Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Oturun Kalkın Atatürk’e Dua Edin…
Rahatsızlığım nedeniyle uzun süredir yazamıyorum.
Büyük önder ve devrimci Mustafa Kemal Atatürk’ü ve devrimlerini içselleştirmiş biri olarak, bugün tabletten izlediğim, sosyal medyada gözüme çarpan iki haber nedeniyle ağrılarıma karşın yazmaktan kendimi alıkoyamadım.
Birinci haber;
“Resmi gazetede yayınlanan Suudi Arabistan Kraliyet kararnamesine göre, 21 yaşını aşan tüm Suudi Arabistanlı kadınlar pasaport alabilecek, seyahat etmek için bir erkek refakatçiye gerek olmayacak.” şeklindeydi.
İkinci haber;
“İran’da "zorunlu başörtüsü ve giyim yasaları" çerçevesinde düğmesiz tunik, pardösü türü kıyafetlerin üretiminin yasaklandığı, bu tür tunik veya pardösülerin üretimi, İslam toplumunun yapısıyla uyuşmadığı, hiçbir işletmeye bunları üretme izni verilmeyeceği, eğer bu tür ürünlerin üretildiğini tespit edilirse ilgili iş yerlerinin mühürleneceği, Ülkede zorunlu başörtüsüne karşı eylemler son birkaç ayda artarken, güvenlik güçlerinin de bu yasalara uymayan kadınlara yönelik tavrını sertleştirdiği.” şeklindeydi.
Bu haberleri okuyunca ülkemdeki kadınların oturup kalkıp büyük devrimci Atatürk’e dua etmeleri ve Atatürk devrimlerine sıkı sıkıya sarılmaları gerektiğini düşündüm.
Ne yazık ki…
Ülkemizdeki kadınların büyük bir bölümü kendilerine altın tepsi içinde sunulan hakların kıymetini bilerek bu haklarına çok kıskanç bir şekilde her türlü zorluğa karşı sahip çıkarken, bir bölümü ise bu haklardan yararlanmakla birlikte, büyük öndere ve devrimlerine karşı tavır sergilendikleri gözlenmektedir.
29 Ekim 1923 tarihinde en büyük devrim olan laik Cumhuriyet kurulurken, Mustafa kemal Atatürk ve yol arkadaşları bu devrimi diğer devrimlerle taçlandırmak için büyük bir çalışmanın içine girdiler.
Bu devrimlerden biri de kadınlarımıza verilen seçme ve seçilme  hakkıdır.
Kadınlarımızın ekonomik ve siyasal yaşama katılmaları yönünde bir dizi değişiklik yapılırken, 1930'da belediye seçimlerinde seçme, 1933'te çıkarılan Köy Kanunu'yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 5 Aralık 1934'te Anayasa'da yapılan bir değişiklikle de milletvekili seçme ve seçilme hakları tanınmıştır.
Bu haklar uygar birçok ülkede çok sonradan verilmiştir.
Örneğin;
Fransa’da 1944, Japonya’da 1945, İtalya’da 1946, Çin’de 1947, Belçika’da 1948, Yunanistan’da 1952, ve İsviçre’de 1971 yılında ancak kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilebilmiştir.
Bu örnekler Atatürk’ün büyüklüğünü ve devrimciliğini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Atatürk karşıtları, kurumlardan adını silmekle, duvarlardan resmini indirmek ve yerini değiştirmekle, Atatürk sevgisini asla içimizden silmeye başaramayacaklardır.
Bu böyle biline…
Onun için diyorum ki ey Türk kadını;
Yukarıda sunduğum iki haber daima kulaklarında küpe olsun.
Atatürk’e ve devrimlerine sahip çıkmak, hem senin, hemde çocuklarının aydın geleceği için kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Gündüz Akgül

21.08.2019
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Cennet mi Cehennem mi!
Bir gün internette dolanırken, bir TV programına birkaç aşığın ellerinde sazı ile İsmail Türüt’ün de bulunduğu TV yayınına tanık olmuştum. Ayrıntılarını not almadığım bu programda elinde sazı olan bir ozan aşık “Cennet mi Cenehennem mi” içerikli bir öykü anlatıyordu.  Sesini banda aldığım bu ilginç ve komik öyküyü banttan çözerek size sunmak istedim. Ozan âşık şöyle anlatıyordu:
“-Adamın birisi, “yarabbi ben ölmeden önce Cenneti-Cehennemi bana bir göster, nereye gideceğime ben karar vereyim.
Allahütala bunun duasını kabul etmiş, demiş ki, “git bunu al Cenneti Cehennemi bir göster, nereye cani isterse oraya göre hareketini karar verir oraya gider”. (İsmail Türüt “oh iyi iyi” diyor.
Azrail almış bunu götürmüş Cennete. Adam girmiş Cennete bakmış görmüş abı hayatlar, zemzemler, huriler, köşkler, saraylar; çok güzel ama ıssız sessiz. Kimsenin kimseyle bir işi yok ne dedikodu, ne hortumlama var, ne kavga var.
Adam demiş yav, bir de Cehennemi gezelim.
Cehenneme bir girmiş, ne girsin, baylar bayanlar merdivenden kayanlar, yıldızları sayanlar, tırnağı boyalı, dodağı cilalı ne kadar kadın var orda. (İsmail Türüt, “ooh, devleti soyanlar” diyor.
Adam demiş “yav burası güzel, insan burada sıkılmaz her türlü gırla gürültü var. Ben dünyaya döndükten sonra buraya gelmek için bütün gayretimi göstereyim”. Hani atalar demişlerdi ki “dervişin fikri ne ise zikri de o dur.
Adam ona göre yaşantısını yaşamış, günü bitmiş, Azrail çökmüş gırtlağına; adam biliyor zaten nasıl olsa “Cehenneme gideceğim” diyor. Görüntüsünü ilkin beğenmişti ya. Azrail kapıyı şöyle bir aralıyor, adam bir bakıyor ki içeriden feryatlar figanlar, zopalar, katran kuyuları, ateşler, lavlar…
Adam geri geri çekilmeye başlıyor. (İsmail Türüt, “öyle bir anlatıyor ki sanki oradan geldin” ve gülüşmeler)
Azrail diyor ki, “gardaş nereye gidiyorsun buyarı sen beğenmedin mi”. Adam diyor ki: “Ben beğendim de ben geldiğimde burası böyle değil idi”. Azrail de diyor ki:
“-Sen o zaman turist gelmiştin, o zaman reklam idi, esas durum bu”.(Salondan gülüşmeler alkışlar).
Öyküyü anlatan ozan âşık konuyu şöyle bağlıyor:
“-Şimdi muhterem dostlar, gerçekten biz Türk milleti olarak halen daha reklamları yaşıyoruz, işin özüne indiğimiz yok. Şöyle düşündüğümüz zaman, Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar hükmeden nesilin torunları acaba böyle mi olmalıydı? Bu ülke buraya mı gelmeliydi? Ne yapalım”.
İsmini alamadığımız ozan aşık sazı ile çalıp söylemeye başladı:
“Nedim Oğlan bir taş attı kuyuya
Kırk akıllı çekti çıkmıyor beyim
Meydan kaldı üç beş kabadayıya
Gücü yeten var da yıkmıyor beyim.
Kaybedince benliğimi özümü
Tutamadım vaat ettiğim sözümü
İstediğim karga oydu gözümü
Başka şeytanımız sızmıyor beyim.
…………………….

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Darbelere Karşı Olmak
Ne güzel bir laf değil mi?
Darbelere karşı olmak.
Darbenin her türlüsüne karşıyız demek.
Peki, gerçek anlamda darbelere karşı olmak ne anlama gelmekte, kimler gerçek anlamda ve samimi olarak darbelere karşı sayılmalıdırlar, hiç düşün dünümüz mü?
Bize göre de darbeler; demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsız ve tarafsızlığına aşık, ülkesini ve vatanını seven hiçbir demokrat kişinin arzu etmediği ve benimseyemeyeceği bir insanlık suçudur, darbeciler ve darbe yanlıları, alçak ve vatan hainidirler.
Darbelere karşı olmak; fiilen gerçekleştirilen veya gerçekleştirmeye teşebbüs edilen  bir darbe girişimi eylemine ortak olmamakla, sözde ona karşı olduğunu beyan etmekle anlaşılamaz.
Darbe karşıtı olduklarını beyan ve iddia eden kişi veya kişiler; cebir ve şiddet kullanarak, bizzat bir darbe eylemiyle  iş başına gelmeyip, demokratik seçimlerle iş başına gelmiş olsalar dahi, ellerine geçirdikleri devlet yetkilerini, güçlerini ve otoritelerini kötüye kullanarak sergiledikleri söz, eylem ve yönetim biçimleriyle, silahlı maddi cebir ve  güç kullanarak darbe yaparak iş başına gelenleri dahi aratacak şekilde, darbeci olabilirler.
Özellikle Dünyada ve ülkemizde örneklerini gördüğümüz, elinde tuttuğu silahlı gücü kötüye kullanarak darbe yapan silahlı kuvvetlerin; mevcut yasal iktidarı devirerek, seçimsiz olarak iktidarı devralıp iş başına geçebilmeleri için tek yol, ellerinde tuttukları silahlı gücü kötüye kullanarak, maddi bir cebirle, klasik darbe diye nitelendirebileceğimiz, gerçek anlamda bir darbe yapmalarıdır.
Bu klasik darbe modelinde, darbeciler kelle koltukta bir eyleme başlarlar ve darbe eylemini tamamlayarak başarılı olurlarsa kellelerini kurtarırlar, kendi düzenlerini kurarlar, halk özgürlüklerinden yoksun kalır, demokrasi rafa kaldırılır.
Klasik, silahlı güce, maddi cebre ve zora dayalı darbe; yapanlar için risklidir, darbenin muhatabı olan  halk, büyük zarar görür, özgürlüklerini kaybetmişlerdir, ama bilirler ki; başlarında darbeci olduklarını inkar etmeyen demokrasi düşmanı olduklarını gizlemeyen, yönetime silah zoruyla maddi cebirle geldiklerini açıkça bildikleri faşist bir yönetim vardır.
Özgürlüklerinin darbeciler tarafından askıya alındığını ve özgür olamadıklarını açıkça bilen halk, yaşantılarını buna göre ayarlar ve bu faşist yönetime alışmak zorunda olduklarının bilinci içinde ,çaresiz bir rahatlık yaşarlar hiç değilse.
Demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığına, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına saygılı oldukları için değil de, iktidardan düşürülme korkusuyla, demokrasi adına değil, sadece kendi siyasal iktidarlarının devamı için cebir ve şiddete dayalı klasik darbelere karşı olmak zorunda olan, demokrasiyi, seçimleri, araç olarak kullanarak iş başına gelen, gerçekte insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, kuvvetler ayrımına, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına saygılı olmayan, anayasa ve yasaları delik deşik eden,, hukuken var olsa da fiilen rafa kaldırılan anayasa ve yasalara rağmen ve silahlı maddi bir cebir ve şiddet kullanmasa da, iktidar olmaktan kaynaklı elindeki işine gelen anayasal, yasal ve devletin parasal imkanlarını, devlet gücünü ve otoritesini kullanarak, demokrasiyi kemiren ve yok eden yolsuzlukları, yasakları ve yoksulluğu egemen kılan, buna karşılık kendilerinden yargı önünde hesap sorulamayan  yönetimlerin ve iktidarların, darbelere gerçekten karşı olduklarını kim savunabilir?

Güner Yiğitbaşı

20/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Otobüste rastladığım ozan
19 Ağustos 2019 günü Batıkent’ten İstanbul Yoluna 500-600 metre yürüyerek duraktan, Kızılay’a doğru gitmekte olan EGO otobüsüne bindim. Koltuğa oturur oturmaz gazetemi açtım okumaya başladım.
Karşımdaki koltukta oturan 75-80 yaşlarındaki bir adam, bana doğru yaklaşarak, “gazeteler hiç bilimden bahsetmiyor, onun bunun dedikodusunu yazıyorlar” dedi.  Ben de, gazeteler bilim kitabı değil ki, günlük olayları, haberleri yazar, dedim. Meğer bu yaşlı adamın kendisi, kendi çapında bir halk ozanı imiş.  Mecbur kalarak gazeteyi bırakıp onunla konuşmaya başladık, daha doğrusu o konuşmaya başladı.
Bu yaşlı adama (telefonumun ses alma bölümünü açarak nerelisin, kimsin, kendini tanıt bana dedim.  Otobüsteki yaşlı adam şöyle anlattı:
“-Ben Ali Mazlum, Devlet Su İşlerinden emekli, Samsun Ladik’liyim, Amasya’da oturuyorum, beş çocuğum var, 19 torunum var. Kendim şiir yazarım, 240 kadar yazım var. Yazılarımı müftülükte arkadaşlar daktiloya çekiyorlar” dedi.
Bunları söyledikten sonra bu yaşlı adam, ilkokul çocuklarının acele şiir okudukları gibi, peş peşe mısraları sıralamaya hızlı hızlı aktarmaya başladı, ancak şu dizeleri seçebildim:
“-Ağaçlar açtı yaprak,
Anam babam oldu toprak
Ben de olacağım toprak
Gelin dostlarım gelin.
Gelin ahbaplar gelin
Benim tenim naziktir
Mezarım üzerine
Usul usul atıp toprak
Mezarımın altına
sermeyin yeşil yaprak
Çürütmesin beni kara toprak
Yatayım mezarımda Allah diyerek
Seçmişler beni başa
ne albay oldum ne paşa
Getirdiler dört adam
omuzda koca bir daşa
Yaşasam ne yaşam
yaşamazsam ne yaşarım
Sigara içen gardaş çok
Sıra sıra yazarım
Çok yazarsam seni üzerim
Bir gün olur aranızdan
çeker kabre giderim
Türk malı okuyamadım,
kitabım var açıp okuyamadım
Gülüm var koklayamadım,
meyvem var toplayamadım
Topukla koklayamadım.
Ah meresciler ah bana neler yaptı neler.
Cebimde ne para bıraktım ne pul,
ciğer bıraktım ne kavak,
Kendine etme merak sigarayı bırak.
Dünyayı gezdim yol bulamadım
Çalıştım çalıştım ayağıma şal alamadım
Saçlarım döküldü tarayamadım
Anamı kaybettim babamı aramadım
Tarla buldum darı bulamadım,
Petek buldum arı bulamadım
Kavanoz buldum balı bulamadım
Mutfak buldum hanım bulamadım
Kazan buldum aşı yok
Çocuk yapmış işi yok
Mezarı var başı yok
İnsanlar olmuş yokuş
Ahret için insanlarda hazırlık yok
Tepeye çıktım iniş yok
İnsanlarda diriliş yok
Gel oğlum çalışalım dizdize
Konuşalım yüz yüze
Çalışırsak çıkarız düze
Çalışmazsak işlerimiz kalır güze
Benim oğlum gider size
Oğlum ben yaşlandım gidiyorum
Sen çalış çalış çok çalış
Babana ocağın sefil
alacağın on metre kefin”
Emekli Âşık Ali Mazlum gezdiği yerleri şiir okur gibi peş peşe şöyle sıraladı, (bazılarını kaçırdım yazamadım):
“-Bağdat, Moskova, Romanya, Bulgaristan, Suudi Arabistan, Gürcistan, Türkiye, Amasya, Çubuk, Hirfanlı, Kesikköprü, DSİ Genel Müdürlüğü, Amasya DSİ, Kayseri, Bünyan, Develi, Yeşilhisar, Sarıoğlan, Gemerek, Mucur, Ürgüp, Yahyalı, Tomarza”
Bu arada,  Ali Mazlum ile karşı karşı karşıya otururken, yanımızdakilerden rica ederek yan yana oturduk, birinden rica edip, cep telefonumu eline verdim, bu lafazan âşıkla fotoğrafımızı çektirdik. Âşık Ali Mazlum fotoğraf çektirirken şöyle dedi:
1-Yalnız ben resim çektirirken ücret alıyorum, bil bakıyorum ne ücret alıyorum, “Allah razı olsun ücreti”.
Ulus, durağına gelince o otobüsten indi. İnerken, “sen gel benim misafirim ol, sana neler anlatacağım” dedi.
Otobüste rastladığım ozan

Metro ile Kızılay, Beşevler’e devam ettim. Metrodan çıkarken, turnikelerin dışında yerde dört tane kızlı erkekli gençler bağdaş kurmuşlar hepsi de telefonları ile meşgul olarak gördüm. Oysa hiç olmazsa bir iki tanesi gazete kitap okuyor olmalarını beklerdim.
Bahçelievler’de oturan ve ameliyat olan torunumu ziyaret için Beşevler durağında metrodan indim, yürümeye başladım. Baktım merdiven basamağının altında bir yüz TL gördüm. Parayı elime alıp yolda yürürken, “Kızılay’a mı versem, Mehmetçik Vakfına mı versem, torunuma mı versem, Lösemi Çocuklara mı versem vb diyerek yardım kurumları kafamdan sıralarken, önümden gelen ilk adama dedim ki:
Arkadaş bir dakika, senden bir ricam var, yolda gelirken bir miktar para buldum, sahibini bulmam mümkün değil, bunu hangi yardım kurumuna versem, diye sordum. Adam yüzüme baktı baktı, tek gözünü kapatarak, “bravo hemşerim, Mehmetçik Vakfına ver, bak çocuklarımız bir bir genç yaşta şehit oluyorlar, Mehmetçik Vakfına ver”, dedi.
Teşekkür edip üç beş adım attım sol tarafta baktım bir banka gördüm. Bankaya girip bulduğum yüz lirayı Mehmetçik Vakfına yatırdım.
Bu günüm böyle geçti, yarın bilmem ne olur.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Barolar Birliği Başkanına Açık Mektup
Sayın başkan duyduk ki, sarayın çatısı altında düzenlenecek olan yeni adli yılın açılışı törenine katılma kararı almışsınız.
Geçtiğimiz yıllarda sarayın çatısı altında yapılan törenlere, kuvvetler ayrılığı ilkesine ve yargının bağımsızlığına zarar vereceği görüşüyle, haklı olarak katılmazken, ne değişti de bu seneki adli yıl açılış törenine katılma kararı aldınız?
Biz söyleyelim, siz zahmet buyurmayınız.
Yargıtay Başkanının; size, on beş dakika ile sınırlı olarak bir konuşma hakkı tanıma lütfunda bulunması ve bir de çok değer verdiğiniz ve kendinizi hayal aleminde zannettiğiniz Yargı Reformu Strateji Belgesinin, Ekim ayında yasalaşacağı konusundaki ham hayal beklentiniz, bu kararı almanıza etken oldu.
Diyorsunuz ki; kimse kimsenin vesayeti altında değildir. Barolar Birliği de Baroların vesayeti altında değildir.
Siz, Baroların üst kuruluşu olan ve seçiminizde söz sahibi olan baroların vesayeti altında olmasanız da, yüzlerce avukatı temsil eden ülkenin en büyük barolarının, bu törene katılmama konusunda almış oldukları karara ve haklı gerekçelerine kulak kabartmak ve alınan bu kararlar sizi hukuken bağlamasa da, alınan bu haklı karara saygı gösterme konusunda manevi ve etik bir yükümlülük ve sorumluluk altındasınız.
Sayın Başkan, size rüşvet olarak sunulan 15 dakikalık çok kısa sürede, ülkenin hangi genel ve hukuki sorununu dile getirecek ve çözüm yollarınızı önereceksiniz?
Siz,15 dakika ile sınırlanan ve size lütuf olarak sunulan bu konuşma hakkından memnun musunuz?
Sizden önce konuşacak olan Yargıtay Başkanı da, sizin gibi 15 dakika ile sınırlı olarak mı konuşma yapacak?
Bize göre Yargıtay Başkanı 15 dakika ile sınırlı konuşmayacak, Sayın Başkan bu konuşma süresindeki eşitsizlik sizi hiç mi rahatsız etmeyecek?
Ben bir avukat olarak, Yargıtay Başkanı ile sizi mevkidaş olarak görüyorum ve bu eşitsizlik, sizi bilmem ama, beni ziyadesiyle üzüyor ve alçaltıyor.
Sayın Başkan, bir gerçeği de size açıklamayı görev sayıyoruz. Bize göre, size tanınan 15 dakika ile sınırlı alçaltıcı konuşma hakkı, size Yargıtay Başkanı tarafından tanınan bir lütuf da değildir. Yargıtay Başkanının; Cumhurbaşkanının, size olan eskiye dayalı husumeti nedeniyle, kendi özgür kararıyla bu konuşma hakkını size tanıdığını zannediyorsanız bunda da yanılıyorsunuz. Yargıtay Başkanının, Cumhurbaşkanı ile görüşerek onun icazetini aldıktan sonra,15 dakika ile sınırlı olma koşuluyla bu konuşma hakkının size tanındığından emin olunuz lütfen.
Bu gerçekleri nasıl içinize sindireceksiniz, merak ediyoruz doğrusu. Bu durumdan siz mutlu olsanız da, biz avukatları mutsuz edeceksiniz.
Sayın Başkan; gelelim adalet reformuna ve bu reformun yapılmasından kendinize çıkaracağınız olumlu pay konusuna.
Sayın Başkan, siz çok safsınız, yani iyi niyetlisiniz.
Bu ülkede, bu iktidar döneminde, hak, hukuk, adalet, anayasanın üstünlüğü, insan hak ve özgürlüklerine saygı, basın özgürlüğü, ifade ve ifadeyi açıklama özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığına saygı, var mı da, siz adalet reformunun gerçekleşeceğini bekleyebiliyorsunuz?
AKP iktidarının ve onun tek yetkili genel başkanının, yukarıda belirttiğimiz demokratik değerlere, demokrasiye bakış açısına, on yedi yıllık uygulamalarına şöyle bir baksanız,2014 yılında Danıştay da konuşma yaparken başınıza gelenleri bir hatırlasınız, adalet reformu beklentinizin, ham bir hayal olduğunu anlayacak ve saraydaki törene katılsanız ve elinizi uzatsanız da, elinizin havada kalacağını çok iyi anlayacaksınız, ama iş işten geçmiş olacak tabi.
Sayın Başkan; kırk yıllık Kani, olur mu yani, bir düşünsenize.
Sayın Başkan; sizin beklediğiniz, adalet reformu ismiyle bir yasa çıkarırlar, sadece isminde yer alır adalet reformu, içindeki maddelere baktığınızda, reform ve yargı bağımsızlığı adına önerdiklerinizi, mercekle arar ama bulamazsınız. Bu iktidarın olağanüstü hal kanun hükmünde Kararnamelerini hep birlikte gördük, sadece ismi vardı, içeriğinde ise; olağanüstü halin ilanına neden olan konular dışında, olağan her şey vardı, bu gerçekleri ne çabuk unuttunuz.
Sayın Başkan; adli yılınız ve yapacağınız 15 dakika ile sınırlı güdümlü konuşmanız, şimdiden size hayırlı olsun!

Güner Yiğitbaşı

18/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Saraya sığınan ve biat eden bir yargı istemiyoruz!...
Anayasamıza göre, egemenlik kayıtsız şartsız Milletin olup, Türk Milleti; egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır, egemenliğin kullanılması hiçbir surette bir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz.
Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Bugün yürürlükte olan sisteme göre partili olabilen ve iktidardaki AKP'nin Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı; anayasaya göre Türk Milletini temsil etse ve tarafsızlık yemini etmiş olsa da, yürütme organına dahil olup, Türk Milleti adına sadece yürütme yetkisini kullanır. Bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı organının yetkilerini kullanma ve yargı organını temsil etme, onu himayesine emir ve talimatı altına alma işlevi ve misyonu olmadığı gibi, yargının kendi himayesinde, emir ve talimatı altındaymış gibi bir görüntü verme hak ve yetkisi de yoktur.
Aynı şekilde, Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yargı organlarının temsilcileri de, bu kişi ülkenin cumhurbaşkanı da olsa, yürütme organının himayesinde, emir ve komutası altında olduğu şüphesini dahi doğuracak olan olumsuz davranışlardan kaçınmak ve uzak durmak zorundadırlar. Aksine bir davranış, zaten kalmayan yargıya olan güveni tamamen yok edecek olup, bu tür taraflı ve bağımlı  davranış sergileyen, Cumhurbaşkanının ve sarayın uzantıları gibi hareket eden yargı mensupları, hele bu yargı mensupları Yargıtay gibi bir yüksek mahkemenin başkanı ve hakimleri iseler; adlarına yargı yetkisi kullandıkları Türk Milletine ihanet etmiş, onların emanetlerini kötüye kullanmış sayılacaklardır.
Sanırım, yazının bu girişinden sonra, ne demek istediğimizi anlamış olmalısınız.
Yargıtay Başkanlığı,2/9/2019 tarihinde Ankara’da yeni adli yılın açılışı nedeniyle düzenlediği töreni, Cumhurbaşkanlığı Sarayının salonlarında düzenleme kararı almış ve bu törene katılmaları için, Baro Başkanlıklarına da davetiyeler göndermiş olup; bu durumu, İzmir Baro Başkanlığının, bu davet için Yargıtay Başkanlığına gönderdiği, davet edildiği bu törene katılmama karar ve gerekçelerini içeren, sosyal medyaya da yansıyan yazılarından anlıyoruz ve İzmir’den  sonra bazı baroların da almış oldukları bu katılmama kararlarını, yargı bağımsızlığı adına yerinde buluyor ve bu barolarımızı yürekten kutluyoruz.
Cumhurbaşkanına olan yakınlığı çok iyi bilinen, Cumhurbaşkanıyla birlikte çay toplayan şu anda görevdeki Yargıtay Başkanının; adli yılın açılışı törenini, Suriyeli bir sığınmacı gibi, Sarayın Salonlarında kutlama ihtiyacı duymasını, asla yadırgamıyoruz, kendisinden aksine bir davranış da beklemiyorduk.
Ancak, Yargıtay Başkanının Cumhurbaşkanına biat anlamına gelen bu tören yeri seçiminin, bizim için sürpriz olmaması, bizim bu konudaki ağır eleştiri hakkımızı kullanmamızı asla engelleyemez.
Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan yerel mahkemelerin kararlarını denetleyen bir üst mahkeme konumundaki Yargıtay; anayasal bir kuruluş olup, bu kuruluşun başkanı ve hakimleri, mahkemelerin kadıya mülk olmadığının, bu makamların gelip geçici olduklarının bilincinde olarak, bu kuruluşun saygınlığına, bağımsız ve tarafsızlığına, anayasal görev ve yetkilerine uygun davranış sergilemek, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını ayaklar altına alan, saraya biat eden bir görüntü dahi vermemek zorundadırlar.
Yargıtay'ın, adli yıl açılış törenini yapacağı bir salonu yok mudur?
Cumhurbaşkanlığı Sarayı yapılmadan önceki tarihlerde de, bir çok açılış törenleri Yargıtay'ın salonlarında görkemli bir şekilde yapıldı. Yasama ve yürütme organlarının temsilcileri Yargıtay'a gelerek bu törenleri onurlandırdılar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, bu törenler için Yargıtay binasına geldiler, Yargıtay başkanları, görev icra ettikleri Yargıtay binasında, adli yılın açılışı münasebetiyle Yargıtay Başkanına yakışan, yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını savunan ve yargının içinde bulunduğu sorunları açıklayan konuşmaları, kendi evlerinde bulunmanın rahatlığı ve huzuru içinde, yürütme organından bağımsız, sığınmacı ve biat eden psikolojisi taşımadan, hür bir şekilde yaptılar.
Şimdi ne değişti de, Yargıtay olarak, adli yılın açılışı törenini bir sığınmacı ve biatçı  gibi, sarayın salonlarına taşıma ihtiyacını duyuyorsunuz?
Yargıtay Başkanlığı ve üyeliği, sizlere yeteri kadar şerefli gelmiyor mu, sizleri şerefli kılmıyor mu, bu şerefe nail olmak için saraya yaranmanız, yakınlık duymanız, saraya şirin gözükmeniz, biat etmeniz, sarayın iltifatlarına mazhar olmanız, sarayın lüks ve şatafatlı salonlarında tören yapmanız mı gerekiyor?
Öyle düşünüyorsanız, bu şerefli görevi hak edenlere bırakmak üzere istifa ediniz ve arzuladığınız ve  layık olduğunuz size yakışan şerefi; Yargıtay'ın ve Türk yargısının  saygınlığına, tarafsızlığına ve bağımsızlığına daha fazla zarar vermeden,  başka kapılarda arayınız lütfen.
Şimdi, bazı insanlar bana, ne var bunda, Yargıtay'ın, sarayın salonlarında tören yapmasıyla, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yok mu olacak? diye sorabilirler.
Evet, bu bir şekil gibi gözükmekteyse de, yargının kendi salonlarını bırakarak, yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanın sarayında, onun himayelerinde adli yıl açılış töreni yapmaları, görüntü olarak, işin esası olan yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını en azından şüpheye düşürür. Bu konuda, seksen milyon yurttaştan ufak bir azınlığın dahi şüpheye düşmeleri, yargıya olan güveni yok eder.
Törene, yargıya, Yargıtay Başkanı ve üyelerine değer ve anlam katacak olan şey; törenin, saray da yapılmasından ziyade, burada söylenecek olanların, içerikleri ve bu içeriklerin, ülke gerçekleriyle ve ülkemizdeki yargı uygulamalarıyla bire bir örtüşmüş olmalarıdır.
Yasama organının; örneğin 1.Ekim.2019 günü yapılacak olan açılış töreninin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin genel kurul salonu yerine, Sarayda yapılmasının mümkün olmaması gibi; yargı organının, 02/09/2019 tarihinde yapacağı adli yıl açılış töreninin de, Yargıtay’ın kendi salonları dışında, sarayın salonlarında yapılması, bize göre asla savunulamaz.
Yargının üç kurucu unsurundan biri olan savunma ayağını temsil eden avukatların üst kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği Başkanının; saraydaki tek adam istedi diyerek, bu törenlerdeki konuşma hakkının elinden alındığı bir törenin, sarayda yapılmasından da öte, bize göre yargısal hiçbir değeri ve anlamı asla yoktur.
Egemenlik hakkının gerçek sahibi olan Türk Milletinin bir ferdi olarak, Yargıtay'ın adli yıl açılışı münasebetiyle yapacağı töreni, sarayda yapacak olması nedeniyle, büyük bir üzüntü duyduğumuzu ve bu kararı alanları kınadığımızı ve yargının gerçek temsilcileri olamayacaklarını açıkça belirtmeyi, elli yıllık bir hukukçu olarak, kendimize bir görev ve sorumluluk sayıyoruz.
17.Ağustos.1999 depreminde kaybettiğimiz vatandaşlarımızı da, bu vesileyle, rahmetle anıyoruz.

Güner Yiğitbaşı

17/08/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget