Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Sayın Kılıçdaroğlu'na Açık Mektup - Güner Yiğitbaşı
Sayın KILIÇDAROĞLU; öncelikle, size en derin sevgi ve saygılarımızı sunmak istiyoruz.

Doğrudan sizden kaynaklanmış olmasa da, partinizin önceki seçim performanslarını ve alınan sonuçları beğenmediğimiz için, size daha önce de bir açık mektup yazmış ve ülkemizin bu bölünmüş,kamplara ayrılmış, laik eğitimin ruhuna fatiha okunmuş, AKP iktidarının kindar ve dindar nesil yaratma projesinde azımsanamayak bir yol katedilmiş, kimlik politikasının tavan yapmış bugünkü olumsuz koşullarında, sizin yerinize gelecek olan yeni bir genel başkanın da, sizin başardıklarınızın üzerine çıkamayacağını bildiğimiz halde, başarısızlığın sizden kaynaklındığına ilişkin olarak partiniz çinde ve kamuoyunda yaratılan algılara son vermek ve yeni bir taze kan ile CHP'nin daha iyiye ve başarıya koşabileceği ümidi içinde, genel başkanlık koltuğunu bir başka isme, özellikle de Muharrem İNCE'ye bırakmanızı dilemiştik.

Sayın KILIÇDAROĞLU;size yazdığımız önceki açık mektup da da dile getirmiştik. Sizin,bundan önceki CHP ve diğer partilerin lidrleri gibi, koltuğa yapışıp kalanve koltuğu bırakmayan bir lider olmayacağınızdan, birkaç seçim başarısızlığına uğradığınızda, dışarıdan bir talep ve baskı gelmeden, batı demokrasilerinde olduğu gibi, kendiliğinizden sessizce koltuğunuzu bırakacağınızdan çok emin olduğumuzu, sizde  bu ışığı gördüğümüzü belirtmitik.Gerçekten de, sizi bana bağlayan ve sevdiren en belirgin özelliğiniz, bizde oluşturduğunuz bu anlayışlı,medeni ve demokratik tutumunuza ilişkin özellik ve beklentilerdi.

7.Haziran ve 1.Kasım seçimlerinde, partiniz ve ülkemiz için elinizden gelen azami çalışma ve çabayı gösterdiğinizi, taraflı ve tarafsız demeden, korkusuzca, cesurca ve kendinize olan özgüven içinde,kanal kanal dolaşıp televizyon ekranlarına çıkarak, gaztecilerin sorduğu kolay veya zor tüm sorulara, makul ve mantıklı cevaplar vererek, projelerinizi anlatarak, meydanlarda düzenlediğiniz  mitinglerde konuşarak,CHP'nin iktidara geldiğinde, halkımızın ve ülkemiziin yararına olan herşeyi yapacağınızı, buna ilişkin tüm projelerinizi anlattınız, görüş ve düşüncelerinizi fazlasıyla dile getirdiniz,kimse sizi, halk yararına proje üretemedi, CHP'nin yapacaklarını halkımıza iyi anlatamadı, CHP'nin sesini yeterince duyuramadı gerekçesiyle suçlayamaz ve tenkit edemez.

Hatta,çıktığınız bir televizyon programında, havuz medyasına ait iktidar yanlısı bir televizyona haber yolladığınızı, kanallarına çıkmak istediğinizi, istedikleri gazetecilere sorduracakları tüm sorulara cevap vermeye ve partinizin proje ve vaatlerini dile getirmeye hazır olduğunuzu beyan etmenize rağmen, havuz medyasının bu talebinizi geri çevirdiğini açıklamıştınız, bu dahi,sizin CHP'ye ve şahsınıza olan güveni, doğru ve etkili bir seçim çalışması yürürttüğünüzün en açık  göstergesidir.

Sayın KILÇDAROĞLU; sizin ve partiniz teşkilatının tüm çabalarına rağmen, hepimizce malum olan sizin dışınızdaki çok önemli sebeplerden dolayı partiniz CHP; 1.Kasım seçimlerinde, oyunu çok az da olsa artırmasına rağmen, iktdar olamadığı gibi, iktidar ortağı dahi olamadı.Siz de biliyorsunuz ki, partilerin objektif başarı kriteri,tek başına iktidar olmak veya hiç değilse iktidar ortağı olabilmektir.

Sayın KILIÇDAROĞLU, sizin kaptanlığınızdaki CHP, onca seçime rağmen, bu seçim başarı  kriterini yakalayamadığına göre, sizin ve yönetiminizdeki kadronuzun başarılı olamadığını kabul etmekten başka bir alternatif mevcut değildir.

Sayın KILIÇDAROĞLU; sizin lehinize olarak belirtmek isteriz ki; bizim da kabul edip her zaman savunduğumuz gibi, seçimlerde alınan sonuca ve başarı kriterine göre, sonuç olarak iktidara gelememek ve sonuçta başarılı olamamış konumuna düşmek,  her zaman ve her koşulda,  başarısızlığın doğrudan sizden kaynaklandığı anlamına gelemez.Başarısızlıkta, sizin dışınızda, ülkemizin sosyo ekonomik ve kültürel, demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerindeki eksikliğinden ve dini eğitimden, seçim yarışındaki ve adaletindeki büyük eşitsizliklerden kaynaklı nedenlerin, çok büyük rol oynadığını bilmekteyiz.

Bu nedenle, seçimlerden hemen sonra, peş peşe “CHP NİÇİN İKTİDAR OLAMIYOR?”başlığı altında yazdığımız makalelerimizde, CHP'nin 1.Kasım ve öncesindeki seçim başarısızlıklarında; doğrudan genel başkan ve parti üst yönetimini aşan, onların da dışında kalan ülkemizin içinde bulunduğu koşulların büyük rolünün olduğunu, CHP üst yönetimi tümüyle değiştirilse dahi, demokrasinin gelişmesine engel olan bu olumsuz koşulları değiştirmeyeceği gibi, kendi lehine daha da bozacağından, ülkemizin laik yapısının ve demokrasisinin genleriyle oynayarak, mevcut koşulları daha da bozarak, ülkeyi AKP'nin oy deposu olarak tutmaya devam edeceğinden emin olduğumuz AKP iktidarı altında yapılacak olan gelecek seçimlerde de, CHP'nin bugün geldiği noktadan ileri gitmesinin çok zor olduğunu dile getirmiştik.

Sayın KILIÇDAROĞLU; biz, sonuç itibariyle sizin görevi bırakmanızın, ilerideki seçim başarısına yönelik önemli bir yarar sağlamayacağını bilmemize ve savunmamıza rağmen, kamuoyunda ve parti seçmenlerinin bir bölümünde, CHP'nin seçim başarısızlığında, haksız da olsa, sizin ve ekibinizin rolünün etken olduğu, sizin genel başkanlığı bırakarak taze kan yeni gelecek genel başkan ve ekibiyle, CHP'nin başarıyı yakalayacağına ilişkin kanaat ve algı oluşması nedeniyle, daha da önemlisi, başarısız olursam,yani, partimi iktdar veya iktidar ortağı yapamazsam, genel başkanlık koltuğunda oturmam, ben başka politikacılara benzemiyorum konusunda bizde uyndırdığınız kanaat ve algının zarar görmemesi, size olan sevgi ve saygımızın devam etmesi, en başta BAHÇELİ olmak üzere, ülkemizin diğer siyasetçilerine örnek olmanız ve bu konuda bir ilke imza atarak, yeni bir demokratik siyasi geleneğin öncüsü olmanız ve herşeyden önemlisi de, başında bulunduğunuz CHP'nin; ülke için demokrasi istediği ve bunun mücadelesini yaptığı gibi, CHP içinde de demokrasinin sonuna kadar işlemekte olduğunu göstermek için, lütfen CHP Genel Başkanlığından ayrılacağınızı,önümüzdeki kongrede genel balkanlığa aday olmayacağınızı açıklayarak, CHP koltuğundan inmekle birlikte, bizim ve sizi seven tüm CHP'lilerin gönül koltuğunda oturmaya devam ediniz.

Sayın KILIÇDAROĞLU; ülkemiz için bir ilk olacak olan bu demokratik olgunluğu gösterdiğiniz taktirde, bu demokratik ve asil davranışınızla, önümüzdeki seçimlerde CHP'ye şimdiden +2 puan oyu garanti etmiş olacağınıza yürekten inanıyor, selam ve saygılarımızı sunuyoruz.

08/11/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Yılmaz Özdil'in Guguk Kuşu Başlıklı Yazısı Üzerine
Sözcü yazarı Yılmaz ÖZDİL; geçtiğimiz günlerde,Söcü Gazetesindeki köşesinde “GUGUK KUŞU” başlığıyla bir yazı yazmış ve bu yazısında; guguk kuşu benzetmesi yaparak, adına yeni CHP dediği bugünkü CHP'nin, 1.Kasım seçimlerindeki başarısızlığının sorumluluğunu, guguk kuşu misali, doğrudan,eski ve gerçek CHP'lileri, yuvasından atıp, CHP'nin yuvasını işgal ederek yerleşen ve başına geçen Yeni CHP'nin yöneticilerine, en başta da KILIÇDAROĞLU'na yüklemiş ve bu yazısı nedeniyle, bazı CHP taraftarlarından ve milletvekillerinden aldığı tepkilere, “DOĞRULARI KONUŞMAK İÇİN, EN AZ İKİ KİŞİ GEREKİR, BİRİ DOĞRU SÖYLEYEN,BİRİ DOĞRU ANLAYAN...”başlığı altında,bugün (07/11/2015) Sözcü Gazetesinin kendi köşesinde yazdığı yazısyla cevap vermiştir.

Sayın ÖZDİL, bugünkü yazısına  doğru bir başlık atmış, olup, başlıkta yer verdiği; doğruları konuşmak için ,en az iki kişi gerekir,biri doğru söyleyen, biri doğru anlayan ibaresi, yazıda anlatmak istediği anafikri çok güzel ifade etmiştir.

Sayın ÖZDİL, demek istiyor ki; ben, Guguk Kuşu başlıklı yazımda doğruları yazdım ve söyledim,ancak,beni bu yazımdan dolayı eleştiren CHP'liler, benim doğruları söylediğim yazımı doğru olarak anlayamamışlarsa ben ne yapayım.

Güzel bir mantık, ama, aynı zamanda da çok yanıltıcı.

Biz de naçizane olarak geçtiğimiz günlerde iki gün üst üste, “CHP NİÇİN İKTİDAR OLAMIYOR?” başlığı altında yazdığımız yazılarda,CHP'nin seçimlerdeki başarısızlığının ana nedenlerini; doğrudan lider sorunundan ziyade, sağcı muhafazakar ve islamcı iktidarlar tarafından,Türkiye Cumhuriyetinin genleriyle oynanmasına, seçmende var olan ve bir türlü değiştirilemeyen zihniyete,eğitimsizliğe, bu eğitimsizlik sebebiyle,CHP'ye yönelik geçmişten günümüze kadar gelen haksız eleştirilere ve yalanlara dayalı öyargıların bir türlü kırılamamasına, bu önyargıların kırılmaması için de ellerinden gayreti gösteren, Atatürk ilke ve inkılaplarına,hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik ve laik cumhuriyeti içlerine sindiremeyen, dini çarpıtan ve bu çarpıtılmış dini de siyasetlerine alet eden gelmiş geçmiş tüm sağ ve islami iktidarların iş başında oldukları ülkemizde, doğruları konuşup anlatsanız da, belirttiğimiz bu olumsuzluklar nedeniyle, bir türlü doğruları anlayamayan,doğruları  anlayamamakta da haklı olan seçmenin, CHP saflarına çekilmesinin zorluğuna ve hatta imkansızlığına bağlayan açıklamalarda bulunmuştuk.

Bu yazılarımız üzerine biz de tepkilere maruz kaldık, varoşlarda,köylerde yaşayan insanlara ve işçilerimize bizim ve CHP'nin tepeden baktığımız, onları küçük ve hor gördüğümüz,onları ihmal ettiğimiz suçlamasıyla karşılaştık.

Ülkemiz bugün artık, hep örnek gösterilen, rahmetli ECEVİT'in dağ taş dolaştığı, CHP'nin adını dağlara yazdırdığı, CHP'nin  oy oranını %40'lara çıkardığı, biz bir örnek daha verecek olursak, CHP eski Genel Sekreterlerinden rahmetli Kasım GÜLEK'in, ayağına çarık geçirerek köy köy dolaştığı ve halkla doğrudan iletişim kurmaya çalıştığı, 1950 ve 1970 yıllarının iletişimdeki yokluklarını çoktan aşmış olup, iletişimin geliştiği, bu nedenle mesafelerin kısaldığı, iletişimdeki teknolojinin ve iltişim vasıtalarının gelişip çoğaldığı günümüzde, seçmenlerimiz şehirlerin uzak varoşlarında da, köylerde de, dağ başlarında da otursa, mesafeleri yok eden, duvarları yıkan, liderleri seçmenlerin evlerinin içine kadar getiren, onların ülke için yapacaklarını söyledileri ve ortaya koydukları projeleri kolaylıkla duyup öğrenebilme olanağına kavuşmuşlar ve o pek övündüğümüz, eskinin  Kasım GÜLEK ve ECEVİT'li propaganda dönemleri (yöntemleri)çok gerilerde kalmıştır.Bu nedenle, hiç kimse, varoşlara ve köylere gidilmiyor, varoşlara ve köylülülere tepeden bakılıyor, onlar küçük görülüyor,onlara değer verilmiyor,onlara doğrular söylenmiyor, bu nedenle parti büyümüyor diyerek, doğrudan KILIÇDAROĞLU'nu suçlamaya kalkışmamalıdır.Seçmen de bir zahmet, iktidar ve muhalefet partilerini, günümüzün teknolojisinden yararlanarak izlemeli, onların ülkenin aleyhine ve lehine yaptığı iyi ve kötü icraatlarını ve söylemlerini, evlerinde bulunan televizyonlarından, basından izlemeli, yanlışlarını görmeli, muhalefet partilerinin ülkemiz ve kendileri için yapacaklarını beyan ve vaat ettikleri iyi projeleri değerlendirerek doğru oy atmayı öğrenmelidirler.

Biz ve bizim gibiler, İzmirin varoşlarında ve köylerinde değil de,Karşıyakasında oturuyoruz da ne oluyor sanki, CHP lideri ve diğe üst düzey yöneticileri ve milletvekili adayları, bizim evlerimize gelip elimizi sıkıyor, hatırımızı soruyor ve projelerini bire bir bizlere anlatıyorlar ve gelip gitmekten evimizin  kapısını mı aşındırıyorlar sanki?Tabii ki hayır.Özel olarak, selam bile vermiyorlar.Bizler de CHP'nin vaat ve söylemlerini,iktidarın kötü yönetimini, bizzat yaşayarak ve de görsel ve yazılı basından izleyerek öğrenmeye ve seçmen olarak oyumuzu en doğru bir şekilde kullanmaya çalışıyoruz.

Ama,zihniyetimiz ve kültür seviyemiz, laik demokrasi ve özgürlük anlayışımız, laik din anlayışımız, İslama bakış açımız,islam dininde yalan söylemenin büyük bir günah ve suş olduğunu bildiğimiz, gerçek Müslüman olduğumuz, çarpıtılmış, tahrif edilmiş, politikacıların istismarına ve tecavüzüne uğramış İslama, yalancı ve din istismarcısı kötü politikacılara kulak asmadığımız, dinin dogmatik ve dar kalıpları içinde, muhakeme ve sorgulamadan uzak dini eğitim alarak yetişmediğimiz, laik eğitimin bizlere kazandırdığı muhakeme ve sorgulama yeteneğimizi kullanarak, yalan konuşan bazı din istismarcısı ve çıkarcı politikacıların yalanlarına kanmadığımız, doğru olanı ve doğruları söyleyen politikacıların mesajlarını doğru bir şekilde anlayabildiğimiz için, CHP'yi desteklemekteyiz, bu özelliklerde seçmen kitlesi yetiştiremediğimiz sürece, liderini de değiştirseniz, varoşların köylerin kapılarını da aşındırsanız,dağ taş da dolaşsanız, bugünkü seçmen profili ve niteliği sebebiyle,CHP bu ülkede hüsrana uğramaya mahkumdur.

Sayın ÖZDİL'e buradan şu mesajı iletmek istiyoruz; doğru söylemişsiniz, doğruları konuşmak  ve anlatabilmek için,en az iki kişi gerekir.Biri doğru söyleyen,biri doğru anlayan, yerden göğe kadar haklısınız.

Ancak, biz de buradan Sayın ÖZDİL'e ve CHP de öncelikle lider sorunu olduğunu iddia edenlere sormak istiyoruz; ülkemizde iş başında bulunan ve 7.Haziran seçimlerinde iktidardan düşmesine rağmen, beş aylık sürede hiçbir doğru ve olumlu bir icraat yapmadığı, bilakis ülkeyi kan gölüne çevirdiği halde, 1.Kasım seçimlerinde %49.5 oy alarak yeniden tek başına iktidar olan AKP yöneticeleri ve her kesimden AKP yandaşları, hep bir ağızdan; doğruları konuşup söylediler ve seçmen çoğunluğu da, bu söylenen doğruları anlayarak, AKP'yi tek başına iktidar yaptı?

Sayın ÖZDİL; siz de biliyorsunuz ki;ne AKP doğruları anlatıp söyledi, ne de AKP'yi iktidara taşıyan %49'luk seçmen, söylenmeyen bu doğruları anlayarak oyunu kullanıp AKP'yi iktidara taşıdı.Bazıları AKP'nin kötü yönetimini göremedi, bazıları da şu veya bu sebeple görmek istemedi.Bu seçmenin hiç mi günahı yok?Kimse doğruları konuşmadı ve doğruları anlamadı,AKP ile seçmeni arasında,doğruları konuşmak ve anlatabilmek ve buna karşılık doğruları anlamak gibi bir sorun bulunmamaktadır.

Siyasal iktidar doğru konuşmayacak,doğruları söylemeyecek,ülkeyi iyi idare etmeyecek, seçmen ise, iktidarın söylediği yalanları,doğruymuş gibi anlayıp yanılacak, buna ramen iktidar partisi yeniden iktidara gelince de, doğruları söyleyen, demokrasiyi ve özgürlükeri,yaptığı seçim vaatlerine bakıldığında dar gelirliden, varoşlarda ve köylerde yaşayanlardan,emekçiden  yana  icraat yapacağını söyleyerek iktidara talip olan CHP seçimlerde varlık gösteremeyince,başka ana sebepler göz ardı edilerek, doğrudan lider kadro suçlanacak

Sayın ÖZDİL ve onun gibi düşünenler, bir de işin bu yönüne kafa yorarsanız, umarım daha adil ve sağlıklı bir değerlendirmeye ulaşabilirsiniz.

Biz iddia ediyoruz, bu ülkede; milli ve laik eğitime son vermeye ve kindar ve dindar nesil yetiştirmeyi hedefleyen dini eğitime ağırlık verilmeye devam edilir, eğitim laik ve milli hale getirilemez, ümmetçi ve biat eden, dinin katı ve değişmez kuraları içinde, muhakeme  ve sorgulama yeteneğinden  yoksun, iyiyi kötüden ayırmada zorluk çeken,dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmelerden uzak, imam hatip ve kuran kursları ağırlıklı dini eğitimle yetiştiştirilen insanların günden güne çoğalmalarına göz yummaya ve desteklemeye devam edilirse, ülke yönetiminde, demokrasiden ve özgürlüklerden,şeffaflıktan,namus ve dürüstlükten  uzaklaşılır, düşünce ve düşünceyi açıklama ve basın özgürlükleri yok edilir, yargı bağımsızlığı kaldırılırsa, işsizlik ve gelir dağılımındaki adaletsizlik kaldırılamazsa veya bilerek kaldırılmaza, rahmetli ATATÜRK mezarından çıkıp gelse ve tekrar CHP'nin başına geçse dahi, biz CHP'nin seçim başarısızlıklarını süreki tartışır dururuz.

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış, doğruları söylemekten korkuldukça bir mesafe kaydedilemeyeceğini düşünerek, cesur ve yürekli bir aydın olarak, her türlü eleştiriyi göze alarak, buradan açıkça haykırıyoruz;ükemizde çağdaş ve laik eğitim alamamış, İslam dinini yozlaştıran,çarpıtarak değiştiren ve siyasete alet eden, doğruları sürekli gizleyen politkacıların baskı ve telkinlerinden kurtulamamış,işsiz ve çaresiz,demokrasiyi, insan hak ve özgürlüklerini içselleştirememiş ve demokrasinin ve özgürlüklerin tadına varamamış bir seçmen kitlesinin, seçim sonuçları üzerindeki olumsuz etkilerini, kendilerine ve demokratik tercihlerine saygı duymakla birlikte, dile getirmek,onları tenkit ve küçük görme değil ama, bir tespit ve saptama yapmak da, bizim en doğal hakkımız olup, burada bir suçlu ve hatalı aranacaksa, o suçlu ve hatalı olanlar da, asla seçmenlerimiz değil, bugüne kadar iş başına gelen tüm iktidarlardır.

07/11/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Lider Kimdir? - Gündüz Akgül
Lider, daima doğruları uygulayan kişidir…
Lider, etrafını evet efendimcilerle doldurmayan kişidir…
Lider, aydın, çağdaş, demokrat olan kişidir…
Lider haklı bir davada kendisine direnenleri takdir eden kişidir…
Lider, Mustafa Kemal Atatürk’tür…
İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Refet Bele Kurtuluş Savaşının unutulmaz kahramanları olup, iş kuruluş ve devrimleri uygulama aşamasına gelince, İsmet İnönü hariç hepsi Mustafa Kemal Atatürk’e itiraz ettiler…
Atatürk, Kurtuluş Savaşını taçlandırmak için devrimlerin gerçekleştirmesini doğru bulduğundan, ayak uydurmayan kahraman silah arkadaşlarıyla yollarını ayırdı…
Tüm dünya ülkelerinin lider olarak kabul ettiği Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamını kaleme alan tarihçiler ortak bir paydada birleşmişlerdir…
Bu ortak payda, Atatürk’ün, kuruluş aşamasında kendisine ayak uyduramayıp devrimlerden ödün verenleri ve evet efendimcileri yanında barındırmadığı gerçeğidir…
Örneğin;
Atatürk’ün kurduğu sofrada, hocası olan Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet, “kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini” belirttir ve bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyler…
Sofrada bulunan Dr. Reşit Galip söz alır…
        “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılâplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.” Der…
         Sofra gerilir. Atatürk, hocası da olan vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmaz. “Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” der...
         Ama Reşit Galip alttan almaz. “Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılâp ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılâpları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez. Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis’te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.”  Der…

Atatürk, “Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin” diyerek kibarca Reşit Galip’e sofrayı terk etmesi imasında bulunur…
Reşit Galip’in yanıtı çok serttir. “Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.” Der…
Bu öykü çok uzundur burada keserek…
Bu söylemin şimdiki liderler karşısında söylendiğini varsayarsak olacakları düşünmek bile istemiyorum…
Peki, Atatürk ne yapmıştır?
 Atatürk, Reşit Galip’i mağdur etmek öyle dursun, Milli Eğitim Bakanı yaparak ödüllendirmiştir…
Bunları neden yazıyorum?
Son yıllarda ülkemizde evet efendimcilerin dokunulmaz hale geldiğini ve bunun nedenlerini sormak için yazıyorum…
Havuz medyasından Star gazetesi yazarı Cem Küçük’ü artık tanımayan yoktur…
Sırtını iktidara dayamış bu zat gelene, gidene tehditler savurmakta, meslektaşları gazetecileri işinden etmekte ve hakkında hiçbir işlem yapılmamaktadır…
Medyaya yansıyan habere göre son söylemi şöyle:
Aydın Doğan’a liste verip “Bunları kovmazsan bedelini ödersin. Seninle ilgili kararı ona göre vereceğiz” demesi çok şaşırtıcıdır…
-Bu söylemde, “Seninle ilgili kararı ona göre vereceğiz” derken bu konuda yetkili kişi midir?
-Bu söylem, basın özgürlüğüne ve etiğine aykırıdır…
-Aydın Doğan’ı, basın yoluyla tehdit etmesi suçtur…
-Cumhuriyet Savcıları bu konuda ne düşünüyorlar?
-Bu gücü kimden almaktadır?
-Muhalif yazı yazan gazeteciler, işini kaybederken, bu zatın dokunulmazlığı mı vardır?
Merak içindeyim…
Bu soruları somut yanıt verecek bir lider arıyorum?

06.11.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcı

Chp'nin Bundan Sonra Yapması Gerekenler - Güner Yiğitbaşı
Bundan önceki yazılarımızda,CHP'nin niçin iktidar olamadığına ilişkin naçizane görüş ve değerlendirmelerimizi açıklamaya çalışmıştık.

Bu yazımızda, seçimler geride kaldığına ve CHP iktidar veya iktidar ortağı olamadığına göre, CHP olarak bundan sonra neler yapılması gerektiğini naçizane olarak belirtmeye çalışacağız.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki; CHP dahil tüm siyasi partilerin birincil amaçları, kuşkusuz seçimleri kazanarak iktidara gelmek ve ülkeyi yönetmektir.Bu itibarla, siyasi partilerin ve bu arada CHP'nin de seçim başarı kriteri, iktidarı kazanmak olmalıdır.

CHP, tüm çabalarına rağmen, maalesef 1.Kasım seçimlerinde %25'i biraz aşan oy oranıyla ikinci parti olabilmiş,iktidarı kazanamamıştır.Bundan önceki yazılarımızda belirtmeye çalıştığımız nedenlerle, CHP'nin iktidarı kazanamaması çok doğal olup, bu sonuç CHP ve CHP'nin başındaki yöneticiler için, asla bir hezimet de değildir.

Ülke insanımızın çoğunluğunun muhafazakar ve mütedeyyin olmalarına,İslam dininin sağcı politikacılar tarafından yozlaştırılarak bu yozlaştırılmış din üzerinden politika yapmalarına,laik eğitimden din ağırlıklı eğitime ağırlık verilerek, Türk Milli Eğitiminin genleriyle oynanmasına, iş başındaki iktidar tarafından yoksulluğun giderilemediği gibi, bu yoksul insanların istismar edilerek, bu yoksulluk üzerinden insanlara ekonomik yardımlar yapılarak yoksulların oylarına sahip çıkılmasına,ülke insanlarının; dinlerine,mezheplerine, etnik kökenlerine,başı açık ve başı örtülü olup olmamalarına göre kamplara bölünüp kutuplaştırılarak,birbirleriyle düşman yapılmalarına,uzun yıllar,sağcı ve dinci parti liderleri tarafından, Atatürk'ün kurduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin temellerinde harcı bulunan 90 yıllık CHP aleyhinde yaratılan, en sembolik örnekleri; CHP Camileri ahır yaptı, ezanı yasakladı yolundaki  ahlaksız yalanlardan kaynaklı olumsuz önyargılara, her geçen gün sayıları artan Atatürk düşmanı hainlere,iktidar partisinin tüm devlet olanaklarını, örtülü ödeneği,elindeki ve güdümündeki basının yalan ve iftiralarına dayalı CHP'ye yönelik iftira ve  muhalefete ve şeçim yarışındaki tüm adaletsizliklere rağmen, bu koşullarda oluşturulan seçmen profilinden sadece %25 oy alabilen CHP'nin bu seçim performansını; memurun dürüst ve namuslu olmasının yasal bir gereklilik olmasına rağmen, memurun dürüstlüğünün üstün bir vasıf sayılır hale geldiği ülkemizin içinde bulunduğu bugünkü koşullarında, küçümsemek ve KILIÇDAROĞLU'nu çok başarısız ilan etmek, bize göre haksızlık olacaktır.

Şimdi gelelim, bundan sonra CHP acilen ne yapmalıdır? Sorusunun cevabına.

CHP yönetimi ilgili kurullarında ve parti grubunda; öncelikle,seçmen profiline dayalı tüm aleyhe koşullara rağmen, oyunu daha fazla artıramamasının bir özeleştirisini mutlaka yapmalıdır.

Bu koşullarda; kesinlikle, partinin genel başkanı dahil, parti üst yönetiminin değiştirilmesi adına, parti içi bir mücadele ve kavgaya girilmemelidir.

Milletvekili yemini yapılarak, Meclis Başkanlık Divanı oluşturulup Meclisin çalışmaya başladığı ilk günden itibaren, seçimleri kazanarak tek başına iktidar olan AKP'nin seçim bildirgesinde yer alan; özellikle ekonomik ve sosyal içerikli vaatlerini yerine getirip getirmediğinin sıkı takipçisi ve denetçisi olunmalı, gerekirse bu konuyu takip edecek ve denetleyecek olan özel bir komisyon oluşturmalı,AKP'nin seçim vaatlerini yerine getirmesi için onu zorlamalı, AKP ile ortak olan vaatlerde,CHP olarak öne çıkıp, öncülük yapmalı ve bu ekonomik vaatlerin yerine getirilmesi için AKP'ye her türlü katkı ve desteğin verileceği ilan edilmelidir.

AKP iktidarının; seçim bildirgesinde yer alan CHP ile ortak ve  halkımız yararına vaatlerin üzerine yatması dahi beklenmeden; Meclisin çalışmaya başladığı ilk günden itibaren, nasıl olsa meclisten geçirmeye çoğunluğumuz yetmez bahanesine sığınılmadan ve de acilen, CHP'nin seçim vaatleri içinde yer alan;

Asgari ücret üzerinden vergi yükünün kaldırılması ve buna ilaveten de,asgari ücretin 1500 liraya veya enaz, en düşük devlet memurunun ücreti seviyesine çıkarılmasına,

Emeklilere ramazan ve kurban bayramlarında ödenmek üzere, yılda iki maaş tutarında ikramiye verilmesine,

Çiftçiyi ve tarımı desteklemeye ilişkin yürülükte olan bir yasa varsa, o yasaya bir ilave yapılarak veya müstakil bir yasa ile çiftçiye mazot'un, geçerli olan mazot pompa fiyatının %50 indirimli fiyatıyla satılmasına,

Seçim barajının %5'e çekilmesine, ilişkin yasa tekliflerinin hazırlanarak, en başta parti genel başkanı KILIÇDAROĞLU olmak üzere, CHP Meclis Grubuna dahil tüm milletvekillerinin imzasıyla Meclis Başkanlığına sunulmalı ve bu yasa  tekliflerinin Meclis ilgili komisyonlarındaki yasalaşma seyir ve gelişmeleri hakkında halkımıza bilgi verilmelidir.

CHP olarak, AKP iktidarının girişimi beklenmeden ve acilen, parti içinde milletvekilleri ve akademisyenlerden oluşan bir komisyon kurularak, ülke mozaiğini oluşturan tüm vatandaşlarımızın kültür,dil,din ve geleneklerinden kaynaklı hak ve özgürlüklerine vurgu yapan,ancak devletin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne zarar vermeyecek şekilde, her türlü hak ve özgürlükleri genişleten, kuvvetler ayrılığı prensibini kuvvetlendiren, yönetimde istikrar saçmalığıyla, temsilde  adaleti ortadan kaldıran anlayışı terk eden,seçimlerin eşitliğini ve güvenliğini pekiştiren, tam yargı bağımsızlığını sağlayan ve teminat altına alan, Cumhurbaşkanının yetkilerini parlamenter sistemin gereği olan asgari seviyeye indiren, demokrasimizin daha da gelişmesinin önünü açan hükümleri içeren yeni bir Anayasa taslak metni hazırlanmalı ve halkımızın görüş ve tartışmasına açılmalıdır.

Ülkenin ekonomik verileri; özellikle, ihracat ve ithalat değerleri, cari açık miktarı, iç ve dış borç miktarları,toplanan vergiler, örtülü ödeneklerden yapılan harcamalar ve benzeri resmi ekonomik veriler,üçer aylık dönemler halinde, düzenlenecek olan basın toplantılarıyla halkımızla paylaşılmalıdır.

Seçmen, sertlikten hoşlanmıyor gerekçesiyle, 7.Haziran ve 1.Kasım seçimlerinde benimsenen yumuşak ve pısırık muhalefet ve politika derhal terk edilmeli, AKP iktidarının kötü icraatları, onların anladığı dille, sert ve kararlı bir şekilde eleştirilmeli, ancak, yapılan eleştiriler, ayağı yere basan, belgelere dayalı kuvvetli gerekçeleri ve gerekirse karşı önerileri de içermeli ve yapılan eleştirilere halkımız ikna edilmelidir.

Bizim hemen aklımıza gelen bu acil önerilere ilave edilebilecek başka önerilerin de varlığı inkar edilemez.Diğer önerilerin de tespit edilerek derhal uygulamaya geçirilmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır.

04/11/2015
Güner YİĞİTBAŞI
İzmir Barosu Üyesi Avukat

Buna ne dersiniz? - Gündüz Akgül
Dünyada var olan İslam ülkeleri içinde tek laik ülke Mustafa Kemal Atatürk’ün laik Türkiye Cumhuriyetidir…
Laik Cumhuriyet, emperyalist ülkelerce işgal edilen ve hilafeti de bünyesinde barındıran Osmanlı İmparatorluğunun enkazının külleri üzerinde kurulan, Kurtuluş Savaşının bir anıtıdır…
Anayasamızda, “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” şeklinde tanımlanmıştır…
Tüm uygar ülke hukuk devleti demokrasilerinde, laiklik demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur…
Ülkemizde de Anayasada böyle tanımlanmasına karşın, laikliğin gereklerini uygulamada tam yerine getiriyor muyuz? Sorusunun yanıtı ne yazık ki koca bir hayır’dır…
Laik, demokratik hukuk devletlerinde kadın-erkek eşitliği söz konusu olup, sosyal yaşamda ve eğitim alanında harem-selamlık söz konusu değildir…
Çünkü bu kural şeriatla yönetilen ülkelerde söz konusudur…
AKP iktidara geldiği günden beri bu uygulamaların her alanda gittikçe çoğaldığını, yazılı ve görsel medyaya yansıyan haberlerden öğreniyoruz…
Son uygulaması bu gün yazılı medyaya yansıyan bir haberde görülmektedir…
Haber şöyle;
“Döşemealtı İlçesi’ndeki Karataş İlkokulu’nda bir öğrenci velisinin kızlı- erkekli oturma düzenine karşı çıkması nedeniyle geçen yıl başlayan ve yaklaşık 1.5 yıldır devam eden kriz aşılamadı. Geçen yıl ilkokul birinci sınıf öğrencileri, öğretmen G.K. tarafından karışık oturtuldu. Okula Aşağı Oba’dan taşımalı gelen kız öğrenci 7 yaşındaki M.K.’nın velileri B.K. ve M.K. çifti, çocuklarının bir erkek öğrenciyle aynı sırada oturmasına karşı çıktı. Sınıf öğretmeninin öğrencilerin oturma düzenini değiştirmemesi nedeniyle aile çocuklarını okula göndermedi.”
92 yıllık Cumhuriyet tarihinde görülen bu tür olaylar, AKP dönemindeki uygulamaların bir sonucudur. Bu konuda hazırlanan olanaklarla yurttaşların böyle davranmalarını cesaretlendirmiştir…
İlkokul çağına gelmiş çocuğun okula gönderilmesi zorunludur. Göndermeyen veliye para cezası verilmektedir…
AKP’ni kurucusu ve bu güne kadar tek söz sahibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, geçmişteki (RP İstanbul İl Başkanı ve Belediye Başkanı iken) söylemlerine baktığımızda bu günlere nasıl geldiğimiz daha iyi anlaşılacaktır…
-“Bütün okullar İmam Hatip yapılacak.” (1994)
-Elhamdülillah şeriatçıyız. (1994)
-Demokrasi bizim için amaç değil, araçtır. (1994)
-‘‘Hem laik hem Müslüman olunmaz. Bu millet isterse laiklik tabii ki gidecek’’ (1994)
-“Ben İstanbul'un imamıyım.” (1995)
-“Cumhurbaşkanı'nın imam hatipli olacağı günler yakındır.” (1996)
“Meslek liselerinin ideolojik bakışla dışlanmasını bu ülkenin geleceğine vurulmuş acımasız bir darbe olarak görüyorum” (2010)
-"İmam-Hatipler bir düşüncenin isyanıdır" (2014)
Zaman içinde bunları söyleyen ve iktidara geçtikten sonra çoğunu gerçekleştiren Recep Tayyip Erdoğan, laiklik konusunda eleştiri alınca bu kez,       
 -“Laiklik her şeyin teminatıdır, korunmasındaki en büyük güvencede biziz”  diyebilmektedir…
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu…
Yazdıklarımın tümü birlikte değerlendirildiğinde, AKP’nin dilinde düşürmediği “Ülkeye demokrasi getirdik” söyleminin içinin ne kadar demokrasiden yoksun olduğu görülmektedir…
Laiklik olmadan demokrasi olmaz…
Tıpkı İran İslam Cumhuriyetinde olduğu gibi…
Buna ne dersiniz?

04.11.2015
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı

“Cumhuriyetimiz yıkılırken” - Cevat Kulaksız
Ulusal Eğitim Derneğinin destek ve katkılarıyla, Prof. Dr. Sina Akşin [i] tarafından “Cumhuriyetimiz Yıkılırken”  konulu bir konferans verildi. Derneğin salonundaki konferansa, dernek üyeleri, emekli öğretmenler, eğitimci profesörler, öteki emekliler katıldılar.
İnternet gazetesinde böylesine uzun metni okuma sıkıntısını da göz önüne alarak, bu konuşmanın dört duvar arasında kalmasına gönlümüz razı olmadığından, sizinle paylaşmak istedik; nihayet kâğıt harcamıyorduk. 
Ayrıca, Atatürk ve devrimlerine karşı yıkıcı tavır içinde olan iktidarların 1950 den beri bu konuda olumsuz eylemlerine karşı paylaşmanın isabetli olacağını düşündük. Bu süreçte AKP-RTE iktidarının devletin bütün olanaklarını kullanarak, muhalefetin sesini kısarak, propaganda, vaatleri ve dini kullanıp, istismar ederek iktidara tekrar geldiği şu günlerde, bu konuşmanın yararlı olacağını düşündük. Bu konuşma metnini uzun emek verip banttan çözerek okuyucumuza sunmak istedik. Amacımız karşıdevrimin ilerleme nedenleri ve sürecini halka, okuyucuya sunmaktır. Çünkü karşıdevrim kazandıkça, ülkemiz geriye doğru sürüklenecektir; bunun acı örneklerini Osmanlı’nın son 400 yılında yaşayarak, bilime ilgisiz kalarak geri kaldık, yaşadık, kaybettik.
Bu konferansta, karşıdevrimi hazırlayan sebeplere de yer veren Prof. Dr. Sina Akşin, Türklerin tarihinden başlayarak, tarihsel gelişmeler yanında Osmanlının yıkılış nedenleri, sonuçlarına ve Cumhuriyet Devrimlerine yapılan karşı devrime değinen konuşmasını şöyle sürdürdü:  
“-Türklerin tarihine kadar uzanacağım, bu konuda çok değişik rivayetler var. Sümerlerin Türk oluşu, Mağara yazıtları gibi birçok görüşler var. Bu görüşler maalesef bir senteze kavuşmamış. Sümerler Türk diyoruz, ama Sümerler zamanla asimile olmuşlar. Sonra Etrüskler karışmış gitmiş; düz bir çizgi arıyorsak eğer, fazla geri gidemiyoruz. M.Ö. 220 de Türklerin ilk yurdu karşımıza çıkıyor, Türklerin ilk yurdu, Çin’in kuzeyi, Çin’in kuzeyinde Hunlar ortaya çıkıyor ve Hunların varlığını bize Çinliler anlatıyor. Çünkü Hunların yazısı yok, Hunların devlet olduğu şüpheli, devlet değil, göçebe hayvancı bir topluluk. Göçebe ve hayvancı bir topluluğun da devletçi bir toplum olması mümkün değil. Çin kaynaklarına göre Hunların çıkışı M.Ö.220. o arada uygarlıklar çıkmış, yok olmuşlar, İskender İmparatorluğu bitmiş ve Roma Tarihi’nin belli bir noktası. Türklerin tarihini M.Ö. 220 Hunlarla başlatacaksak geç bir tarih ve uygarlık düzeyi de düşük çünkü göçebe hayvancı, atalarımız. Onun için birtakım kitapların yazdığı gibi, aman aman bir durumları yok, fakat çok dinamik adamlar, atalarımız. Nerden alıyoruz, çünkü orda durmuyorlar. Hunlar var, ondan sonra Göktürkler var, göç etmeye başlıyorlar. Mesela ilginç bir şey, Moğollar aynı bölgede yaşıyorlar, onlar öyle kalıyorlar orda, hala ordalar. Bizim atalarımız, şimdi Türk falan kalmamış, Çin’in kuzeyinde. Yakutlar var galiba küçük, küçük gruplar. Esas itibariyle Türklerin hemen hemen hepsi, Batıya göç etmişler. İlk durak Singsang bölgesi, şimdi Sincan bölgesi. Tabi Çin’in kuzeyinde yazı başlıyor Göktürklerle, Hunlardan sonra gelenler Göktürkler, onların yazısı var. Uygarlık bakımından bir ilerleme var. Uygurlar ise anlı şanlı devlet, fakat hala göçebe hayvancı bir devletti. Orda da fazla durmuyorlar. Gerçi şimdi hala Çin’de Sincan bölgesinde soydaşlarımız var. Çoğunluk Orta Asya dediğimiz bölgeye gidiyor. Orta Asya, şimdiki Türkî Cumhuriyetlerinin bulunduğu bölge, Hazar Denizi’nin doğusunda yer alır. Burada çöller de var, tarım toprakları da var. Tarıma geçiş başlıyor, hala göçebe hayvancı, Gazneliler, Karahanlılar kuruluyor. Müslüman oluyor Türkler ve sonra bir hareketlenme daha oluyor, Selçuklu Devleti kuruluyor. Bir hareketlenme daha oluyor ve bu sefer Anadolu’ya ve Rumeli’ye geliyorlar. Anadolu ve Rumeli Türklerin üçüncü yurdu oluyor. Buranın özelliği hiçbir yerinde çöl yok. Ne Anadolu’nun ne Rumeli’nin hiçbir yerinde çöl yok, tarıma elverişli. Burada tarıma geçiş hızlanıyor ve ilk tarım devleti kuruluyor. İlk tarım devleti, köylü devleti kuruluyor. Bu da Osmanlı Devleti. Demek ki Osmanlı Devleti böylece sosyal devrimi gösteriyor. Atalarımız çok dinamik adamlar, yerlerinde duramıyorlar, bu sosyal devrimi başarmış olmaları büyük bir başarı. Fakat tabi yeterli değil, çünkü Avrupa’nın ortalarına kadar ilerlemiş atalarımız. Bu ilerleyiş Atilla’nın ya da Cengiz Han’ın imparatorlukları gibi değil. Bu bölgede yani Anadolu ve Rumeli’de bir yerleşme başlıyor. Mesela Bulgaristan aynı zamanda bir Türk yurdu oluyor, Yunanistan oradaki Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar yerine göre orda kalıyor. Onların yaşamasına, kültürlerini, dinlerini, dillerini, izin işlerini güçlerini sürdürmesine izin veriliyor. Aynı zamanda da Türk yurdu oluyor, ortak yurdu oluyor. Ortak yurt modeli var. Burada da Ermeniler var, Rumlar var, daha başka topluluklar ama esas itibariyle, birlikte yaşama modeli uygulanıyor. Türklerle yerli Rumlar, Bulgarlar, Sırplar birlikte yaşıyor, böyle bir düzen kuruluyor.
Fakat Avrupa’da yeni bir sosyal devrim başlıyor. Rönesans la birlikte 1200 lerden ama 1300 lerden sonra Avrupa’da yeni bir düzen başlıyor. Bu düzen mevcut feodal köylü düzenini bir kenara itiyor. Eski düzen, feodal düzen eski dünyacı, öbür dünya için yaşıyor herkes Orta Çağ dediğimiz şey, öbür dünya için yaşıyor. Hâlbuki bu yeni düzende bu dünya için, insanlar dünya için yaşamaya başlıyorlar. Bu bir sosyal devrim yani göçebe-hayvancılıktan köye feodalizme geçiş nasıl bir sosyal devrimse, Avrupalıların başardığı da bir sosyal devrim. Bunun değişik yönleri var. Bir yönüyle mesela kapitalizmin doğuşu, bir yönüyle aydınlanma, bir yönüyle hukuk devleti ve ufak ufak demokrasiye gidiş başlıyor.
Fakat bizim atalarımız, Osmanlı atalarımız maalesef bun ayak uydurmuyorlar. Bunun değişik şeyleri var, değişik görünüşleri var. Mesela matbaanın alınması, matbaa 1450 de Gutenberg’in matbaası malum. O matbaa Türkiye’ye geliyor, İstanbul’a geliyor, İstanbul’da şakır şakır matbaalar çalışıyor. Kimin matbaası Yahudilerin matbaası, Yahudilerin matbaası 1493 de İstanbul’da matbaa çalışmaya başlıyor. Ondan sonra Ermeniler 1567 de onların matbaası kuruluyor ve nihayet Rumlar 1627 de matbaayı kuruyorlar.  Bizimkiler hiç oralı değil, bunu görüyorlar, kitaba halı muamelesi yapılıyor. Halıda biliyorsunuz elle dokuma, makine halısına göre makbuldür, makine halısı ucuzdur, makbul değildir.
Bunlar kitap, elle yazılacak ki makbul olsun ve ilgilenmiyorlar, bilmediklerinden değil, ilgilenmedikleri için matbaayı almıyorlar. Ne zamana kadar ta 1729 kadar, bu Müteferrika matbaası, o da ilginç, 17 kitap basıyor, sonra da kapanıyor. İlgi yok, ancak 1784 de, “bizim bir matbaamız vardı” diye düşünüyorlar. İstanbul’da Selimiye’de İbrahim Müteferrika’nın matbaası duruyormuş. Kapıları açıyorlar, tozunu alıyorlar, yağlıyorlar, tekrar işletmeye başlıyorlar.  1784 bu gecikme 334 yıl. 1450 den bu tarafa 334 yıl bu gecikme, bu korkunç bir şey, bu fecaat. (Türk Ulusu, bilim ve kültürümüze yansıyan bu aralığı günümüzde bile kapatamamıştır)
“Cumhuriyetimiz yıkılırken” - Cevat Kulaksız
“Cumhuriyetimiz yıkılırken” - Cevat Kulaksız
“Cumhuriyetimiz yıkılırken” - Cevat Kulaksız

OSMANLIDA EĞİTİM SİSTEMİ FECİATTİ
Başka bir fecaat eğitim sistemi, eğitim sistemi dediğimiz Osmanlıda, Müslümanlar bakımından; mahalle mektebi, imam işleri, mahalledeki imamın okulu güya. Aslında beş aşağı beş yukarı o okullar Kuran kursu. Bunlar son derece verimsiz, çünkü sınıflar son derece karışık çünkü dayakla mayakla çömelmiş vaziyette çocuklar. İşe yaramaz bir şey, bir kurum adeta. Oradan çıkan çocuk Kuran okuyabiliyor ancak. Anlamını bilmiyor, eski yazı ile yazılmış Türkçeyi de okuyamıyor, sadece Arapça okuyabiliyor. Kuran da özel olarak yazılmıştır, estreli östreli, durum bu.
Bire de medrese var, bir zamanlar medrese güya yüksek tahsil okullarıydı. Bir zamanlar medresede matematik, astronomi, tıp okutulurmuş. Ahret bakımından “Cennete gitmek için işe yaramaz bu bilgiler” tıp mıp onları da atıyorlar. Medreseler sadece din bilimleri fıkıh, hadis falan öğretiyorlar. Sadece din bilimleri ve Arapça eğitimi yapılıyor. Hâlbuki bu Türkler Arapça bilmiyor. Şimdi ODTÜ sine giderseniz öğrenci olarak, İngilizce bilmiyorsunuz veya az biliyorsunuz, orda bir hazırlık sınıfı var. Orda İngilizce gösteriyorlar. Medresede Arapça göstermek diye bir şey yok. Sadece ezber, o da işe yaramaz kurum.
Ulema nasıl yetişiyor? Ulema aileleri var. Bunlar hanedan kurmuşlar, padişahlık gibi. Orda kendi çocuklarını doğru dürüst eğitim veriyorlar. Kadılar, Şeyhülislamlar, Kazaskerler bunlar ailelerin içindeki eğitimle yetişiyor.

SADECE ÖBÜR DÜNYA İÇİN
Sarayda canavar gibi bir eğitim var. Enderun mektebinde, orda Türkçe öğretiyorlar (bunlar Türk olmayan çocuklar), orda Arapça, Farsça öğretiyorlar; tarih öğretiyorlar, savaş ilmi nasıl savaş yapılır, bütün her şeyi öğretiyorlar. Onlar iyi yetişiyorlar. Onlar aileler, ulema içinde yetişiyor, sarayda kendi personelini hizmet içi eğitim yapıyor. Ama kitle “homo ahreti kus”, bunu ben uydurdu, yani öbür dünyanın adamı. Çağrı Erhan’a sormuştum, 2007 genel seçiminden sonra, yahu nasıl oldu seçimler diye, Çağrı Erhan, Siyasal Bilgiler Fakültesinde profesör bu çocuk, o sırada DP nin genel başkan yardımcısı, Hüsamettin Cindoruk’un genel başkan olduğu DP nin genel başkan yardımcısı dedi ki: Çok çalıştık, bütün kahvelere gittik, insanlarla temas kurduk. Anlatıyorduk, dedi, bak mazotun fiyatı kaç şu, gübrenin fiyatı kaç şu, peki sizin buğdaya, sizin fındığa ne veriyorlar şu; durum belli, yediğin kazığın farkında, fakat bunlara diyorlarmış ki, bütün bu konuşmalar bittikten sonra, “siz dindar bir cumhurbaşkanına niye oy vermediniz? Abdullah Gül’e oy vermemiş, şeyden Demokrat Partililer. Orda iş bitiyordu, dedi. Halkı aydınlatamıyoruz, halka öğretemiyoruz falan filan. Halk her şeyi biliyor, ama ilgili değil, öbür dünya için yaşıyor. Onun için önemli olan oy verirken sevap işlemek. Ben nasıl sevap işlerim, en dindar parti hangisi? Ona oy veriyor, bütün umudu Cennete gidecek orda hurilerle ebedi saadet yaşayacak, bu Orta Çağ insanı. Onun için ben buna homo ahiretukus dedim. Homo ekonomikus var, yani iktisat kafasıyla yaşayan insanlar. Homo politikus var siyasi düşüncelerle davranan adam, bizimkiler homo ahretikus.
Viyana kapılarına kadar dayanmışlar, yan gelip yatmışlar, Osmanlı atalarımız hiç ilgilenmemişler, dünyadaki gelişmeleri, ne oluyor ne bitiyor hiç ilgilenmemişler. Taa sonraları ll. Mahmut çıkıyor, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa ile mücadeleleri vardı, savaşlar yapılıyor, onunla aşık atabilmek için, “nasıl aşık atabilirim bu adamla” diyor. Diyorlar ki, “o yüksek okullara kuruyor, harbiye kuruyor, matbaa kuruyor, öğrencileri Avrupa’ya gönderiyor, aman bunları yapalım, başka türlü bu adamın üstesinden gelemeyeceğiz” diye başlıyor. 1827 de Tıp Fakültesi kuruluyor, fakat Tıp Fakültesine öğrenci yok, doğru dürüst bir eğitim olmadığı için, önce şehir çocuklarını topluyorlar, onlara bir ilköğretim yapılıyor, sonra onlar yetişince onlara bir ortaöğretim yapılıyor. Ondan sonra tıp eğitimine sıra geliyor. Mesela Harbiye-Harbokulu 1834 de kuruluyor. İlk mezunu üç yıl sonra vermesi lazım, 1837 değil 1838 de ilk mezunun verebiliyor ancak. Çünkü çocukları topluyorlar onlara ilköğretim orta öğretim veriliyor, ondan sonra harbokulu eğitime başlıyor. Tabi bu büyük ıslahatçı, nedeni ne olursa olsun ll. Mahmut büyük ıslahatçı ve Rusya’daki Petro’ya benziyor. Petro, Rusya’da muazzam ilerlemeler yaptı. Bizim Petro’muz ll. Mahmut. Ne yazık ki arada yüz yıl fark var. Petro 18. Yüzyılın başı, bizim ll. Mahmut 19. Yüzyılın başı, arada yüz yıl fark var. Yani gelişme bakımından Ruslar bizden yüz yıl ileri. Böyle bir şey düşünülebilir.
Demek ki Osmanlı atalarımız dünyadan habersiz uzun bir zaman, feci bir şey, bunun bedelini çok ağır ödüyoruz. Bunu nasıl ödüyoruz, bikere Rumeli elden gidiyor. Şunu şöyleyim, Avrupalıların bize bir bakışı var, şöyle düşünüyorlar: “Anadolu ve Rumeli Hıristiyan topraklarıdır, buraya barbar Türkler gelmişler canım Anadolu ve Rumeli’yi işgal etmişler”, diye kafalarına koymuşlar. Bunlar çok sabırlı adamlar, ama kafalarına koymuşlar, “bu Türkleri buradan söküp atacağız”.
Osmanlının birlikte yaşama düzeni var ya Rumlarla, Bulgarlarla, Sırplarla, Ermenilerle birlikte yaşıyoruz ve onlara saygı gösteriyoruz, onların kültürlerine, dillerine her şeyine saygı gösteriyoruz. Bu Osmanlının parçalanmasını çok kolaylaştırıyor. Avrupalılar etnosantrik, yani etnisiteyle bozmuşlar. Akılları fikirleri sen nesin? Mesela Aziz Sancar’a soruyor, “sen nesin” diyor. “Ben Türküm” deyince “aaa falan” oluyor. Bekliyor ki, Güneydoğu’da, “Kürt”, “Arap” desin, bilmem ne desin. Buna çok meraklılar, Avrupa hep etnik gruplara göre kurulmuştur. İngiltere nasıl bir ülkedir, İngilizlerin oturduğu bir ülke, Fransa Fransızların oturduğu bir ülke, İspanya İspanyolların oturduğu bir ülke, Almanya Almanların oturduğu bir ülke. Irkçı oldukları için kafaları böyle çalışıyor. Etnosantik oldukları için böyle çalışıyorlar. Onun için Osmanlı Devleti’ni kabul etmiyor, “ne demek Osmanlı? Osmanlı bir özel isim. Affedersiniz sizin padişahınız nece dili konuşuyor”, Türkçe konuşuyor.  “Haa siz Türkiyelisiniz yav” diyor. “Siz Türksünüz, ülkeniz de Türkiye” diyor. Metinde Osmanlı diye geçiyor, Türkiye diye tercüme ediyorlar.
Onların özelliği öyle, mesela Hitler olayı etnosantrizmin uç noktasına vardırılması yoksa Hepsi Yahudi düşmanı, hâlbuki nasıl Yahudi düşmanı oluyorlar, insan şaşırıyor, çünkü Hıristiyanların mukaddes kitabı, beşte dördü (4/5) Tevrat’tan ibaret. Yani Tevrat artı İncil, İncil dedikleri de İsa’nın birkaç fraksiyonda biyografileri, İsa şöyle yapmış böyle yapmış, bunu dört kişi yazmış, Tevrat ikisini birleştirince Hıristiyanların mukaddes kitabı oluyor. Buna rağmen adamlar Yahudi düşmanı. İsa Yahudi idi, Hıristiyanlığı aslında o kurmadı, Aziz Pavlos kurdu Antakya’da, kapıları açtı, aslında bir Yahudi mezhebi olarak ortaya çıktı ve kapıları açtı, “erkeklerin sünnet olması gerekemez” dedi. Sonra kadınlara bir miktar özgürlük tanıyorlar, itilmiş kakılmışların dini diye popüler oluyor, yayılıyor. Tevrat’ta Yahudiler seçilmiş insanlardır. Allah tarafından seçilmiş, sevgili kullarımsın demiş. Sünnet oluyorlar ki başkalarına benzemeyelim, diye. Müslümanların sünnet olması onları isyan ettiriyor, “bize özgü” diye.
Kısaca, kafalarına koymuşlar, “biz bu Türkleri kovacağız, Hıristiyanlığın topraklarından kovacağız, defedeceğiz” kafaya koymuşlar. Ama bizimkiler çok iyimserler, bunun hiç farkında değiller. Hz. İsa da peygamberdir, Hz. Musa da peygamberdir, ama bizimki ahır zaman peygamberi öyle bir üstünlüğü var, oysa üstünlüğü falan yok, İbrahim’in kurduğu tek Tanrılı din. Hak dini demişiz, Hz İsa demişiz, müthiş bir saygı besliyoruz Hıristiyanlarla Yahudilere, sanıyoruz ki onlar da bizi böyle görüyorlar. Aynı kulübün tek tanrılı bir üyesi olarak görüyorlar. Alakası yok onlar Müslümanlığı Budizm falan gibi alakasız bir din olarak kabul ediyorlar, “ha bunun bir de Tanrısı var, Allah var” diyorlar. Ve de kızıyorlar, “Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa benzer tarafı olduğu için, bizi taklit ediyorlar” diye de kızıyorlar.
Türklerin Rumeli’den kovulması iki savaşla oluyor, esas itibariyle. Daha önce ucun ucun başlamış, 1877-1878 Osmanlı Rus savaşı (93 Harbi) sonunda büyük ölçüde elden çıkıyor Rumeli, 1912 de de Balkan Savaşı ile. Kurulan etnik devletler yani Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan’ın ilk talepleri, buradan Müslümanlar defolsunlar ve dolayısıyla Türklerin Rumeli’den kovulması son derece kanlı, son derece acılı bir olay. Biz nasıl bir Ankaralı, İstanbullu isek, Türklerin pek çoğu Selanikliydi, Manastırlıydı, Atatürk mesela Selanikli, arkadaşların pek çoğu Rumelili vatanları, bunu bizim hafızamız biraz zayıf, unutuyoruz. “Elveda Rumeli” diye bir dizi çıkınca böyle bir ilgi canlanması oluyor, neye karşı. Unutmuşuz gitmişiz. “Çok sempatik bir Rum dostum var” diyor, falanca Bulgar iyidir” falan diyor, onlar bana nasıl bakıyor, pek farkında değiliz. O da şöyle düşünüyor, mesela bir Amerikalı ile evleniyorsunuz, arada da bir âşık oluyor o da size âşık oluyor, siz şöyle düşünüyorsunuz, ben nasıl Amerika’ya saygım varsa, onun da var, yok, o bitek sizi görüyor. “yoksa Türkler hödük insanlar” bilmem ne. “boktan bir millet” böyle düşünüyor o evlendiğiniz Amerikalı kadın veya erkek neyse işte. Bu bilinçsizlik Silivri’ye düşen komutanlarda da var, onlar yıllarca NATO da alt takke ver külah Amerikalılarla, İngilizlerle, kokteyllerde, kurslarda çok güzel dostluklar kurmuşlar, sonunda şaşırıyorlar, bu şaşkınlığı en iyi dile getiren Kemal Gürüz oldu, eski YÖK başkanı,”ben niye Silivri de’yim, ben Amerikancıyım” dedi. “Ben Amerikancıyım” diye şaştı kaldı. Basında çıktı, “ben Amerikancıyım ne arıyorum Silivri’de, diye. Hâlbuki farkında değil, makbul bir Amerikancı değil. Onlar gerici Amerikancı istiyorlar. Türkiye’nin canına okumak için bir koz olarak kullanıyor onu. Bir ilişki olarak kullanıyor. Orta Çağ homo ahiretikusun yanında emperyalistler var, emperyalistler bayılıyorlar onlara.
Osmanlı Devleti 19. Yüzyılda yani ll. Mahmud’un radikal ıslahatçılık yapmaya başladığı sırada Osmanlı Devleti’nin durumu büsbütün kötü idi ve büsbütün kötüleşiyor. 1838 İngiliz ticaret antlaşması vardır.

 1838 ANTLAŞMASI İLE OSMANLI BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRDİ         
 Burada kapitülasyonların özetinde birtakım ayrıcalıklar tanınmıştır. Diyebiliriz ki Osmanlı Devleti bağımsızlığını büyük ölçüde yitirdi, bu antlaşmaya 1838, iktisadi iflas diyorum ben buna. Osmanlının iktisadi iflası 1838; sonra Nizip Savaşı kaybediliyor, Harbokulu kurulmuş, ama daha yeni, ancak 14 yıl sonra mezun vermeye başlıyor. Nizip Savaşı da kaybediliyor, Mehmet Ali Paşa’nın Mısır ordusu, Osmanlı ordusunu yenilgiye uğratıyor. Bu da askeri iflas, yani ordusu beş para etmez bir devlet durumunda artık Osmanlı Devleti, artık Osmanlı Devleti bağımsız bir devlet değil, yarı bağımlı, hangi devlete bağımlı, bir devlete değil, altı devlete bağımlı. Bu altı devlet Avrupa’nın en büyük devletleridir. Yani İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya olmak üzere altı devletin ortak yarı sömürgesidir Osmanlı. Buna eski tabirle Düvel-i muazzama deniliyordu. Düvel-i Muazzama’nın ortak yarı sömürgesi. Bu altı devlet müthiş bir rekabet içindeler. Her çeşit rekabet, askeri rekabet, ekonomik rekabet, siyasi rekabet; rekabet halinde oldukları için Osmanlı Devleti ortamı idare edebiliyor. Çünkü İstanbul-boğazları müthiş bir gayrimenkul, acayip değeri olan bir gayrimenkuldür. Kimse kimseye koklatmak istemiyor bu değerli gayrimenkulü, o arada da yatalak bir hasta gibi varlığını sürdürüyor Osmanlı Devleti, zaten işte 1.Çar Nikolas İngiliz elçisine diyor ki, “elimizde hasta bir adam var bunun mirası ne olacak” diye bir laf var. Ondan sonra yapışıyor bu hasta adama, Osmanlı Devletini büyük devletlerin tepişmesi sayesinde biraz yaşıyor; her zaman tepişmiyorlar ki, tepişmeyince Osmanlı Devleti ayvayı yiyor, yani onların dediği oluyor.
Sonra Osmanlı’nın iflasını 1854 de borçlanma başlıyor ve iflas ediyor, borçlarını ödeyemez hale geliyor. Osmanlı borç alırken, paraları çarçur ediyorlar, saray yapıyorlar, saray kadınlarına takı oluyor, maaş, ulufe derken hazine iflas ediyor. Büyük yatırımlar demiryollarına yatırılıyorsa da, demiryollarına azar azar,  daha çok tüketime, silaha gidiyor. Mesela Abdülaziz savaş gemilerine bayılıyor. Gemilere bakıyor, “ne güzelmiş ay bundan da isterim” diyor. İhtiyacın var mı, buna uygun subayın, deniz personelin var mı?
Kadınlar da eskiden saraydan çıkamazlardı, Tanzimat’tan sonra serbestçe çarşıya gidiyor, serbestçe kuyumcuya oturuyor, gerdanlıktı, küpelerdi derken, kıza, şuna buna takı hesabı, kuyumcuya “hesabı saraya gönder” diyor.  Hesap saraya gidiyor, saray da hükümete havale ediyor; hükümette aldığı borç paralarla bunu ödüyor. Kuyumcuların çoğu zaten yabancı kökenli Yahudi, Ermeni, Rumlardı.
Bu da 1875 de mali iflas, Duyunu Umumi kuruluyor; vergilerin önemli bir bölümünü devlet toplamıyor, uluslararası kuruluş Duyun-u Umumi topluyor, kendi alacaklarını kendileri topluyor. Durum şimdiki Türkiye gibi. Reji-tütün idaresinin köylüden vergi toplarken kendi memur ordusu var, reji kolcuları özellikle tütüne, öteki ürünlere el koyuyorlar.

1908 OSMANLININ 1789 UDUR
Demek ki Osmanlı atalarımız geç kalmışlar devrim yapmakta. Sonunda yapıyorlar, 1889 da yani Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılında İttihat ve Terakki kuruluyor. İttihat ve Terakki, okumuşların, mekteplilerin “bizim parti”. İttihat ve Terakki Partisine öyle iftiralar yapılmış ki, bunun adını söylendiği zaman halkta kötü bir şey olarak anlaşılıyor. “O bizim parti, o biziz, o “homo ahiretus” değil artık .Bu gençler, üniversiteyi okuyanlar Orta Çağ insanı değil. İttihat ve Terakki güçleniyor, olaylardan sonra 1908 de Milli demokratik devrim başarılıyor. 1908 İKİNCİ MEŞRUTİYETİN İLANI TÜRKİYE’NİN 1789 UDUR (Fransız İhtilalı’nın), yeniçağa girişidir. Bu gençler iktidara el koyuyorlar ve Avrupalılar ilk başta alkışlıyorlar, “bravo ne güzel devirdiniz Abdülhamid’i”. Abdülhamid’i sevmiyorlar, Almanlarla yakınlıkları var diyerek, Ermeni meselesi dolayısıyla Abdülhamid’den hoşlanmıyorlar, onun için çok alkışlıyorlar İttihat ver Terakkiyi. Alkışlıyorlar ama gençlerin iddiası var, nedir o iddia, “hasta adam”ı ayağa kaldıracağım, Osmanlı Devletini düzelteceğim”. Eyvah, hâlbuki onlar Osmanlı Devletini bir “yılbaşı hindisi” olarak görüyorlar, “budunu mu yesek, göğsünü mü yesek, orasını mı alsak, burasını mı alsak diye düşünürken, bunlar başarılı olursa hayalleri gerçekleşemeyecek, hemen aleyhlerinde çalışmaya başlıyorlar. Hemen dediğim dokuz ay sonrasında 31 Mart olayını İngilizler tezgâhlıyorlar, başaramıyorlar. İttihat ve Terakki yıkılıyor ve tekrar canlanıyor, Hareket Ordusu Selanik’ten geliyor ve şehirde isyanı bu “ahretikusların” ayaklanmasını bastırıyor. Fakat bunlar kafaya koymuşlar, “bu İttihat ve Terakki bizim için çok tehlikeli, çok fena” diye kafaya koymuşlar 1911 de Trablusgarp Savaşı İtalya’ya karşı; diyorlar ki “git Trablusgarp’ı al”, ondan sonra İtalyanlar hücum ediyor.
Bu arada İngilizlerle Ruslar Balkanları örgütlüyorlar. Ruslarla İngilizler birlikte yaşayan Balkan Milletlerini örgütleyince 1912 de Balkan Savaşı patlak veriyor. Balkan Savaşı2nda Osmanlı orduları müthiş yenilgilere uğruyorlar, dört tane meydan muharebesi var, dördünü de kaybediyor Osmanlı. Sonuç olarak bir Balkan Savaşı daha çıkıyor kendi aralarında. O sayede Edirne’yi kurtarıyoruz, Meriç sınır oluyor. Rumeli’den Türkleri kovmak istemi büyük ölçüde gerçekleşmiş oluyor.
Ondan sonra dünya savaşı var, dünya savaşında da, “0 hindiyi nasıl yiyeceğiz” meselsinde arka plan da hep o var. Savaşta bir taraf yeniliyor, yenilen bizim taraf oluyor, Almanların tarafı oluyor,
Birinci Dünya Savaşındaki antlaşmalar çok sert antlaşmalardır. Almanya’ya, Bulgaristan’a, Yunanistan’a yapılan antlaşmalar çok sertti. Osmanlı’nın Sevr Antlaşması sert değil, yok edici. Sevr Antlaşması’nın dediği şu, “sizi Rumeli’den kovduk, şimdi de Anadolu’dan kovuyoruz”. Fakat bu kolay bir iş değil. Çünkü onların kafasındaki model Anadolu’nun yarısı Yunanistan, yarısı Ermenistan, Türkler de buharlaşacak herhalde bir yerlere gidecek, bir kısmı öbür dünya olmak üzere buharlaşacaklar, ama yarısı Ermenistan, yarısı Yunanistan olacak. Ama Yunanistan ve Ermenistan çok zayıf devletler, küçük devletler, bu büyük lokmayı hazmedebilmeleri biraz vakte bağlı, vakit geçmesi lazım. İşte Sevr Antlaşması onu planlıyor. Sevr 433 madde, son derece ayrıntılı bir antlaşma, Anadolu’dan bizi kovacaklar hesapça. Şimdi, tabi bu olmuyor, Türkler silaha sarılıyor, Atatürk gibi bir önder buluyorlar, milli bir mücadeleye giriyorlar. Aslında Milli Mücadeleyi biz İngiltere, Fransa ve İtalya ile yapacaktık. Ama savaşta o kadar yorulmuşlar ki, kadar kan dökülmüş ki, dünya savaşında hepsi o kadar kayıp vermişler ki, on milyonlarca insan ölmüş, hal kalmamış, sonra borca batmışlar, buraya kadar, onun için kendileri gelip yapamıyorlar. “Ha” diyorlar, “bu işi bizim Yunanlılar yapar”, diyorlar, taşeron olarak bu işi Yunanlılara veriyorlar. İşte onun için Milli Mücadelemizi Yunalılarla yaptık. Mudanya Mütareke Konferansında İsmet Paşa karşısına Yunanlılar çıkmadı, Bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan generalleri çıkmış, onlarla müzakere ediliyor. İsmet Paşa diyor ki, nerde Yunanlılar, mütarekeyi üç devletle yapmışız. Bir de ayrıca Ankara Antlaşması var.
İngiliz delegesi Harıngton diyor ki, “boş ver onları”. Mudanya açıklarında Yunanlı bir temsilci bekliyor, hiç görünmüyor, masada yok, sonra mütareke yapılıyor, götürüyorlar Yunanlı delegeye, “oo” diyor, “rezalet” diyor, çünkü Doğu Trakya’yı teslim edecekler, “nasıl olur” vs bisürü sorun çıkarıyor, “imzalamam” diyor.  “Hadi ordan sen de” diyorlar, belki itip kaktılar da, sonra o da imza ediyor.

ATATÜRK DEVRİMİ
Atatürk Devrimi şıklık olsun diye yapılmadı, hoşluk olsun diye yapılmadı, “Atatürk, ah Sofya’da opera görmüş, baloya gitmiş, ay ne güzel demiş, halkım da böyle şeyler yapsa demiş”, gibi anlatılanlar var.  “Paris’e gitmiş operayı görmüş, ay ay ne güzel” demiş, gibi; Atatürk sanki Noel Baba gibi halkına güzellikler dağıtıyor; böyle bir anlayış var. Atatürk, Türklere iyilik olsun diye devrimleri yaptı”; hayır, devrimler, Türklerin başına bir daha bir Sevr gelmesin, diye yapıldı. Yani “Türkler homo ahretikusluktan kurtulsunlar, adam olsunlar, çağdaş, çağcıl, modern insanlar olsunlar, modern insanlar olurlarsa yeni bir Sevr’e karşı koyarlar, bütün devrim olayı budur.
Tabi gericiler olarak şekilci, “ay kravat falan filan, hayır ne hoşluk olsun diye, ne züppelik olsun diye değil, bir daha Sevr’le karşılaşmamak için, karşı karşıya kaldığında da adam gibi karşı koyabilmek için, çünkü Ahret homoahretusluk gibi zavallı adam direnemez, ne kadar iman sahibi
Direnemez, silahtı şu bu teknoloji, yeni bir Sevr’e karşı direnebilmek için, Türkleri Orta Çağ’dan kurtarmak için, Türkler bir an önce Orta Çağ’da çıksınlar da modern, çağcıl insanlar olsun diye yapıldı. İşler böyle giderken, Türkler homo
(Burada Moderatör Nazım Mutlu, araya girerek, “hocam biraz da Cumhuriyet’e doğru gelelim, çünkü başlığa göre asıl konumuz o)
Konuşmacı Sina Akşin, “tamam oraya geliyorum” diyerek konuşmasını şöyle sürdürdü” “Ahiretikusluktan kurtulurken, Orta Çağ’dan çıkarken birden bire müthiş hata yapıldı. Müthiş bir hata, ölümcül, öldürücü bir hata yapıldı, bu hatayı İsmet İnönü yaptı. İsmet İnönü 1945 de Ruslardan korktu, korkacak bir şey yoktu, zavallı Ruslar perişan, savaşta 20 milyon adam kaybetmişler, dümdüz olmuş Rusya’nın en verimli toprakları Ukrayna bölgesi bilhassa, mahvolmuşlar, orda Stalin diyor ki “Kars, Ardahan, Artvin’i isterim” diyor ve İnönü paniğe uğruyor, İnönü, çünkü İnönü’nün böyle bir kusuru var. Zaman zaman paniğe uğrayabiliyor, müthiş bir adam. Çok nitelikli büyük bir devlet adamı, nitelikli insan, ama müthiş de bir kusur var, panikleyebiliyor, panikliyor, Amerika’ya, İngiltere’ye şirin olacağım diye çok partili sistemi getiriyor, 1945 de. Köy Enstitüleri Kanunu çıkalı beş yıl olmuş, toplum beş yılda değişmez, toplumu değiştirecek olan asıl Köy Enstitüleri idi; Köy Enstitüleri değiştirecekti homo ahiretukusu. Çok partili sistemi getiriyor, ondan sonra 46 da hileli bir seçimle CHP kazanıyor ama 50 de kaybediyor, ondan sonra HP hiçbir zaman iktidara gelmemiştir. Sandıktan CHP çıkmaz, çıkmıyor. Çünkü o karar yanlış zamanda alındı, toplum dönüşmeden, adam olmadan, çağcıllaşmadan, çağcıllaşma süreci yol almadan İnönü böyle bir karar vermiş.. 
Aldatmaca da var işin içinde, demokrasi gelecek deniliyor, demokrasi, demokrasi diye sunuluyor. Demokrasi ile çok partili sistem arasında hiçbir ilgi yok. Demokrasi özgürlük ve eşitliğin bulunduğu bir siyasal rejimdir, eşitlik ve özgürlük.
Çok partili sisem, zaman zaman seçimler yapılacak, özgür bir basın olacak; sandıktan ne çıkacak, sandıktan Hitler çıkabiliyor, bizde hep Orta Çağ çıkıyor. Hâlbuki Orta Çağ’ı
N hiçbir demokratik tarafı yok. Orta Çağ demek, cehalet demek, dayak demek, kadınların itilip kakılması demek, yani korkunç bir rejim.  Batılılar da “bravo” Ne güzel siz demokrasi yapıyorsunuz diyorlar. “Ah ah bir de Araplara öğretebilsek”, diye. Biz de şişinip şişinip böyle niye, gelen demokrasi. Demokrasi ile üç sistem arasında hiç fark yok.  Demokrasi, siyasal rejimdir, eşitlik ve özgürlük. Zaman zaman seçimler yapılacak, özgür bir basın olacak, bu mekanizma, sandıktan çıkana bak. Sandıktan ne çıkıyor, sandıktan Hitler çıkabiliyor, mesela. Almanya’da Hitler çıktı. Bizde hep Orta Çağ çıkıyor, hâlbuki Orta Çağın hiçbir demokratik tarafı yok, Orta Çağ demek cehalet demek, dayak demek, kadınların itilip kakılması demek, yani korkunç bir devir, hep Orta Çağ çıkıyor bizden. Biz yanılıyoruz, bu demokrasidir diyoruz. Batılılar da bize, “bravo diyorlar, siz demokrasi yapıyorsunuz” diyorlar. “Ah bunu bir de Araplara öğretsek” diyorlar, biz de şişinip şişinip, biz demokrasiyiz, onlar değil” falan diye, bu demokrasi memokrasi filan hikâye. Bakın Atatürk zamanında tek partiydi değil mi? Bütün o canım dönem tek partiyle yönetildi. O zaman Almanya’da Hitler çıkınca 142 Alman profesörü kalktı Türkiye’ye geldi, Türkiye’ye sığındı ve Türkiye’de çalışamaya başladılar. 12 sene savaşın bitimine kadar, 1945 in sonuna kadar Türkiye’de çalıştılar. Türkiye diktatörlük falan olsa idi gelirler miydi, 12 yıl çalışırlar mıydı?
Çok partili sisteme geçtik, derhal bırakın dışarıdan akademisyeni kabul etmeyi, kendi adamlarımız yedik; Siyasal Bilgilerden dört tane pırıl pırıl bilim insanı atıldı, üniversiteden atıldı. Yani çok partili sistem gelmiş, ama demokrasi yok. Tek parti döneminde demokrasi var aslında. Atatürk dönemi demokrasi dönemidir, kadınların saygı gördüğü eşit kabul edildiği dönemdir. Bir dönem medeni bir ülke olarak kabul ettikleri Türkiye’ye sığınıyorlar. Almanlar büyük bir yığın halinde Türkiye’ye sığınmışlar. Demek ki uygar bir ülke, demokratik bir ülke olarak görmüşlerdi. Çok partili sisteme geçmişiz, fakat demokrasiden sıfır. Nazım Hikmet’i ret ediyoruz o çok partili sistemde. O büyüklükte bir şairimiz yok, oysa demokraside eşitlik, özgürlük hani ya özgürlük, Nazım Hikmet’in şiirleri görünmesin mi? Adı bile anılmıyordu, Rus Salatasının adı bile değişti, Amerikan Salatası oldu. Hürriyete bak, Hürriyetin H si yok; yaşadığımız demokrasi değil bu, karşı devrim.

KARŞIDEVRİM 1950 DEN BERİ TÜRKİYE’YE HÂKİMDİR.
Karşıdevrim 1950 den beri Türkiye’ye hâkimdir. Dört adımla başardılar, yaptılar bunu. Karşıdevriminde Halkevleri kapatıldı 1951 de, 1954 de Köy Enstitüleri kapatıldı, Sonra bol bol İmam Hatip Okulu açıldı. Öğretmenlik ikinci sınıf meslek durumuna düşürüldü. Atatürk döneminde en makbul meslek öğretmenlikti. Halkevlerini de öğretmenler yaşatıyordu. Beden eğitimi öğretmeni Halkevine geliyor orda eskrim kursu yapıyor, futbol, basketbol neyse.  Bu dört adımla Türkiye’ye karşı devrim geldi. Karşıdevrim bizi nereye götürüyor, ama 1950 den beri durum böyle, istikamet şeriat diktatörlüğü, şeriat diktatörlüğü, yani kadınlar sokağa çıkamayacak, örtünmek zorunda kalacaklar vs böyle bir süreç ülkeyi geriye doğru götürüyor”.
Karşılıklı soru ve tamamlayıcı açıklamalarla konferans sona erdi.

Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
DİPNOT


[i] Prof. Dr. Sina Akşin
“-2004 yılından beri Siyasal bilgilerden emekli. Robert Koleji, İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu. Bir bursla Amerika’da yüksek lisans için bulunuyor. 68 İstanbul Edebiyat Tarihi Son Çağ Tarihi Doktoru unvanını aldı, 69 da An. Ün. Siyasal Bilgiler Fakültesinde Türk Siyasal Tarihi bilim dalında asistan oldu. Aynı fakültede 75 de doçent, 89 da profesör unvanını aldı. Fakültesinde Kamu Yönetimi Bölüm Başkanlığı, Öğretim Elemanları Sendikasında kurucu genel başkanlık, Atatürkçü Düşünce Derneğinde Yönetim Kurulu, Ulusal Eğim Derneği Yönetiminde de bulundu. 31 Mart Olayı, Jön Türkler İttihat ve Terakki, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, Türkiye’nin yakın tarihi- 1789-dan 1980 kadar. Ana Çizgileri ile Türkiye Tarihi, Sevr’de Ölüm, Türkiye’nin önünde Üç Model, Türk Tarihi 5 cilt gibi eserleri var.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget