmemekle birlikte;  demokrasinin ve tüm özgürlüklerin teminatı olan savunma ve hak arama özgürlüğünün hayata geçirilmesinin mümtaz neferleri,  uzun hakimlik ve savcılık görevinden sonra aralarına katılmakla gurur duyduğum,  yargının üç kurucu unsurundan bize göre en önemlisi olan savunma ayağının onurlu temsilcileri avukatlarımızın avukatlar  gününe de,  anneler günü gibi özel bir değer vermekteyim. 


Avukatlara verilmesi gereken önem ve değer, onların şahıslarına değil,  temsil ettikleri ve yerine getirdikleri savunmanın ve savunma hakkının  kutsallığından ve tüm özgürlüklerin teminatı olmasından kaynaklanmaktadır. 


Biz, yargının üç kurucu unsurundan,  iddia, savunma ve karar makamlarının tümünde oturan ve bu makamlarda görev yapan 54 yıllık bir hukukçu olarak,  diyoruz ki;  hakim olsun,  savcı olsun,  bir hukukçunun erişebileceği en üst ve son makam,  savunma,  yani avukatlık makamıdır.  


Bu nedenle,  sıfatı, makamı ve mevkii ne olursa olsun,  herkesin,  avukatlarımıza hak ettikleri değeri vermeleri,  savunma mesleğine saygı duymaları gerekir. 


Hiç dikkat ettiniz mi? Hakkında en küçük bir iddiada bulunulan herkes ‘in,  ilk önce kapısını çaldığı kişi avukatlardır.  Hatta,  suçlanan kişinin;  avukat, hakim ve savcı olması halinde dahi,  suçlanan o avukatın, hakimin ve savcının dahi,  kapısını ilk çaldığı kişi, bir avukat olmaktadır. Bu örnek dahi,  savunmanın ve avukatın önemini gözler önüne sermektedir. 


Peki,  ülkemizde savunma mesleğine ve bunu icra eden avukatlarımıza hak ettikleri gereken önem verilmekte midir?


Maalesef,  bu soruya olumlu bir cevap verebilmemiz mümkün değildir. 


Gerektiğinde Yüce Divanda yargılanan Başbakanların ve Bakanların dahi savunmalarını üstlenen avukatlara, daha dün diyebileceğimiz yakın tarihe kadar ülkemizde verilen değer,  üçüncü dereceden bir devlet memuruna verilen değerin dahi altındaydı. 


Bu örneği niçin veriyoruz? Niyetimiz üçüncü dereceden memura değer vermemek,  onu küçük görmek değildir,  yanılmıyorsak üçüncü dereceden itibaren,  3, 2 ve 1.  dereceye terfi eden devlet memurlarına, çok eski tarihlerden bu yana  yeşil pasaport verildiği halde,  avukatlarımıza;  yeşil pasaport dan yararlanma hakkı, mensubu olduğum İzmir Barosu dahil,  tüm barolarımızın ve Türkiye Barolar Birliğinin uzun yıllara dayalı uğraşıları sonunda,  hem de avukatların söz sahibi olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan bir yasa ile çok yakın tarihlerde tanınmıştır.  


Demokrasinin ilkelerini,  insan hak ve özgürlüklerini içlerine sindirememiş olan siyasal iktidarlar ve onların emir kulu olan emniyet güçleri,  avukatlarımızı,  bu ülkede potansiyel suçlu bir kitle olarak görmekte ve en küçük bir fırsatı yakalamaları halinde avukatlarımızı yerlerde sürükleyerek tartaklamayı kendilerine hak görmektedirler. 


Yargının üç kurucu unsurundan birisi olan ve avukatlarla birlikte görev yapan hakimlerimizin azımsanamayacak olan bir bölümü de;  maalesef,  savunma makamını ve avukatlarımızı,  görev yapmalarının önünde bir engel olarak görmekte,  savunma makamının hakkını vermeye çalışan ve üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirmek,  maddi hakikate ulaşmak,  adil yargılanma hakkını hayata geçirmek için çırpınan ve yeri geldiğinde hakim ile hukuki tartışmaya girmek zorunda kalan avukatlarımızı,  duruşmanın huzurunu bozdukları uydurma gerekçesiyle,  dışarı atmakla tehdit edebilmekte,  genellikle buna cüret edemese de,  avukatlarımızın asaplarını bozmakta,  dikkatlerinin dağılmasına neden olmaktadırlar. 


Bunda,  bazı avukatlarımızın,  temsil ettikleri savunma makamının hakkını veremeyerek, gerektiğinde  hakim karşısında dik duramayışlarının da büyük katkısının olduğu,  inkar edilemez bir gerçektir. 


Şu anda avukatlık yapan bu satırların yazarı olarak,  duruşmalarda başımıza gelen yaşadığımız canlı olaylardan bir örnek verecek olursak;  ismi lazım değil, İzmir ilindeki bir ağır ceza mahkemesinde,  avukat olarak savunma makamını temsil ederken,  ihsası rey anlamında ve hatta reddi hakim koşullarını taşıyan,  tarafsız bir hakime yakışmayacak beyanlarda bulunan mahkeme başkanıyla haklı olarak girdiğimiz tartışmaya tanık olan tanımadığımız ve o anda farkına dahi varmadığımız bayan bir stajyer avukatın,  duruşmanın bitiminde arkamızdan yanımıza gelerek,  bizi tebrik edişini,  savunma makamının hakkını veren ve gerektiğinde mahkeme başkanıyla sert tartışmalara girebilen avukatlara pek tanık olmadığını beyan edişini,  savunma makamının hakkını ve itibarını koruyan ve uyarılarıyla mahkeme başkanına hak ettiği dersi veren bizimle tanışmak istemesini,  üzülerek de olsa burada açıklamak zorundayız. 


Hakimlerimiz,  hiç unutmamalı ve çok iyi bilmelidirler ki;  ülkemizde yok olma noktasına gelen,  yerlerde sürünen yargının bağımsızlığını,  demokrasinin ilkelerini,  insan hak ve özgürlüklerini savunan kuruluşlar ve kişiler;  barolarımız ve aydın sorumluluğunu taşıyan avukatlarımızdır.  Hakimlerimizin,  emekli olduktan veya istifa ederek,  oturdukları kürsünün,  avukata göre daha rakımlı koltuğundan indikten sonra ilk çalacakları kapı,  avukatlık ruhsatı talep etmek üzere,  Barolarımız olacaktır.  Yukarıda bahsettik,  hukuk mesleğinin zirvesi ve en tepe noktası avukatlıktır. 

Nereden nereye,  bir avukatlar gününden de yine uzun bir makale çıkarmış olduk. 

Yazacak ve paylaşacak daha çok sorun var ama,  tadında bırakarak,  yargının savunma ayağının mümtaz temsilcileri olan tüm avukatlarımızın;  yargının tüm sorunlarının çözümlendiği, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu günleri görmek arzu ve  özlemi içinde,  avukatlar gününü kutluyor ve herkesi,  daha ihtiyaç duymadan,  savunma hakkına ve avukatlarımıza sahip çıkmaya ve saygılı olmaya davet ediyorum. 


05/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

İzmir Barosu Üyesi Avukat

Bağırsak gazı yanar mı?
Hepimizin öğrenciliğimizden kalma az veya çok ilginç anılarımız vardır mutlaka. Ben de bu yazımda öğretmen okulunda okurken, ilginç iki anımı, sakladığım arşivimden bir şey araştırırken rastlantı sonucu bulunca buraya aktarmak istedim.

Öğretmen okulu Kırşehir’e ilk kez 1961-1962 öğretim yılında açılmıştı, biz de okulun ilk öğrencileri idik. Öğretmenlerimizden Hacı Uysal, fizik, kimya derslerimize gelirdi. Kimyadan gazlar konusunu işliyorduk. Sanırım metan gazı söylenirken yanıcı olduğu vurgulanmış, “bağırsak gazlarında da bulunur” denilmişti. Arkadaşın birisi, “hocam bağırsak gazı nedir” diye bir ara sorusu sordu. Hocamız gülmeye başladı, “bilmiyor musun, koku veren gaz” falan deyince, sınıfta bir gülüşme başladı, biraz da saf olan arkadaşımıza   bir arkadaşımız yavaşça “ossuruk ulan ossuruk” diyerek dürtüklediler, soruyu soran arkadaşımız da anladı, “pardon” dedi. Ama sınıfın topluca gülüşmesi dersin sonuna kadar dalga dalga yayıldı.

“Bağırsak gazının kısmen yanıcı” olduğunu duyan, bunu kafasına takan biraz safça olan arkadaşımız, bu gazın yanıcılığını denemek ister. Sanırım bu arkadaşımız, Kaman’ın Çağırkan köyünden Fevzi Çöl’dü, veya İdris diye bir arkadaşımız mıydı. 

(Bu arkadaşımız öğretmen iken, köyden kasabaya dönüşen Çağırkan Belediyesi’ne yani kendi kasabasına yıllar sonra belediye başkanı oldu ve sonra da vefatla rahmete kavuştu).

Çağırkan demişken, sonradan 1980 li yıllarda Japonlar bu kasabada bulunan, (Türkiye’de ilk kez) Kalehöyük tepeciğinde arkeolojik kazılar yaptılar. 20 yıldan fazla süren bu arkeolojik kazılarda bulunan buluntular, şimdi bu kasabada Kalehöyük Japon arkeolojik müzesinde sergilenmektedir. Ayrıca çevresine Japonya’dan getirilen bitkilerle Japon bahçesi yapılmıştır}. 

Gelelim bağırsak gazının yanıp yanmadığını deneyen arkadaşımıza. Bu arkadaşımız, bağırsaklarımızdan çıkan gazın yanıcı olup olmadığını denemek için tuvalete gittiğinde eline bir kibrit alır, ıkındıkça kibriti yakar, gazın yanıcılığını denemek ister. Bunu da samimi bir arkadaşına anlatınca, bu gaz denemesi sınıfımızda dilden dile yayılmıştı. Bu arkadaşımızın bir bilim adamı edası ile yaptığı deneme gerçekten de ilginçti. Çünkü bilim adamları, bazen kendi canlarını da riske atarak böylesine çok ilginç denemeler yapmışlardı. Örneğin bir sıtma hastalığının nedenini bulmak için zamanın bilim adamları üç yüz yıl araştırma yapmışlar, bakmışlar ki sıtma bataklıklarda daha çok görülüyor, bataklığın suyunu bile içmişlerdi. Sonunda özellikle bataklık gibi yerlerde hızla üreyen sivrisineğin anofel denilen dişisinin sıtma mikrobunu yaydığını bulmuşlardı. (Kaynak modern biyoloji) 

Böylece bu arkadaşımızın cesurca denemesi, önceleri gırgır konusu olmuşsa da onun bilimin temel aracı olan deney uygulamasını yapması takdir konusu idi. Çünkü tüm bilimsel buluşlar yüzlerce denemenin sonunda buluşlara erişilmiştir.  


Kızlığı bozulan erkek arkadaşımız

Okulumuzdan bir grup arkadaşımız rehber öğretmenlerimiz eşliğinde, çevreyi, yurdu tanımak, sevdirmek amaçlı, sanırım Niğde’ye bir gezi düzenlemişlerdi. Geziye giden arkadaşlarımız, vardıkları şehirde rehber öğretmenlerimiz, öğle saatlerinde birkaç saatliğine şehri rahatça gezmeleri için izin verirler. Arkadaşlarımız grup şehri dolaşmaya başlarlar. Rastlantı sonucu genelevi yakınlarına gelirler. Gruptan birkaç bıçkın arkadaşlarımız, “arkadaşlar haydin genelevine gidelim” diye bir öneride bulunurlar; kafadarlar genelevine girmeye başlarlar. Böyle işlerden çok habersiz sanırım İdris adında saf bir arkadaşımız, “burada ne iş yapılır” diye arkadaşlarına sorar. O zamanları çoğumuz şehre çıkmamış sadece köyünü görmüş çocuklardık.   Öteki arkadaşları uygun biçimde cinsel tatminli bir yer olduğunu anlatırlar. Ürperen İdris, “yok arkadaşlar ben içeri asla girmem” der. Arkadaşları, “lan oğlum sen erkek değil misin, gel hadi” dedilerse de İdris, “yok arkadaşlar ben girmem, benim kızlığım bozulur sonra” diyerek içeri girmez. Böylesine saf temiz arkadaşlarımız da vardı, okulumuzda. 

Gezi dönüşü bu olay dilden dile kâh fısıltı şeklinde, kâh seslice teneffüslerde, yatakhanelerde yayıldı durdu. 

 Öğrenci arkadaşlarımız böylece saf iken, ya öğretmenlerimiz nasıldı? Aklımda kalan bir olay. Bir gün teneffüste iken, Aysel Özkeleş adında bir arkadaşımız olsa gerek, bu kız arkadaşımızla bir erkek öğrenci arkadaşımız okulun bahçesinde yan yana sohbet ederek yürürlermiş. Öğretmenler odasında veya müdür yardımcısı odasında öğretmenlerimizden biri (sanırım İsmet Gözpınar’dı), bahçede samimi bir hava içinde konuşan, yürüyen bu arkadaşlarımızdan erkek olanını, nöbetçi öğrenciyle çağırıyor. Bu arkadaşımıza, öğretmenimiz, “o kızla nasıl öyle samimi dolaşıyorsun, bir daha görmeyeyim, bir daha olmasın” diyerek adeta azarlıyor. Öğrenci arkadaşım da “öğretmenim bunda ne kötülük var, ders konularımızla ilgili bir konuşmamız vardı” diyor. Kalbinde bir kötülük olmayan bu arkadaşımız bozuluyor üzülüyor, dışarı çıkarken, yüzü kızarıyor. Bahçede konuştuğu kız arkadaşımız, niçin çağırıldığını merak ediyor, “ne oldu öğretmenimiz niye çağırmış, rengin bir tuhaf duruyor” diyor.  Erkek arkadaşımız da kız arkadaşından biraz uzak durarak, “ne olacak, seninle neden böyle konuşuyor muşum, öyle diyor”. İkisinin de kalbinde bir şey olmadığı için, ikisi de şaşırıyorlar, bundan sonra olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlar.

Görüldüğü üzere, o zamanları genelevi kapısında “kızlığım bozulur” diye içeri girmeyen arkadaşımız gibi, erkek öğrencinin kız öğrencisi ile arkadaşça okul bahçesinde gezinirken sohbetini yadırgayan öğretmenin de sosyalleşmeye gereksinimleri olduğu bellidir.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Kimse Hayale Kapılmasın Gerçekçi Olsun
Kayıtlı olmadığım,  ama sürekli oy verdiğim bir parti olan,  bana göre bugün için bir alternatifi olmayan CHP'nin 14/28 Mayıs 2023 seçimlerinde yarattığı hayal kırıklığından ve genel başkanının da değişerek yeni bir yüz ile seçime girilmiş olmasından kaynaklı olsa gerek, CHP dışındaki, onun elinde olmayan,  ondan bağımsız birçok nedenlerle kazanılan seçim başarısını kalıcı sanarak, %25 lik oy cam tavanını kırdık, Ecevit’in %42 lik oy başarısından sonraki en yüksek oy seviyesine ulaştık diyerek, yeni genel başkanı bu mucizeyi başaran kurtarıcı ve bu başarının mimarı olarak ilan edenler ve bunu sık sık tekrarlayanlar, bu başarının sair  birçok nedenlerine kafa yormak istemeyenler, aslında CHP'ye büyük zararlar verdiklerinin farkında değiller maalesef. 


Şimdi, yazımızın  bu ilk paragrafını okuyanlar, önyargılı bir şekilde,  beni Özgür ÖZEL aleyhtarı, KILIÇDROĞLU hayranı olmakla suçlayacaklardır. 


Beni tanıyan tanır, beni lütfen şucu,  bucu diye suçlamaya hiç kalkışmayın. 


Ben Özgür ÖZEL'i de, KILIÇDAROĞLU'nu da televizyonlardan tanır ve izlerim, her ikisi ile de hiç yüz yüze gelmedim,  tokalaşmadım bir kelam etmedim. 


Her ikisine de eşit mesafedeyim ve tarafsızım. Ben her ikisini, severim de, yeri gelince yazılarımla döverim de. 


Yazıma devam etmeden önce bu gerçeğin iyice  bilinmesini istedim. 


Seçim sonuçlarını değerlendirdiğim önceki yazım,  bazı kişilerce yanlış değerlendirilmiş ve KILIÇDAROĞLU hayranlığıyla suçlanmama neden olmuş. Yok öyle Bir şey. 


Evet hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, boş tencere, anayasaya ve yasalara saygısızlık, yargının tarafsızlığını yitirerek iktidarın mutlak emrine girmesi,  özgürlüklerin kısıtlanması, ağır vasıtalı vergiler, israf, ülkeyi yönetememe ve bunun dışındaki CHP'den bağımsız ve iktidardan kaynaklı  nedenler,  seçim başarısında etkili olmuş olup, seçimin kazanılmasındaki en etkili nedenlerden biri de;  KILIÇDAROĞLU'nun imzasını taşıyan 2019 yerel seçim başarısıyla elde edilen belediyelerin, KILIÇDAROĞLU'nun denetiminde ve koordinasyonunda sosyal devlet ilkelerine ve politikalarına göre halka sunduğu halkı rahatlatan sosyal hizmetleri başarıyla verebilmiş ve halkın gönlüne girebilmiş olmalarının yanı sıra;   


KILIÇDAROĞLU'nun,  ülkenin;  kültürel, sosyolojik, ekonomik ve dinsel seçmen tabanı koşullarına göre,  seçim kazanmak için olumlu bir katkısı olan ve CHP'nin sürekli eleştiri aldığı,  Altıok ilkelerinden,  özüne dokunmaksızın bazı tavizler vererek, CHP'yi katı ve doktiriner sol bir ideoloji partisi olmaktan çıkaran, adeta merkeze çeken ve anti laikler dışında,  demokrat ve laik inanç sahibi seçmenlerin dahi oy verebilecekleri bir yörüngeye oturtan politikaları da, 31 Mart seçimlerindeki öngörülemeyen başarıya en önemli katkıyı sunmuştur. 


Bu sayede, merkez sağ seçmen CHP fobisini üzerinden atmış, merkez sağdan  daha uzakta konumlanmış siyasal dinci,  anti demokrat ve anti laik, ATATÜRK düşmanı radikal sağ partilerin;  CHP'ye yönelik olarak ileri sürdükleri, örneğin;  bunlar,  camileri ahır yaptılar, ezanı yasakladılar, bunlara üç kaz ver kaybederler gibi önyargılı iftiraları ve haksız suçlamaları inandırıcılığını kaybetmiştir. 


Evet hiç kimse hayale kapılmasın ve inat etmesin, bu ülkede;  merkezin sağından da solundan da,  uca doğru uzaklaşarak marjinalleşen,  sağ  veya sol radikal bir ideolojiye saplanan hiçbir partinin,  bu ülkede seçim kazanma şansı yoktur. Ülkenin seçmen tabanı ve sosyolojik yapısı; merkez orijinli,  merkez sağa da,  merkez sola da hitap edebilen Cumhuriyetin kuruluş değerlerini benimsemiş ve saygılı, ATATÜRK takıntısı olmayan, özgürlüklere sahip çıkan, dine saygılı ama, dini siyasete alet etmeyen laik ve sosyal adalet ilkelerine saygılı bir parti olmayı şart koşmaktadır. 


Bu nedenle, CHP'nin;  yerel seçim başarılarını sürekli ve kalıcı kılabilmesi ve genelde de iktidar olabilmesi için, radikalleşmeyen ve marjinalleşmeyen merkez sağdaki ve merkez soldaki demokrat, laik ve sosyal adaletten yana olan seçmene kucak açması ve bu konumlanmaya uyan bir ideolojiyi sürekli kılması, planlı bir ekonomik gelişmeyi ve kalkınmayı, gelir dağılımında ve vergi toplamada toplumsal bir denge ve adaleti sağlayan ekonomi politikalarını seçmene sunarak seçmeni ikna etmesi zorunludur.


03/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bir Kere De Yenilgiyi Kabul Ediniz Ve Milli İradeye Saygılı Olunuz
Bunlar asla akıllanmazlar. 


Analarının karnından iktidar olarak doğduklarına, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olduklarına, kendilerinden başka hiçbir kişi ve partinin seçim kazanmaya haklarının asla olmadığına, seçmenin iradesi kendi aleyhlerine tecelli ederse, bu iradeye yargıyı da kullanarak dur demenin ilahi bir görev olarak Saray liderliğindeki AKP'ye verilmiş olduğuna gerçekten inanmışlar. 


İktidarın;  Adalet Bakanı tarafından uygulamaya koyduğu, artık süreklilik kazanan  anayasa ve yasa tanımaz davranışları karşısında,  biz bu kanaate vardık. 


31. Mart yerel seçimlerinden sonra yaptığı balkon konuşmasında dahi seçimi kaybettiklerini açıkça beyan edemeyen ve bu yenilgiyi bir irtifa kaybı olarak nitelendiren AKP Genel Başkanı ERDOĞAN;  seçim sonuçlarında ortaya çıkan milli iradeye saygılı olacaklarını beyan etmişse de, bu seçim yenilgisinin kabul edilemediğini, hazmedilemediğini, milli iradeye yine saygı gösterilmeyeceğini,  ERDOĞAN'ın,  her zaman olduğu gibi, söylediklerinin tan tersi uygulamalara devam edeceğini gösteren olaylar yaşamaktayız. 


Her yerel seçimden sonra, Kürt vatandaşlarımızın yaşadıkları yörelerimizde Kürt seçmenin hür iradeleriyle sandıkta seçtikleri yerel yöneticilerin yerine kayyumlar atanarak,  Kürt seçmenin iradesine saygı gösterilmediği gibi, 31 Mart yerel seçimlerinden sonra da Van ilimizde Kürt seçmenin oylarıyla seçilen Abdullah ZEYDAN'ın mazbatasına el koymak amacıyla, Şeytan'ın dahi aklına gelmeyen bir hukuk garabetine başvurularak, koşulları yasada açıklanan ve önceki yıllarda alınan bazı mahkumiyetlerin sonucu olarak ortaya çıkan yasakları kökünden kaldıran yasaklanmış hakların geri verilmesine ilişkin kesinleşmiş mahkeme kararının kaldırılması yoluna gidilmiştir. 


Bu girişimi yapan şahıs da, maalesef bu ülkenin Adalet Bakanıdır. 


Çok üzücü ve dehşet verici, Kürt seçmeni ayağa kaldıran bu akıl almaz uygulamadan kaynaklanacak demokratik tepkilerin ajite edilerek şiddete dönüşmesi riski dahi tüylerimizi ürpetmeye yetiyor. 


Siyasal iktidara soruyoruz. 


Sizlerin gücü, bu ülkenin eşit yurttaşları olan, bu ülkenin kurtuluşunda kanlarını döken, devletimizin kuruluşunun şerefini taşıyan Kürt Vatandaşlarımıza mı yetiyor?


Siz mi Kürt sorununu çözeceksiniz?


Siz mi enflasyonu önleyeceksiniz, ülkeyi düze çıkaracaksınız?


Siz mi demokratik ve özgürlükçü sivil bir Anayasa yapacaksınız?


Midenizden konuşmayınız, gücünüz ve cesaretiniz yetiyorsa; biz seçim meçim tanımıyoruz, demokrasiye son veriyoruz diyerek,  göstermelik demokrasi perdesini tamamen kapatınız, bunu da beceremediğinize, bu cesareti gösteremediğinize göre, tek yol kalıyor,  demokrasiyle geçinmeye alışınız.  


Yapmayınız,  bindiğiniz dalı kesmeyiniz, ülkenin huzurunu kaçırmayınız. Buna hakkınız yok. İktidar olarak sizin göreviniz,  ülkenin birlik beraberlik ve huzurunu bozmak değil, bilakis ülkenin huzurunu. birlik ve beraberliğini sağlamaktır. Ateşle oynadığınızın farkına varınız lütfen. 


31 Mart seçimlerinden galip ve birinci parti olarak çıkan CHP ve Genel Başkanı Özgür ÖZEL'in;  söylemli değil,  eylemli demokratik tepkisini merak ediyor ve bekliyoruz. Seçim zaferinin oluşmasında oylarıyla katkı sunan Kürt seçmen vatandaşlarımızın iradesine sahip çıktığı ölçüde ve ancak o koşulla,  CHP seçim zaferini gerçekten  hak edecek ve daha sonraki seçim başarılarını sürdürebilecektir. 


Kürt seçmenin iradesine sahip çıkmak, 31 Mart seçimlerinden sonra CHP ve Özgür ÖZEL'in ilk ve çok önemli demokrasi sınavı olacak ve bu sınavın sonucu, siyasi beceri kabiliyetini ve demokrasiye ve halk iradesine yönelik samimiyetini ortaya koyacaktır


İnanınız, 22 yıllık artık yıpranan ve halka hizmet sunamayan, ülkeyi perişan eden iktidarınızın devamı için hukuk dışı yollara sapmanızın,  ne ülkemize ne de sizlere bir yararı olacaktır. 


Artık, gerçekleri görerek, ülkeyi yönetme yeteneğini kaybettim diyerek iktidarı bırakmanız; en başta sizler olmak üzere, ülkemiz ve herkes için hayırlı olacaktır. 


Kürt kökenli vatandaşlarımızın seçme ve seçilme haklarına yapılan müdahale ve saygısızlık, Kürt vatandaşlarımızı dışlamak, onları PKK Terör Örgütünün kucağına iteceğinden, PKK'ya yardım ve yataklık suçunu oluşturmaktadır.


02/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Videoda Hasan Yiğit metro konusunda şunları anlatıyordu: 

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş
“Dostlar dünyanın üçüncü ilk üç metrosu bunlar hangisidir, bundan söz etmek istiyorum. Sanayi toplumuna 1750’lerden sonra geçilmeye başlanınca dünya nüfusunun yüzde 80-85’i köylerde otururken kentlerde oluşmaya başlayan fabrikalara köylerden insanlar akmaya ve işçi olmaya başladılar. Yeni bir sınıf doğarken kentler de kalabalıklaştı, kalabalıklaşan kentler elbette sanayi üretimine geçmiş kentlerin ülkeleriydi.

İngiltere sanayileşen ülkelerin başında geliyordu. İlk demiryolları İngiltere’de döşenmeye başlanmış, ilk tekstil fabrikaları açılmaya başlanmıştı ve Londra kalabalıklaştı ve mühendisler bu kalabalığa karşılık yer üstündeki yolların yetmeyeceğini düşündüler, yolları yer altına indirmeyi tasarladılar. Yollar yeraltına indiği yer altındaki yollara metro adı verildi. Artık taşıma araçları yer altında da gidip geliyordu.

İlk metro Londra’da 1862-63 yılında açıldı. Arkasından Londra metrosu ilk metro, ikinci metro 1867 lerde 68 lerde Amerika’da Nev York’ta açıldı. Böylece dünya yer altından ulaşımla taşınmaya başladı.

1867 yılındayız, yetenekli bir mühendis ve iş adamı olan bir Fransız İstanbul’a gezmeye geldi, iş adamı uyanıklığı ile mühendis merakıyla İstanbul’u inceledi. Karaköy’den İstiklal Caddesinin başlangıç noktasına şimdi Tünel meydanı dediğimiz yere yokuştan insanların zorlukla çıktığını Karaköy yokuşunu zorlukla çıktığını görünce saydı bekledi akşama kadar inen ve çıkanları saydı, yaklaşık 40 bin dolayında bir insan hareketi oluyordu, çünkü insanların çok uğradığı bir cadde vardı Karaköy’de o caddenin adı Voyvoda caddesi günümüzdeki adı Bankalar caddesi. Bu cadde üzerinde banka kuruluşları banka sigorta şubeleri ve bankerler çalışıyordu. Paraya ilişkin gidenler, başka amaçlar için gidenler gelenler bir insan hareketi düşündü bu Fransız Eugene Henri Gavand adlı mühendis dedi ki, bu ara Karaköy’den Tünel Meydanına giden ara çok uzun değil, 600 m kadar bir ara, ama yokuş dik insanlar zorlanıyor, buraya bir yer altı metrosu yapılırsa iyi para kazanılır, bu düşünceyi kafasında ölçtü biçti tarttı sonunda karar verdi, bir metro açacak. 

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş

Bunun için bir yandan metro tasarımını yaparken Türk mühendislerini de hazırlıklarını yaptırırken izin çalışmalarına başladı. Sultan Abdulaziz kendisinden metro izni istenince kararsız kaldı ve o arada Şeyhülislam da fetva verdi, verdiği fetvada “yeraltında arabalarda insan taşınması zinhar caiz değildir” diye fetvasını verdi. Abdulaziz bir süre kararsız kaldı ama Avrupa’ya gitmişti, İngiltere’yi dolaşmıştı oralarda yeniliklerle tanışmıştı ve döndüğünde de ülkesinde de yenilikler yapmak istiyordu. Bu nedenle “yapılsın” dedi, izin verdi. 1871-74 yılları arasında yapım başladı 1875 lere doğru metro atlı vagonların çekilmesi biçiminde çalışmaya başladı, ancak Müslüman insanlar iki yıl boyunca bu metro araçlarına binmediler “günah” diye, sadece hayvan ve yük vagonu da vardı üstü açık, orda hayvanlarını ve eşyalarını taşıdılar. Daha sonra iki yıl geçti üç yıl geçti alıştılar böylece metro kullanılmaya başlandı 150 yıl yaşındaki metro üçüncü metro olarak tarihteki yerini aldı”.

Görüldüğü gibi, insanların yer altında taşınmasını sağlayan metro İstanbul’a yapıldıktan sonra, “günahlığından” korkan insanlar, metroya iki yıl binmiyorlar, üstelik devrin şeyhülislamı da “insanların yer altında taşınması caiz değildir” diyerek fetva veriyor. Hayvanlar tarafından çekilen metro vagonlarıyla sadece hayvan ve eşya taşınıyor. İnsanlarımız, bilime ve bilimin getirdiği kolaylığa ne kadar ilgisiz kalıyorlar.  

Bilimsel buluşu bilimi cahil din adamları engellemişlerdi.

Günümüzden yaklaşık 150 yıl önce İstanbul’a gelen Fransız Eugene Henri Gavand adlı mühendis, küçük de olsa İstanbul’a metronun yapılıp yapılmadığı incelemek için oradan gelip geçen insanları akşama kadar bekleyerek saymış, çok insanın gelip geçtiğini görünce, oraya 600 m uzunluğunda da olsa tünel yapmaya karar veriyor, böylece İstanbul’a ilk kez 1875 yılında açılıyor. Dünyada üçüncü olarak 600m de olsa metro kazandırılıyor. Şeyhülislamın metroyu engelleyen fetvasında gördüğümüz gibi, Müslüman din adamlarının Osmanlının son yıllarına yıkılışına doğru üç yüz yıl bilimsel buluşlara engel olduklarına tanık oluyoruz. 

Çağdaş düşünemeyen bağnaz din adamlarının bilimsel çaba ve buluşlara karşı başka bir engelleme örneğini verelim.

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş

Osmanlı Padişahı III. Murad zamanında {(1546-1595) altı tane eşi vardı: Safiye Sultan Şemsiruhsar Hatun Mihriban Hatun Şahihuban Hatun Nazperver Hatun Fahriye Hatun)} Müneccimbaşı Takiyüddin'in tarafından 10 bin altın masrafı ile 1575 de gökyüzünü incelemek için rasathane kurulur. 1580 yılına kadar gözlem çalışmaları devam ederken, rasathane hakkında gerici insanlarca dedikodu edilmeye başlar. Tam o sıralarda İstanbul semalarında bir kuyruklu yıldız belirir. Rivayete göre rasathanede devrin ulemaları gözlem yaparlarken kuyruklu yıldızın görünmesi ile yıldızların gökyüzünde rahatsız edildiklerini ileri sürerlerken, bunun üzerine Sultan III. Murad Takiyüddin'den kehanette bulunmasını talep etmiş, o da “bu yıldızın bir mutluluk ve saadet devrinin habercisi olduğu” tahmininde bulunmuşsa da gericiler rasathane hakkında dedikoduya devam ederler. Şimdilerde nasıl ki Cumhuriyete karşı olan tarikatlar varsa, o devirlerde de bilime karşı olan tarikatlar vardır. O devirde zaman zaman oluşan depremler ve bazı salgın hastalıkların bu rasathanenin gökyüzünü izlerken gökteki melekleri kızdırdıklarını bu tarikatlar ve cahil halk ileri sürüp dedikodu etmeye ve bu rasathanenin yıkılmasını isterler. Ne ki rasathanede çalışan ulemanın gökyüzünü incelerken meleklerin bacaklarını gözledikleri iftirasını bile ileri sürerler.

Bu tarikatların dedikodulu karşı çıkışları ve halkın tepkisi ile Rasathane 1580 yılında, Şeyhülislam Kadızade'nin onaylayan fetvası ve padişah III. Murad'ın emriyle denizden topa tutularak yıkılmıştır. 

Oysa Avrupa o yıllarda Rönesansın aydınlatıcı gücü ile ilerlemeye başlamış, matbaa da bulununca şehir şehir matbaa makineleri kuruluyor, bilim kitapları basılıyor. Osmanlı uleması da Osmanlı yurdunda matbaanın kurulmasına karşı çıkıyor, “gavur icadı Kuran basılmaz” diyerek, dinsel baskılarını halkı cehalete sürükleyen, bilimi engelleyen tavırlarına devam ediyorlardı. Matbaayı engelleme 1727 yılında yurda getirildiği Lale Devrine kadar devam ediyor, böylece 270 yıl matbaanın yurda getirilişi engelleniyordu. 

Aynı zihniyetteki gerici tarikatlar ve gericilerin Kurtuluş Savaşımızda bile Padişah fetvası ile Kuvayi Milliye’ye karşı çıkıp isyanlar çıkardıklarını, Yunan yanlısı olduklarını anımsayalım. Şimdilerde bile aynı zihniyetteki “Fesli Deli Kadir’in “keşke Yunanlılar kazansaydı” diyen söylemini düşünelim. Böylece gerici tarikat ve kişilere ödün veren siyasi gruplar, siyasi iktidarlar oldukça Türkün gericilikle, gericilerle mücadelesi bitmez. O zaman fen liselerini es geçip imam hatip açan, okulları cemaat ve tarikatlara açan, 4-6 yaşındaki küçücük çocuklara din eğitim kisvesi altında tarikatçılık telkin eden (Avrupa’nın hiçbir ülkesinde 12. Sınıflara kadar çocuklara din eğitimi verilmez) gerici iktidarları başa geçirmemeliyiz.

Ne demişti Atatürk: “Milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar he din örtüsü altında küfür ve kötülükten gelmiştir”.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com    

Kaynak: Vikipedi, özgür ansiklopedi

Hasan Yiğit video yazısı

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş
Takiyüddin'in Rasathanesi (Dar-ü'r Rasad-ül Cedid), 1575 yılında Osmanlı bilgini Takiyüddin tarafından İstanbul'da Tophane sırtlarında kurulan gözlemevidir.

1571 yılında Osmanlı Sarayı'na müneccimbaşı olarak atanan Takiyüddin'in, Padişah III. Murad'a, astronom Uluğ Bey'in Semerkant'da hazırlattığì "Zic-i İlhânî" adlı astronomi gözlem ve hesaplarının eskidiğini belirten raporunu sunmasından sonra kurulmuştur. İstanbul Rasathanesinin yapımına kesin olarak ne zaman başlandığına dair kanıt niteliğinde herhangi bir belge bulunmamasına karşın, rasathanenin aletleri ve yapımı tamamlanmamış bile olsa 1575-1580 yılları arasında gözleme açık olduğu belirlenmiştir. 

 Rasathane 1580 yılında, Şeyhülislam Kadızade'nin onaylayan fetvası ve padişah III. Murad'ın emriyle denizden topa tutularak yıkılmıştır. 

Osmanlı Devleti'nde 16. yüzyılda namaz vakitlerinin belirlenmesi, kıble yönünün tayin edilmesi ve takvimin hazırlanması için gökbilim kullanılmaktaydı ancak kurulan küçük çaplı rasathaneler gündelik hayata yönelik oldukları için uzun ömürlü olmamıştı.1571'de Müneccimbaşı Mustafa Çelebi ölünce yerine Müneccimbaşılığa atanan Takiyüddin'i himayesi altına alana Vezir Sokullu Mehmet Paşa ve Hoca Sadettin Efendi, onun gözlemevi kurma isteği ile ilgilendiler ve onu desteklediler.

Uluğ Bey, Zîci'nin gününü doldurduğunu, günün ihtiyaçlarına uygun olmadığını ve yeni gözlemler ışığı altında yeni tablolar oluşturulmasının gerekliliğini açıklayan bir layiha hazırlayıp padişah III. Murat'tın huzuruna çıkan Takiyüddin, Padişahın adıyla anılacak bir zîc hazırlamakla görevlendirilerek rasathanenin kurulması için izin, yer ve ödenek aldı; rasathanenin müdürlüğüne atanarak inşasına nezaret etme görevi de kendisine verildi. 

Kaynaklara göre gözlemevinin kurulması için hükûmetin tahsis ettiği masraf on bin altındır; Bu tutar o dönemde büyük bir miktardır ancak Merâga ve Semerkand gözlemevlerinin masrafları göz önüne alındığında oldukça düşüktür. 

Dünyanın üçüncü metrosu üstüne ve bilime karşı duruş

Gözlemevinin yerleşim yeri için İstanbul'da Avrupa yakasında bulunan yüksek bir yer olan Tophane sırtlarındaki bir bölge seçilmiştir. Bu yer kimilerine göre "Galatasaray Mektebi'nin bulunduğu mevki civarında"; kimi kaynaklara göre Galata Kulesi'nde ve Galata Sarayı'da; kimilerine göre ise Galata Dağı'nın tepesindedir. 

Hüseyin Ayvansarayî'nin 18. yüzyıl sonlarında yayımlanan Hadikatü'l Cevami adlı eserinde, bir rivayete göre Galata Kulesi'nin Takiyüddin tarafından bir gözlemevi olarak yaptırıldığından; ancak bu gözlemevinin Padişah III. Murad tarafından Ocak 1580'de yarısına kadar yıktırılsa da kulenin yıkılmadığından bahsedilir. Aynı eserin başka bir yerinde ise Tophane'de yer alan kulenin, Hoca Sâdeddin Efendi'nin "astronomiyle uğraşan devletlerin kısa sürede yıkılması" yönündeki ifadelerinden ötürü yıktırıldığı ifade edilir. Tayyarzâde Ahmed Atâ'nın Tarih-i Atâ adlı eserinde, kulenin 1582 civarında Takiyüddin tarafından gözlemevi olarak kullanma amacıyla tamir ettirildiği belirtilir. Takiyüddin de Cedvel-i Esma-i Buldan adlı eserinde, Galata'daki bir kulede gözlemler yaptığından bahseder.[8][9] Mehmed Süreyya, bu gözlemevinin Galata Kulesi'nde kurulduğunu belirtse de Johannes Heinrich Mordtmann, Mehmed Süreyya'nın Tarih-i Atâ'da geçen "Tophane üstünde kulle-i cebelde" ("Tophane üstündeki tepenin zirvesinde") ifadesindeki "büyük bağ evi" anlamına gelen "kulle" sözcüğünün "kule" olarak yorumlanmasıyla birlikte "hatalı olarak" gözlemevinin Galata Kulesi'nde olduğu çıkarımında bulunduğunu ifade eder.[4] Kulenin, Takiyüddin'in gözlemevi olduğu yönündeki iddialar günümüzde geçerliliğini korumamaktadır; ancak Takiyüddin, gözlemevinin inşası öncesinde Galata Kulesi'nde birtakım çalışmalar gerçekleştirmiştir.

Yıkılışı

İddiaya göre rasathanenin tamamlanmasının üzerinden birkaç ay geçtikten sonra beliren bir kuyruklu yıldız nedeniyle Sultan III. Murad Takiyüddin'den kehanette bulunmasını talep etmiş, o da bu yıldızın bir mutluluk ve saadet devrinin habercisi olduğu tahmininde bulunmuştu. Ancak bunun tam aksine o devirde ortaya çıkan bir salgın hastalığın getirdiği felaket nedeniyle rasathanenin muhaliflerinin sayısında bir hayli artış olmuştu. Takiyüddin gözlemlerine bir iki yıl daha devam edebilmişti.


Bazı kaynaklar ise bilime muhalif bir tarikatın yıkım kararının alınmasında etkili olduğunu belirtmektedir. 

İlber Ortaylı'ya göre İstanbul'daki bir depremden sonra halk ayaklanmış ve depremin rasathane yüzünden olduğunu söylemişlerdir. Sarayın önünde büyük gösteriler olmuş, bunun üzerine III. Murat, denizden top atışı ile rasathaneyi yıktırmak zorunda kalmıştır

Kimi araştırmacılar[kim?] rasathanenin yıkılmasının gerçek sebebinin bir siyasal çekişme olduğu iddia edilmiştir. Rasathanenin kurulmasına önayak olan Hoca Sadettin Efendi’nin Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi ile farklı siyasi gruplarda yer alması ve bu gruplar arasındaki çekişmenin yıkıma sebep olduğu sanılmaktadır.[1]

Kullanılan aletler

Takîyüddîn, bu gözlemevinde dokuz gözlem aleti yapmış ve kullanmıştır:

• Zât el-Halâk (Halkalı Araç), Zât el-Şubeteyn (Cetvelli Araç)

• Zât el-Sak- beteyn (İki Delikli Araç)

• Duvar Kadranı

• Zât el- Semt ve'l-irtifâ (Azimut Yarım Halkası)

• Rub-u Mıs¬tara (Tahta Kadran)

• Müşebbehe bi'l-Monâtık

• Zât el-Evtar (Kirişli Araç)

• Saatler

31 Mart Seçim Sonuçlarının Yorumu
Elde edilen önemli büyükşehir, il ve ilçe belediye başkanlıklarının sayısına ve sahil kesimlerine sıkışıp kalan seçmen tabanının ülkenin geneline yayılmasına,  Türkiye haritasının tümüne yakının kızarmasına, kırmızıya dönüşmesine baktığımızda, bu seçimin tek galibinin ve birincisinin, Cumhuriyet Halk Partisi olduğu,  inkar edilemez bir gerçektir.  


CHP'nin seçimden birinci parti olarak çıktığı gerçeği, alınan sonucun rakamsal miktarıyla herkes tarafından açıkça anlaşılabilmektedir.  


Burada önemli olan,  CHP'nin ülke çapında birçok belediye başkanlıklarını kazanarak, yüzde yirmi beşlik cam tavanı delip oylarını artırarak seçimden birinci parti olarak çıkmasının gerçek nedenleri nedir?


İşte bu soruya verilecek olan doğru cevaplarda ittifak sağlamak mümkün değildir.  


Bu soruya,  her kesim,  kendi işine geldiği gibi,  kendi penceresinden bazı cevaplar yaratacaklardır mutlaka.  


Öncelikle şunu belirtmek istiyoruz, CHP'nin bu seçim başarısını tek bir nedene indirgeyemeyiz.  Bu başarının çok yönlü,  birçok nedeni vardır.  


CHP'nin sosyal demokrat olumlu politikalarından,  ürettiği halk ve ülke yararına  projelerden,  hukuka, anayasaya, yasalara, kuvvetler ayrımına, en başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin değerlerine, özgürlüklere, yargı bağımsızlığına saygısından ve bağlılığından kaynaklı nedenler,  bu seçim başarısın olmazsa olmaz ilk nedenidir.  


Ülkemiz insanının;   çarpık İslam anlayışı,  kültür yapısı, sosyo ekonomik koşulları, iktidardan sosyal yardım alarak hayatını sürdürmek zorunda kalan bu nedenle iktidara körü körüne biat eden büyük bir seçmen kitlesinin varoluşu nedeniyle, CHP'nin yukarıda kısaca saymaya çalıştığımız olumlu politikalarına rağmen;   CHP,   yüzde yirmi beş cam tavanını, maalesef bugüne kadar delememiştir.   


Peki, CHP'nin;  14/28 Mayıs 2023 seçimlerinden çok kısa bir süre sonra yapılan 31 Mart 2024 seçimlerinde oyunu artırarak  yüzde yirmi beşlik oy can tavanını delerek, yerel seçimleri kazanmasının ve birinci parti olmasının diğer nedenleri nedir?


Yine bir gerçeği saptayalım.  Kimse;  genel seçimlerden sonra yapılan  kurultayda değişime gidilmesi ve KILIÇDAROĞLU'nun evine gönderilmesi, partinin başına Özgür ÖZEL'i getirilmesi, parti üst yönetim kadrolarının yenilenmesi,  bu tahmin edilemeyen sürpriz başarının nedenidir demeye kalkışmasın.  Bu cevap külliyen gerçek dışı olup, KILIÇDAROĞLU'na yapılabilecek en büyük ayıp ve kötülüktür.  


Bu kısa sürede ne değişmiştir Allah’ınız aşkına?


Yeni genel başkan Özgür ÖZEL;  kurtarıcı olarak uzaydan gelmemiştir,  senelerdir milletvekilidir, parti yönetimindedir ve KILIÇDAROĞLU'nun sağ koludur.  Yeni bir yüz değildir.  Yüz değiştirmek de,  aslında değişim değildir.  


İMAMOĞLU ve Mansur YAVAŞ;   KILIÇDAROĞLU'nun 2019 yerel seçimlerinde her riski üzerine alarak İstanbul ve Ankara'ya büyük şehir belediye başkanı adayı yaparak seçilmelerinde en büyük katkısı olan önceki genel başkandır.  


Partinin ideolojisinde, strateji ve taktiğinde, yönetim tarzında, söylemlerinde, siyaseti alışılagelmiş geleneksel dar kalıplarından, söylemden çıkararak eyleme dönüştürerek topluma yayma, sokağa taşıma, vatandaşı siyasetin göbeğine çekerek,  vatandaşı doğrudan siyasete eylemli bir şekilde otak etme gibi değişimler maalesef sağlanmamış, zaten olsa da bu değişimleri uygulamaya koymak için gerekli makul süre de geçmeden 31 Mart seçim başarısı elde edilmiştir.  İşte bu gerçekler sorgulanmadan, göz ardı edilerek,  seçim başarısını yeni genel başkana ve parti üst yönetimine mal etmek büyük bir yanılgıdır.  


Evet,  önceki genel başkan muhalefet partilerini bir araya getirip ittifak kurmakla, kötü Bir şey yapmamıştır.  Ancak,  en başta İYİ Parti olmak üzere,  altılı masadaki ittifak ortakları partileri gözünde çok büyütmek ve seçmen tabanlarını araştırmadan onlara güvenmekle ve güçlerinin üzerinde milletvekili hediye etmekle  büyük bir hata yapmış ve bu partilerle uzayan görüşmeler yaparak vakit ve enerji kaybetmiş, seçimi mutlak surette kazanacağı yanılgısına düşmüştür.  


Altılı masayı deviren AKŞENER'e ve tabanları olmayan diğer altılı masa ortaklarına rağmen,  KILIÇDAROĞLU;   Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, yapılan tüm haksızlıklara ve eşitsizliklere karşın,  ERDOĞAN ile başa baş mücadele etmeyi başarmış ancak az farkla seçimi kaybetmiştir.  


Tüm hatalarına rağmen, KILIÇDAROĞLU'nun;  31 Mart yerel seçim başarısının temellerinde emeği ve olumlu katkıları vardır, bunu inkar eden kişi  ve kişiler nankördür.  


KILIÇDAROĞLU'nun;  2019 yerel seçimlerindeki, aday belirleme, seçimi yönetme, birçok büyük ilin belediye başkanlıklarının kazanılmasında ve sonrasında,  seçimi kazanan belediye başkanlarının uyumlu ve sosyal demokrat ilkeler doğrultusunda çalışmalarına sunduğu katkı ve gösterdiği liderlik, asla unutulmamalıdır.  


KILIÇDAROĞLU'nun başarısı olan 2019 yerel seçimleriyle kazanılan birçok büyük şehir belediye başkanlarının başarılı çalışmaları, iki kazı teslim etsen idare edemez, sahip çıkamaz ve kaybeder diye suçlanan CHP'nin;   iktidar olduğunda neleri yapabileceği, Türk kamuoyuna kanıtlanmıştır.   


Futboldan bir örnek vermek istiyoruz.  Bazen maç kazanılmaz, siz de kötü oynayarak galibiyeti hak etmediğiniz halde, sizden daha kötü oynayan rakip tarafından,  maç size verilir, adeta hediye edilir.  


31 Mart yerel seçim zaferinde, çok kötü olan , ülkeyi yönetemeyen yoksulu ve emekliyi iktisaden ezen, özgürlükleri yok eden, yargıyı boyunduruğu altına alan, Anayasa Mahkemesi kararlarını dahi uygulamama cüretini göstererek demokrasiye başkaldıran, eğitimi dinselleştiren, laikliği yok sayan, ATATÜRK'ü taşeron kullanarak yok sayan ve hakaretler yağdıran, hazineyi boşaltan iktidarın,  bu olumsuzluklarıyla,  seçimi CHP'ye kendi elleriyle verdiği gerçeği de asla unutulmamalıdır.  


Bugüne kadar tüm mağduriyetlerine rağmen geleneklerinden ve alışkanlıklarından uzaklaşamadığı için iktidar partisini desteklemekten vazgeçmeyen 14 milyon emeklinin, bıçağın kemiklerine dayanması nedeniyle,  iktidar partisine oy vermeyerek, tek alternatif olarak gördükleri CHP'ye yönelmiş olmaları gerçeği de unutulmamalıdır.  


Yine,  KILIÇDAROĞLU'nun;   ülkenin sosyolojik ve dinsel seçmen tabanı koşullarına göre,  seçim kazanmak için olumlu bir katkısı olan ve CHP'nin sürekli eleştiri aldığı,  altıok ilkelerinden,  özüne dokunmaksızın bazı tavizler vererek, CHP'yi katı bir ideoloji partisi olmaktan çıkaran, adeta merkeze çeken ve anti laikler dışında,  demokrat mütedeyyin seçmenlerin dahi oy verebilecekleri bir yörüngeye oturtan politikaları da, 31 Mart seçimlerindeki öngörülemeyen başarıya katkı sunmuştur.  


Boş tencere de, en başta emeklilerimiz ve asgari ücretle çalışmak zorunda kalan çalışanlarımız olmak üzere, biraz gecikme ile de olsa,  31 Mart seçimlerinde etkisini göstermiş ve iktidara seçim yenilgisini, CHP'ye ise seçim zaferini getirmiştir.  


Duyarlı ve belirli bir tabanı olan DEM Partisi seçmeni de Türkiye ittifakına katılarak kendi adaylarından ziyade, muhalefete liderlik eden CHP'ye oy vererek, CHP'nin seçim başarısına dışarıdan  katkı sunmuştur.  


Yazımızı bir benzetme ile özetlersek;  


Tek adama dayalı saray yönetimi;   kötü yönetimiyle,  ülkede bir Nuh Tufanı yaratmış ve bu ufandan kaçıp kurtulmak isteyen seçmen çoğunluğu da,  31 Mart seçiminde  Nuh'un Gemisine,  yani CHP'ye oy vermeyi tercih etmiştir.  Başka bir anlatımla Nuh’un gemisine benzettikleri CHP'ye sığınmıştır.  Bu oyların tümü,  CHP'nin tapusunda kalıcı oylar değildir, büyük kısmı emanet oylardır, bu oyların kalıcı hale getirilmesi de Özgür ÖZEL ve yönetimine düşen bir görev ve sorumluluktur.


02/04/2024

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget