Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

 Düşüncenin Sıcaklığı...
Apaçık duyguları çoğaltırken yüreğinizde, başınızın üzerinden ak bir bulut geçerken, ilkyaz sürgün verirken neler düşünürsünüz?

Nisan düğünlerini, yaşamın atlasında mavileri yudumlamayı, bir aşk masalını anlatmaya başlamayı belki.

Çocuksu bir gülüşü, bir göz kırpışı...

Düşüncenin, özgürlüğün, aşkın sıcaklığını.

İnsanca yaşamayı, onurlu olmayı.

Belki hüzünlü bir günün ilk saatlerindesiniz... Bir kumsalda yürüyorsunuz...

Belki de bir şiiri anımsamaya çalışıyorsunuz:

“Bir güvercin gibi ak

o gizli kıyıda

susadık öğle üzeri:

ama tuzluydu sular.

...........

Sarı kumların üstüne

adını yazdık onun,

ama bir rüzgâr esti denizden

ve silindi yazılar

...........

Nasıl bir ruh, nasıl bir yürek,

nasıl bir istek ve tutkuyla

Değiştirdik öyle yaşamayı.”

***

Anlatılan o aşk masalında, içimizdeki o taptaze sevimlilik, avuçlarımızda bir tutku yaz güneşini andıran...

Üç gün önce nasıl yağmur yağıyordu yaşadığım kentin üzerine...

Evrenin gökkuşağı da yitip gitmişti ansızın...

Ren Irmağı kıyısında söylenen şarkılar ve bir erkeğin kadına söylediği sözler:

“Sahi sen vişne çürüğü sevdaları bilir misin?”

Dom’un çanı çalıyordu o anda...

Gözlerini yumuyordu genç kadın...

Ve ben onların iki adım ötesindeki masada Almanca konuşmalarını dinliyordum:

“Söyle bakalım sen de kırlangıç öpüşlerini bilir misin? Sen, havada kanat çırpan göçmen kuşları seyrederken bir gülü dalında kokladın mı hiç?”

Erkek şaşırıp kalmıştı...

Gözlerini gökyüzüne çevirip bakmaya başlamıştı...

Kaç yıl önceydi...

Sanırım on yıl önce tanık olmuştum bu olaya...

***

Bir masaldı yaşananlar...

Aşk masalı!

Gözlerinizi kapayın şimdi, gece kanatlansın gözlerinizde...

İnanın, aşkın yüreğinizde filizleneceğine.

Pavel Matev’i okuyun, bir şeyler anlatın birbirinize.

Ateşsiz, kavgasız aşk olur mu hiç!

Kavga olur mu hiç gözü kara girilmeden! Ateş kaygılarımızdadır yaşadığımız her günün, her saatinde.

Bizim içten esinlemelerimizdir...

***

Lorca’dan konuşun biraz...

Nasıl bir bitkidir o bahçedeki karanfil, mısır yığınlarının arasında açan.

Şimdi gecedir...

Yıldızlar da yoktur üstelik.

Ren Irmağı sarhoştur... Ren kıyısı yalnız...

Yalnızlığın çalan saati, gecenin tümlüğünde varoluş, belki o uzun yolculukları anlatır hepimize.

Kurşuni bir küheylanın üzerindeki öfkeli binici karanlığın rüzgârı olup çıkıyordu karşımıza.

Kimi ayrılıklar acıdır, can yakıcıdır bilirsiniz.

Cemal Süreya’nın dizelerini okurken o aşk masalının içine yeniden düşersiniz:

“Gülün tam ortasında ağlıyorum.

Her akşam sokak ortasında öldükçe

Önümü arkamı bilmiyorum

Azaldığını duyup duyup karanlıkta

Beni ayakta tutan gözlerinin.”

***

Yaşam unutkandır aşk gibi...

Utangaçtır, hırçındır, öfkelidir!

Yüreklerimiz eski vardiya yalnızlığındadır bir akşamüstü...

Güvercinlik kayalarında akşamı solurken, Lorca dizelerinden ayrılıp Andre Breton’un “çılgın sevisi” bir ölüm sancağını getirir karşınıza.

“Sen ölüm!

Seni hiç düşünmeden yaşadık.

Seni hiç düşünmeden yaşayacağız bundan sonra da”.

Başımızı göğe çevirip gözlerimizi iyice açtığımızda o yaşamın sayfaları çıkacak karşımıza.

Biraz utanç duyacağız, kitabı bomba görüp, uygarlığa, çağdaşlığa Fransız kalanları gördükçe...

İnceden yağan bir yağmur altında yürüyeceğiz...

Oturup düşüneceğiz uzun uzun ve haykıracağız:

“Ey aşk, ey özgürlük neredeysen kalk gel artık!”

Bekleyeceğiz umutla...
__________

Bugün saat 14.30’da TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nda Serdar Kızık’la birlikte Cumhuriyet Kitap Sergisi’nde okurlarla buluşup, kitaplarımızı imzalayacağız.

 Köy Enstitüleri 71 Yaşında...
Elinize bir Türkiye haritası alıp şu yerleri işaretlerseniz:

Kepirtepe (Kırklareli), Arifiye (Sakarya),

Savaştepe (Balıkesir), Kızılçullu (İzmir), Ortaklar (Aydın), Çifteler (Eskikşehir), Gönen (Isparta), Aksu (Antalya), İvriz (Konya), Düziçi (Adana), Hasanoğlan (Ankara), Gölköy (Kastamonu), Akpınar (Samsun), Pazarören (Kayseri), Akçadağ (Malatya), Yıldızeli (Sivas), Beşikdüzü (Trabzon), Pulur (Erzurum), Lice (Diyarbakır), Erciş (Van), Cilavuz (Kars).

Tam bir bölgesel eşitlik görürsünüz.

17 Nisan 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri’nin 14 yıl gibi bir kuşağı bile tümüyle kapsamayan zaman diliminde elde ettiği başarı, iyi bir planlamayla eğitimde nerelere ulaşılabileceğini gösteriyor.

***

Geçen şubat ayı ortasında Silivri’de görev yapan bir grup öğretmen adına bir kitap getirdiler. Cezaevi öğretmeni Şakir Bey “görüldü” damgasını vurup zabıtla verdi.

Kitap 1033 sayfa. Tam adı şöyle:

“Kuruluşunun 70. Yılında Bir Toplumsal Değişim Projesi Olarak Köy Enstitüleri.”

14 - 17 Nisan 2010’da Kastamonu Üniversitesi’nin ev sahipliğinde yapılan aynı adlı sempozyumun bildirileri toplanmış, böylesine verimli bir kitap olmuş.

Sempozyuma öncülük eden kurumların adı bile Köy Enstitüleri’nin ruhunun 21. yüzyıla taşındığını gösteriyor:

Kastamonu Gölköy Enstitülüler Vakfı, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı.

Onur konuğu Prof. Server Tanilli şu saptamayı yapıyor:

“Köy Enstitüleri insan gizilgücünü harekete geçirmenin yöntemini vermiştir. Halkçı devlet ilkesine uygundur. Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın temelini oluşturan tam bağımsızlık ilkesinin bölünmez bir parçası olan eğitimde ve kültürde bağımsızlığın gerçek örneklerinden biridir.”

70 bildiri Köy Enstitüleri’ni öylesine geniş bir yelpazede anlatıyor ki; mutlaka okura duyurmalı deyip altını çizdiğim pek çok bilgiden ancak birkaçını verebileceğim.

Köy Enstitüleri’nin her birine tahsis edilen arazinin miktarını yazsam bugünkü iktidar sahipleri, “buraya 8 site, 2 AVM sığar” diye başlar, kalan kısmı nasıl ranta çevirmek gerektiğini araştırır.

Çifteler 4 bin 400 dönüme, Pamukören 4 bin dönüme kurulmuş. Ötekiler yakın oranda devam ediyor.

Üç ana ders dalı var; kültür, tarım, teknik. Sanat eğitiminin gücünü göstermek için Aksu’daki envanteri aktaralım:

1 piyano, 1 akordeon, 12 mandolin, 15 flüt, 8 bağlama, 18 plak (eğitim içerikli), 1 pikap, 1 radyo, 24 resim, 1 film gösterim makinesi.

***

Enstitülerin kütüphanelerindeki binlerce kitaptan bazılarının yazarları şöyle:

Cervantes, Dostoyevski, Y. K. Karaosmanoğlu, Sabahattin Ali, Sofokles, Ömer Seyfettin, J. Verne, Emile Zola, Petrof, R. N. Güntekin.

Akçadağ Köy Enstitüsü’nde üçüncü sınıflar arasındaki istatistikte bir yılda en az kitap okuyan öğrenci 23, en çok okuyan 64 kitap bitirmiş.

Mezun olanlar köylere öğretmen olarak giderken her birine 150 adet kitap veriliyordu. Öğretmenler bu kitaplarla gittikleri köylerde bir okuma bölümü kuruyordu.

Sempozyumdaki bir bildirinin başlığı da şu:

“Koleksiyoncu Gözüyle Köy Enstitüsü Kitapları Üzerine”.

Araştırmacı-koleksiyoncu Haldun Cezayirlioğlu sadece Köy Enstitüleri hakkında yazılan kitapları ayrı bir birikim konusu yapmış; 300’e ulaşmış.

Türkiye’nin gerçek anlamda çağı yakalamasını amaçlayan bir siyasi iktidarın Köy Enstitüleri deneyiminden bugüne taşıyacağı çok şey var.

O güzelim aydınlanma kurumlarının 71. yaşı kutlu olsun.

 Dönme Dolap!

Önce medyamızın cesaret edip yazamadığı bir yorumu Alman gazetesinden okuyalım.

Başbakan’ın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki

konuşmasını Die Welt şöyle yorumladı:

“Hükümet yanlısı medya, Başbakan’larının bu konuşmasını ‘tarihi’ diye nitelendirerek kutladı. Şova katılan Avrupa temsilcileri de tarihi olduğu konusunda hemfikirdi, ancak tam tersi nedenlerle; kimse bu kadar kaba, aşağılayıcı ve hakaret eden bir Başbakan’a rastlamamıştı.”

Avrupalının böyle tarif ettiği bir Başbakan’ın çevresinde ona yaraşır bir kadronun yer almasını doğal karşılamak gerekiyor.

***

Başbakan bu gibileri azarlıyor.

Salgın halindeki gribi önleyecek aşı sorununda halkı zorlayıcı tutumunu ele alarak yerden yere vurduğu Sağlık Bakanı, hâlâ görevde.

Millet Meclisi Başkanlığı gibi yüce bir görevi üstlenen, son (AKP’li) başkanı, kürsüde konuşan Başbakan, “Bu tartışmalı gürültüyü engelle ya da ben engelleyeyim” diye azarladı.

O gün bu gündür TBMM Başkanı koltuğunda oturuyor.

***

Soldan sağa dönekliğini yazan ünlü bir yazar gibi, siyasal alanda soldan sağa çark eden bir başka örnek kişi, son günlerde gündemden düşmüyor.

Başbakanı Kars’taki bir anıtı ucube diye niteleyince kıyametler koptu.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, toplumdaki tepkilerden korumak için Başbakan’ının ucube dediği anıtı yıktırın demediğini söyledi.

Başbakan’ı ise hayır, yıkın bu abideyi dedim diye bakanını yalanladı.

Hatta kabine arkadaşı, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başbakan’ın fena halde azarladığı Turizm Bakanı için “Kimsenin başına Allah böyle bir olay getirmesin” dedi ama… Ertuğrul Bey, bir gece düşündü, düşündü ve…

…Başbakan’ın söylemlerini herhalde iltifat diye algılayıp bir güzel sindirdi. İstifa etmedi.

***

Başbakan kıyı kentlerinde, özellikle umduğunu bulamadığı İzmir’de oy toplar diye Günay’ı bu ilden listede baş sıraya koydu.

Günay, bir kurtarıcı! Adaylığını “İzmir beni bekliyor” diye yorumladı.

İzmir, tez elden; “Evet! Günay, İzmir seni bekliyor ama dönekliğini yüzüne vurmak için bekliyor” diye yanıtladı.

***

Fakatttt Turizm ve de Kültür Bakanı Günay, Başbakan’ına şirin görünecek fırsatı hiç kaçırmıyor.

Başbakan’ı övmeyi, Başbakan’ın azarlarını sineye çekmeyi siyaseten doğal sayıyor; lakin başka vesileleri de süratle kullanıyor.

Babasının kızı olduğunu yarattığı bir olayla kanıtlayan, RTE’nin ilaç kutusu gibi yurtiçi-dışı gezilerinde yanından ayırmadığı Bayan Sümeyye; Devlet Tiyatrosu’nda 200 kez sahneye konulan “Genç Osman” adlı oyunda çiklet çiğnemiş. Oyuncu Tolga Tuncer de kim olduğunu bilmediği bir seyircinin bu hareketini iğneleyen davranışlar sergilemiş.

Babasının kızı dedik ya; sinir küpü Sümeyye Hanım, vay sen misin başım türbanlı diye bana hakaret eden deyûp çiklet çiğneye çiğneye tiyatroyu terk etmiş.

Sümeyye Hanım’ın bu tür oyunlarda ne interaktif denilen oyuncu-seyirci diyaloğundan, ne de oyuncunun seyircinin yadırgadığı hareketini eleştiren davranışlardan bilgisi var!

O Başbakan kızı, türbanlı, ağzı çikletli! Ne yapsa yeridir…

…der gibi Bakan Günay, hop kalktı hop kalktı. Kurnaz mı kurnaz. Tabii Başbakan’a hoş görünmek için kızına yapılan hareketi ele alıyormuş gibi göründü.

Devlet Tiyatroları’nı da, oyuncuyu da oyunun “Curcuna” sahnesini de yerden yere vurdu.

***

Günay, Başbakan’a hoş görünmekle yetinmemeye, ailesini içeren konularda da ön safta görünmenin gerekliliğine inanılmasını öngören başarılı örnek.

Şairin dediği gibi, “Çık benim tabiatım, çık orta yere” dedi.

Önce Sümeyye Hanım’ı, “aileyi” mutlu edecek bir söylemde bulundu: “Devlet hâlâ Devlet Tiyatroları’nı taşımak zorunda mıdır?” dedi ve Devlet Tiyatroları’nı özelleştirerek kapatabileceğine işaret etti.

Sonra? Tepkiler yoğunlaşınca, “kapatırım” demedim diye çark etti.

Oysa ayvaz kasap hep bir hesap söylemindeki gibi: Devlet Tiyatroları’nı devletin taşımak zorunda olmadığı sözü ile kapatacağı ifadesi arasında anlam farkı var mı? Yok!

Bir dönme dolaba binmiş Ertuğrul Günay… bir türlü inemiyor.

Fırsat buldukça dönüyor, dönüyor!

 Müjdeler olsun, Ertuğrul Özkök artık bir halk adamıdır
Hiç kuşkusuz Türk basınının en çok eleştirilen isimlerinden biri Ertuğrul Özkök’tür.Kolay değil, 20 yılı aşkın süre en büyük gazetenin Genel Yayın Müdürlüğü’nü yaparken her gün köşe yazısı da yazarsanız sonucu bu olur.

Tabii bir de şu var ki, Ertuğrul Özkök’e “çakmanın” bir müeyyidesi yoktur ama getirisi vardır. Ona “çakan” egosunu tatmin ettiği gibi kendi mahallesinden de alkış alır.
Hele şu yeni yetme ve kendini “mizah yazarı” sananların yazdıkları yazılardan sonra şişmekten patlayacak hale geldiklerini sanıyorum.

Ertuğrul Özkök, Genel Yayın Müdürlüğü ve köşe yazarlığının ötesinde “rafine yaşamı” ile “gustosu” ile ve özellikle “şarap sevgisi” nedeniyle de tanınır ki, “atış serbest çakmaların” pek çoğu da zaten bu yönde olur.
Sanki “şarap sevmek ve şaraptan anlamak” halktan uzaklaşmakmış gibi algılanır nedense. Neyse, bir operasyonla Ertuğrul Özkök’ü de “halk adamı” yapmayı başardık ki, yazı bununla ilgilidir.

Bir ay kadar önce hani şu 2 milyar dolara İngilizlere satılan Mey İçki’nin başarılı yöneticisi Galip Yorgancıoğlu Berlin’deki lüks lokantalarda servis edilmeye başlanan Türk şaraplarını tanıtmak için davet etmişti bizi. Yazmıştım; Güneri Cıvaoğlu, Ertuğrul Özkök ve Serdar Turgut.
Harika yemekler yiyip, inanılmaz güzellikte şaraplar içmiştik. İşte bu yemek sohbetleri sırasında yeni çıkan Âlâ rakısı da konu olmuştu ve Ertuğrul Özkök’ün hiç “rakı sevmediğini” öğrenmiştik.

Bunun üzerine Ertuğrul Özkök’ü rakı ile tanıştırma yemeği düzenlemeye karar verdik. Söz aramızda kalmıştı.
Ama o ne ki, Güneri Cıvaoğlu sözü unutmamış, İstanbul’a döndükten sonra Galip Yorgancıoğlu ile birkaç kez konuşup “rakı gecesini” düzenlemiş.

Perşembe gecesi Rumelihisarı’ndaki İskele Restoran’da bir araya geldik. Bir eksik ve bir fazlayla.

Berlin’de sık sık “Ertuğrul Özkök’ün halka karışmasını ve rakı içmesini görmeyi özlemle bekliyorum” diyen Serdar Turgut gelemedi. Anladığımız kadarıyla eşi “Gecenin bir vakti ne işin var sokaklarda” demiş. Ama Serdar “Grip bahanesi” ileri sürdü. Onun yerine yine çok sevgili arkadaşımız Vahap Munyar vardı. Biraz gecikti, çünkü yemeğe gelene kadar 28 ayrı davete katılmış, yazıları için notlarını almış. Neyse ki başka yere gitmeyecekmiş ve yemeğin sonuna kadar kaldı bizimle.

Güneri Cıvaoğlu güveçte kuru fasulye yaptırmış; pastırmalı. İlk kez yediğim büyüklükteki fasulyeler Rodos’tan geliyormuş, pastırma da Namlı’dan çok özel. Güveç masanın ortasına kondu, Ertuğrul Özkök’e “Âlâ Rakısı” sunuldu. Özkök önce “susuz tatmak” istedi, rakının nasıl bir şey olduğunu tatmak için. Sonra suyla içilmesi gerektiğini anlattık ona ama “Yahu bu fena değil, yemeklerden önce aperitif olarak alabilirim, hatta grappanın da yerini tutar” dedi.

Gerçi yemek boyunca “Şaraba geçmeyecek miyiz?” diye söylenip durdu ama hiç istifimizi bile bozmadık.
Galip Yorgancıoğlu Güneri Cıvaoğlu’nun “pastırmalı kuru fasulyesine” ek olarak nefis bir ıstakoz ısmarlamış, üstüne de tuzda balık. Tabii konu ıstakoz olunca Güneri Bey’e çok takıldık haliyle.

Gecenin sonunda Galip Yorgancıoğlu Ertuğrul Özkök’e “halk adamı olması ve ilk kez rakı içmesi” şerefine hazırlattığı ve üzerinde “Üstad-ı Âlâ” yazılı plaketi takdim ederken gözyaşlarımızı tutamadık.

 ‘Çılgın Proje’ İstanbul’u başkent yapmak mı?
Artık partilerden parlak seçim vaatleri dinleme dönemindeyiz ve iktidar partisi de seçim beyannamesini açıklamış.İlk dikkati çeken “en önemli projelerinin ‘yeni anayasa’ olması” tabii. Başbakan Erdoğan “seçimin hemen arkasından yeni anayasa çalışmalarına başlayacaklarını” söyledikten sonra “ileri demokrasi, büyük ekonomi, güçlü toplum, lider ülke” gibi sloganlardan da söz etmiş. ‘Büyük ekonomi’ye bir de ‘raporunda yoksulluk ve işsizlikte ülkeler arasında en kötü ilk üçe girdiğimizi açıklayan’ OECD’yi inandırabilsek ne iyi olacak.

HANİ KUZU BAŞLAMIŞTI?

Yeni anayasaya seçimden sonra başlanacağını duyunca “referandum sonuçları” açıklanır açıklanmaz Başbakan’ın Burhan Kuzu’ya “yeni anayasa çalışmalarına derhal başlayın” dediği geldi aklıma. Aradan bir yıl geçti, artık çerçevesi, önemli değişiklikleri mutlaka bellidir. Zira yeni anayasa için hukuk açısından “kurucu meclis, gerekli şartların oluşması” gibi zorunluluklar olduğuna göre yine maddeleri değiştirerek yapacak olmalılar.

MİLLİYETÇİ SÖYLEMDE BÖLÜNME VAR MI?

Madem ki önemli değişiklikler belli olmalı o zaman da seçmene bu “gelecek yılın ve ondan sonraki yılların en hayati olayı”nı seçim öncesi bildirmeleri gerekir. Aslına bakarsanız bu seçimde AKP’nin ‘milliyetçi söylemleri bol bol kullanarak, Türkeş’in oğlunu da alarak’ MHP’ye bir azizlik yapma niyetinde olduğu görülüyor. Ama burada hiç söz edilmeyen püf noktası “BDP-PKK’nın taleplerinin yeni anayasada nasıl yer alacağı”dır. Öcalan son olarak “devletle görüştüğümü Türk halkı bilsin” dedikten sonra “eylemsizlik kararını 15 Haziran’a kadar uzattıklarını” söyledi. Peki, referandum öncesinden başlayarak eylemsizliği sürdüren PKK neden seçimden hemen sonraya tarih veriyor? Neden 15 Haziran?

“Özerk bölge, Türklük tanımının kalkması ve diğer istekleri”nin yapılacağı seçimden hemen sonra açıklanmazsa eyleme geçeceklerini anlatmıyor mu bu?

Anlatmıyorsa, bu konuda yeni anayasada nasıl bir değişikliğin olacağını halka bildirmeleri gerekir. Ayrıca herhalde en çok da Türkeş’in oğlu bilmek ister milliyetçi söylemin bölünmeyi içerip içermediğini değil mi? Sonra bu yanılgıyı ‘babasının hatırasına karşı bile’ telafi edemez zira..

İSTANBUL BAŞKENT Mİ OLACAK?

Erdoğan İstanbul’un “Anadolu ve Avrupa yakasında iki ayrı şehre bölüneceğini” de söylemiş ama “asıl çılgın proje bu değil” demiş. Bence çılgın proje dediği İstanbul’u başkent yapacak olması..Sanıyorum “Atatürk’ün karar verdiği başkent”in de yer değiştirdiğini göreceğiz AKP seçimi kazanırsa!

 Fransız mısın hemşerim?
Başbakanımızın “Fransız kalmışın” diye fırça kaydığı Fransız mebus, İstanbullu çıktı.

Peki ya bizimkiler?
Başbakanımızın, İstanbul’un üç bölgesinden seçilebilecek sıralara, yani, ilk 10’a yerleştirdiği
mebus adaylarına baktım. Sadece 2 İstanbullu var iyi mi… Fransız kalmış, 30’da 2.
Giresunlu daha fazla.
3 kişi.
2’si Ordulu
2’si Ankaralı.
2’si Karamanlı
2’si Sakaryalı
2’si Erzincanlı
Gerisi?
Tuncelili, Erzurumlu, Tokatlı, Trabzonlu, Kayserili, Sivaslı, Rizeli, Kırklarelili, Antalyalı, Çorumlu, Şanlıurfalı, Çanakkaleli, Diyarbakırlı, Kocaelili, Tekirdağlı, Siirtli.
(AKP’nin şu an Meclis’te bulunan İstanbul mebuslarının 6’sı İstanbullu… Seçimden sonra, en fazla 2 İstanbullu olacak. Giresun 3’tü, gene
3 olacak, şampiyon olacak.
Rize resmen küme düşmüş…
Şu anda İstanbul mebuslarının
4’ü Rizeliyken, adayların
sadece 1’i Rizeli.)
İl başkanı, Trabzonlu.
Şehremini, Artvinli.
CHP desen…
İlk 10’a yerleştirilen 30 mebus adayının 8’i İstanbullu… 2’si Tuncelili, 2’si Ordulu, 2’si Sivaslı, gerisi, Ardahanlı, Trabzonlu, Ankaralı, Çorumlu, Şanlıurfalı, Erzincanlı, Diyarbakırlı, Mardinli, Erzurumlu, Karslı, Eskişehirli, Bosnalı, Almanyalı,
Iğdırlı, Malatyalı, Elazığlı.
(İlk bakışta, hiç olmazsa AKP’den fazla gibi görünüyor ama… CHP’nin şu an Meclis’te bulunan İstanbul mebuslarının 8’i İstanbullu… Geçen seçim kadar oy alırsa, İstanbullu adayların anca 5’i mebus olabiliyor. İstanbullular ayvayı yiyor yani… Tunceli ve Sivas vitesi 1’den 2’ye alıyor, Ordu ise 0’dan 2’ye çıkarak, adeta roketliyor. İl başkanı, Malatyalı.)
MHP’ye gelince…
İlk 10’a yerleştirilen
30 mebus adayının 4’ü İstanbullu… 4’ü Trabzonlu,
3’ü Kastamonulu, gerisi, Sakaryalı, Bayburtlu, Tokatlı, Niğdeli, Çorumlu, Ağrılı, Sinoplu, Kocaelili, Karslı, Afyonlu, Malatyalı, Hataylı, Nevşehirli, Antalyalı, Ankaralı.
(İlk bakışta, hiç olmazsa AKP’den fazla görünüyor ama… MHP’nin şu an Meclis’te bulunan İstanbul mebuslarının sadece 1’i İstanbullu… Geçen seçim kadar oy alırsa, çıkara çıkara, gene 1 İstanbullu çıkaracak. MHP’nin çıkarabileceği Japonya Tokyolu bile -Ümit Özdağ- İstanbullular kadar… İl başkanı, Tokatlı.)
BDP adayları ise, Malatyalı, Adıyamanlı, Giresunlu… İstanbul’un şöhretli bağımsız mebus adaylarından, Çetin Doğan Trabzonlu, Tuncay Özkan Ankaralı, Hanefi
Avcı Kahramanmaraşlı.
Topla hemşerim…
İstanbul’un zaten alt tarafı
15 tane İstanbullu mebusu vardı, eriye eriye, 7’ye 8’e inecek.
Kütüğe kayıtlı olduğu şehir itibariyle, Türkiye’nin en kalabalık hemşerisi, İstanbullular… Nüfus cüzdanında doğum yeri “İstanbul” yazan 2.5 milyon İstanbullu var. Çıkara çıkara, anca 750
bin nüfuslu şehir kadar
mebus çıkarabiliyorlar.
Zavallı İstanbullular.

NOT:
İşin ekstra hazin tarafı, bu satırların yazarı da İstanbullu değil… N’olacak bu İstanbul’un hali diye soracak İstanbullu gazetecileri bile yok gariplerimin… Memleketlerini işgal ettiğimiz yetmemiş
gibi, gazetelerine de doluştuk, hâlâ bizi okuyorlar.

NOT 2:
Bir münasip zamanda, mesela saat 16’da, buluşalım İzmir Kitap Fuarı’nda… Bugün, İsim Şehir Hayvan’ın imza muhabbeti var. Gözünüzü seveyim, hadise çıkarmayın, önce yaşlılar ve çocuklar… Kan şekerimiz düştü bu gurbet ellerde, yumurtayı ben ayarlarım, ilk gelen boyoz getirsin lütfen.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget