Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Tükürdüğünü yalamak
Büyük konuşmayın:
Ağzınızdan çıkanlara dikkat edin. Unutmayın ki dünya tükürdüğünü yalamak zorunda kalan insanlarla dolu”. Nebi Yıldız.

Devlet Adamlığı Farkı
14 Mayıs 2023 Genel seçimlerinin yaklaştığı şu günlerde, birinci ve ikinci sırada yarışan iki parti liderinin AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasında geçmiş olayların ışığında yaşanmış veya söylenmiş bu söz üstüne örneklerden esinlenerek bir devlet adamlığı kıyaslaması yapmak istiyorum. Bu yazım Sayın R. T. Erdoğan’ın başbakanlığı zamanında bir sitede yayınlanmıştı.
Tükürdüğünü yalamak: Halk arasında “tükürdüğünü yalamak” diye bilinen, “söylediğini inkâr etmek” özünde hiç de hoş olmayan kötü benzetmeli bir deyim vardır. Bence gerçekten iğrenç bir benzetme. İnsanlarımızın da bunu birbirine söylemesi pek şık olmasa gerek. Zaman zaman halk arasında herkes birbirine denk düştükçe bu sözü söylerlerse de siyasilerimiz politikacılarımız konuşma üslubunun dozunu kaçırarak bazen de işin dozunu artırarak, birbirine üstünlük sağlamak için karşılıklı söylerler. Biz şimdi siyaset tarihimizin sayfalarına kazılarak yazılmış bu pek de nazik olmayan “tükürüğünü yalamak” sözünü iki örnekleme ile yinelemek istiyorum.

Devlet Adamlığı Farkı

Hemen bu “yalamak” sözünün daha da alasını aşan zirveye çıkaran “ayakkabı yalamak” söylemi aklıma geliverdi. Bir AKP li politikacının söylediği “ayakkabıyı yalamak” sözünü unutanlar için bir kez daha anımsatalım.
AKP Ordu Milletvekili Op. Dr. Şenel Yediyıldız'ın Ordu’da bir yerel televizyonun katıldığı bir programında, siyaset literatürümüzde insanı utandıran cinsten ifadeler kullanmış epey bir eleştiri konusu olmuştu. Yediyıldız, “Tayyip ağabeye ihaneti bırak, sırtımızda taşımamız lazım, ayakkabısını elimizle yalamamız lazım” diye bir söz sar etmişti. 
Bu deyim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından CHP lilere söylenerek siyasete de üslup dozunu artırarak malzeme olmuş idi.
Recep Tayip Erdoğan’ın başbakanlığı zamanında tutuklu vekillerin tahliye edilmemesi üzerine CHP lideri Kılıçdaroğlu, “arkadaşlarımız yemin etmedikçe yemin etmeyeceğiz” şeklinde açıklamasını yapmıştı.
Bunun üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Simav’da vatandaşlara hitaben yaptığı konuşmada, CHP’nin yemin etmemesini eleştirirken şöyle demişti: “Arkadaşlarımız yemin etmedikçe, biz 4 yıl da olsa yemin etmeyeceğizdediler, bu sözü unutmayın. Tükürdüklerini yalayacaklar, göreceksiniz”.
Gerçekten bu söz çok şık olmayan yakışıksız bir söz olsa gerek.  
TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in uzlaşı davet ve teklifi üzerine (muhtemelen “yalamak” sözünün doğruluğunu CHP’nin aleyhine pekiştirmek için bu kurguyu da Başbakan Erdoğan Cemil Çiçek’e yaptırmış olmalı) CHP liler iktidarla anlaşmışlar, parlamenter yeminini yapmışlardı.
O zamanları Arap Baharı ile Libya’da da olaylar başlamıştı.
Nato Destekli Muhalifler Trablus’ta RTE Nato’nun Ne İşi Var Demişti
Bu söz CHP liler için cuk otururken, Başbakan RTE nin söylediği, fakat sözüne uygun hareket etmediği için de bu kez RTE ye cuk uyan bir pozisyon doğmuştu.
Tunus’ta iktidarı deviren, Mısır’da Mübarek’i koltuğundan eden Arap Baharı dedikler isyan fırtınası Libya’ya da sıçramıştı.

Devlet Adamlığı Farkı

Yalnız sıçrayan bahar değil, kan gölüydü. Diğerlerinden farklıydı.
Kaddafi acımasızdı, muhaliflerin (halkının) üzerine ordusunu yolladı, çünkü onlar güya farelere benziyordu. Atış serbest, öldürmek mubahtı! Şubat ayıydı.
NATO’nun müdahalesi gündeme geldi. Kaddafi’nin hava gücünü yok edecek, tanklarını susturacak, cephaneliklerini vuracak bir hava harekâtı tartışılmaya başlandı; gerekirse kara harekâtı da. Başbakan Erdoğan şiddetle karşıydı. Soru üzerine şöyle demişti.
“Böyle saçmalık olur mu yahu. NATO’nun ne işi var Libya’da? NATO, mensubu olan ülkelerden birine müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir. Bunun dışında Libya’ya nasıl müdahale edebilir? Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız. Böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez.”
Amanın o da nesi? Çok geçmedi baktık ki, Türk gemilerinin de katıldığı NATO gücü Libya’yı ablukaya almış, havadan vuruyordu. Nerede kaldı Başbakan RTE nin karşı duran sözü? Oysa başbakanımız, ileri görüşlü olmalı; 42 yıldır ülkesini amansız, zalim bir baskı ile yöneten Kaddafi’ye karşı, Batı ile eşgüdüm içinde tavrını koymalı değil miydi?

Devlet Adamlığı Farkı
Başbakan RTE nin söylediklerinin tam tersi uygulanarak NATO uçakları Libya’yı vurdu, Kaddafi’nin belini kırdı. Sonra NATO destekli muhalifler Trablus’a doğru akmaya başlamışlardı. Kaddafi kaçacak delik aramaya başladı.
Şimdi bu durum karşısında Kemal Kılıçtaroğlu rahatlıkla, “RTE Libya karşısında “tükürdüğünü yaladı” mı demesi gerekirdi. Diyebilirdi de çünkü söz ve öz cuk diye oturmuştu…
Recep Tayip Erdoğan’nın Cumhurbaşkanlığında da ABD li Rahip Bronson olayı ile İsrail’le ilgili söyledikleri ikircikli sözler, Libya olayı gibi sözünden cayan pek çok örnekleri sayabilirsiniz.
Fakat Kemal Kılıçtaroğlu, olgun bir devlet adamlığı tavrını göstererek ve bilerek bu “cuk” oturan kaba benzetmeli, “tükürdüğünü yaladı” sözünü demedi. Kılıçtaroğlu bir TV programında, “bu sözü söyleyebilirdim, ama söylemedim; siyasetteki üslubu düşürmek istemediğimden söylemedim” dedi. Siyasette işte olgunluk, işte devlet adamlığı…

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız kulcevat 599@gmail.com

İyi Parti'de Aytun Çıray Çatlağı
İYİ Parti İzmir Milletvekili ve AKŞENER'in başdanışmanı Aytun ÇIRAY;  yayımladığı bir mesajla,  İyi Parti milletvekilliği adaylığından feragat ettiğini kamuoyuyla paylaştı. 

Televizyonlardaki yorumlara ve Aytun ÇIRAY'ın yayımladığı mesajın bütününe bakıldığında,  Aytun ÇIRAY'ın,  partisiyle bir sorun yaşadığı, aday olarak gösterildiği sırayı beğenmediği anlaşılmaktadır. 

18/10/2020 de yazıp yayımladığımız “AYTUN ÇIRAY GERÇEĞİ” başlıklı yazımız;  bugünlerin,  o günden tahmin edilmesi anlamına gelmekte sanırım. 

Aşağıda aynen yer verdiğimiz bu yazımızı birlikte okuyalım, belki bana hak vereceksiniz.

09/04/2023

Güner YİĞİTBAŞI


AYTUN ÇIRAY GERÇEĞİ


Adalet ve Doğruyol Partilerinin geleneğinden gelen, DEMİREL döneminde Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı da yapan, İYİ PARTİ'nin kurucularından ve eski yöneticilerinden olan, ATATÜRK ve Cumhuriyetin kurucu temel ilkelerine bağlı, orta sağ merkezli bir siyasetçi olan Aytun ÇIRAY'ı tanımayan çok az kişi olmalıdır. 

Kendisi, İYİ Partiden önce CHP Milletvekilliği de yapmış, aslında dürüst ve savunduğu ilkeler itibariyle, CHP'ye pek de yakışan ve CHP kumaşında  hiç de sırıtmayan, aklı başında ülke sorunlarıyla ilgili güzel tespit ve saptamamaları olan bizim de sevip beğendiğimiz bir siyasetçidir. 

Bu nedenle, Aytun ÇIRAY'ın; İYİ Parti kurucuları arasında yer alma ve siyasete İYİ Partide devam etme isteğini açıklayarak,  CHP'den ayrılmasına, hem kendi ve hem de Sayın ÇIRAY adına üzüldüm ve bu konuda yanılmadım. 

Yanılmadım, zira; SÖZCÜ Gazetesinde,  iki gündür yayınlanan Uğur DÜNDAR'ın Sayın ÇIRAY ile yaptığı röportajı ilgiyle okudum ve bu siyasetçiye,  20/Eylül/2020 tarihinde gerçekleşen İYİ Partinin 2. Olağan Genel Kurultayında yapılan kumpas eylemiyle,  partinin en üst yönetim organı seçiminde  Sayın ÇIRAY'ın isminin üzerine listelerde çizik atılarak,  sakıncalı kişi ilan edilip,  liste dışı bırakılarak parti yönetiminden bilinçli olarak tavsiye edildiğine, bu tasfiyeden İYİ Parti Genel Başkanı AKŞENER'in de haberdar olup, bu eylemi parti içi demokrasi olarak kabul edip, bu kumpası, bilerek ve isteyerek engellemediğini öğrendik. 

Daha önce de yazdık, biz hiçbir partinin kayıtlı üyesi değiliz ama,  siyaseti seven ve yazılarıyla yorumlayan bir yazarız, objektif olarak ve ülkemizin yararlarını düşünerek,  hep şunu söyledik; İYİ Parti, aslı olan MHP'li olarak kalırsa, merkez sağı toparlamaya gayret ederek siyaset alanını ve tabanını büyütmezse, aslı olan MHP'nin sahtesi olarak,  hiçbir başarıya imza atamaz. 

Sayın ÇIRAY, kendisine ve bazı arkadaşlarına yönelik bu tasfye kumpasının, Millet İttifakını bozarak Cumhur İttifakının yelkenlerine rüzgar taşıma amacına yönelik,  çok boyutlu ve ileriye dönük  bir operasyon olduğunu açıklamaktadır ve bize göre de haklı ve söyledikleri doğrudur. 

Sayın ÇIRAY;  açıkça,  genel başkan AKŞENER'e bu kumpasa müdahale etmesini önermesine rağmen,  bu kumpasın gerçekleştiğini açıklamaktadır. 

Zaten, Sayın AKŞENER de bu kumpastan sonra sessiz kalmakla,  Sayın ÇIRAY'ı doğrulamıştır. 

Bu kumpasın planlayıcısı olduğu söylenen Koray AYDIN'ın;  konuşmacı olarak katıldığı Haber Türk TV. deki bir programda; ”İrade bizde olsaydı, Millet İttifakını kurmazdık. . ” dediğini de Sayın ÇIRAY dile getirmektedir. 

Seçimlere ve bu sayede meclise girerek, grup kurmayı ve bugün ulaştıkları göreceli başarıyı, emaneten ve geçici olarak İYİ Partiye 15 milletvekillerini veren CHP ve KILIÇDAROĞLU'na borçlu olduklarını unutan bir zihniyetin hakim olduğu İYİ Parti'nin; partide merkez sağı temsil eden ve partinin seçmen tabanını genişleterek MHP'den farklı kılan,  Aytun ÇIRAY ve arkadaşlarına uyguladığı bu kumpasla,  bu değerli politikacıların partiden dışlanmaları,  İYİ Parti'nin marjinalleşerek yok olmasına neden olmaz inşallah. 

Haddimiz olmadan,  buradan Sayın ÇIRAY'a, dürüst ve aklı başında ATATÜRK'çü ve Cumhuriyetin kurucu değerlerine bağlı,  açık sözlü  bir siyasetçi olması nedeniyle kendisini seven ve beğenen  hukukçu bir büyüğü olarak, bu kumpasa rağmen, İYİ Partide kalmasının,  ülkemiz siyasetine  ve kendisine hiçbir yararının olmadığını hatırlatmak istiyoruz.

Güner Yiğitbaşı

18/10/2020

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Avukatlar Günü
Bugün 5. Nisan. 2023 avukatlar günü. 

Her yılın belirli günlerinin,  vahşi kapitalizmin rant elde etmesi amacıyla paylaşılarak,  çeşitli isimler altında bazı özel günlere tahsis edilerek kutlanmasından sonra,  “anneler günü” dışındaki bu özel günlere pek iltifat etmemekle birlikte;  demokrasinin ve tüm özgürlüklerin teminatı olan savunma ve hak arama özgürlüğünün hayata geçirilmesinin mümtaz neferleri,  uzun hakimlik ve savcılık görevinden sonra aralarına katılmakla gurur duyduğum,  yargının üç kurucu unsurundan bize göre en önemlisi olan savunma ayağının onurlu temsilcileri avukatlarımızın avukatlar  gününe de,  anneler günü gibi özel bir değer vermekteyim. 

Avukatlara verilmesi gereken önem ve değer, onların şahıslarına değil,  temsil ettikleri ve yerine getirdikleri savunmanın ve savunma hakkının  kutsallığından ve tüm özgürlüklerin teminatı olmasından kaynaklanmaktadır. 

Biz, yargının üç kurucu unsurundan,  iddia, savunma ve karar makamlarının tümünde oturan ve bu makamlarda görev yapan 53 yıllık bir hukukçu olarak diyoruz ki;  hakim olsun,  savcı olsun,  bir hukukçunun erişebileceği en üst ve son makam,  savunma,  yani avukatlık makamıdır.  

Bu nedenle,  sıfatı, makamı ve mevkii ne olursa olsun,  herkesin,  avukatlarımıza hak ettikleri değeri vermeleri,  savunma mesleğine saygı duymaları gerekir. 

Hiç dikkat ettiniz mi? Hakkında en küçük bir iddiada bulunulan herkes'in,  ilk önce kapısını çaldığı kişi avukatlardır.  Hatta,  suçlanan kişinin bizzat avukat olması halinde dahi,  suçlanan o avukatın da  ilk kapısını çaldığı kişi,  diğer bir avukat arkadaşı olmaktadır. Bu örnek dahi,  savunmanın ve avukatın önemini gözler önüne sermektedir. 

Peki,  ülkemizde savunma mesleğine ve bunu icra eden avukatlarımıza hak ettikleri gereken önem verilmekte midir?

Maalesef,  bu soruya olumlu bir cevap verebilmemiz mümkün değildir. 

Gerektiğinde Yüce Divanda yargılanan Başbakanların ve Bakanların dahi savunmalarını üstlenen avukatlara, daha dün diyebileceğimiz yakın tarihe kadar ülkemizde verilen değer,  üçüncü dereceden bir devlet memuruna verilen değerin dahi altındaydı. 

Bu örneği niçin veriyoruz? Niyetimiz üçüncü dereceden memura değer vermemek,  onu küçük görmek değildir,  yanılmıyorsak üçüncü dereceden itibaren,  3, 2 ve 1.  dereceye terfi eden devlet memurlarına, çok eski tarihlerden bu yana  yeşil pasaport verildiği halde,  avukatlarımıza;  yeşil pasaport dan yararlanma hakkı, mensubu olduğum İzmir Barosu dahil,  tüm barolarımızın ve Türkiye Barolar Birliğinin uzun yıllara dayalı uğraşıları sonunda,  hem de avukatların söz sahibi olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan bir yasa ile çok yakın tarihlerde tanınmıştır.  

Demokrasinin ilkelerini,  insan hak ve özgürlüklerini içlerine sindirememiş olan siyasal iktidarlar ve onların emir kulu olan emniyet güçleri,  avukatlarımızı,  bu ülkede potansiyel suçlu bir kitle olarak görmekte ve en küçük bir fırsatı yakalamaları halinde avukatlarımızı yerlerde sürükleyerek tartaklamayı kendilerine hak görmektedirler. 

Yargının üç kurucu unsurundan birisi olan ve avukatlarla birlikte görev yapan hakimlerimizin azımsanamayacak olan bir bölümü de;  maalesef,  savunma makamını ve avukatlarımızı,  görev yapmalarının önünde bir engel olarak görmekte,  savunma makamının hakkını vermeye çalışan ve üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirmek,  maddi hakikate ulaşmak,  adil yargılanma hakkını hayata geçirmek için çırpınan ve yeri geldiğinde hakim ile hukuki tartışmaya girmek zorunda kalan avukatlarımızı, duruşmanın huzurunu bozdukları uydurma gerekçesiyle,  dışarı atmakla tehdit edebilmekte,  genellikle buna cüret edemese de,  avukatlarımızın asaplarını bozmakta,  dikkatlerinin dağılmasına neden olmaktadırlar. 

Bunda,  bazı avukatlarımızın,  temsil ettikleri savunma makamının hakkını veremeyerek, gerektiğinde  hakim karşısında dik duramayışlarının da büyük katkısının olduğu,  inkar edilemez bir gerçektir. 

Şu anda avukatlık yapan bu satırların yazarı olarak,  duruşmalarda başımıza gelen yaşadığımız canlı olaylardan bir örnek verecek olursak;  ismi lazım değil, İzmir ilindeki bir ağır ceza mahkemesinde,  avukat olarak savunma makamını temsil ederken,  ihsası rey anlamında ve hatta reddi hakim koşullarını taşıyan,  tarafsız bir hakime yakışmayacak beyanlarda bulunan mahkeme başkanıyla haklı olarak girdiğimiz tartışmaya tanık olan tanımadığımız ve o anda farkına dahi varmadığımız bayan bir stajyer avukatın,  duruşmanın bitiminde arkamızdan yanımıza gelerek,  bizi tebrik edişini,  savunma makamının hakkını veren ve gerektiğinde mahkeme başkanıyla sert tartışmalara girebilen avukatlara pek tanık olmadığını beyan edişini,  savunma makamının hakkını ve itibarını koruyan ve uyarılarıyla mahkeme başkanına hak ettiği dersi veren bizimle tanışmak istemesini,  üzülerek de olsa burada açıklamak zorundayız. 

Hakimlerimiz,  hiç unutmamalı ve çok iyi bilmelidirler ki;  ülkemizde yok olma noktasına gelen,  yerlerde sürünen yargının bağımsızlığını,  demokrasinin ilkelerini,  insan hak ve özgürlüklerini savunan kuruluşlar ve kişiler;  barolarımız ve aydın sorumluluğunu taşıyan avukatlarımızdır.  Hakimlerimizin,  emekli olduktan veya istifa ederek,  oturdukları kürsünün,  avukata göre daha rakımlı koltuğundan indikten sonra ilk çalacakları kapı,  avukatlık ruhsatı talep etmek üzere,  Barolarımız olacaktır.  Yukarıda bahsettik,  hukuk mesleğinin zirvesi ve en tepe noktası avukatlıktır. 

Nereden nereye,  bir avukatlar gününden de yine uzun bir makale çıkarmış olduk. 

Yazacak ve paylaşacak daha çok sorun var ama,  tadında bırakarak,  yargının savunma ayağının mümtaz temsilcileri olan tüm avukatlarımızın;  yargının tüm sorunlarının çözümlendiği, yargının bağımsız ve tarafsız olduğu günleri görmek arzu ve  özlemi içinde,  avukatlar gününü kutluyor ve herkesi,  daha ihtiyaç duymadan,  savunma hakkına ve avukatlarımıza sahip çıkmaya ve saygılı olmaya davet ediyorum.

Güner Yiğitbaşı

05/04/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

İzmir Barosu Üyesi Avukat

Dinci ırkçı devlet çağdaş olamaz
Bir devlet yönetiminde ırkçı ve dinci uygulama hakimse öylesi ülkeler bilimi dışlamış konumu ile asla çağdaş olamazlar, çağın gerisinde kalırlar, yöneticileri de halklarına huzursuzluk ve yıkım getirirler. Ülkemizde 20 yıldır sanki bunu yaşıyor gibiyiz.
Bilimi öteleyen salt dini hükümlerle (şeriatla) yönetilen dünyadaki tüm Müslüman ülkelere bir bakarsak hepsi de çağdaş dünyanın çok gerisinde kalmışlar, hepsinde de demokrasi yok, hepsi de tek adamla yönetiliyorlar. Bilimle din çelişir, dini baskı ve dini kuralların hüküm sürdüğü ülkelerde toplum bilimden uzaklaşır, halk bilinçsiz bir biat geleneği adeta mankurtlaşır Talibanlaşır.  .
Buna bir örnek verirsek, tüm ileri çağdaş dünyada evrim bir bilimsel kural olarak kabul edilip tüm okullarda okutulurken, Müslüman ülkelerde evrim okutulmaz adeta yasaklanır; Türkiye’de de evrim okullarda okutulurken, AKP-RTE iktidarında evrim okul müfredatından kaldırılmıştır. Bir dinsel hüküm olan yaratılış teorisi ile evrim teorisi tamamen birbirine zıttır bağdaşmaz. Bu yüzden tarih boyunca evrim konusunda din adamı ile bilim adamları uyuşmaz kavgalıdırlar. Hele Orta Çağda baştaki yöneticiler ile ele ele veren din adamları bilim adamlarını bir din mahkemesi olan engizisyonda yargılayıp zindanlara atmak bir yana Bruno gibi bilim adamlarını meydanlarda yaktılar.(1600).
Yine  modern hukuk ile Şeriat hukuku çok çelişir asla bağdaşmaz.  Dinci Müslüman yönetimlerin bilime dayalı çağdaş bir yönetimleri eğitimleri olmadığı için de “Müslüman ülkelerin 500 yıldır bilime hiçbir katkıları yoktur”.
Dine dayalı zihniyet taşıyan Haçlı seferlerine bir bakarsak, dinci istilacılar Avrupa’dan Kudüs’e gelinceye kadar uğradıkları yerleri talan etmişler yıkım felaket getirmişler.(1)
“Emevi camisinde namaz kılacağız” diyerek, “faşist Esat-Eset gidecek diyerek komşu Suriye’nin iç işlerine karışan topraklarına giren dinci AKP-RTE iktidarı her iki ülkeye onulmaz sıkıntılar sorunlar yaratmıştır. Böylece yöredeki dinci palazlanma ile PKK güçlenmiş,“IŞİT, Hizbullah gibi çok çeşitli dinci terör gruplarının doğmasına neden olunmuş “kafa kesmek” ten tutun da “domuz bağına” kadar pek çok vahşi terör vahşeti yaratılmıştır. Dinden kaynaklı bütün Müslüman dünyasındaki terör örgütlenmesi insanı dehşete düşürmektedir.
Ülkemizde aynı dinci güdüyü taşıyan 21 yıllık “dinci vatandaş yetiştireceğiz” diyen RTE iktidarının dinsel yönetimine bir göz atarsak gerek iç politikada gerek dış politikadaki yanlışlıklar nedeniyle dışarda ülkemiz yalnızlaştırılırken, içeride ise T.C. tarihinin en büyük enflasyon-pahalılık ve ekonomik sıkıntılara uğradığımıza neden olunduğunu yaşayarak tanık olduk.
Dinsel devlet kadercidir, yönetim hatalarından oluşan her türlü yanlışları ve kararları kadere bağlar “kaderle mukadderata” yorumlar, alınan ekonomik kararları da “nas”, “nas ne diyor” diyerek, yargı hükümlerini bile ayet ve hadislerle yorumlamayarak, bağımsız mahkeme ve yargıçların hükümlerini ne ki mahkemeleri dini belagatle eleştirip dini hükümleri sürekli ön plana çıkarmak istediğine yer yer tanık olundu. İktisatta paranın sigortası faizdir, ekonomik dengeler bozulmasına karşın, dinci devlet anlayışı güden AKP-RTE iktidarı, “dinde faiz haram” diyerek ekonomiyi düzeltmek için faiz artırmıyorsa o ülkede ekonomi bozuktur, halkı da sıkıntıdadır.  Böylece dinci yönetim ekonomideki yanlış kararlarını kusurlarını “kader, nas, haram helal, ayet, hadis, şeriat” diyerek üzerinden atmak ve kendini din kuralları ile aklamak ister. Aynı dinci iktidar ülkede fen liselerini kapatıyor, durmadan imam hatip okulları açıyor ve ülkeyi dinci yönetime mahkûm ediyordu. Böylesi sürekli dini ön plana alan ülkede bilim asla gelişemez, ülke çağın gerisinde kalır, ekonomi bozulur, enflasyon artar, halk pahalılık içinde sıkıntıya düşer, perişan olur.

Dinci ırkçı devlet çağdaş olamaz
Dinci devlette yönetim ve halk tarımdaki üretimi “rahmete berekete” bağlar, çağın gelişimine uygun teknolojileri uygulamadığı için tarımsal üretimi düşer. Dinsel anlayışın hâkim olduğu böylesi tarım ülkesinde halk daima ilerideki bereketi bekler, ne ki böylesi ülkenin çiftçisi, “çiftiçinin karnını yarmışlar da 40 tane gelecek yıl çıkmış” şeklindetarımsal üretimi kadere geleceğe bağladığını anlatan kaderciliğe anlatmak istemiştir.
Ayrıca “aynı dinden, secdeye baş koymuş, din savunucusu” diyerek Devrim Kanunlarına aykırı bir tavırla Atatürk, laiklik, Cumhuriyet, çağdaşlık düşmanları kollanır hem de devlet bütçesinden kollanmıştır. Feto, tarikatlar, cemaatler, mezhepler, dinci dernekleri dini duygularla laik çağdaş T C nin bütçesinden kollamak korumak ülke için yıkım ve ihanet olur, toplumu Talibanlaştırır bu da bumerang gibi döner dolaşır sonunda iktidarı vurur. 2016 Temmuz’unda dini kullanan Feto eylemi ile Cumhuriyet tarihinin en büyük darbe isyan kalkışmasına ve 250’den fazla can kaybına tanık olmuştuk. Bunun gibi tarih boyunca (hele Osmanlıda) nice isyanlar din kullanılarak din alet edilerek yapılmış, ülkenin toplumun çağdaşlaşması böylece engellenmiştir. Şu bir gerçek ki, bilimi dışlayarak salt dinle kalkınmış aydınlanmış tek bir devlet yoktur.
Ülkemizde Soma maden faciasında 300’den fazla madencinin (ve başka maden ocaklarında) öldüğü acı olayları irdelersek; yönetim olarak zamanında önceden yar altı madenciliğinde çağdaş bilim ve teknoloji kurallarını uygulamayıp ocağı şansa, ranta, ihmale kadere uhrevi duygulara bırakırsak, kaza sonrasında olan ölümler karşısında adeta olayı olağanlaştırmak için “maden kazalarının fıtratında kaza ölümleri var” dersek çağdaş bir devlet olamayız. Avrupa’da ve öteki çağdaş pek çok ülkede maden ocaklarında neden bu denli insan kayıpları olmamaktadır.
Alınamayan önlemler nedeni ile Türkiye’de iş kazalarından her gün dört işçi hayatını kaybediyor. Türkiye’de sosyal güvenlik kurumu verilerine göre 2018 yılında toplam 430 bin 985 iş kazası meydana geldi. Bunlar içinde ölümcül kaza sayısı 1541 olarak belirtiliyor. Bir diğer deyişle Türkiye'de 280 kaza başına 1 ölümcül kaza meydana geliyor. Rakamlar Türkiye'de her gün 4,2 işçinin hayatını kaybettiğini gösteriyor. Tüm bu ölümlerdeki kişilerin yakınlarını izleyin dinleyin tedbirsizlik ve ihmalleri düşünmeden, “ne yapalım kader mukadderat böyleymiş” diyerek ölümü doğal olarak kabullenirler. Tüm bunlar toplumun bilinçsizliğini vurdumduymazlığını cehaletini gösterir. Aynı ölümlü kazalar Müslüman olmayan Batı-Avrupa Hıristiyan ülkelerinde niçin sık sık olmuyor. Çünkü onlar kupkuru dinci duygulara teslim olmuyor, aklın bilim gerektiği her türlü güvenlik tedbirlerini alıyorlar. Tanrının verdiği insan aklı da bunu gerektirir.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin (İSİG) raporuna göre Türkiye'de 2018 yılında en az 1923 işçi yaşamını yitirdi.

Dinci ırkçı devlet çağdaş olamaz
İSİG'in 2020 yılı raporuna göre ise iş kazasında hayatını kaybedenlerin sayısı en az 2427'ye yükseldi. Tüm bu can kayıplarını bilimsel tedbir ve önlemleri kulak arkası edip sadece dini tevekkülle yorumlamak toplumun bilgisizliğini cahilliğini yansıtmaktan başka bir şey değildir.(2)

6 Şubat’ta on bir ilimizi kapsayan 50 binin üstünde insanımızı kaybettiğimiz Cumhuriyet Tarihinin en büyük depremini yaşadık. Bu depremi “Allah’ın işi mukadderat” diyerek deprem öncesi yapı denetim etüt kusurlarını ihmallerini, deprem sonucu yıkım ve ölümlere geç müdahale eden yönetim, kusurlarını düşünmez üzerine almaz “mukadderat” diyerek kendini Allah’la, kaderle aklamaya çalışır. Laikliği ve bilimselliği iyi özümsememiş dinsel düşüncenin ağır bastığı geri toplumlarda yöneticiler halkı “kaderle, Allah’la, mukadderatla” avutmaya çalışırlar. Bunu eleştirenleri de “dinsizlik ve imansızlıkla” suçlarlar.
Yönetim hükümetimizin, yapılardaki denetim ihmali ve suistimalleri göz ardı ederek, imar affıyla çürük çarık, kaçak yapılara rant için oy için kaç kez imar affı çıkardıklarını biliyoruz, bizzat Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın ağzından tüm medya organlarından duymuştuk, hem de “imar affı çıkardık” diyerek övünerek anlatıyordu. Tüm bu kusur ve ihmaller varken depremi “kadere, mukadderata, fıtrata” bağlamak cehaletten başka bir şey değildir.
Çağdaş bir devlette yapılan binalarda imar affı yoktur, yapılar her aşamada çok sıkı denetlenir, kaçak yapılara göz yumulmaz, bilim ve teknolojinin kurallarından hiç ödün verilmez. O nedenledir ki bilim ve teknolojinin bütün olanaklarını yapılara uygulayan Japonya’da hemen her gün deprem olmasına karşın ve de bizden çok daha güçlü depremler olduğu halde, tahminlerden çok daha az can kaybı ile atlatılır. Eğitim ve kültürün oldukça az olduğu özellikle bütün Müslüman ülkelerde deprem “Allah’ın işi, kader mukadderat” diyerek yorumlanır, yapılardaki bütün kusurlar göz ardı edilir. Böylece bir ülkede dinsel düşünce bilimsel kuralın üstüne çıkmışsa o ülkelerde deprem ve öteki afetler “kadere” bağlanarak bağnazlık yıkım devam ettirilir.

Dinci ırkçı devlet çağdaş olamaz

 AKP-RTE iktidarının Mısır ile Türkiye’nin aralarının açılması iktidarın tamamıyla dini saikle (güdü) yapılan yanlış politikaların sonucudur. Dinci Mursi Mısır’da yüzde ellinin altındaki seçmenlerin oyu ile iktidara gelmesiyle oluşan tepki olunca General Abdulfettah Sisi’nin darbe yapıp dinci Mursi’yi devirmesi, dinci RTE nin tepkisine neden olmuştur. Türkiye’de dini sürekli devlet organlarında öncelikli bir uygulamaya yönelten laik devlette, Atatürk ve devrimlerine karşı duran Recep Tayyip Erdoğan yönetimi, Mısır’ın iç işlerine karışarak Mısır’da darbe ile devrilen dinci Mursi’yi savunmuş, Sisi aleyhinde görülmemiş protestolar yaptırmıştı. Rabia işaretleri ile ölen Mursi’nin gıyabında Türkiye çapında cenaze namazları düzenlemişti. Mısır’ın böylece iç işlerine karışan R.T.Erdoğan yüzünden A. Sisi Türkiye’nin büyükelçisini kovmuş ve Mısır’la Türkiye’nin arası on bir yıl süren açılma olmuştu.
Oysa çağdaş bir devlet din üzerine politika yapmaz, dini ön planda tutmaz, barış antlaşmalarını daima ekonomik çıkarlarına göre yapar. RTE nin dinci politikaları yüzünden Mısır’la Türkiye’nin arası gergin olduğu on bir yıl süre içinde Mısır, İsrail, Yunanistan gibi komşu ülkelerle Türkiye’yi dışlayan gaz ve petrol antlaşmaları yapmıştı.
Irkçı devletin yanlışlığını açıklama fırsatımız olmadı. Sadece İkinci Dünya Savaşında Almanya, İtalya gibi ırkını ön plana çıkaran Hitler ve Mussolini’nin ırkçı politikaları yüzünden dünyayı nasıl kana buladıklarına dehşetle tanık olduk. Günümüzde de Rusya aynı ırkçı saldırılarla komşularına korku ve ürküntü vermekte.
Kısaca bir devlet iç ve dış politikalarını, ekonomik yaşamlarını dinsel güdü ile yönetiyorsa, o ülke laiklikten uzaklaşır dünyada yalnızlaşır ve her alanda geri kalır. Ne yazık ki, 20 yıldan fazla bir zamandır Türkiye yönetimine hâkim olan AKP-RTE iktidarı her alandaki dinci politikaları ile ön planda tutmaya çalıştığına tanık olduk.

Cevat Kulaksız 

 Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com
Sonotlar

(1) Haçlı Seferleri ya da Haçlı Akınları, 1096-1272 yılları arasında, Avrupalı Katolik Hristiyanların, Papa'nın isteği ve çeşitli vaatleri üzerine, genellikle Müslümanların elindeki Orta Doğu toprakları (Kutsal Topraklar kabul edilir) üzerinde askeri ve siyasi kontrol kurmak için düzenledikleri akınlar bütünüdür.( Vikipedi)

(2)https://tr.euronews.com/2021/04/29/turkiye-ve-avrupa-da-is-kazalar-en-fazla-isci-olumlerinin-yasandigi-ulke-turkiye

Altılı Masanın Yedinci Bileşeni Emekliler Oldu
KILIÇDAROĞLU'nun;  dün gece,  geriye dönük olarak, emeklilere iki bayramda verilecek ikramiyenin asgari ücret kadar, yani bugünkü asgari ücrete göre 8500 TL olacağı müjdesini verdikten sonra, altılı masanın artık yedili masa olduğunu,  emeklilerin de Milet İttifakının yedinci bileşeni olarak ittifaka dahil edildiklerini söyleyebiliriz. 


Bugün, muhalefetin zorlamasıyla ancak iki bin liraya çıkarılan bayram ikramiyelerinin; yine  KILIÇDAROĞLU'nun zorlaması ile iktidara kabul ettirildiğini,  emeklilerimiz çok iyi bilmektedirler. 


Emeklilerimiz; KILIÇDAROĞLU'nun sözünün eri olduğunu, ne vaat ediyorsa iktidar olduğunda yerine getireceğini, hatta  daha iktidar olmadan bu vaatlerinin iktidar tarafından kabul edilerek hayata geçirildiğini de çok iyi biliyorlar. 


İşte, yoksul babası KILIÇDAROĞLU, dün gece yayınladığı video ile emeklilerin iki bayramda aldıkları iki bin liralık bayram ikramiyenin, iktidara geldiklerinde,  dünden geçerli olmak üzere asgari ücret kadar, yani 8500 lira olacağını açıkladı ve Kurban Bayramında, Ramazan Bayramı ikramiyesi farklarıyla birlikte 15 bin liranın emeklilerin hesabına yatırılacağının sözünü verdi. 


KILIÇDAROĞLU; zamanlamasını da çok iyi seçtiği bu vaadiyle,  iktidara adeta ölümcül bir bomba attı. 


Evet zamanlamasını çok iyi seçmiş KILIÇDAROĞLU. 


Bu sefer,  emeklilerin bayram ikramiyeleri projesinin iktidar tarafından çalınmasının önüne geçti, bravo KILIÇDAROĞLU'na. 


KILIÇDAROĞLU; emekli ikramiyesinin asgari ücret kadar olacağı müjdesini vermeden önce, iktidarın bayram ikramiyesini bin yüz liradan iki bin liraya çıkaran yasanın çıkarılarak yürürlüğe girmesini bekledi ve çok iyi yaptı. 


Zira;  daha önce açıklasaydı, ikramiyeleri iki bin liraya çıkaran yasada belirlenen iki bin liralık ikramiye miktarı,  ERDOĞAN tarafından artırılır ve KILIÇDAROĞLU'nun bu projesine sahip çıkılırdı. KILIÇDAROĞLU; bu gecikmenin faturasını emekliye kesmedi ve ikramiye artışını geriye dönük olarak yapacaklarını ilan etti. 


KILIÇDAROĞLU'na helal olsun, Muharrem İNCE'nin verebileceği cılız bir darbeye karşı, tüm emeklileri altılı masanın yedinci bileşeni olarak masaya dahil etmiş oldu.  


Sonuçta;  emekliler,  ülkemiz ve herkes kazandı bize göre.

Güner Yiğitbaşı

04/04/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Seccade Müslümanlarının Yaygarası
CHP lideri Kılıçdaroğlu ve İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'nun katıldığı bir iftar yemeğinden sonra çekilen fotoğrafta yerde seccadenin olması ve üzerine basıyor olmaları,  iktidara yakın isimler tarafından gündeme getirilerek eleştirildi. 

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hamza DağKemal Kılıçdaroğlu'nun seccade üzerinde durduğu fotoğrafını paylaşarak,  "Ayakkabınız ile bastığınız yer,  Müslümanların secde ederken kullandığı seccadedir" dedi. 

Hamza DAĞ ve onun gibi yaygara yapanlar da çok iyi bilmelidirler ki; seccade,  dinen kutsal bir cisim değildir. Namaz kılınırken yere serilen namaz kılanı yerin mikroplarından koruyan küçük bir halı parçasıdır o kadar. 

Yanlışlıkla ayakkabı ile basılmışsa,  dünyanın ve İslam’ın sonu değildir. Ayakkabı ile basıldığı için kaldırır temizletirsin ve yeniden namaz sırasında serip kullanırsın. 

Namazın muteber olması için seccade üzerinde kılınması da şart değildir. Tıpkı namazın camilerde kılınmasının şart olmadığı gibi. 

Nedir bu yaygara?

O seccadenin ibadet yeri olmayan bir yerde serili olarak tutulmasının gereği nedir?

Seccadeye o kadar kutsal değer atfediyorsanız; seccadeyi,  herkesin yanlışlıkla basma riski olan ibadet dışı yerlere serip,  serili halde tutmayacaksınız o zaman. 

Arşimet misali, hani Arşimet'in; suya batırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar kendi ağırlığından kaybettiğini fark ederek hamamdan "eureka" (buldum,  buldum) diye haykırarak çırıl çıplak dışarı fırlaması gibi, saray yandaşlarının da,  KILIÇDAROĞLU'nda arayıp bir türlü bulamadıkları kusuru, nihayet sözde de olsa buldular ve şimdi seccadeye bastın yaygarası eşliğinde göbek atıyorlar. 

Geçiniz beyle bu bayat şeylerle uğraşmayı. Seccade, sizin sandığınız gibi tek başına durduğu yerde kutsal bir halı değildir. Namaz kılmak amacıyla kalıcı olarak yayılacaksa,  sadece camilerin namaza secde edilen ve ayakkabı ile girilmeyen yerlerine serilebilir. Seccade üzerinde namaz kılmayı alışkanlık haline getirenler de,  cami dışında namaz kılarlarken açtıkları seccadeyi,  namaz sonrası toplamak zorundadırlar. 

KILIÇDAROĞLU'na olmaması gereken yerde serili olduğu için yanlışlıkla ayakkabısıyla bastığı bastığı için yaygara yapanlar, sanırım camilere pis kokan mikroplu çoraplarıyla gelip seccadelere basan ve çorabının pis kokusuyla, arkasında namaz kılan insanların burun kemiklerini kıran sözde Müslümanlara ne diyecekler merak ediyoruz doğrusu. 

KILIÇDAROĞLU'nu İslam’a ve İslam’ın kutsallarına saygısız olarak gösterebilmek için seccade üzerinden yaygara yapan seccade Müslümanları, İslam’ın içinin, ruhunun boşaltıldığının, İslam’ın ahlaki değerlerinin yok edildiğinin elimizde sadece İslam’ın namaz kılınan seccadesinin kaldığının farkındalar mı?

İslam’ın; kul hakkı yememe, hırsızlık ve yolsuzluk yapmama, haram yememe, yalan söylememe, komşun açken tok yatmama gibi ahlaki değerlerinin sürekli çiğnendiği ve yok edildiği ülkemizde, sizin gözünüz KILIÇDAROĞLU'nun yanlışlıkla bastığı ve özür dilediği seccadeye mi görüyor sadece?

Evet, KILIÇDAROĞLU; o anlamda, yani hırsızlık ve yolsuzluk yapmama, kul hakkı yememe, yalan söylememe, dürüst ve namuslu olma gibi İslam’ın gerçek değerlerine sahip olduğu için,  onu hiçbir kutsallığı olmayan seccade üzerinden itibarsızlaştırma alçaklığını gösteriyorlar. 

Seccadeye tapmayın, Allaha tapın Allaha. 

İslam’ın;  her insanda bulunması gereken ahlaki değerlerine önem verin ve bu değerlere sahip olamayanlara bulaşın ve eleştirin biraz da, tabi yüreğiniz varsa ve gerçekten Müslümansanız. 

Ne yaparsanız yapınız, din simsarı münafıklar; iktidarınız,  demokratik seçimlerle 14. Mayısta sonlanacak ve ülkemize,  yok ettiğiniz, ahlaki değerleriyle içi doldurulan gerçek İslam geri dönecektir. 

Bunu da, o beğenmediğiniz seccadeye bastı yaygarasıyla itibarsızlaştırmaya çalıştığınız KILIÇDAROĞLU liderliğindeki Millet İttifakı sağlayacaktır.

Güner Yiğitbaşı

01/04/2023

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget