Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bir sanatçı, bir edebiyatçı, bir bilim nisanı, bir Sivil Toplum Kuruluşu yöneticisi:

Türk olabilir...

Türkçü olabilir...

Kürt olabilir...

Kürtçü olabilir...

Müslüman olabilir...

İslamcı olabilir...

Yukardakilerden birine karşıt olabilir...

Bunların hiçbiri olmayabilir...

Ve bütün bunların üzerine, demokrat da olabilir...

Terörist de olabilir!


* * *
Bir terörist:

Türk olabilir...

Türkçü olabilir...

Kürt olabilir...

Kürtçü olabilir...

Müslüman olabilir...

İslamcı olabilir...

Yukardakilerden birine karşıt olabilir...

Bunların hiçbiri olmayabilir...

Sanatçı, edebiyatçı, biliminsanı ve STK yöneticisi de olabilir...

Ve bütün bunların üzerine, demokrat olamaz...

Çünkü terör ile demokrasi, teröristlik ile demokratlık uzlaşmaz!


* * *
Her düşünce, her inanç, her etnik köken üzerinden terörizm yapılabilir...

Buna karşılık her türlü kimlik ve en aşırı, en uç düşünceler bile demokrasi kuralları içinde savunulabilir!

Bir terörist örgütün, bir inancı, bir düşünceyi, bir etnik kökeni kullanması, o düşünce, inanç ve etnik köken sahiplerinin tümünün terörist olarak suçlanmasına neden olamaz...

Böyle bir suçlama ancak terör örgütünün faaliyetlerine, tabanını genişletmesine yardımcı olur, terörle mücadeleyi ise zayıflatır!


* * *
Sanatın, edebiyatın, bilimin ve demokratik ilkelere göre çalışan Sivil Toplum Kuruluşlarının faaliyetlerini, terörle aralarında var olduğu iddia edilen organik bağları kanıtlamadan, terörizmle suçlamak hukuka ve demokrasiye uygun değildir.

Herhangi bir düşüncenin, kimliğin ve mesleğin, doğrudan organik ilişkiler kanıtlanmadan, terörizme kaynaklık, yataklık etmekle suçlanması, yanlıştır, haksızlıktır; demokrasiye aykırı, otoriter ve hatta totaliter bir yaklaşımdır!


* * *
İçişleri Bakanı Şahin, terör örgütünün yürüttüğü çalışmanın sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, arka sokaklarda 'haince' pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret olmadığını söylemiş ve şöyle devam etmiş:

"Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. (...) Birileri de ciddi halde saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak makulleştirerek, teröre destek veriyor. Resim yaparak, tuvale yansıtarak; şiir yazarak, şiire yansıtıyor, günlük makale yazarak. Hızını alamıyor. Terörle mücadelede görev almış askeri ve polisi sanatına, çalışmasına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyorlar. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor. Arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Londra'dır, Washington'dur, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur."

* * *
İçişleri Bakanı'nın konuşmasına ilişkin haberin çıktığı aynı gün gazetelerde yer alan bir başka habere göre PEN Almanya Merkezi Genel Sekreteri Wiesner, kişinin yazdıkları nedeniyle tutuklanmasının utanç verici bir durum olduğunu belirtmiş ve şöyle demiş:

"Dünya çapında düşünüldüğünde ilk sırada yer alan Türkiye'deki tutuklu gazeteci sayısı tabii ki dehşet verici."
Yine aynı haberin devamına göre Türkiye'de basın özgürlüğünün kısıtlandığını belirten Alman Gazeteciler Birliği Başkanı Konken de bu konuda adım atılmadığı gibi gazetecilerin engellenmeye çalışıldığını söylemiş.


* * *
Bir iktidarın, sanata, edebiyata, bilime, sivil toplum örgütlerine saldırmaya başlaması, bu tür etkinlikleri "terörün arka bahçesi" olarak görmesi demokrasi adına hiç de hayra alamet değildir.

2011 yılını böyle bir yazıyla kapatmak çok hüzün verici sevgili okurlarım; ama yine de hepinizin yeni yılı kutlu olsun!

Emre Kongar/Cumhuriyet

İpin ucu kaçtı mı, sonu gelmez isteklerin.
BDP Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana da onu yapıyor:
“Doğru, ilk başta özerklik istedik, ama bugün Türkiye’de yaşayan Kürtler özerkliğin artık yeterli olmadığını düşünüyor. Özgürlük, özerklik, federalizm ve bağımsızlık da Kürtlerin hakkı. Mesela Türkiye, Almanya’daki gibi bir federal sistem yaratabilir. Ankara federal konularla ilgilenir, Kürtler de bölgesel konularla. Kürtler kendi geleceklerini referandumla tayin edebilirler. Referandumun sonuçlarını kabul ederiz, bu özerklik, federalizm ya da bağımsızlık olabilir.”

Kamu yönetimi reformu, bölge kalkınma ajansları, açılım, Avrupa Özerklik Şartı’nın uygulanması filan derken… Ayrı devlet kurmaya kadar geldiler.
İktidar hazır, muhalefet dünden hazır, BDP niye hazır olmasın ki…
 Başkan mahkemesi
WikiLeaks belgelerine göre, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, 29 Ocak 2010’da, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’yi ikametgâhında ziyaret etmiş, DTP’nin kapatılması, askerlerin sivil yargıda yargılanması, anayasa değişiklikleri gibi konularda ayrıntılı bilgi vermişti.
CHP’li Atilla Kart, Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak, Haşim Kılıç’ın, başta ABD Büyükelçiliği olmak üzere, yabancılara istihbari bilgiler aktararak yargıçlık mesleğinin şerefiyle bağdaşmayan ilişkiler içinde bulunduğu gerekçesiyle hakkında yasal inceleme başlatılmasını istemişti. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, bu başvuruyu işleme koymadı.
Bunun üzerine Kart, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’nın “işleme koymama” uygulamasına karşı, idare mahkemesinde dava açtı:
“Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, yargıçlık görevinin vakar ve şerefiyle bağdaşmayan ilişkileri maalesef ‘tefrika’ boyutlarına ulaşmıştır. Bulgu ve iddialara göre; Mahkeme Başkanı, görüşülmekte olan konular hakkında istihbari nitelikte aktarımlar yapmıştır. Oturum ve oylamaların içeriğini aktarmak suretiyle gizliliği ihlal etmiştir. Görev ve sorumluluğuyla bağdaşmayan girişimlerde bulunmuştur. Bu gibi hallerde, konu hakkında gerekli inceleme ve araştırmanın yapılması zorunludur ya da bu konularda ‘ön inceleme’ yaptırılmalıdır. Ön incelemeyi yapmakla görevlendirilen üye, durumu bir raporla başkanlık makamına bildirmek durumundadır. Bu aşamadan sonra genel kurulda görüşme süreci başlayacaktır.
Tüm bu inceleme ve aşamaların yerine getirilmediği anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’nın tesis etmiş olduğu işlem, öncelikle hukuki ciddiyet ve sorumluluktan uzaktır. Keyfi unsurlar içermektedir. Kendi mahkemesinin, kuruluş ve yargılama usulleri hakkındaki kanun hükümlerini kale almayan bir hal ile karşı karşıyayız. Yasal dayanaktan yoksun olan, gerekçe unsurunu içermeyen, kuruluş yasasının usuli hükümlerini göz ardı eden, yasal sorumluluk ve tutarlılıktan uzak olan, keyfi yaklaşımlarla tesis edildiği anlaşılan mezkûr işlemin iptaline karar verilmesini saygıyla talep ederim.”
Kart’ın davasının sonucu, kendisini tek başına mahkeme yerine koyanlar açısından örnek oluşturacak.
Zam
Milletvekillerinin “zam” sızısı hiç dinmemiş. Yokluk içinde Kurtuluş Savaşı bile verirken “zam” istemişler.
TBMM gizli celse tutanaklarına göre, 8 Ocak 1921’de yapılan Büyük Millet Meclisi bütçesi üzerine görüşmelerde konu dönmüş dolaşmış yine Meclis üyelerine zamma gelmiş. Bunun üzerine Hakkâri üyesi Mazhar Müfit Bey söz almış:
“Bilmem mebus olan doktor arkadaşlarımız bunun mikrobunu keşfedecekler mi? Yeni bir hastalık görüyorum: Zam hastalığı. Kendimizden başladık, en ufak memura kadar zam yapalım diyoruz.”
Milletvekillerinde o zaman hiç olmazsa utanma varmış. Kendilerinin yanı sıra en ufak memura bile zam istiyorlarmış…
Açma-kapama
Prof. Dr. Emrullah Güney, gönderdiği bir ileti ile “Bir kütüphane açmak, bir mahpushane kapatmaktır” sözünü anımsatmış.
Şimdilerde mahpushaneleri yetiştiremediğimizden, kütüphane açmaya zaman kalmıyor.
 Yeni yıl
Anlamlar yükleyebilirdiniz, içinizde bir kıpırdama yaratırdı, ne bileyim ben, çiçekçilerdeki yılbaşı çiçeği örneğin. Dikenine aldırmazdınız, üstündeki kırmızı top top çiçeksi tohumlardı çeken sizi.
Mandalinanın kokusu bir başkaydı. Rakıdan yükselen anason bile yeterdi esrik geceye. İçli pilav eşliğinde tombala. Ardından kestane…
Tango kıvrak belliydi ve Doris Day’in sesi her derde devaydı.
Bir türlü ödeşemedik gitti. Böğüre böğüre kavga dövüş, itiş kakış. İnsan, kendi içinde bile ıssız kalamaz oldu.
Mahzenlerde yıllanmıyor ömürler; küfleniyor, sisleniyor, acılaşıyor, zindanlaşıyor.
Üf de, geçsin!
TRT’yi AKRT’ye çevirmiş olan İbrahim Şahin, şarkıcı Rojin’e “Aşüfte” dediği için ortalık ayağa kalktı. Başbakan, Kültür Bakanı, TRT Genel Müdürü özür diledi.
İbrahim Şahin’in görevine son verdiği, maaşını düşürdüğü, sürdüğü, emekliliğe zorladığı, dolayısıyla onurlarını kırdığı yüzlerce emektar TRT çalışanı, bir Rojin bile etmiyor!

Işık Kansu/Cumhuriyet

BDP Milletvekili Leyla Zana, Almanya’da katıldığı bir konferansta Kürt haber sitesi Rudaw’a verdiği röportajda, Türkiye Kürtlerinin kendi geleceklerine referandumla karar vermesi gerektiğini savunarak şöyle demiş:

“- İran, Türkiye, Suriye ve Irak, Kürtlerin kendi otoriteleri altında kaldığından emin olmak istiyor. Bu ülkeler Kürtler konu olduğunda hep hemfikirler.
- Birleşmiş Milletler, milletlere kendi geleceklerini tayin etme hakkı veriyor. Kürtlere karşı tehdit politikası artık bitmeli. Kendi topraklarında geleceklerine karar verebilmeliler. Özgürlük, otonomi, federalizm, bağımsızlık Kürtlerin de hakkı.
- Quebec bölgesi halkı, her 4 yılda bir sandığa giderek kendi geleceklerine karar veriyor. Bazıları bağımsızlık, bazıları otonomi ya da federalizm için oy kullanıyor. Kürtlerin de artık geleceklerine referandumla karar vermesinin zamanı geldi.
- Türkiye, Almanya’daki gibi federal bir sistem kurabilir. Ankara federal konularda, Kürtler ise bölgesel konularda karar verebilir. Kürtler referanduma gitmeli ve tüm dünya bu referandumun sonucunu kabul etmeli.”

Üniter yapısı yüzünden Batı emperyalizmi ile başı ağrıyan Türkiye’ye Kanada’da uygulanan sistemi örnek gösteren Zana’ya diyecek söz yoktur.

Fransız kolonileri 1608’de Kanada’da Quebec şehrini kurdu. Bilinir ki 1960’larda “Quebec için Özgürlük Cephesi” adlı bir grup teröre başlamış ve o süreç içerisinde siyasallaşarak Quebec Partisi (QP) altında birleşmiş, 1976’daki seçimleri kazanmıştı. 1980’de bağımsızlık için referandum yapıldı. Yüzde 59.56 “Hayır” çıktı ve Fransızca Kanada’nın resmi dili olarak ilan edildi. İş orada bitmedi; yine referandum yapıldı. Yine aynı oranda “Hayır” çıkmasına rağmen Kanada Avam Kamarası Quebec’lileri “Fransız Kanadalılar” yerine Quebec’li adıyla resmi bir ulus olarak tanıdı. Kanada bize benzemeyen, tersine 72 buçuk milletin göçmen olarak geldiği bir ülke. Leyla Zana demek istiyor ki: “Sayın Arınç Türkiye’deki Kürt yurttaşlarımıza eğitimde, anadilde ve bölgelerinde özerklik vaat ettiyse, bu uygulansın.” Bununla da Kürt yurttaşların özerklik yerine bağımsız Kürdistan devleti kurmalarına olanak tanınmasını istiyor.

Birileri rahatsız oldu

1991 yılında bölgeye giden Doğu Perinçek’in yaptığı bir konuşmayı hatırladım. Perinçek, Kürt yurttaşlara “Kardeşlik, kardeşlik” diye sesleniyor, on binlerce insan aynı sözü tekrarlıyordu. Heyecan müthişti ve Kürt-Türk birlikteliği gözler önündeydi. Ama birileri bundan huzursuz oldu, 2002’de başlayan süreçte PKK terörü giderek tırmandı. 20 yıl boyunca verdiğimiz şehitlerin sayısı neredeyse 50 binlere ulaştı.

Şimdi parçaları birleştirelim.

Serüven önce türban sorunuyla başladı, sonra hiç tahmin edilmedik biçimde PKK terörü tırmandı, şehitler vermeye başladık. Daha sonra terörün başı yakalanıp teslim edildi ve idama mahkum oldu. İktidarda MHP, DSP ve ANAP bulunuyordu ve bu ortaklık AB’nin baskısıyla idam kararını kaldırdı. Ama terör yine askerlerimizi şehit etmeye devam etti.

PKK 2010’da “Habur süreci”yle siyasallaştı ve biri kapatılınca diğerini hemen devreye sokan PKK bağlantılı siyasal parti, Meclis’te yerini aldı. O günlerde bu parlamenterlere selam vermeyen AKP, ne oldu ki birdenbire Kürtlere isteklerini yerine getirme sözü verdi? İşin garibi “özerklik” sözünü ilk veren de üniter yapı ilkesine karşı tavır alan muhalefet partisi yeni CHP’dir...

Peki. Bu cürete izin verilecek olursa ne olur? Hiç kaygılanmayın, gök kubbe başlarına inecektir.


Kurtul Altuğ/AYDINLIK

Doğruydu… Kaçakçıydı hepsi… Arap atlarının üzerine yığdıkları gâvur eskisi giysileri mayınlı tarlalardan geçirip Urfa’nın Kötüler Mahallesi’ne getirene kadar canları çıkardı. Kurşun sesleri ve jandarma korkusu geride kaldığında, terlemiş atlar bir mağaraya sığındığında; puşıya sarılmış yürekler rahat bir nefes alırdı!.. Yılbaşında tek eğlencesi vardı o kaçakçıların ve de tezek ateşinde ısınan cılız bedenli çocuklarının!..
Kötüler, Urfa’nın güneyinde, Neolitik Çağ’dan kalma mağaralar üzerine kurulmuş bir mahalleydi… Kimse bilmezdi “Kötü” isminin aslında “Guti” kavimlerinden kalma olduğunu… Sanırlardı ki, bütün cihanın tüm kötüleri bu mahalleye birikmişti!.. Oysa yanılgı, kötülükle iyiliğin çelişkisi kadar derindi orada!..
Yöre halkı gecekonduları verimli araziler üzerinde kurarken Kötüler’in sakinlerinin dağbaşını seçmesinin bir tek nedeni vardı… Orası kaçakçıların rahatça gizlenebileceği devasa mağaralarla çevriliydi!..
Avrupai yaşamlar!..
Yani aslında insanlar yaşamak için değil, yakalanmamak için sığınmıştı o kayalık ve gizemli coğrafyaya!..
Orada yaşayanlar; korkuyla atan bir yüreğin, toprağa pusulanmış paslı bir mayının kölesi olabileceğini çok iyi bilirlerdi!..
Kaçakçılıkla kötülüğün arasında yaşayanlar için çelişkiler o kadar sıradandı ki!..
Oralarda mayın da iyiydi, kurşun da!.. Puslu sabahlarda kaçakçı gözleyen jandarma da iyiydi, ekmeğini ihanetle çıkaran ihbarcılar da…
Bir tek onlar, yani kaçakçılar kötüydü!.. Kaderleri doğdukları mahallede yazılmıştı ya alınlarına, işte o yüzden “kötüler”di!..
Urfalı kaçakçılar tenlerini tel örgülerde yaralayıp baruta rajon keserek aşsalar da mayınlı toprakları, gelip yaşamak zorunda oldukları yer işte o Kötüler Mahallesi’ydi!..
Onların adları “kötü”ydü ama kalpleri bir sigara kâğıdının inceliğinde masumiyetler taşırdı!.. Büyük şehirlerin kirlenmiş insanlığından hiç de nasiplerini almamışlardı!..
Ne çocuklar çıkmıştı “Kötüler”den, koca yürekleri büyük şehirlerde yağmalanan!.. Ve ne adamlar türemişti saflıkları zalimce yumruklanan!..
“Kötüler”, mağaralarla çevrili bir mahallenin briketten yapılmış gecekondularında barınıyordu. Oysa kimi yaşamsal çelişkileri de gösteriyordu ki, yoksulluklarının içinde çağ atlamışlardı!.. Yaşam ucuz ve arabeskti ama onlar ta o zamanlar, 1970’lerde Avrupa Birliği’ne bile girmişlerdi!..
Yerli malı denilen şey onların korkuya mahkûm canlarıydı yalnızca!.. Ekmek pasaportsuz gelirdi sofralarına!..
Oyuncaklarından kıyafetlerine, şekerlerinden baharatlarına kadar namlu görmüş, sınırlar geçmişti her şeyleri!..
“National” televizyonlarından dünyanın bin türlü halini siyah beyaz izlerlerdi!..
“Tandır”ların ısıttığı yorganların altında buluşup tek kanallı televizyonu açtıklarında; kanalizasyonların açıkta aktığı o kötü mahalleden bir nebze uzaklaşırlardı!..
Hayal âleminde; ya “Uzay Yolu”nun derinliklerinde, kâh “Vadideki Hayat”ta, bazen “Dallas”ın entrikalı güzergâhında, kimi zaman da “Heidi”nin karlı yollarında yürürlerdi!..
“Taş Devri”nin “Barni”si akraba gibiydi!.. Sobe’nin mekânı mağaralarda dinozor resimleri vardı!..
Bir yanları Hz. Eyüb’ün makamıydı, diğer yanları Süryani Kralı Agbar’ın mezarı!..
Ya en sevdikleri “Dr. Kimbıl”a ne demeli?.. Babalar hep “kaçak” değil miydi zaten, kâh polisten, kâh jandarmadan kaçan?..
“Dallas”ın “Ceyar”ı bu mahallede barınamazdı!.. “Lusi” zaten potansiyel töre kurbanıydı!..
“Juwel Barthel” marka gaz ocağının üzerinde, çinko çaydanlıkta Seylan Çayı demlerlerdi…
Kahveleri Yemen’dendi… “Cığara”ları Şam’dan…
Kolonyaları Fransız “Revidor”dan, tespihleri Alman kehribarından…
Çocuklarının ellerinde Japon oyuncağı, ceplerinde ise kaçak elbiselerde buldukları “gâvur parası…”
Ya kadınları?.. Koynunda bir bacağını mayına vermiş delikanlı yatıran kadınlar!… Gözlerinde Halep sürmesi… Saçlarında Acem kınası taşıyan Şark Çıbanlı kızlar…
Evet, Urfa’nın Kötüler Mahallesi’nde yaşamlar pejmürdeydi ama sakinlerinin üzerinde her zaman “Aropa” giysiler vardı!.. Kızılhaç’ın Avrupa’dan toplayıp Suriyeli Yahudi tüccarlara sattığı “Aropa”lar!..
Kaçakçılar işte bu giysileri at üzerinde mayınlı arazilerden geçirip Urfa çarşısında ekmek parasına dönüştürürlerdi!..
Yenileri İstanbul’a “şehirli zenginler”e giderdi, defolular ise kaçakçıların tahta “kardırop”larına!..
Siz hiç altına Amerikan bezinden külot, üzerine “Boss” marka ceket giyen biçare gördünüz mü?..
Ya içinde yün fanila, üzerinde, “Valentino, Boss, Burberry, Bijan, Top Aochen” etiketli ceket ve palto taşıyan garipler?..
Ben “Cızlave” lastiklerimle kayalık yollarında koştuğum o sokaklarda, Beverly Hills eskilerinin varoşlaşan çelişkilerini çok gördüm… Üstelik üzerimde Avrupa’nın bilmem hangi kentinde, hangi çocuğun üzerinden devşirilmiş gâvur eskisi bir ceketle!..
Kötü kim?..
Kötüler Mahallesi işte böyle bir yerdi… Asya ile Avrupa, hayal ile gerçek ve alafranga ile alaturka arasında; yoksullukla varsıllığın çelişkisinin yaşandığı bir yerdi orası…
Babaları kaçakta olan çocuklar işte o mahallede, her yılbaşı gecesinde toplanır ve ev yapımı “kavurğa” (çerez) yiyerek televizyon izlerlerdi… Hele bir de naylon sofraya Washington portakalı gelmişse, değmeyin keyiflerine…
Kötüler Mahallesi hırpalanmış bir antika gibi halen Urfa’nın etrafını süslüyor… Aralarında şu satırların yazarının da olduğu sakinleri son 30 yılda göçmen kuşlar gibi bir yerlere savrulmuş olsa da… İyiyle kötü birbirine karışsa da o mahalle adıyla, sanıyla ve tüm soyluluğuyla orada duruyor!..
Peki, bana o mahalleyi neler mi anımsattı?.. AKP’den “irtica odağı”na, “Ergenekon”dan “Kafes” senaryosuna, suikastten darbe tezgâhına, PKK’den KCK’ye, terörden töreye, emperyalizmden ihanete kadar şu güzelim ülkeyi kaosa sürükleyen tüm kötülükler!..
Umutlarınızı 2010’da olabildiğince büyütün… Bu ülke karanlıktaki “kötülerin” gibi görünse de aslında aydınlıktaki iyilerin olacaktır!.. İyilerin… Yalnızca iyilerin yeni yılı kutlu olsun…

Mehmet Faraç/AYDINLIK

Sosyal demokrasi nedir?
Sosyal demokratik bir rejim nelere evet, nelere hayır der?
Bugün yapılan siyasi tartışmaların sosyal demokrasi ile ilintisi nedir?
Sade vatandaş siyasete hangi açıdan nasıl yaklaşmalı?
Bir vatandaş neden sosyal demokrat olmalı?
Düşünelim bakalım…

***
Gerçi ikincisi son zamanlarda kitlelerin gözünden oldukça düştü ama literatürde esas itibariyle iki temel ekonomik model vardır: “kapitalizm” ve “komünizm”.
Bu günlerde bu ikisine biraz yumuşatarak “liberal ekonomi” ve “ devletçi ekonomi” deniyor.
Liberal ekonomi, piyasa koşullarına göre gücü yetenin istediğini yapması, altta kalanın canının çıkması, klasik deyimiyle “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışıdır. Burada devlet piyasada kimin kazanıp kimin kaybettiğine müdahale etmez.
Saf şekline “vahşi kapitalizm” denir.

Buna karşılık, ekonomide kimsenin kişisel olarak ekonomik güçlenmesine, diğerleri aleyhine zenginleşmesine imkan vermeyen, üretim araçlarını kamu elinde tutan model komünist düzendir. Adına “kolektivizm” de denen bu düzende ekonomide hemen her şey devlet eliyle düzenlenir. Ne güzel bizim çok sayıda dolar milyarderimiz oluyor denmez, toplumun genel refahı gözetilir.
Liberal ekonominin tam zıddıdır.

Liberal ekonomi ile devletçi ekonomi bu alanda birbirlerine tamamen ters düzenleri savunurken zaman içinde ortaya bu ikisi arasında yer alan, “ortada”, ama bu iki sistemden hangisine daha yakın olduğu da ülkeden ülkeye farklılıklar gösteren bir çözüm çıkmıştır.
Bu “orta yol”un adı “sosyal demokrasi”dir.

Sosyal demokrasi, iki ayrı ekonomik sistemin arasında yer alan, ikisinin “karma”sı olan, ama sonuçta liberal ve devletçi ekonomik modeller gibi bir “ekonomik model”dir.

Bu modelde yerine göre, “ piyasacılık” ya da “liberallik” ağır basarsa sağa yakın; devletçilik ağır basarsa sola yakın bir sosyal demokrasi söz konusu demektir. Dolayısıyla içindeki tercihlere göre de sayısız denebilecek kadar çok birbirinden farklı sosyal demokrat modellerden söz edilebilir.

***
Acaba liberal, devletçi ya da sosyal demokrat rejimlerden hangisi daha iyidir diye sorulabilir.
Tabii ki bu soruya cevap vermeden önce, soruyu soranın bu ekonomik düzende “hangi konumda” olduğuna bakmak lazımdır.
Çünkü insanlar genellikle kendi çıkarına olanın “daha iyi” olduğunu söylerler.
Mantık olarak, mevcut ekonomik düzende sürekli kaybedenlerin, bu koşullarda kaybetmeye mahkum olanların devletçilikten, her zaman kazananların ise liberal düzenden yana olmaları beklenir.

Gelir dağılımında en alt dilimde yer alanların,
Fabrikalar kapanırken işsiz kalanların,
Maaşıyla geçinemeyen emekçilerin ve emeklilerin,
Ürünü para etmeyen köylünün,
“Bu ekonomik düzende ben kaybediyorum”, buna devlet müdahale etsin, bizi piyasanın acımasız dengelerine terk etmesin demesi ve tercihlerini bu yönde kullanması gerekir.

Buna karşılık, ekonomi rüzgarını arkadan alıp pupa yelken zenginliğe yelken açanların “tabii ki liberal düzen” tabii ki piyasa ekonomisi, devlet bu işlere karışmasın” demesi kadar olağan bir durum da yoktur.

***
Ancak uygulamada ne yazık ki durum böyle değildir. Seçmenler ya da vatandaşlarımız siyaseti bu kadar açıklıkla “ekonomi tabanlı” olay olarak algılamadığı zaman tercihleri farklı yönlere sapabilir. Örneğin tüm tercihlerini başlarını nasıl bağlayacakları konusuna göre belirleyebilirler.
Tercihler saptığında ne olur?

Kendi çıkarına olacak tercihler bir kenara bırakılır, karşı cephenin peşine takılınır.
Seçmenine bu temel ayrımı anlatamadıkça sosyal demokratların sonuç alması zordur.
Tartışmalar bu gerçekçi mindere çekilmeyip temelinden ayrıldıkça başarı şansı azalır.

Peki ne ile yapmalı?
Tabii ki bu konu iyi anlatılmalıdır ama bunu yapacak olanlar da, iyi kötü bu kültüre sahip olanlardır. Onlar ortaya çıkmadıkça hatta çıkarılmadıkça işin özü gözden kaçar, tartışmalar karşı tarafın istediği şekilde konu dışına çıkar. Temel tezlerle ilgisi olmayan konularda yapılan çalışmalar da ancak laf yarıştırmaya döner.

Laf yarıştırma ve bunun propagandası her zaman için karşı tarafın güçlü olduğu alandır.

Bülent Soylan

İnsan özel günlerde sevdiklerine, dostlarına, arkadaşlarına armağan vermek ister. Tabii ki imkanları oranında. Ben de tüm dost ve arkadaşlarıma
“Yılbaşı Armağanı” olarak iki bilim adamının, Büyük Önder Atatürk ile ilgili yazılarından birer bölüm vermek istiyorum. Elbette ki bu armağanların sahipleri Sayın Yazarlardır. Ben sadece “Kurye” görevini yapıyorum. Herkese sağlıklı, huzurlu, aydınlık ve bereketli yıllar dilerim…
Prof. Dr Mehmet Kerem Doksat’ın Armağanı:
Profesör. Dr. Mehmet  Kerem Doksat’ın bir yazısını sizlerle paylaşmak istedim. Özellikle genç arkadaşlarımın okumaları ve okutmalarını rica ediyorum…
CUMARTESİLİK;
*Karl Heinrich Marx’ı takdir ederim. İnsanlık ve bilhassa Batı tarihine çok isabetli nüfuz temin ettiği için…
*Mihail  Aleksandroviç  Bakunin’i severim. Samimiyetle inandığı ve kansız vaatle ulaşılacak bir anarşizm-komünizm ütopyasına bağlandığı için…
*Lev Troçki sevimlidir. Halis ve harbi olduğu için…
Lakin;
*Vladimir İlyiç Ulyanov’dan(Lenin’den) nefret ederim. Bir ütopya uğruna yüz milyonlarca insanın soyunu kırdığı için…
*Josef Stalin’den daha çok nefret ederim. Paranoyak bir katil olduğu için…
*Mao Zedong’u hiç sevmem. Komünizm diye yüz milyonlarca insanı aç bırakarak soylarını kırdığı ve Türk düşmanı olduğu için…
*Adolf Hitler’e iğrenerek bakarım. Emperyalizmin uşaklığını yapıp, hem kendi ülkesine hem de bütün dünyaya her türlü mezalimi öğrettiği ve ırkçı olduğu için…
*Benito Amilcare Andrea Mussolini de midemi bulandırır. Dönek bir soytarı ve kasap olduğu için…
Mustafa Kemal Atatürk’ü ise çok sever hatta perestiş ederim(öykünürüm-gurur duyarım) ama ona idol(put) gözü ile bakmam.
Çünkü dünya tarihinin en haklı istiklal harbini kazandıran büyük bir askeri deha ve “Ben size manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kaide bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkar etmek olur. En hakiki mürşit ilimdir, fendir” dediği için…
Ona küfreden, faşist diyen, soykırıcı diyen…
Velhasıl, tarih sahnesinden silmek için uğraşanlarla ilgili hissettiklerim için ise…
Hiçbir lisan kifayet etmez.
Terbiyem de müsaade etmez zaten…
Profesör. Dr. M. Kerem Doksat
Prof. Dr. Cihan Dura’nın Armağanı:
ATATÜRK’ÜN DİLİNDEN ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ:

*Her millet diğer milletlere nispetle bir karakter,doğal ya da kazanılmış kendine özgü bir karakter sahibidir. Diğer milletlerden farklı bir varlık oluşturur, çoğunlukla onlardan ayrı, ancak onlara paralel olarak gelişmeye çalışır.
Her birey ve her millet kendi hakkında iyi niyet bekleme, topraklarına kayıtsız sahip çıkmayı talep etme hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanılmasını yasaklayan veya sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak hak ve özgürlüğüne sahiptir.
*Milliyet sorunu bireysel ve ortak özgürlük sorunudur.
*Milliyet teorisini, millet idealini yok etmeye çalışan teoriler ileri sürülmüştür dünyada. Ancak bunlardan hiçbirinin uygulaması mümkün olmamıştır. Çünkü tarih, olaylar ve gözlemler; İnsanlar ve milletler arasında, milliyetin daima hakim ve belirleyici olduğunu göstermiştir.
Milliyet aleyhindeki büyük çapta fiili tecrübelere rağmen, milliyet duygusunun öldürülemediği ve kuvvetle yaşadığı görülmektedir.
*Türk Devleti milliyetçidir. Türkiye milliyetçi bir Cumhuriyettir. Biz ne bolşeviğiz, ne komünist. Ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü biz milliyetçiyiz, dinimize saygılıyız. Milli ülküye sadığız. Türk milliyetçiliği, Türk toplumunun özel karakterini ve başlı başına bağımsız kimliğini korumak, saklı tutmak demektir. Ancak aynı zamanda ilerleme ve gelişme yolunda, uluslararası ilişkilerde, bütün çağdaş uluslara paralel olarak, onlarla uyum içinde yürümek demektir.
*Biz milliyetçiyiz. Ancak biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan tüm milletlere saygı duyarız, onlara değer veririz. Bütün gereklerini tanırız milliyetlerinin. Kendi milletimizin varlığı ve mutluluğu için ne istiyorsak, onlar için de aynısını isteriz. Dış politikamızda başka bir devletin hukukuna tecavüz yoktur bizim.
*Bizim milliyetçiliğimiz bencil değildir, gurulu bir milliyetçilik asla değildir. Dış siyasetimizde başka ulusların hukukuna saygılıyız. Ancak hakkımızı, hayatımızı,namusumuzu savunuruz, savunacağız. Milletleri yönetenler doğal olarak öncelikle kendi milletinin varlığını sürdürmek, kendi milletinin mutluluğunu gerçekleştirmek ister.
*Biz milliyet davamızı bilinçsiz ve ölçüsüz bir dava şeklinde düşünmeyiz ve savunmayız. Bizim milliyet davamız siyasi bir mücadele konusu olmadan önce, bilinçli bir ülkü sorunudur. Bilinçli ülkü demek pozitif bilimlere, bilimsel yöntemlere dayandırılmış bir ülkü, bir hedef demektir.
*Biz milliyetçi olmadan varlığımızı sürdüremeyiz. Emperyalizmin avı oluruz, parça parça oluruz, yok oluruz.
*Ey milletim, yurttaşlarım! Dünya size saygı mı göstersin istiyorsunuz, o zaman önce siz kendi benliğinize, kendi milliyetinize saygı gösterin. Duygu olarak, fikir ve eylem olarak, bütün fiil ve hareketlerinizle sahip çıkın… Bilin ki milli benliğini bulmayan milletler, başka milletlerin avı olur.
*Sevgili Gençler! Milli varlığınıza düşman olanlarla sakın dost olmayın. Böylelerine karşı bir şairimizin dediği gibi “düşmanım sana, kalsam da bir kişi” deyin. Ancak düşmanlarınıza bu hakikati ifade ettiğiniz gündür ki erişeceksiniz kurtuluşa. Kanaatinize, ülkünüze,geleceğinize yan bakanı düşman bildiğiniz gün, ulusal benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığınız, milletin önüne dikilecek her engeli devirdiğiniz gün erişeceksiniz gerçek kurtuluşa. Ve sizlerle, sizin gibi aydın, azimli, imanlı gençler sayesindeki ki kurtuluşa mutlaka ulaşacaktır milletimiz…
En öz şekliyle Atatürk Milliyetçiliği işte budur.

Rifat Serdaroğlu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget