Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

 Bu yazıyı birilerinin ‘pazar keyfi’ni kaçırmak için yazdım!
Ne şeriat ne darbe deriz biz… Darbeden yana bir şey demeyiz… Böyle dediğim halde bazı basın mensupları yazdılar; ‘Bu kadın ne zaman tutuklanacak’ diye. Böyle şeyler nasıl oluyorsa Türkiye’de?
Ama ben onlara aldırmıyorum. Önemli olan derneğimizin sağ salim ilerlemesi…

Sömürüye, hırsızlığa, üçkağıda muhalifiz.
Muhalif olmayıp da ne yapacağız? Onurumuzla yaşıyoruz biz…

Şubelerimizin başkanlarıyla yönetim kurulu üyelerimizi tutukladılar. Buna çok kızdım. Bana yapılana değil ama onlara yapılana kızdım. 36 bin kız çocuğuna burs veriyoruz. Bilgisayarları kopya almadan alıp gittiler. Aramanın da kuralları var. Aldıkları bilgisayarlarda burs gören öğrenci kayıtları var. Öğrenciler burslarını alamayacaklar. Bu beni rahatsız ediyor.

Hükümetin 1 Mart tezkeresi yüzünden bize hıncı var…

Türkiye’yi bu kadar küçük düşürücü davranışlarda bulunmamalıyız.

Kimsenin zarar görmesini istemiyorum. Biz bir aileyiz. Demokratik haklarını kullananlar cezalandırılırsa… Eğer bize oluyorsa kim bilir başka kimlere olacak. O ‘kim’leri de korumamız gerekiyor. Ben kimsenin zarar görmesini istemiyorum. Karamsar değilim. Beğenmediğimiz şeylere karşı demokratik haklarımızla mücadele ediyoruz. Ama kimse muhalefet istemiyor. Kimse ‘Bunu neden yaptın’ denmesini istemiyor.

Ergenekon soruşturması sırasında cinsel hayatım ile ilgili olarak bile iftiraya uğradım. Lezbiyen olduğum bile söylendi.

İsimsiz tehdit mektuplarıyla taciz ediliyoruz. Türkiye’yi çıldırtacaklar…

Hepimiz demek ki bir gece vakti gözaltına alınabiliriz. Bu çok yanlış bir şey…

Demokratik haklarını kullananlar cezalandırılıyor… Karamsar değilim maalesef bunu yaşıyoruz!”

***

Yukarıdaki sözler 18 Mayıs 2009’da kaybettiğimiz ÇYDD Başkanı Türkan Saylan’a ait…

Hastalığı ilerlemişti. Haftanın dört günü hastanede yatıyordu. Takvimler 13 Nisan 2009’u gösterirken hastaneden bir günlüğüne çıkmıştı. Arnavutköy’deki evinde kendisine kan veriliyordu.

İşte tam bu sırada basıldı evi, polis tarafından… Didik didik edildi!

Talimatı veren, Ergenekon Savcısı’ydı…
Arama 7 saat sürdü.

Polisler evden bir çuvalla çıktı. Götürdükleri, günlükleri ve gençliğinden kalma aşk mektuplarıyla, şarkı CD’leriydi…

***

Bu baskının üzerinden 2 yıl 4 gün geçti…

Ve ben bu yazıyı bilerek baskının ikinci yıldönümü olan çarşamba günü yayınlamadım, bugüne bıraktım…

İstedim ki; hayatı bu ülkeye ve bu toprağın insanlarına hizmetle geçmiş ve üstelik hasta bir bilim insanına, hem de hayatının son günlerinde o zulmü yaşatanlar bu yazıyı bir pazar sabahı okusunlar…

Evet; özellikle tercih ettim bugünü…

Onlar; nasıl 13 Nisan 2009’u ve sonrasını Türkan Saylan’a zehir ettilerse ben de bu pazar keyfini kursaklarında bırakmak istedim…

***

Kim mi “onlar?”

O baskın ve arama kararını veren savcılar, aramayı yapan polisler…

Şimdi hepsine soruyorum:

Türkan Saylan’ın evine yaptığınız o baskında ne buldunuz?
Tam 2 yıl 4 gün geçti; ne aziz hatırasına, ne evlatlarına, ne de sevenlerine bir açıklama yaptınız bu konuda…
O kocaman ayıbı işlediniz ve devekuşu gibi başınızı kuma gömdünüz…

Söyleyin beyler… Söyleyin ciddi bakışlı, bol apoletli amcalar:

Türkan’ın “vatan haini” olduğunu kanıtlayan belgeleri atın ortaya…

Susmayın artık; zaten fazlasıyla sustunuz…

Çok değil; bir ay sonra ikinci ölüm yıldönümü, devlet ciddiyetine gölge düşürmeyin daha fazla… Tamam; basın toplantısı yapamazsınız ama en azından oğlunu çağırıp anlatın…

O evi niçin bastığınızı, o baskında neler bulduğunuzu, bulduğunuz delillerle Türkan’ın hangi suçlarını kanıtladığınızı anlatın…

Eğer bir suç bulamamışsanız; o zaman da adam gibi özür dileyin!

Ya mahkûm edin aziz ruhunu ya da aklayın…
Çünkü bu ona borcunuz…

Bu; ailesine, derneğinden burs alan çocuklara, burs veren yardımseverlere, okumasına katkıda bulunduğu on binlerce öğrenciye borcunuz…

Bu; Türkiye’ye borcunuz…

***

Bu yazıyı özellikle pazar günü yayınladım Sayın Savcı…
İstedim ki; pazar keyfiniz kaçsın…

Ölene kadar her yıl soracağım bu soruları size… Yazacak yer bulamazsam mektup göndereceğim makam adresinize…
Yılda bir pazarınızı zehir edeceğim!

Hadi; anlatın, suçu neydi Türkan’ın, evini niye bastınız?

*****

GÜNÜN SORUSU

Sorum yukarıdaki yazıyı okuyan vicdan sahibi tüm yurttaşlara:

Gözümüzün önünde yaşanan bir haksızlığa seyirci kalırsak, yeni haksızlıklara döl bırakmış olmaz mıyız? Ve bize insan denir mi?

 Pilli Kuş
Çocuğun elinde naylondan bir pilli kuş vardı…

Ben hiç bu kadar çirkin kuş görmemiştim…
Rengi mor metalik, gözleri kedi gözü, gagası akbaba, kuyruğu martı, kafası leylek, ayakları iki küçük tekerlek…

Uçacakmış gibi yapıyor…

Annesi çocuğa “Yere ko da gidiversin guşgun” diye seslendi… Çocuk kuşu yere koyup bekledi, kuşun kanatları kıpırdamadı…

Çocuk havaya kaldırıp kendisi koştu, ki kuş uçmuş olsun…

Pili bitmişti çünkü…

*

Cennet gibi bir manzara…

İlerde çam ormanı ile zeytin bahçeleri birleşiyor…

Karşı dağların üzerinde hâlâ kar var… Karlı zirvelerden inen derelerin iki yanında sevdalı söğütler sıraya girmiş, su içer gibi…

Köylerin çevresindeki tarlalar yemyeşil, kimisi kahverengi belli ki nadasta…

Arada akıl almaz güzellikte göller…

Uzakta Ege Denizi…

Cennet buralar…

*

Ama bu toprakların altında birçok maden var…

Maden avcısı şirketler buraların peşindeler, çoğunu parsellemişler… Aslında çevreyi koruması gereken Çevre Bakanlığı ruhsat vermiş, tarumar ediyorlar doğayı…

Misal; nikel çıkartılacak…

Nikel, pil üretimi için…

*

Madenleri işlemek ve ayrıştırmak için yılda yüz binlerce ton asit kullanılacak…

Asit ve diğer kimyasalların derelere karışması, göllerde toplanması, toprağı zehirlemesi kaçınılmaz…

Kazılan çukurlardan milyonlarca ton toprak, kaya, kil, çakıl çıkartılıp çevreye yığılacak…

Ve 400 bin ağaç kesilecek…

*

Kaz Dağları’ndan başlayıp, tüm Ege kıyılarındaki bu akıl dışı yıkımdan dolayı zaten göllerde ve ırmaklarda balık kalmadı sayılır…

13 kuş türü bölgeyi terk etti…

Kalanların ölülerini buluyor köylüler…

*

Kuşları öldüre öldüre yapılan pillerin takıldığı çirkin pilli kuşun kanatları kıpırdamıyor çocuğun elinde…

Pili bitti…

Yeni pil için doğadaki martıların, çullukların, flamingoların, balıkçılların, ördeklerin, kuğuların ölmesi gerek…

Ki çirkin pilli kuş uçacakmış gibi yapsın…

Dolmabahçe sohbeti!
Taraf gazetesinde, 22 Mart 2011 tarihinde, Wikileaks belgelerine atfen, Başbakan Erdoğan ile eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan ünlü görüşmenin ayrıntıları yer aldı. Aydınlık gazetesi daha sonra Taraf’ın eksik bilgi verdiğini öne sürerek 28 – 30 Mart 2011 tarihli nüshalarında yine Wikileaks’e dayanarak daha kapsamlı bilgi ve iddialar yayımladı.
Belgelere göre Başbakan, Dolmabahçe’de Büyükanıt’ın önüne bazı kritik belgeler koyarak onu köşeye sıkıştırmıştı. Neydi onlar? Mesela: “Eşinin yaptığı harcamalar, Rusya’dan alınması düşünülen silah sistemleri ve helikopter ihalesi öncesine ilişkin kimi iddialar…” vs…
Daha da ilginci… Büyükanıt’ın önüne konulan şu belgelerdi:
“Orgeneral Hilmi Özkök tarafından Amerikalılara hitaben yazılmış Büyükanıt’ın Genelkurmay başkanı olmasını tavsiye eden bir yazı.
Büyükanıt NATO karargâhında istihbarat bölümünde görev yaparken Amerikalılar tarafından toplanan özel bilgiler.
Büyükanıt’ın aile seceresi hakkında Amerikalılar tarafından toplanmış bilgiler.”
CHP Milletvekili Onur Öymen, Başbakan’a yönelik bir soru önergesi vererek sordu:
- Gazetelerde yer alan bu iddialar doğru mudur? Değilse niçin tekzip edilmemiştir?
- TSK üst düzeydeki atamaları hakkında yabancı bir ülkeye önceden bilgi verip danışmakta mıdır?
- Yabancı ülkeler TSK mensuplarının özel hayatları ile ilgili istihbarat bilgileri toplayıp Türk makamlarına vermekte midir?
Aydınlık gazetesi yayını, aradan iki hafta geçtiği halde yalanlanmış değil. Sorular askıda. Onur Öymen yanıt bekliyor…

* Bizde siyaset aslında çok basit bir iş… Kürsüye çıkıp Avrupa’ya fırça atıyorsunuz, millet de “Vay be, helal olsun” deyip size oy atıyor…
Haldun Ertem

Orman arazisi kapatıp pusuya yatan vurgunculara CHP dün 2 B müjdesi verdi.
CHP’nin seçim şarkılarından biri de şu olmalı:
“Sen beni hep mazideki halimle mi tanırsın?”
Haldun Ertem

İran’da “helal internet” kuruluyormuş.
Mollalar “internet”i bir çeşit et sanıyorlar galiba…
* * *
TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, “Türkiye gıpta edilecek noktaya geldi” demiş.
Doğrudur. Ama batan geminin mallarını bedavaya kapatmak isteyenler açısından.
Fahrettin Fidan

İş bölümü!
Ankaralı meslektaşımız dün taksiyle bir yere gidiyormuş. Şoförle sohbet ederken konu politikaya gelmiş. Meslektaşımız iktidarı, özellikle de Tayyip Erdoğan’ı eleştirmeye başlayınca şoför:
- Öyle diyorsun ama abi demiş, adamlar çok güzel işler yapıyorlar. Mesela hızlı tren. Benim oğlum bu tren sayesinde Ankara’da oturup Eskişehir’de okuyabiliyor.
- O tamam. Okulu bitince iş bulabilecek mi peki? Öyle bir umut var mı?
Meslektaşımıza şoför arkadaşın yanıtı şu olmuş.
- Eee abi, her şeyi de Tayyip Bey’den beklememek lazım. Gençlere işi de muhalefet bulsun artık!

Oyuncak Müzesi
Oyuncak Müzesi’nde o kadar güzel bir akşamdı ki…
Belgin Akın ve Sunay Akın ile Oyuncak Müzesi’nin çalışanları biz gazeteci ve televizyoncuları akıl almaz bir zarafetle ağırladılar. Sunay Akın bizleri:
- Sizlere müthiş bir sürprizim var, diye çağırmıştı…
Önce kapıdan bir sürpriz çift girmez mi?
Futbolcu Arda Turan ile nişanlısı Sinem Kobal…
Onlara ne alaka diye soran gözlerle bakan bizlere Hıncal Uluç açıklama yaptı:
- Arda ve Sinem, Sunay Akın’ın sohbetlerini çok severek dinlediklerini anlattılar. Onları Sunay’la tanıştırmamı istediler. Aldım getirdim…
Dönelim gecenin sürprizine.. Sürpriz kocaman bir bebek eviydi…
Çok ender bulunan bir oyuncakmış… Sunay İsviçre’de bulmuş, satın almış…
Herhalde binlerce avroya mal olmuş ama müzeyi alabildiğine süslemişti.
Oyuncak müzesi Türkiye’de başlıbaşına bir olay…
Sunay 17 yıl önce Nürnberg’deki oyuncak müzesini gezerken mest oluyor, böyle bir müze kurmaya karar veriyor…
Sonraki yıllarında yazarlıktan, sahne ve TV şovlarından kazandığı bütün parayı tarihi oyuncaklara yatırıyor…
6 yıl önce Erenköy’de aileye ait büyük konağı oyuncak müzesine dönüştürüyor. Bugün içinde 5 bin parça tarihi oyuncak bulunan, dünya çapında bir müzeye sahip Türkiye… Aile yalnızca birkaç trilyonluk konağı müzeye tahsis etmekle kalmamış… Bizzat kolları sıvamış… Sunay’ın eşi Belgin hanım, kızkardeşi ve dostları da müzede gece gündüz gönüllü olarak çalışıyor. Devlet ne mi yapıyor? Bu müzeyi ticari işletme sayıp elektriği – suyu konutlardan bile yüksek fiyatla satıyor… Bilet parasının yarısını da vergi diye alıyor. Müze ancak Sunay’ın şahsi çabası ve dostlarının katkılarıyla ayakta duruyor.
Sevgili Sunay’ı değerli bir şair ve sanatçı diye alkışlardım…
Eşiyle birlikte yarattığı bu müze hepsinin üzerinde bir eser… Bir mucize…
Prag’daki oyuncak müzesini gezen bir dostumuz bizimkinin çok daha iyi olduğunu söyledi mesela. Çoğu müzeyi bizimki çoktan geride bırakmış.
Bir insan (ve ailesi) hayatta en çok ne başarabilir? İşte ancak böyle bir şeyi…
Erenköy’deki müzeyi mutlaka geziniz…


Kaddafisevmezlerle Kaddafiperverler kapıştılar Libya’da. Bir halk ayaklanması. “Yeter artık bu Kaddafi düzeni” diyenler daha yüksek çıkardüar seslerini. İç savaşa döndü iş.
Her nedense Avrupa’nın uykusunu kaçırdı durum… “N’olucak bu Libya’nın hali? N’olucak bu Kaddafi sorunsalı? Müdahale etmek şart! İnsanlar ölüyor orada!”
Akşamüstü toplandı Birleşmiş Millet-ler’in kodamanları… Kaddafi gitmeli; Libya’ya demokrasi getirilmeliydi. Gerekirse silahlı müdahale yapılabilirdi.
O gece kendi kendine, silahlı müdahalenin şart olduğuna karar verdi Fransız, bombaladı Libya’yı… “İşte son model uçaklarımız! Bunlar yeni, akıllıbombalarımız! Biz de hiç az süper bir devlet değiliz. Pardon yani!”
Güngörmüş bir deve çölde yan gelip yatmış geviş getirirken başladı bomba yağmuru. Geviş getirmeyi kesti, gökyüzüne çevirdi başım deve. Uçaklar gördü gökyüzünde. Onlar ifraz ediyordu bombaları.
“Kim lan bunlar?” diye söylendi.
“N’oluyor lan?” diye silkindi uykusundan yanına uzanmış öbür deve.
- Savaş başladı galiba.
- Kiminle kim arasında?
- Bizimle binleri arasında. -Birileri kim?
- Ben de onu merak ediyorum.
Develerden uzaklara düşüyordu bombalar. Düştükleri yerden alevler, simsiyah dumanlar yükseliyordu gökyüzüne.
“Zula bir yere mi gitsek?” dedi öbür deve. İstifini bozmadan yanıtladı onu güngörmüş deve:
- En zula yer burası.
- Zula olur mu? Tabak gibi ortadayız.
- Çöle bomba atmazlar. -Ne biliyorsun?
“O bombanın tanesi dünyanın parası. Niye çöle atsınlar? Dertleri develeri öldürmek değil ki. Savaşı kazanırlarsa onlara da deve lazım. ‘Sırtıma düşman bindirmem’ der misin sen?” dedi güngörmüş deve.
Öbür deve bir an duraladı, soma yanıtladı:
- Yop! Ne fark eder? Sırtıma kimse bin-mese, iki hörgücümün arasında kimse olmasa, özgürce fink atsam çölde, daha iyi elbette. İlle biri binecekse sırtıma, dost, düşman fark etmez, şişman olmasın yeter!
“Uyumaya devam et o zaman!” diyerek geviş getirmeyi sürdürdü güngörmüş deve. “Ben sırtıma kimseyi bindirmem” demenin bilincine erememiş teslimiyetçi öbür deve yeniden daldı uykuya.
Siperde bekleyen Amerika, amiboid hareketlerle Natosal şemsiyeyi açıp devraldı bombardıman nöbetini… “Bunlar en son uçaklarımız! Uzay gemisi dizaynından yararlanarak ürettik. Şunlar en son model bombalarımız!”
Hangi kanalı açsam, sabahtan akşama kadar bomba reklamı… “Bin tane alana, 3 tane bedava! Her ülkeye lazım. Hemen sipariş verin. Elimizde çokaz var!”
“Bu uçaklar çok değişik!” dedi gökyüzüne bakan öbür deve.
“Hepsi aynıdır. Üstünden geçtiklere yere bomba sıçan demir kuşlar” diye söylendi güngörmüş deve.
Libya konusunu rayına oturttuklarını düşünen Birleşmiş Milletler kodamanları, “Ashnda Suriye’de de demokrasi yok yahu!” muhabbetine giriştiler.
“Zaten orada herkes Fransızca bilir” diye pis pis süitti Fransız.
Derken Suriye karıştı. Sanki kuş gribi, domuz gribi türünden salgın bir hastalık; Ortadoğu’yu saran domino hareketi… O ülkeden öbür ülkeye pıt diye sıçrıyor.
ve. “Ben sırtıma kimseyi bindirmem” demenin bilincine erememiş teslimiyetçi öbür deve yeniden daldı uykuya.
Siperde bekleyen Amerika, amiboid hareketlerle Natosal şemsiyeyi açıp devraldı bombardıman nöbetini… “Bunlar en son uçaklarımız! Uzay gemisi dizaynından yararlanarak ürettik. Şunlar en son model bombalarımız!”
Hangi kanalı açsam, sabahtan akşama kadar bomba reklamı… “Bin tane alana, 3 tane bedava! Her ülkeye lazım. Hemen sipariş verin. Elimizde çok az var!”
“Bu uçaklar çok değişik!” dedi gökyüzüne bakan öbür deve.
“Hepsi aynıdır. Üstünden geçtiklere yere bomba sıçan demir kuşlar” diye söylendi güngörmüş deve.
Libya konusunu rayına oturttuklarını düşünen Birleşmiş Milletler kodamanları, “Ashnda Suriye’de de demokrasi yok yahu!” muhabbetine giriştiler.
“Zaten orada herkes Fransızca bilir” diye pis pis süitti Fransız.
Derken Suriye karıştı. Sanki kuş gribi, domuz gribi türünden salgın bir hastalık; Ortadoğu’yu saran domino hareketi… O ülkeden öbür ülkeye pıt diye sıçrıyor.
Suriye’ye kadar gelmesi bizim sınıra dayanması demek. Bize de sıçramasın?
Çünkü, basılmamış kitabın müsveddesini yasaklayan, ne üe suçlandıkları bilinmeyen gazetecileri yıllardır hapiste tutan, sabaha karşı olur olmazinsanların evini basıp didik didik darbe planı arayan, herkesin telefonunu dinleyen, yargıyı mengeneye almış, vatandaşına biber gazı sıkan bir düzene de kolay kolay demokrasi denilemez.
İster misin Birleşmiş Milletler’in kodamanları bir akşamüstü toplanıp “Türkiye’ye de doğru dürüst bir demokrasi şart!” deyiversinler!
Fransız balıklama dalar olaya: “Zaten Hatay’da hâlâ birçok insan Fransızca konuşuyor. Üstelik her pastanede kruvasan bulunur!
Zor ayıklarız taşın pirincini! Bu durum Mısır’a, Libya’ya akü vermeye benzemez. Fakat sanırım böyle bir durumda Obama iki kepçe kulağım birden çeker Fransız’ın ve bizi korur.
Zaten biz başkanlık sistemine yelken açmış bir model demokrasiyiz. Gereksiz karamsarlık üretmeyelim; padişahımızın kıymetini büelim!

CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum, AKP'nin kurduğu düzeninin ''kleptokrasi'' olduğunu öne sürerek, ''onların kurdukları bu kleptokratik düzeni başlarına yıkacağız'' ifadesini kullandı.
Batum, yaptığı yazılı açıklamada, ''AKP'nin kurduğu düzenin bugün farklı kavramlarla tanımlanmaya çalışıldığını; faşizmden oligarşiye, teokrasiden diktatörlüğe farklı kavramlarla AKP'nin yarattığı düzenin çözümlenmeye çalışıldığını'' öne sürdü.
AKP'nin kurduğu düzeni karşılayan hiçbir kavram bulunmadığını öne süren Batum, şunları kaydetti:
''İleri demokrasi dedikleri şey, faili meçhuller, işçi, emekçi, öğrenci ve kadına yönelik şiddet, kısacası zam, zulüm, işkencedir. Ancak kişisel olarak ben AKP'nin kurduğu düzeni kleptokrasi olarak tanımlıyorum. Kleptokrasi, politik yozlaşmanın hakim olduğu, siyasal faaliyetin bütün aktörlerinin sadece kendi yararlarına en üst düzeyde bir düzen kurdukları sistemi ifade eder. Evet, bugün AKP'nin kurduğu düzen, sadece kendisine çalışan ve devletin, milletin bütün kaynaklarını yandaşlara aktaran bir nitelik taşımaktadır.
Asıl dertleri kendileridir. Asıl dertleri yandaşlarıdır. Bu yüzden kendilerine yakın medya, kendinden geçecek kadar CHP'ye saldırmaktadır. Çünkü onlara aktarılan bütün hortumları keseceğimizi biliyorlar. Yandaşlara verdiklerini halka, millete vereceğimizi biliyorlar. Bu yüzden Aile Sigortası'na bu denli pervasızca yaklaşıyorlar. Ama onlara inat, bütün kaynakları ve zenginlikleri millete vereceğiz. Ve onların kurdukları bu kleptokratik düzeni başlarına yıkacağız.''

Ergenekon davası sanıkları, önceki akşam Silivri 4 ve 5 No'lu Cezaevi'nden, Silivri 1 No'lu Cezaevi'ne sevk edildi. Aynı koğuşta kalan Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan, tek kişilik hücreye konuldu.
‘Bu yapılan intikam mı’ Mektup gönderen Balbay ve Özkan, “Ankara’dan gelen emirle gece 03.00’te zorla koğuşlarımıza götürüldük. Mustafa Balbay F-3’e, Tuncay Özkan B-3’e. Bir 28 Şubat günü yapılan bu zulüm, intikam mı? Hiçbir sorun çıkarmamış, disiplin cezası almamış 2 tutuklunun hiç gerekçe gösterilmeden ayrılıp tek tek hücrelere konması hangi yasada var” sorusunu yöneltti.

Silivri’den mektup

‘KARAR ANKARA’DAN’


28 Şubat 2011 Pazartesi günü saat 16.45’te koğuşun demir kapısı şangırdadı. İçeri hızla 3 ikinci müdür, 3 gardiyan girdi; “Hazırlanın, bu akşam sizi 1 No’lu Cezaevi’ne nakledeceğiz” dedi.

“Neden” diye sorduk, “Ankara’dan” yanıtını verdiler.

Gerekçesinin açıklanmasını istedik, “Yeniden düzenleme, tüm Ergenekon tutuklularını oraya naklediyoruz. 5 No’ludakiler de dahil” dediler.

Böyle ani naklin olamayacağını, bunun bize yazılı olarak bildirilmesini, naklin belli bir süre sonra olması gerektiğini söyledik. Uzun itirazlardan sonra 2 satır yazılı bilgi getirdiler. Yazıda sadece “Ankara’dan gelen emrin” sayısı yer alıyordu. Akşam saat 21.00 sıralarında toparlanmaya başladık. Gece yarısından hemen sonra 00.30’da tüm eşyalarımızı poşetlere koyup koğuşu terk ettik. Tüm eşyalar çıkarılırken tek tek Xray cihazından geçirildi. 01.30 sıralarında 1 No’lu Cezaevi’ne getirildik. Öteki tutukluların bir kısmı bizden önce getirilip koğuşlarına aynen kondu. Bizden sonra getirilenler de kısa bir süre sonra koğuşlarına geçti. Biz, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan saat 03.00’e kadar bekletildik.

Birlikte yeni koğuşumuza geçmeye hazırlanırken bir görevli yanımıza gelip, “Eşyalarınızı ayırın, sizi tek tek ayrı koğuşlara koyacağız” dedi. Nedenini sorduk, “Ankara’dan gelen emir” dediler. Ankara’nın Türkiye’deki 75 bin tutuklu ve hükümlünün hangi koğuşlarda kalacağını saptama işi olmadığını, bunun bize yönelik bir “hapis içinde hapis yaratma, bir daha cezalandırma” olduğunu söyledik. Israrla bu kararın değişemeyeceğini, biraz daha direnirsek zor kullanacaklarını sert bir ifadeyle birkaç kez yinelediler. Bu sırada çevremizi 50’ye yakın gardiyan sardı. Eşyaları birlikte topladığımızı, pek çok günlük kullanım malzemesinin ortak olduğunu, bunu ayıramayacağımızı anımsattık, “Şimdi çok acil eşyalarınızı alın, yarın sabah ayırırsınız” dediler.

Yapılan bu tecrit işleminin yazılı olarak bize bildirilmesini istedik. Bunun olmayacağını anımsatıp, gerekirse zorla koğuşlara götürüleceğimizi yinelediler.

Bu koşullarda tek tek koğuşlarımıza götürüldük. Mustafa Balbay F-3’e, Tuncay Özkan B-3’e.

1 No’lu Cezaevi’ne ilk getirilen tutuklular biziz. Koğuşlar yeni inşaat artıkları, izleri ile dolu. Yeni inşaat tozu içinde.

Sormadan edemiyoruz:

Bir 28 Şubat günü yapılan bu zulüm, intikam mı?

Cezaevi yönetimine hiç sorun çıkarmamış, herhangi bir disiplin cezası almamış 2 tutuklunun hiç gerekçe gösterilmeden ayrılıp tek tek hücrelere konması hangi yasada var?

Adalet Bakanlığı’nın görevi Türkiye’deki tüm tutuklu ve hükümlülerin hangi koğuşlarda kalacağını düzenlemek mi, yoksa kamuoyunda tanınmış iki aydınla özel olarak uğraşmak mı?

Hakkımızı yasalar önünde arayacağız demek istiyoruz ama, böyle bir mekanizmanın da kalmadığı hissi içindeyiz.

Bu hukuksuzluğa, bu zulme karşı artık hitap edebileceğimiz tek kurumun halkın vicdanı ve onun temsilcileri olduğu düşüncesindeyiz.

Mustafa Balbay

Tuncay Özkan

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget