Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Öncelikle bugün evrensel işçi haklarını kullanarak sokaklarda demokrasi, emek ve antiemperyalist duruş için yürüyen yüz binlerce işçiye buradan da bin selam gönderiyoruz! Onlara Türkiye’nin atardamarları, en saygın neferleri olarak hak ettikleri saygıyı herkesle beraber göstermeye mecburdur. Bugün kalbimizle beraber onlarla olacağız.
Cumartesi günü Ankara’da Milli Anayasa Forumu’na katıldım. Dev bir toplantı düşünün; ülkenin en kritik konularında iktidara karşı soldan ve sağdan yükselen sert seslerin dalgalandığı bir salon. Ne beklersiniz normal bir ülkede? Hele o salonda “Anayasa tartışmaları” masaya yatırılıyorsa, en azından yüzlerce muhabir ve kameranın birbiriyle yarışması gerekir değil mi? Ne gezer! Medyamız kendi puslu kulelerinde masanın altına saklanmış, zavallı maaş alıcılardan oluşan bir erksizler birliği durumunda. Korku dağları sarmış. İktidar korkusu, patron korkusu, işsizlik korkusu… Hatta kimi Altan ailesi ferdi gibi, yıllarca “hizmet ettikleri” malum kesimlerce infaz edilme korkusu… Hepsinden utanıyorum. 2000’den fazla yurtseverin doldurduğu Yenimahalle Belediyesi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin salonundaki muhteşem coşku görülmeye değerdi. Kemal Alemdaroğlu, Yekta Güngör Özden ve Hüsamettin Cindoruk’un önayak oldukları, Türkiye’nin dört bir köşesinden memleket sevdalılarına ciddi bir heyecan dalgası yaşatan bu büyük girişim, AKP’nin oldubittiye getirmek istediği “Yeni Anayasa” dayatmacılığına karşı şu anda var olan tek somut tepki. Yoksa konu TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in yönlendirdiği malum “sivil” örgütlere kalsa, iktidarın hazırladığı cümlelerin daha da makyajlanmasının ötesine geçilemezdi!
Hüsamettin Cindoruk, bunun bir “Parti hareketi” değil, Atatürk’ün milli davasının devamının bir dayanışması olduğunu hatırlattı: “Eskiden burada bulunan insanların farklı siyasi partilerden olmasının bir önemi kalmadı.” Yekta Güngör Özden, “Anayasa suçlusu bir hükümet nasıl anayasa yapabilir” sorusunu gündeme getirdi. Hazırlanan anayasanın bir kuşatma hareketi olduğunu, aydınlık getiremeyeceğini, ışığımızın Atatürk olduğunu haykırdı! Şahin Mengü, tezgâhın “Sevr’ciliğini” hatırlattı, herkesin bu hazırlığı lanetlemesi gerektiğine işaret etti. İP adına Ferit İlsever, “Her yerden gelip Atatürk’te birleştik” diyerek vurgusunu yaptı. MHP milletvekili Özcan Yeniçeri olaya espriyle yaklaştı: “Andımızda şayet ‘Ne olduğum belirsiz, ne isterseniz yaparım, kudretim damarlarımda değil Obama’da’ denilseydi problem olmazdı.” Eski Bakan Ufuk Söylemez “Hem Atatürkçü, hem Sorosçu, hem TESEV’ci olunmaz” dedikten sonra ideolojisiz anayasa bulunmadığını, anayasaların siyasi metinler olduğunu hatırlattı. Sıra bana geldiğinde, Sanatçılar Girişimi’nin selamlarını ve sağlam duruşunu aktardım. Parlamentodaki muhalefet partilerinin, bu sözde “Uzlaşma Komisyonu”na katılıp, hangi mucizeyle 12 Eylül referandumuyla yargıyı Adalet Bakanlığı’na bağlamış bir iktidardan demokratikleşmeyi bekleyebildiklerini sordum. Bu “meşrulaştırma”nın iktidar tarafından nasıl kullanılacağını hatırlattım ve ilk dört maddeyi “darbe yapmış” gibi değiştirmeye kalkanların “sivil darbe” iddialarını teyit etmeye mi çalıştıklarını gündeme getirdim.
Pazar akşamı Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun önünde, Sanatçılar Girişimi’nden Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın’la beraber tiyatroları dağıtmaya çalışan iktidarın saldırısına karşı direniş hakkını kullanan tiyatrocu dostlarımıza ve sözcüleri Orhan Alkaya’ya destek verdik. Türkiye’nin yaratıcı insanları, şarkılar söyleyerek, ateşler yakarak, konuşmalar yaparak dayanışmalarını ortaya koyuyorlardı. Aralarında belli ki bazı -umarım- pişman “Yetmez ama evet”çiler de vardı… “Zararın neresinden dönseler kârdır” diye düşündüm!
Türkiye’de siyasetin ne seviyelere düştüğünü anlamak için, şu iki cümleyi kıyaslamak yeter: “Efendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiniz, fakat sanatçı olamazsınız...” Bir de şu satırlar: “Despot aydınların bize nasıl akıl vermeye kalktığını görüyor ve belki biraz ağır olacak bu ifade ama, o zavallılara acıyoruz...”
Konular farklı durabilir: 4+4+4, veya tiyatrolarla savaş, işçilere-öğrencilere dayak, gaz veya Suriye ile savaş çığırtkanlığı ve tabii her şeyin kılıfı olan “yeni anayasa”. Aslında hepsi aynı! Konumuz emperyalizmin desteklediği rejim değişikliğini, ülkeyi oldubittiye getirerek uygulayanların telaşlı ve hukuksuz “yaptım-oldu” dayatmaları! Şikâyetiniz mi var efendim? Buyrun er meydanına!

Önce Başbakan Erdoğan Suriye’ye NATO sopası salladı… Ardından da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu TBMM’de gündem dışı söz alarak, “Ortadoğu’da değişim dalgasını yöneteceklerini” ve “Yeni Ortadoğu’nun sahibi ve öncüsü” olacaklarını savundu.
Sefer hazırlığı içinde oldukları, Yeni Şafak yazarı İbrahim Karagül’ün “dış müdahale ile Suriye haritasının değiştirilmesi” noktasına gelmesinden de belli…
Karagül’ün son bir yıllık Suriye yazılarındaki zikzaklar, dış baskı meselesinin anlaşılması açısından çok öğreticidir. Ama önceki günkü yazısındaki bir itiraf, boyunlarındaki ağırlığı tam anlamıyla ortaya koymaktadır:
“Suriye’de rejim değişikliği kararı çoktan verilmişti. Üstelik bu karar, Türkiye – Suriye ilişkilerinin iyi gittiği dönemde bile belliydi. Türkiye – Suriye ortak Bakanlar Kurulu toplantılarının yapıldığı dönemlerde bile birileri Türkiye’de ve bütün bölgede organizasyonlar düzenliyor, bizlere kadar gelip destek istiyordu. Süreç ilerletildi ve bu noktaya geldi.”
SURİYE GÖREVİNİ KİM VERDİ?
Esad’ın yüzüne gülünüp, arkasından neler çevrildiğinin ispatı olan bu itirafa geleceğiz ama şu soruları İbrahim Karagül’e yöneltmeden geçmeyelim: Sizlere kadar gelenler kimlerdi? Sizler, gelenlere ne yanıt verdiniz?
Başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere pek çok kişinin Erdoğan’a karşı söylediği “Daha dün kardeşim Esad diyordunuz, bugün ne oldu?” şeklindeki serzenişin yanlış olduğunu, Erdoğan’ın o gün de, tıpkı bugünkü gibi Esad ve Suriye karşıtı olduğunu bu köşede birkaç kez dile getirmiştik.
Suriye ile yakınlaşma denilen süreç, ABD’nin “model ortak” ilan ettiği Türkiye’ye, Obama’nın BOP Eşbaşkanı Erdoğan’a ve Cinton’un “alt bölgesel düzenler kurucusu” Davutoğlu’na verdiği görevdi!
İran’ı yalnızlaştırmak, Suriye’yi ve Lübnan’ı İran’dan koparmak içindi tüm o şovlar… Bu büyük operasyonun başarısı için, Türkiye’nin bölgede “liderlik” yapmasına bile izin vermişti ABD… Ve bu bölgede liderlik yapabilmenin birinci şartı olan İsrail karşıtlığına bile göz yummuştu…
İki yıldır Odatv ve Aydınlık’ta ısrarla altını çizdiğimiz bu gerçeği, hem de o cepheden ve birinci ağızdan doğruladığı için İbrahim Karagül’e teşekkür ederiz.
DAVUTOĞLU’NUN “YENİ ORTADOĞU” GÖREVİ
Gelelim Davutoğlu’nun “Yeni Ortadoğu’nun sahibi ve öncüsü olma” görevine…
Başında “yeni” olan her şeyin Amerikan yapımı olduğunu herhalde bu bölgede en iyi biz Türkler biliyoruzdur. Yeni Dünya Düzeni ile başlayan bu “yenilenme” süreci, son dönemde Yeni CHP, Yeni Anayasa, Yeni Türkiye diye sürüyor…
Mart 2009’da “ABD ile altın bir işbirliği dönemi” vurgusu yaptıktan ve görevini “küresel yeni düzene, çevremizde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkı yapacağız” diye açıkladıktan sonra Dışişleri Bakanı olarak atanan Ahmet Davutoğlu’nun “yeni Ortadoğu sahipliğinin” izlerini anımsayalım:
Haziran 2010’da İran’ı yalnızlaştırmak için Suriye, Lübnan ve Ürdün’le “Ortadoğu Birliği” kurdu; Aralık 2010’da “Osmanlı milletler topluluğu” işareti verdi; Mart 2011’de “bölge değişimine yön vermezsek, bundan en olumsuz biz etkileniriz” dedi; Ocak 2012’de “100 yıl sonra Ortadoğu’ya yeniden girme” görevini açıkladı.
BOP DA YENİ ORTADOĞU DA MÜMKÜN DEĞİL
Yeni Ortadoğu’nun ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde olduğu, bu projenin “alt bölgesel düzenlerinden” biri olduğu ortada… Ancak bizimkilerin göremediği büyük gerçek şu: ABD’nin BOP’u çuvallamışken, AKP’nin Yeni Ortadoğu’su mümkün değildir!
Çünkü dünyayı Atlantik değil, artık Asya-pasifik döndürüyor!
Görevleri, dünyayı doğru okuyabilmelerini engellemektedir. Bu yüzden de hâlâ sefer hazırlığı içindedirler! Üstelik Esad’a tanıdıkları 15 günlük süre, 180 gün önce dolduğu halde!

Nüfus artışı insan sayısının artması demektir. İnsan sayısının artması ise belli bir yoğunluktan sonra, sadece makul ihtiyaçların değil, doğayı tahrip eden olumsuzlukların da artması olacaktır.

Şu bir gerçek ki, insan nüfusunun artması, diğer bütün canlıların zararına olduğu gibi, doğanın, hatta uzayın da zararına olmaktadır. Yani insanın artışı bir zararlı artım sergilemektedir. Bu zararlı artım, hem diğer canlıları hem de tüm canlıların ortak yaşam alanlarını tahrip etmektedir.

İnsanın zararlı artımı, bizzat insanın da aleyhine olmaktadır. Çünkü insanın zararlı artımı, ne yazık ki, insanın yaşam alanlarını da tahriple sonuçlanıyor.

O halde, doğa tahribinin, motorunu frenlemek, düzensiz ve hele hele niteliksiz nüfus artışını durdurmakla âdeta eşanlamlı olacaktır. Unutmayalım ki, bugünkü 6 milyarlık nüfusu beslemekte yetersiz olmaya başlayan yerküre, 2020’de 9 milyarı aşacak olan nüfusunu besleyemeyecektir. O halde, buna bugünden çare aramamak, insanlığın intiharı demektir.

MALTHUS’UN KEHANETİ
Nüfus artışının insanlığı bir felakete doğru götürdüğünü açık ve kesin biçimde ilk kez söyleyen, İngiliz düşünürü Protestan papaz Robert Malthus (Rabırt Maltüs) oldu. Malthus’ü eleştirenler konuyu hep ekmek, ev, giysi meselesi olarak gördüler. Bilindiği gibi Malthus (ölm.1834), insan nüfusundaki artışın geometrik, tarımsal maddelerdeki artışınsa aritmetik bir artış olduğunu ve bunun sonunun insanlığın aç kalması olacağını söylemiş ve nüfusun azaltılması için her türlü çareyi önermiştir.
Malthus’ün çarelerinin bazıları insanlık dışı, zalim yöntemlerdir. Malthus, nüfusun azaltılması için ölümleri, salgın hastalıkları, kanlı kavgaları âdeta teşvik etmiştir. Onun bu tezlerini işleyen ‘Essay on the Principle of Population’ adlı eseri, önerilen bu ‘çareler’ açısından bir insanlık suçu belgesi gibidir. Bunun içindir ki Malthus, sadece dine bağlı çevrelerce değil, materyalist-sosyalist çevrelerce de ağır biçimde eleştirilmiştir.
Malthus’ü birçok bakımdan biz de eleştirmekteyiz. Ancak, Malthus’ün nüfus artışının arz ettiği tehlikeye ciddi biçimde ilk dikkat çeken düşünür olarak anılmak, hatta takdir edilmek gibi bir hakkının olduğunu inkâr edemeyiz.
Malthus’ü, önerdiği çıkış yolları bakımından isabetsiz göstermemiz mümkündür ama bu, bazılarının “Nüfus sınırsızca artabilir” yolundaki tezinin isabeti anlamına gelmiyor. Çünkü nüfusun frensiz artışı, sadece aş ve iş problemi açısından sıkıntı çıkarmakla kalmıyor, insan denen varlığın genetiğini, amaçlarını, özünü, doğanın dengelerini ve sonuç olarak da ideal bir dünyanın oluşumunu tehlikeye atıyor. Bu tehlike, gen şifrelerinin çözülmesiyle bile aşılamaz. Tam aksine, gen şifrelerinin çözümünden beklenebilecek yararları tehlikeye atacak bir numaralı sıkıntı da niteliği garanti edilmemiş nüfus artışıdır.
İnsan, yaratıcı ve sorumlu bir varlıktır. Nüfusun sınırsız-başıboş artışı insanı insan yapan bu iki değeri yozlaştırıyor, yahut yok ediyor.
Karnı doyurulabilen kişileri Yaratıcı’nın idealindeki insan olarak görme zaafı, insanlığa büyük kayıplar verdirmiştir.
DÜZENSİZ NÜFUS ARTIŞI VE TÜRKİYE
Türkiye'nin en hayatî meselelerinden biri, niteliksiz nüfus artışıdır.
Dinci siyasetlerin Türkiye'ye yaptıkları kötülüklerin belki de birincisi, nüfus artışı konusunda sergilenmiştir. “Allah ne verdiyse doğurun, Allah rızkını vermekten âciz mi ki!” diyerek halkı sürekli doğurmaya iten bu siyasetler kalkınmaya büyük darbe vurmuş, nüfusun nitelik kazanmasını engellemişlerdir. Yani bu dinci siyasetler dine yalan söyleterek siyasal çıkarlar uğruna halkı Allah ile aldatmıştır.
Kur’an, dinci siyasetlerin iddialarının tam tersini söylüyor.
Kur'an, nüfusun sayısını öne çıkarmayı, bununla övünmeyi, bunu yarış konusu yapmayı putperestliğin bir görünümü olarak tanıtmakta ve açıkça kötülemektedir. İnsan meselesinde önemli ve güvenilir olan, değerli, üretken insana sahip olmaktır, kelle çokluğuna değil.
Bu hayatî konuyu ayrıntılamaya devam edeceğiz.

Aralarında Hava Orgeneral Bilgin Balanlı, Korgeneral Yurdaer Olcan, Koramiral Can Erenoğlu’nun da bulunduğu 55 tutuklu komutanın imzasıyla gönderilen ve dün elime ulaşan mektupta sanıklar kendileri ve avukatları hakkında “davayı uzatmak istedikleri” yönünde algı oluşturulmaya çalışıldığını belirterek, bunun “gerçeği terz yüz etme çabası” olduğunu söylüyorlar.
Hadımköy Özel Askeri Ceza ve Tutukevi’nden gönderilen mektup şöyle:
 “Son günlerde, “Balyoz Davası sanıkları ve avukatları davayı uzatmak istiyorlar” şeklinde bir algı oluşturulmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Demokrat görünümlü yalan makinaları “Camileri bombalayacaklardı” yalanını, nasıl yayıp temiz insanları inandırdılarsa, bugün de bu algıyı oluşturmaya çalışıyorlar. Bu gerçeği ters yüz etme çabasıdır. Bizlerin bir tek talebi vardır; bu da gerçeğin ortaya çıkarılması ve mahkemenin hükmünü gerçeklere göre vermesidir. İlk günden itibaren Mahkemeden talebimiz başta 11 nolu CD olmak üzere, tüm dijital kayıtların tarafsız bir bilirkişiye gönderilmesi olmuştur. Buradaki esas amaç bütün suçlamaların özünü teşkil eden dijital verilerin Mahkeme huzurunda sahteliklerinin ortaya konmasıdır. Ancak, yaklaşık birbuçuk yıldır bundan kaçınan Mahkeme, bugün avukatları ve bizleri davayı uzatmakla suçlamaktadır. Oysa gerçek tam tersidir. Mahkemenin tutumu gerçeğin ortaya çıkarılmasını ve tescillenmesini engellemektedir. Bunun takdirini kamuoyuna bırakıyoruz.
Gerçekten kaçmak onu değiştirmez
Bütün sahte darbe planlarının içinde yer aldığı 11 nolu CD’nin 2007 ve sonrasında “Balyoz komplosunu” kuranlarca hazırlandığı bilimsel olarak yerli ve yabancı bilirkişi raporları ile defalarca ispatlanmıştır. Ama Mahkeme bu gerçeği tanımaz bir tutum takınıyor. Bir sis bulutunun örtüsü altında, acele bir karar vermek istiyor. Böylelikle gerçeklerin Milletimizin gözünden saklanması amaçlanmaktadır. Oysa gerçekten kaçmak asla gerçeği değiştiremez...”

Laf mı şimdi!
Radikal yazarı Yetvart Danzikyan, “soykırım iddiaları”nı reddeden Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanı Prof. Dr. Kemal Çiçek’i kast ederek “Bir etnik grubun yaşadığı topraklardan kazınmasını “E ama başka yerlerde yaşıyorlar” diye meşrulaştıran bir kişinin tam da Ermeni masası şefi olmasını nasıl açıklayalım?” diyor...
Söylediğini onaylamıyorum ama soru kalıbına atfen yazmak istedim:
“Atatürkçülüğü hakaret sayan” birinin Atatürk’ün kurduğu, adını taşıtan Türk Dil Kurumu’na atandığı bir ülkede laf mı!
Hepsini geçtim Türkiye Cumhuriyeti’nin zirvesinde, Atatürk’ün koltuğunda, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm diyene” sözünün Türkiye’yi ilkelleştirdiğini savunan biri oturuyor şu anda!
Bütün bunları ellerini ovuşturarak izleyenlerin kendi canları yandığında “bu nasıl olur” diye sorması da kabak tadı vermedi mi!

Kıssadan hisse...
“Atatürk, Ressam Çallı’nın dâvetine icâbet ederek deniz motoruyla Anadolu Hisarı’na gitmiş. Hisara çıktıklarında ikindi ezanı okunuyormuş. Ata, “Gelmişken camiyi göreyim” demiş. Tam o esnada müezzin minareden iniyormuş, karşılaşmışlar.
Atatürk’ün ayaküstü imtihanı sevdiğini biliyoruz; hemen müezzine sormuş, “Sen bu caminin nesisin?” O da “Hem müezzini, hem imamıyım” cevabını verince Ata, “Öyleyse tam yerine tesadüf ettik. Söyle bakayım Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye ne zaman hicret etti?” demiş, müezzin yanlış cevap verince yanıbaşındaki İstanbul Belediye Reisi Muhittin Üstündağ’a dönüp,
-Nuruosmaniye Camii’nde bir kurs açın, bunlar dinlerini öğrensinler, demiş...”
Kendi adıma, ne büyük adammış ki camiye gidenlere saç baş yolduran imam modelini öngörüp peşin peşin tedbir almış dedim yukarıdaki satırları okurken.
Siz olsanız bu kıssadan ne çıkarırsınız?
Cidden cevap bekleyerek soruyorum bunu...
“Bakıııın Atatürk de “kurs açın” dediğine göre cumhuriyeti kuranlar bırakın vatandaşı, din adamlarının bile dini öğrenmesini engellemişler”  hükmü verir misiniz mesela?
Yahut  “Atatürk “bunlar” diyerek ötekileştirme yapıyor” der misiniz?
Şu kıssadan hisse olarak bu garip yorumları çıkarabilmek için Ahmet Turan Alkan olmak gerekiyor galiba!



Olmayan şike AKP’yi bölüyordu neredeyse
Ne dedi Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı?
 “Sevinerek söylemeliyim ki; bahse ilişkin hiçbir unsur yoktur. Etik Kurulu da bu yönde bir bulgu olmadığını belirtti.”
Tercüme edeyim:
ŞİKE YOK!
Hepimiz sütten çıkma ak kaşıklarız!
Âlâ... Pek güzel... İnşallah öylesinizdir ama;
Sormazlar mı, şike yoktu da neden koptu bunca tantana!
Türkiye iki yıldır “olmayan bir şey”i tartışıyor öyle mi!
Olmayan bir şey yüzünden;
Gencecik futbolcuların meslek hayatı bitti...
Türk futbolunun -bence mübalağa fakat bu sektörün jargonu böyle- efnase futbolcuları mahpus damlarına girdi...
Fenerbahçe gibi bir camianın başkanı aylardır cezaevinde... (Ki ben olsam sorarım mahkeme heyetine, “Bu işin en tepesindeki kişi “şike yok” dedi, beni hangi hakla burada tutuyorsunuz hâlâ; neden yargılıyorsunuz?” )
Halen aralarında 93 sanık yargılanıyor; bugüne kadar 13 duruşma yapıldı...
Olmayan bir şey yüzünden; Futbol Federasyonu Başkanı istifa etti.
Olmayan bir şey yüzünden; Cumhurbaşkanı ile Başbakan iktidarlarının en büyük krizini yaşadı.
Olmayan bir şey yüzünden; Başbakan hasta yatağından AKP grubuna ayar verdi.
Demek ki hepimiz halisünasyon gördük bir nevi!

***

Federasyonun büründüğü  “sicil aklayıcı” imaj son derece rahatsız edici (en hafif tabirle yazdım) ama daha beteri o kulüplerin sicillerinin hakikaten de “temiz” olma ihtimali!
Garip gelecek biliyorum ama bana kalırsa bu işin sorumluları yatıp kalkıp “şike”, en azından “şike teşebbüsü” tespit edilsin diye dua etmeli. Çünkü eğer Türk futbolu hakikaten de dün Demirören’in anlattığı gibi pir-i pak ise, iki cihanda ödeyemezler “yok yere”  sporculara, hakemlere, kulüp yöneticilerine, onların ailelerine ve elbette taraftara yaşattıklarının vebalini!



BASINDAN SEÇMELER



Cadı avını beklerken...
Psikolojik harekâtın sivil olanı, asker orijinli olanından matah mıdır?
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan işareti verdi önceki gün. Eli kulağındadır. Geliyor...
Kaç vakitte olur bilemeyiz ama 28 Şubat soruşturması belli ki çok yakında iş dünyasına ve medyaya dokunacak.
Başbakan’ın, MÜSİAD Genel Kurulu’na hitaben yaptığı konuşma,  “tarihi”  nitelikteydi. Hesap sorulmasını istediği  “hedef kitle” yi bir hayli genişletti Başbakan...
“28 Şubat’ın hemen ertesinde gelen ekonomik krizler bir gecede Türkiye’yi yoksullaştırdı”  dedi; 2001 krizini de  “28 Şubat”ın sepetine koydu. Devamında, o dönemde gecelik faizlerin  “yüzde 1500, yüzde 8000” seviyelerine çıktığını söylerken, “Acaba kimler burada vurgunu vurdu?”  diye sordu.
Ve altı dikkatle çizilmesi gereken şu sözleri duyduk kendisinden:  “İşte o vurgunu vuranların aslında hesaba çekilmesi lazım. Suç duyurusu yapıyorum burada” ...
(...)
Sayın Başbakan’ın bu sözleri yargıyı baskı altına alıcı bir mahiyettedir. Bu ifadelerden sonra 28 Şubat soruşturmasında hedefin, darbe sürecinin sorumlularını ve aktif işbirlikçilerini cezalandırmakla sınırlı kalacağı hususunda iyimser olmak güçleşiyor. (...) Bu operasyon ve dava süreçlerinin özellikle de sivil alanı ilgilendiren boyutu, geçmişte işlenmiş suçlarla ilgili hukuki çerçevenin dışına taşırılarak, ideolojik, sınıfsal ve sosyo-politik muhtevada bir rövanşizm ve tasfiyeciliğin aracı yapılacaksa işin rengi değişir.
28 Şubat’la hesaplaşma, askerin siyaset üzerindeki veto gücünün geriye dönüşü olmayacak biçimde sıfırlanmasına, yani  “milletin egemenliğine”  hizmet etmelidir. Milletin bir kesiminin öteki kesimi üzerindeki egemenliğinin vasıtası ise asla yapılmamalıdır.

Psikolojik terörizm
Çok sayıda duayen gazeteci, sırf bu listelerde adları olduğu için aylardır tutuklanma endişesi altında yaşıyor ve çalışıyorlar. Diğer taraftan, bunlardan bazıları gözaltına bile alınmayabilir... Ama neticede iktidar çevrelerinin arzuladığı psikolojik etki elde ediliyor. Bu gazeteciler, endişe ettikleri akıbet başlarına gelmesin diye belki de oto-sansür uyguluyorlardır. Saptayamayız ama hissedebiliriz.
O halde listelerle estirilen bu psikolojik terörizmin 28 Şubat andıçlarından ne farkı kalıyor? Psikolojik harekâtın sivil olanı, asker orijinli olanından matah mıdır?
Diğer taraftan, bazı gazetecilerin asker kaynaklı 28 Şubat komplolarının içinde aktif ve koordineli biçimde yer almış oldukları, kanaatle değil, somut delillerle sabitse, onları basın özgürlüğü adına savunmak kimsenin haddine düşmez.
Ama o dönemin aktüalitesi içinde haber değeri tartışılmaz haberleri  “Neden yayımladın?”  diye gazetecinin yakasına yapışmak da basın özgürlüğüne esastan aykırıdır. Çünkü olmuşsa, doğruysa, haber, haberdir.
Gazetecilik faaliyeti nedir, ne değildir?
Bunu gazeteciler kadar 28 Şubat’ı soruşturan savcıların da bilmesi, öğrenmesi gerekiyor.
Kadri Gürsel / Milliyet



Profesyonel pislik böcekleri
Evime gizli kamera ve mikrofon yerleştirenlere, telefon konuşmalarımı dinletenlere haklarımı helal etmiyorum. Onlardan şikayetçiyim, dâvacıyım. Bendeniz devletimi, ülkemi, halkımı seven ve koruyan bir vatandaşım. Bana düşman gözüyle bakanlar acaba Türkiye’yi benim kadar seviyorlar mı?
(...)
Bazı iyi Müslümanlar beni kötülüyormuş... Onlara dargın ve kızgın değilim. Süleyman Daranî hazretleri “Bütün cihan halkı beni kötülemek hususunda bir araya gelseler, benim kendimi kötülediğim kadar kötüleyemezler” buyurmuştur. Ancak bir incelik var: Sâlih Müslüman gıybet ve iftira etmez, yalan söylemez. Şu mikrofoncu, gizli kameracı sersemlere tekrar dönüyorum:
Size beddua ediyorum. Allah sizi rezil ve tepetaklak etsin. Nice politikacının yatak odalarına kadar kamera koydunuz.
İnsanların gizli günah, ayıp ve kusurlarını araştırmak suçtur, ahlaksızlıktır.
Sizler, gerçek ayıplara bir de yapay ayıplar eklediniz. Bu maksatla laboratuarlar kurdunuz. Hangisi gerçek, hangisi düzmece, ne kadarı gerçek, ne kadarı uydurma belli değil.
Kendi hesabıma konuşuyorum: Evime mikrofon ve gizli kamera yerleştirenler beladan belaya uğrasınlar. İki yakaları bir araya gelmesin. Bedduam tutarsa halleri iyi olmaz. Türkiyeyi Papa Altıncı Aleksandr Borjiya’nın Romasına döndürmek şerefli bir iş değil. Müslüman kardeşim lisan âfetine uğramış benim gıybetimi yapmış, iftira etmiş... Helal ederim ama profesyonel pislik böceklerine (Böcek!) hakkım haram olsun.
Mehmet Şevket Eygi / Milli Gazete



Mezhep savaşına davet eder gibi
Şiîlik, öncelikle kendi müsbet değerleri üzerine değil, Sünnîlik karşıtlığı üzerine oturan bir mezheptir ve tarih boyu bu temelden beslenmiştir. Dolayısıyla gayrimüslim dünyaya karşı İslâmî bir hareketleri olmamış, sürekli Sünnîlik’le ve Sünnî dünya ile uğraşmışlardır.
(...)
Çoğunluğa muhalefeti esas tutan azınlık psikolojisi, İslâm bünyesindeki ihtilâf ve tefrikayı daha da arttırmıştır.
Bölgemizdeki gelişmelere ve ideal İslâm kardeşliğine bakarken bu hususlar ve Anglo-Saxon-İsrail ittifakı politikalarının İslâm dünyasını daha da parçalamak için onun kalbine, derinliğine bir hançer gibi Şiî hilâlini sokmaya çalıştığı ve İran’ın da aynı paralelde hareket ettiği gözden uzak tutulmamalıdır.
Ali Ünal / Zaman



Kuran’ı Kerim’in kin ve adaletsizlik öğüdüne kulak verin
Kuran’ı yaşatmak ve süs olmaktan çıkartmak; onun küresel ayetlerini bulmak  ve hayata uyarlamakla mümkündür. Örneğin Maide Suresi (5. Sure) 8. ayeti şöyle sesleniyor Müslümanlara:
’Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.’
Sanki yüce Allah, bu ayet ile, Türkiye’de siyaset yapanlara bakıyor da onları uyarmak için sesleniyor. Başka bir topluluğa olan kini veya öfkesi yüzünden adil davranmayı bırakıp saldırganlaşanlara ne açık bir uyarı değil mi...
Rıza Zelyut / Güneş

Amerikan siyaset terminolojisinde ‘Neo-Con’ diye kısaltılan yeni muhafazakâr (Neo-Conservative) hareket ve yeni muhafazakârlık (Neo-Cons), bir tür ‘Ortaçağa dönüş’ ideolojisi ve ‘yeni gericilik’ olarak da değerlendirilebilir. Bu yanı, seçkinci ve faşizan bir öze sahiptir.
Yeni muhafazakârlar aydınlanmaya, moderniteye ve insanlığın bütün ilerici birikimine yönelik gerici bir eleştiri geliştirmek için bütün güçleriyle çalışırlar. Üstelik bu eleştiriyi, ‘demokratik ve ‘özgürlükçü’ gerekçelere dayandırmak için özel bir çaba harcarlar.
Yeni muhafazakârlar ile post-modernistler ve neo-liberaller arasında ortak bir ideolojik zemin vardır. Bu zemin yeni gericiliktir.

George W. Bush’un, 20 Ocak 2001 tarihinde, “darbe” olarak da nitelendirilen bir seçim sonucu ABD Başkanlığı’na getirilmesi, yeni muhafazakârların Hıristiyan köktencilerle ittifak halinde iktidar olmalarını sağladı. Bush yönetimi tam anlamıyla yeni muhafazakârların iktidarda olduğu bir dönem olarak değerlendirilebilir. Afganistan ve Irak işgalleri onların eseridir. Büyük Ortadoğu Projesi ve ‘Ilımlı İslam’ siyasetini onlar geliştirdi.
Ancak, yeni muhafazakârların Amerikan siyaseti üzerindeki etkinliği Bush yönetimiyle sınırlı tutulamayacak bir çapa ve tarihsel derinliğe sahipti. Kökleri 1960’lı yıllara kadar gidiyordu. ABD’nin ilk Yeni Muhafazakâr Devlet Başkanı’nın Ronald Reagan olduğunu söylemek hiç yanlış değildi.
Amerikan yeni muhafazakâr hareketinin önemli isimlerinin çoğunu Yahudi kökenli eski solcular oluşturuyordu. Hareketin kurucularını ve önde gelen isimlerini oluşturan eski solcuların daha çok, Sovyet karşıtı geleneklerden (Troçkist, Maocu vb) ile ‘yeni sol’ akımlardan gelmesi de dikkat çekiyordu.
Dini, toplumları yönetmek için vazgeçilmez araçlardan biri olarak gören ve bu nedenle dini gruplarla ittifakı savunan yeni muhafazakârların büyük çoğunluğu gerçekte ateistti.
Yeni muhafazakârlar, ilk olarak Commentary Dergisi’nin kurucularından yine sol kökenli (Troçkist) Irving Kristol’un Başkan Nixon’un seçim kampanyasını desteklemesiyle (1981) siyaset sahnesine çıktılar. Ronald Reagan’ın başkanlık döneminde hükümette görev alma ve bürokrasi içinde örgütlenme olanağı buldular. Bu dönemde Sovyetler Birliği ile yumuşama (detant) siyasetine ve Ortadoğu’da barış girişimlerine karşı çıktılar. Vietnam Savaşını desteklediler ve bunun için kamuoyu oluşturmaya çalıştılar.
Genellikle enstitüler, vakıflar, üniversiteler, halkla ilişkiler şirketleri, dergiler, gazeteler, reklam şirketleri ve genel olarak medyada yer aldılar.
Savunma yerine hep saldırıyı tercih ettiler. Öyle ki, Neo-Con hareketin kurucu babalarından Prof. Leo Strauss’un, “Güçlü olmak, ancak iç ve dış siyasetteki rakiplerin güçsüzlüğüyle doğru orantılıdır” görüşünün gereğini her aşamada yerine getirdiler.
***
Yeni muhafazakârların Türkiye serüveni de aşağı yukarı ABD’de yaşananlara benzemektedir. Bazı eski solcular, tıpkı ABD’de olduğu gibi yeni rejimin en önemli teorisyenleri, stratejistleri ve kamuoyu yapıcıları haline geldiler. Bunlar iddia ettikleri gibi “liberal demokrat” ya da “sol liberal” değildir.
Bu çevre, Türkiye’deki yeni muhafazakâr hareketin soldan gelen kesimini oluşturdukları için kendilerini böyle tanımlamaktadır. Bu nedenle söz konusu kişilerin önemli bölümü, hâlâ “solcu” olduklarına dair bir izlenim bırakmaya çalışmaktadır. Çünkü entelektüel saygınlıklarının zarar göreceği endişesi ile muhafazakâr ya da sağcı olarak anılmaktan korkmaktadırlar.
Öyle anlaşılmaktadır ki, iktidardan ve servetten pay almak için ‘eski solcu olmak’ hâlâ çok işe yaramaktadır. Çünkü daha bilgili, görgülü, zorluklarla mücadele etme kapasitesi yüksek, analiz yetenekleri gelişkin ve strateji oluşmak konusunda deneylidirler. Ayrıca eski solcular önceki rejimlerin saldırılarına uğradıkları için daha inandırıcı ve ikna edici olmaktadırlar.
Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Ahmet Altan, Serdar Turgut, Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal, Halil Berktay, Yasemin Çongar, Ali Bayramoğlu, Mehmet Altan, Alper Görmüş, Kürşat Bumin, İsmet Berkan, Murat Yetkin, Oral Çalışlar, , Orhan Miroğlu, Beril Dedeoğlu, Hilmi Yavuz, Nilüfer Göle, Şerif Mardin, Zafer Üskül, Mustafa Erdoğan, Levent Köker, Etyen Mahçupyan, Ergun Babahan, Ergun Özbudun akla ilk gelen isimler arasındadır. Kuşkusuz sayıları çok daha fazladır.
Bu kişiler muhafazakârlar ve Ilımlı İslamcılarla birlikte Türkiye’nin ‘yeni muhafazakâr’ akımını oluşturuyorlar. Bu isimlere, sağ ve İslamcı kökenli Taha Akyol, Mümtaz’er Türköne, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Beşir Ayvazoğlu ve Yalçın Akdoğan gibi isimleri de ekleyebiliriz. Böylece tablo tamamlanmış olmaktadır.

AKP iktidarının 19 Mayıs’ın başkent dışındaki stadyum ve meydanlarda kutlanmasını yasaklaması üzerine, Danıştay’ın verdiği bozma kararından sonra tartışma büyüdü.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli,  “Milli bayramların kaşınmasındaki ve üzerinde oynanmasındaki maksat Cumhuriyet’in yapı taşlarını kırmak, taşıyıcı sütunlarını yıkmak ve son tahlilde hayâsızca planlanan rejim değişikliğini hayata geçirmektir.
Bu itibarla Türk milleti tarihinin en büyük musibetlerinden biriyle karşı karşıyadır. 29 Ekim 1923 tarihini gözden düşürmek için aşağılık bir tertip, Gazi Mustafa Kemal’i İstanbul Hükümetine darbe yapan birisi olarak sunmaya çalışan alçak bir proje sürekli ivme kazanmaktadır.
Başbakan Erdoğan’ın sıkıcı bulduğu 19 Mayıs törenleriyle uğraşması, milletimizi etnik kimliklere taksim etmesi, geçmişin tozlu defterlerini tekraren aralaması ve manevi duyguları istismar etmesi rastlantı görülmemelidir” uyarısında bulundu. 

***

Bahçeli, “AKP iktidarının bugünkü faillerinin, tıpkı teslimiyetçi İstanbul hükümetinin mensupları gibi bir denizaltıyla okyanus ötesine ricat edeceklerini” söyledi.
Peki bu nasıl olacak?
Bahçeli’ye göre “Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmayı, devletin adını ve yönetim şeklini değiştirmeyi aklından geçiren AKP zihniyeti; parmak sallayarak değil, sandığa mühür vuracak muhteşem millet iradesiyle eninde sonunda geldiği gibi gidecektir...”
İyi ama, AKP her geçen gün rejimin bir temelini söküyor! Zaten son seçimler 6 milyon hayali seçmenle yapıldı. Bu gidişle demokratik bir seçim bir daha yapılamaz.
Üstelik AKP’nin karşısında iktidara aday olduğunu gösteren bir yapı da yok ortalıkta...

***

Aslında, AKP’nin 19 Mayıs operasyonu yeni değildir. 2003 yılında, yani AKP iktidarının ilk aylarında Tayyip Erdoğan, 19 Mayıs törenlerinden ayrı olarak 18 Mayıs günü bütün Türkiye’de “Atatürk’ü anma ve halk yürüyüşü” düzenlemişti!
Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla bütün valilere gönderilen talimat yazısı Genelkurmay’a bilgi için dahi gönderilmezken, valilerin garnizon komutanlarını bilgilendirerek katılımlarının sağlanması istenmişti. Garnizon komutanları, Genelkurmay’dan emir almadıkları için, yürüyüşe katılmama kararı vermişti
19 Mayıs Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı, “Ulusal ve resmi bayramlarda yapılacak törenler yönetmeliği”ne göre Milli Eğitim Bakanlığı’nın koordinatörlüğünde ve Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’da karaya çıktığı saat olan 07.00’de başlar ve 19 Mayıs günü saat 24.00’te son bulur.
Durum böyle olduğu halde, Recep Tayyip Erdoğan, yönetmelikte hiçbir değişiklik yapmadan, 18 Mayıs’ın Pazar olmasından da faydalanarak resmi 19 Mayıs törenlerinden ayrı olarak başka bir faaliyete girişmek istemişti..

***

18 Mayıs günü, bütün Türkiye’de “Atatürk’ü anma ve halk yürüyüşü” düzenleyen Başbakan Erdoğan, valiliklere yönetmeliği yok sayarak talimat gönderiyor ve 18 Mayıs’ta bütün kamu kurum ve kuruluş mensuplarının halk yürüyüşüne katılmasını istiyordu.
Biz o zaman “Tayyip Erdoğan ateşle oynuyor!” başlıklı bir yazı ile uyarıda bulunmuş ve 19 Mayıs gibi milli bir bayramın içine ikilik sokmamasını, bayramdan bir gün önce, “halk yürüyüşü” adı altında siyasi gösteri yapmamasını, milli bir bayrama, alternatif oluşturmaya çalışmamasını söylemiştik.
Sonunda uygulama iptal edilmişti.
Elbette bir bayramın kitlesel olarak kutlanması daha güzel olurdu. Ancak bugünkü kararlarından da anlaşılan odur ki iktidar, Cumhuriyetin temellerini hedef almıştır ve önüne hiçbir engel çıkmayacağını zannetmektedir.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget