Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Köprüden Önceki Son Çıkış
Önümüzdeki 31 Mart seçimleri, genel seçim değildir, iktidarı belirlemeyecek ama, alınacak sonuçlar iktidar için bir güven oylaması olacaktır ve bu nedenle, en başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere, bu seçimde muhalefetin alacağı sonuç ve elde edeceği başarı, iktidarın ve ülkenin kaderini ve geleceğini belirleyecektir.

Seçim sonuçları, iktidarın ve ülkenin kaderi kadar, CHP'nin ve lideri KILIÇDAROĞLU'nun da kaderini ve geleceğini şekillendirecektir.

Bu nedenle 31.Mart seçimleri herkes için, köprüden önceki, hatta cehennemden önceki, son imdat ve kurtuluş çıkış kapısı niteliğinde ve önemindedir.

Bu itibarla, 31 Mart seçimlerine, silahlardaki eşitsizliğe rağmen, CHP ve diğer muhalefet partilerimiz ve halkımız çok büyük önem atfetmeli ve asla yanlış yapmamalıdırlar.

Seçimin bu önemine rağmen bakıyoruz, ana muhalefet partisi CHP, seçimlerin çok yaklaşmasına rağmen, hala İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı adayını belirlemede zorlanıyor, keza İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı adayını belirlemesine rağmen, ilçe belediye başkanları adaylarını belirleyip açıklayamıyor. İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı adayı dahi bu duruma isyan etmiş ve koskocaman İstanbul’un her noktasına tek başına ulaşma zorluğu içinde bırakılmıştır.

Bu gecikme, affedilemez bir hatadır.

Erken seçim kararı alınmış ve baskın bir seçimle karşılaşılmış değildir, seçim tarihi önceden bellidir, ana muhalefet partisi bugüne kadar niçin hazırlıklarını tamamlayarak adaylarını açıklayamıyor, anlaşılır gibi değildir.

Seçim ittifakı, bize göre, bu gecikmede bahane değildir. Rakiplerin adaylarını gördükten sonra aday belirleme taktiği de, geçerli bir mazeret olamaz, rakibe göre aday belirlemek, bir güvensizliğin ifadesidir, İzmir adayının tam açıklanacağı sırada, şimdiki başkan'ın tekrar aday adaylığını açıklaması nedeniyle, CHP'nin İzmir adayını açıklamayı ertelemesi de özgüven eksikliğidir.

CHP yönetimi ve liderinin, kararsızlıklarını, özgüven eksikliklerini kamuoyuna ve seçmene göstermeleri halinde, o seçmen, CHP'ye nasıl güvenip oy verecektir?

CHP, zaten bu ülkede pek sevilemeyen bir parti konumundadır, seçmen gözünde CHP sanki iktidardaymış gibi algılanmakta, iktidarın yaptığı kötü işlerden ve yapamadıklarından, haksız olarak CHP sorumlu tutulmakta, seçmenler gözlerini ve kulaklarını CHP'ye dikmişler ve CHP yönetiminin ve genel başkanının hatalarına odaklanmış ve bekliyorlar, iktidar partisi de, iktidarda olduğunu unutarak, muhalefet partisiymiş gibi, ülkenin sorunları nedeniyle sürekli CHP'yi eleştirmektedir.

Tüm bu gerçekler karşısında, CHP yönetiminin ve genel başkanının; kararsızlık ve özgüven eksikliği olarak görülebilecek hatalardan sakınması, kendilerinin ve ülkemizin geleceği adına çok önemlidir.

Ülkemiz insanları, CHP lideri ve yönetimi, diğer tüm muhalefet partileri; ülkenin, kötü yönetimden kurtuluşu için, köprüden önceki, son imdat çıkış kapısında olunduğunun bilincine varmalıdırlar artık.

Güner Yiğitbaşı

22/01/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Fazıl Say Konseri
AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı; ünlü sanatçı Fazıl SAY'ın daveti ile Ankara’da icra ettiği “Truva Sonatı” konserine katılmış ve Fazıl SAY'ı ayakta alkışlamış, konser sonunda sahneye çıkarak bir konuşma yapmış, Fazıl SAY'a, Aşık VEYSEL'in Kara Toprak parçasının da yer aldığı plak hediye etmiş, Fazıl SAY da ona CD.' lerini armağan etmiş, ERDOĞAN kulise de geçerek, Fazıl SAY ile sohbet etmiş, Fazıl SAY'a sevgili Fazıl diye hitap etmiş, miş ve miş.

Bunlar, bazı ERDOĞAN gerçeklerini değiştirir mi, Sayın ERDOĞAN'ın güzel sanatlara ve sanatçılara olan olumsuz bakışının temelinden değiştiğini gösterir mi bizlere?

Asla,EDOĞAN'ın; böyle sanatın içine tüküreyim gibi sanatı ve sanatçıları aşağılayan sözleri, arşivlerde yerlerini korumaktadır.

Beğenmediği bazı heykelleri söktürüp attığı, henüz belleklerdedir.

Fazıl SAY; kişisel olarak, sanattan hoşlanmayan bir Cumhurbaşkanının, davetini kırmayarak, konserine gelmesinden ve kendisini ayakta alkışlamış olmasından, kendisine hediye sunmasından, sahnesine çıkmasından, kulisine gelerek kendisiyle sohbet etmesinden, o an için   mutluluk ve gurur duymuş olabilir, bu mutluluk içinde ve nezaketen Cumhurbaşkanına CD'lerini armağan etmiş olabilir.

Ama, Fazıl SAY gibi, muhalif ve gerçek bir sanatçının, kişisel olarak mutluluk duyması ve gururlanması yeterli değildir, Sayın EDOĞAN'ın, konserine gelip kendisini ayakta alkışlaması, bize göre  inandırıcı değildir.

Fazıl SAY; ERDOĞAN'ı konserine davet ederken;

Aylar önce biletlerinin tükendiğini övünerek söylediği konserine önceden bilet alan gerçek sanat sever dinleyicilerinin, ERDOĞAN'ın da katılımı nedeniyle, protokol ve sıkı güvenlik tedbirlerinin yaratacağı sıkıntı ve işkence yaşayacaklarını,

ERDOĞAN'ın; meydanlarda, alenen sanata ve sanatçılara yönelik eski eylem ve söylemlerini,

Konserinin,31 Mart seçimlerinin propagandasına malzeme olabileceğini,

Bu ülkenin gerçek mizah ustaları, sanatlarıyla ülke yararına muhalefetlerini ortaya koyan ve bu nedenle haklarında soruşturmalar açılan, belli aralıklarla karakola giderek imza verme ve yurt dışına çıkamama adli kontrol tedbirlerine layık görülen Metin AKPINAR ve Müjdat GEZEN gibi sanatçılarımızın içine düşürüldükleri sıkıntılarını aşağılanmışlıklarını ve değersizleştirilmişliklerini,

Düşünmüş ve bu koşullarda dahi, mutlu olabilmiş ve gururlanmış mıdır acaba?

Merak ediyoruz doğrusu.

Güner Yiğitbaşı

21/01/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Hedef Tahtasına Konulan Gazete Sözcü!...
Sözcü Gazetesi'nin yazarları hakkında FETÖ'ye yardım suçundan açılan ikinci davanın ilk duruşmasına dün (18/01/2019) başlandı.
Bu ikinci dava, önceki SÖZCÜ davası ile birleştirildi ve  birlikte karar verilecek.
Bu iki dava da; görünürde, sanıkları gazetenin sahibi ve bazı tanınmış  yazarları olsa da, asıl amaç ve  hedef tahtasına konulan, SÖZCÜ GAZETESİ ve onun şahsında iktidara muhalif, demokrasiden ve özgürlüklerden yana olan halkımızın muhalif sesinin kısılmak istenmesidir.
Görsel ve yazılı basında tekel kuran ve tüm muhalif sesleri yok etmeye ant içmiş olan siyasal iktidar, SÖZCÜ Gazetesinin sesini kısmak ve gazeteye el koymak için elinden geleni yapmakta ve adım adım bu amacına yaklaşmaktadır, bunda en ufak bir şüpheniz olmasın.
İktidarın tetikçileri, bazı sözde gazeteciler, SÖZCÜ'ye el konularak yönetiminin kayyuma devredileceği bilgisinin işaret fişeğini ateşlemişlerdir.
SÖZCÜ Davası, basın özgürlüğünün, demokrasinin sanık sandalyesine oturtulduğu bir davadır, yazarları hakkındaki uydurma ve gerçek dışı suçlamalar, asıl amaca ulaşmaya yönelik bir araçtır.
Koltuğu asla bırakmak istemeyen, yerel seçim olmasına rağmen, 31 Mart da alacağı bir seçim yenilgisinin; erken seçimleri tetikleyeceğinin ve sonun başlangıcı olacağının bilincinde olan siyasal iktidar, işi şansa bırakmaya asla niyetli değildir. Bu seçimleri kazanmaya mahkum olduğunun çok iyi bilincindedir.
Bu nedenle önce HALK TV de Uğur DÜNDAR'ın Halk Arenasındaki muhalif sesini kısmış, kendilerinden yana taraflı bazı üyelerinin görev sürelerini uzatarak Yüksek Seçim Kurulu'nun işi bitirilmiş ve sıra SÖCZÜ Gazetesinin muhalif sesini kısmaya gelmiştir.
İşin üzücü yanı, SÖZCÜ Gazetesinin işinin bitirilmesi görevi; Anayasaya göre milletin egemenlik haklarından biri olan yargı yetkisini Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız bir şekilde kullanmakla görevli olan Türk Yargısına verilmiş olup, yargı da sergilediği tutumuyla, millet adına kullandığı yargı yetkisini kötüye kullanarak, siyasal iktidar adına hareket ettiği şüphesini ciddi şekilde ortaya koymuştur.
Türk Milleti adına yargı yetkisi kullanan savcılar, Gazetede yorum yapılmaksızın, salt haber olarak yer verilen 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet iddia ve soruşturmaları manşetlerini delil kabul ederek, basın yoluyla işlenen ve dört aylık dava açma hak düşürücü süresini çoktan geçiren haberleri ısıtarak suçlama konusu yapmıştır.
SÖZCÜ GAZETESİ, haber ajanslarından aldığı 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet iddia ve operasyonlarıyla ilgili haberleri, halkın haber alma özgürlüğüne saygı gereği yayınlamış ve bu soruşturmaların gerisindeki FETÖ'yü övücü yayınlar ve yorumlar yapmamıştır.
17/25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturması, FETÖ'nün emniyetteki ve yargıdaki uşakları tarafından, siyasal iktidarı düşürme amacıyla yapılmış olabilir, ama gazeteciler bu amaca takılmadan, para sayma makinaları, ayakkabı kutuları içinde ele geçen milyon dolarlar, teknik takip sonucunda elde edilen görüntüler, bir bakanın açık itirafları, bu soruşturmanın mimarlarının; Balyoz ve Ergenekon gibi siyasal iktidarın hoşlarına giden soruşturma ve davalarının, altlarına zırhlı Mercedes makam araçları tahsisi edilen ve öve öve göklere çıkarılan savcıların olması nedeniyle,17/25 Aralık operasyonunu haber olarak gazetelerinde yayınlamışlar, bunda bir sakınca görmemişler ve gazetecilik görevlerini yapmışlardır.
Şimdi bu gazetecilik görevlerinin ve bazı eleştirel köşe yazılarının gündeme getirilerek, SÖZCÜ ve bazı yazarları hakkında FETÖ'ye yardım ettikleri iddiasıyla haksız ve mesnetsiz davaların açılması ve tüm bu yaşanan hukuk dışı gelişmeler, siyasal iktidar tarafından, SÖZCÜ Gazetesinin hedefe konulduğunun, SÖZCÜ için çanların çalmaya başladığının açık göstergeleridir maalesef.
Ülkemiz bunu hiç hak etmiyor.

Güner Yiğitbaşı

19/01/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Suçlu kim? - Güner Yiğitbaşı
Ülkenin kuru soğanı dahi ithal eder duruma düşürülmesinin, tarımın yok edilmesinin, cari açığın, döviz sıkıntısının, işsizliğin, pahalılığın, yoksulluğun, ekonomik krizin gerçek suçluları kim ya da kimlerdir?
Lütfen, suçlu siyasi iktidardır demeyiniz.
Bize göre, gerçek suçlular:
17 senedir ülkeyi tek başlarına istedikleri gibi yöneten, daha doğrusu bir türlü yönetemeyen ülke sorunlarına çözümler getiremediği gibi, ülkemiz için Suriye sorunu gibi yapay sorunlar yaratan siyasal iktidara karşı kullanabileceği demokratik oy silahını bir türlü kullanamayan;
Asgari ücretle yoksul bir şekilde çalışmak zorunda kalan emekçilerdir.
Her sene maaşlarına zam bekleyen ama hak ettikleri zamları elde edemeyen, yoksulluk içinde sürünen ve buna rağmen, ısrarla siyasal iktidara destek olmaya devam eden emeklilerdir.
Ağır vergi yüklerine, dövizdeki dalgalanmalara rağmen, ülke ekonomisine katkı sunmaya gayret eden bazı iş adamlarımız ve ihracatçılarımız dır.
Mazot, ilaç ve sulama masraflarını dahi karşılayacak gelir elde edemeyen, ürettiği ürünleri yok pahasına satmak veya tarlada bırakmak zorunda kalan çiftçilerdir.
İş bulabilmek için, kapı kapı dolaşan, bir kısmı da iş aramaktan vazgeçerek kahve köşelerinde vakit geçirmek zorunda kalan işsizler ordusudur.
Ağır vasıtalı vergilere ve buna bağlı hayat pahalılığına ses çıkaramayanlardır.
Yap işlet devret yoluyla yapılan köprü otoyol gibi yatırımlardan yararlanmadığı halde, bunlar için yapımcı şirketlere verilen kar garantilerini kesesinden ödemek zorunda kalmalarına rağmen seslerini çıkaramayanlardır.
Başarısız siyasal iktidarı sandıkta demokratik yolla iş başından uzaklaştırmak için tek ölçü olması gereken, ”bu iktidar gerçekten başarılı mıdır, görevde tutulmalı mıdır, yoksa iş başından uzaklaştırılmalı mıdır, bundan daha kötüsü olabilir mi? ”sorusunu kendisine sorarak, kendi vicdanında vereceği cevaba göre, muhalefetteki kötünün en iyisi partiyi iş başına getirecek yerde, bu başarısızlığı 17 yıl da tescillenmiş iktidara karşı alternatif olacak bir partiyi seçebilme yeteneğinden yoksun, ön yargılı seçmenlerdir.
31 Mart seçimlerinde göreceğiz bakalım.

18/01/2019
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“Bir kan vermeyle üç kişinin hayatını kurtarabilirsiniz. Kazancınız üç hayat, kaybınız sıfır”.
Kızılayın Kan Stokları Azalıyormuş Kan Verelim
Kara gün dostu Kızılay’ın, “kan stoklarının azaldığını” açıkladığı ve halktan kan vermeyi istediği şu günlerde, küçüklüğümden kanla ilgili anılarımı da anımsayarak kan konusuna değinmek istedim.
Benim de kan vermeye karşı özel ilgim vardır. Gerçekten hepimizin ne zaman kana gereksinim duyacağımızı Tanrı bilir. Hangimizin ne zaman herhangi bir kazada, ameliyat, doğum vb gibi zamanlarda kana gereksinim duyacağımızın zamanını kimse kestiremez. Aynı zamanda istenilen anda kan bulunamazsa, kan kaybından nice kişilerin yaşamlarını yitirdiğini biliriz.
Kan alma üniteleri ve araçlarının yanından geçerken görevlilere zaman zaman sorarım, bu gün ne kadar kan aldınız, diye. Bazen “maalesef ancak on ünite”, bazen “kana ihtiyacı olan kimselerin yakınları tarafından alabildik” gibi yanıtlar aldığımı duyarım.
Öyleyse, her an kana gereksinim duyacağımızı düşünerek biz de fırsat buldukça Kızılay’a kan verelim, böylece verdiğimiz kanlar Kızılay’da stoklanınca gün gelir bize verdiğimiz bu kan bize can verebilir.
Kızılayın Kan Stokları Azalıyormuş Kan Verelim
Kana karşı özel bir ilgim olduğunu söylemiştim. 1945 yılında doğduğumdan üç ay sonra annem Gülbahar genç yaşında “dem gitmeden” yani kan kaybından yaşamını yitirir. O zamanları ilçede bile doktor yoktur, hastalar tecrübeli yaşlıların kocakarı ilaçları ile tedavi edilmeye çalışılırmış. Yazıya ayrı bir renk katmak için küçüklüğüme ait ilginç bazı ayrıntılara da yer vermek istiyorum.
İşte böylece gencecik annemi kan kaybından kaybettikten sonra, beni koruyan yetiştiren Zeynep Ebem (babaannem) nasıl besleneceğimin, emzirileceğimin derdine düşer, kah kucağına alır emziren kadınlara götürür köy kadınlara emzirirmiş, kah şekerli su, çorba vb sıkıntı büyütmüş. Büyüdükçe analıklar elinden nice dayak yediğimi, azarlandığımı, dışlandığımı acı ile anımsarım.
Kızılayın Kan Stokları Azalıyormuş Kan Verelim
Büyüdükçe Zeynep Ebeme babamgillerle birlikte hep “ana” derdim. Babam ve amcalarım şaka yollu, ulan teres bizim anamıza neden ana diyon, o bizim anamız” derlerdi. Buna ben üzülürdüm, korkardım benim anamı elimden alacaklar diye. O nedenle ilkokul dördüncü sınıfa kadar Zeynep Ebeme sarılarak uyurdum. Beşinci sınıfa gelince Zeynep Ebem, “sen büyüdün galan, ayrı yat, günah” dedi, beni koynundan uzaklaştırdı. Ben de ayakları tarafına aynı yatakta ayrı yastıkta yatmaya razı olurdum.
Büyüdükçe öğrenci oldum annemin kan kaybından öldüğünü hiç unutmadım, öğretmen oldum yine unutmadım. Her yaşlı kadına şimdilerde “anne” derim. 
(Yıllar önce bir gün bir elinde bir eşya ile giden kadına anne dedim yardım etmek istedim, sinirli bir yapıdaymış demek ki kadın bana, “bana niye ana diyon, babanı mı gördüm”  dedi. Aman Tanrım, sanki yüzüme bir tokat vurdu, sandım. (Olsun yine ana derim).
Kızılayın Kan Stokları Azalıyormuş Kan Verelim
Bu “dem gitme”  (kan kaybetme) olayını hiç unutmadım; onun için, kanın değerinin bu kadar önemli olduğunu anladım, yaşadım ve hiç unutmadım, artık her ay Kızılay’a kan vermeye başladım, hangi şehre gitsem, nereye gitsem tam on beş yıl kan verdim. Böylece genç yaşta ölen anamın ruhunu şad etmek istiyordum. Şimdi tam olarak hatırlamıyorum, 50 üniteden fazla kan vermişim Kızılay’a. Onun için on yıl kadar önce Kızılay bana altın madalya verdi.  Madalya plaketimi (onurluk belgemi) ve altın madalyamı çalışma odamın mutena yerinde saklarım, şimdilerde. Bilindiği gibi Kızılay, 10 ünite kan bağışta bronz, 25 bağışta gümüş ve 35 ve daha yukarı bağışta altın madalya ile ödüllendiriyor. Sadece bu kan vermeyle yetinmedim, bütün organlarımı da bağışladım, bu bağış kartımı da sürekli yanımda taşırım.
İşte böylece sizin de ananız, kızınız, bacınız kan kaybetme olayı ile karşılaşabilir. Sadece onlar mı? Trafik kazası geçirenler (ne zaman trafik kazası geçireceğimizi kim bilir?). Olası büyük bir depremde çok büyük kan gereksinimini düşünelim (depremin ne zaman olacağını kim bilebilir?) Ameliyat esnasında (ne zaman ameliyat olacağımızı kim önceden bilebilir) Öyleyse bütün bunların başımıza geleceğini düşünerek,  önceden hepimiz Kızılay’a kan verelim, daima kan stoklarımız hazır olmalıdır.
Ayrıca, aniden çıkacak bir savaşta, binlerce asker ve sivilin yaralandığını ve bunlara acilen verilecek kanı düşünün.  Zamanında kan stoklarımız dolu olursa, hemen kan nakli ile can kayıpları en aza indirilmiş olur. Allah muhafaza kan stoklarının olmadığını veya bittiğini düşünün. 
Kan kaybında, kan naklinde zaman çok önemlidir, zamanın değerini bilerek zamanında kan verip kan stoklanmasına yardımcı olalım. Çünkü Kan şimdilik dünyanın hiçbir fabrikasında kan yapılamıyor, ancak insanoğlunun bünyesinde imal ediliyor.
Kızılayın Kan Stokları Azalıyormuş Kan Verelim
Basına yansıyan haberlere göre, Türk Kızılay Genel Başkanı Kerem Kınık, twitter hesabından “kan stoklarının azaldığını” duyurdu. "Acil duyuru" uyarısıyla herkesi kan bağışı noktalarına çağıran Kınık, "9 bin ünite kan bağışı almak zorundayız" dedi.
Kızılay Genel Başkanı Dr. Kerem Kınık,  kış koşulları nedeniyle kan stoklarının azaldığını belirterek vatandaşlara kan bağışı çağrısında bulundu.
Dr. Kerem Kınık; "Acil Duyuru" başlığıyla yayınladığı mesajında, "Kan stoklarımız azaldı, Kan ihtiyacımız arttı. Kış şartları nedeni ile kan bağışı sayılarımızda ciddi düşüş var. Her gün hastalarımız için 9000 ünite kan bağışı almak zorundayız. Sizleri Kızılay kan bağış noktalarımıza bekliyoruz"

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 

Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir. (Blaise Pascal) 

Adaleti, yüksek bir kanun olarak kabul etmekten vazgeçen millet, bu felaketini hiçbir başarı ile telafi edemez. (W.E.Channıng)

Şapka Çıkartılacak Bir Savunma...
Bilindiği gibi, R.T. Erdoğan, Anayasa’da açıkça belirtilen düşünce ve ifade özgürlüğünü bir tarafa bırakıp en küçük eleştiride bile, başta Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kılıçtaroğlu olmak üzere binlerce vatandaşlar hakkında “Cumhurbaşkanına hakaret” davaları Açmıştı. Son tespitlere göre R.T.Erdoğan tarafından 20 binden fazla vatandaşa tazminat davaları açılmış. Bu dünya demokrasi tarihinde görülmemiş bir tahammülsüzlükdür ve bu dava sayısı ile bir rekordur.(1)
Özellikle Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı Kılıçtaroğlu hakkında öylesine kinli intikamlı bir düşüncede ki, kendisi açıkladı geçenlerde, Kılıçtaroğlu’na açtığı tazminat davaları için, “avukatlarıma dedim ki yeter ki tazminata mahkûm edin de paraları sizin olsun” diye açıklamalarda bulunuyordu. Ana muhalefetin eleştirilerine tahammül edemeyen içi kin ve nefret dolu RTE, elindeki sınırsız devlet rantının gitmesinden korktuğu için muhaliflerine, muhalefete en ağrı eleştirilerde bulunuyor ya da davalar açıyor.
O Baskıcı yöneticiler ne oldu?
Bu iktidarın ilham kaynağı olan DP Lideri Başbakan Menderes de, CHP ye öylesine tazminat davaları açmıştır ki CHP nin bütün mallarına el koydurmuştur.
Yine bu iktidarın ilham alıp adına bazı kurumlarına adını verdikleri ll. Abdülhamit de muhalif bildiklerini binlerce parayla beslediği gizli hafiyelerle takip ettirir, başta sürgün olmak üzere zindanlara attırmıştır. Ülkelerinin aydınlanmasından başka istekleri olmayan Ziya Paşa’dan, Namık Kemal’e kadar binlerce devrin aydınlarına kan kusturmuştur. Öylesine ifade ve düşünce hürriyeti kısıtlanmıştı ki burnu büyük olan ll. Abdülhamit “burun” ve “patlıcan” sözcüklerini bile yasaklamıştı.
Böylesine baskıcı liderler ne oldu dersiniz, mazlumların ahi ile tarihin çöplüğünde beddualarla gark olup gitmişlerdir. O zamanları Derviş Vahdeti gibi gericileri, Volkan gibi gerici gazeteleri kat be kat aşan şimdi çok daha fazla muktedir yanlısı gazeteler ve yandaş kalemler bulunmaktadır.
Bu girişten sonra, bir arkadaşımın (Müf. Mehmet Ayhan’ın) yine e-postama gönderdiği Dr. Sanatçı Mustafa Altıoklar’ın, yine bir hakaret davasında yaptığı ve bilimsel bir manifesto gibi savunmasını aşağıya alıyoruz. Bir de siz vicdan ve mantık açısından bu savunmayı okuyun ifade ve düşünce özgürlüğü açısından hükmünüzü veriniz. Çağdaş dünyada neden geri kaldığımızın cevabını bu düşüncelerle hüküm veriniz.
70 bin öğrenci Hapiste(2)
Sevgili okuyucu işte bu yazımı yazdığım 15.01.19 günü, Cumhuriyet’te yazan Emre Kongar’ın  “Hapisteki Öğrenciler” başlıklı yazısından, on binlerce öğrencinin hapiste olduğunu duyunca inanın dehşete kapıldım. Sürekli kendi kendime, adaletsizliğin, haksızlığın, yönetimdeki nice anormalliklerin zirveye çıktığı günümüzde üniversiteler, öğrenciler neden tepki vermez, neden sessiz kalır, diye düşünürken, öğrencilere yapılan zalimce baskıyı da rakamsal olarak öğrendim ve sonsuz bir üzüntü ve kedere kapıldım. Protestolara, boykotlara karışan öğrenciler üzerine öylesine baskı uygulanıyormuş ki, hapse atılmak, tutuklanma yanında öğrencilerin bursları-kredileri kesiliyormuş, yurttan atılıyorlarmış. (ODTÜ öğrencilerinin Cumhurbaşkanı RTE yi protesto etmeleri ve hapse atılmalarını anımsayınız) Uzatmadan Emre Kongar’ın yazısına bir de siz göz atın, lütfen.
İşin dehşetini düşünebiliyor musunuz, demokratik bir ülkede Türkiye’de 70 bin öğrenci hapiste. Dünyanın hangi demokratik ülkesinde böylesine bir dehşet durum var, bulamazsınız.  Düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmak için olayları eleştirirken konunun dışına çıktık.
Dr. Mustafa Altıokların(3)dediği gibi RTE gerçekten ruh sağlığı bozuk mu?
En iyisi konu dağılmadan isterseniz Dr. Mustafa Altıokların manifesto gibi savunmasına bir bakalım. Mahkeme tıbbi teşhis ve bilgilerle söylenilen bu ilginç savunmaya yeni ulaştığımız için biz de bu yazımızda bunu irdelemek istedik.
Ünlü yönetmen Mustafa Altıoklar CNN Türk’de Aykırı Sorular programında Recep Tayyip Erdoğan için "Narsistik Kişilik Bozukluğu olduğunu” söyleyerek "kendisine rapor vermek lazım 46 raporu" ifadelerini kullanmıştı.
Erdoğan’a kullandığı bu ifadeler için mahkemede savunma yapan Altıoklar'ın Erdoğan için söylediği ifadelerden geri adım atmadı. Altıoklar, “hakaret etmediğini bir doktor olarak teşhis koyduğunu” söyledi.
Şapka Çıkartılacak Bir Savunma...
İşte Altıoklar'ın Savunması

“Saygıdeğer Yargıçlar,
“Ben bugün burada bir hakaret davasından yargılanırken savunmamı DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ kavramı üzerine kurmayacağım. HAYIR… Ben aslında bugün burada bir SAVUNMA YAPMAYACAĞIM… Bugün ben burada sizlere bana daha 24 yaşındayken verdiğiniz resmi bir görevi hatırlatacağım ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI’nın 27.maddesinden bahsedeceğim.
ANAYASAMIZ’ın 27.maddesi; “ Herkes, bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkına sahiptir.” Demektedir.
Bendeniz, 1984 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş, bir hekimim. (BELGE 1). Mezuniyetimi takip eden hafta hekim olarak mesleki kariyerime başladım. Henüz 24 yaşındayken sizler gibi hâkimler ya da savcılar karara bağlayacakları dosyaları tarafıma göndererek davalarıyla ilgili şahısların akıl sağlığının yerinde olup olmadığına dair raporlar talep ettiler. Benim ve benim gibi pratisyen hekimlerin, dikkatinizi çekerim psikiyatri uzmanları değil, pratisyen hekimlerin verdikleri kanaat raporları doğrultusunda adaletin gereğini yerine getirdiler. Bizler o akıl sağlığı raporlarını vermeyecek olsak kanun önünde suçlu sayılabilirdik. Özetle şahsımın verdiği kanaat raporları sizlere ışık tuttuğu için yargıya varabildiniz. Şimdi ise o günlerin üzerinden tam otuz yıl geçti ve değirmende değil, hekimliğimin yanı sıra yazar ve yönetmen olarak iştigal ettiğim karakter analizleriyle ağarmış saçlarımla, artık epeyce tecrübeli bir hekim olarak vardığım Narsisistik Kişilik Bozukluğu kanaatimden dolayı “şüpheli” sıfatıyla karşınızdayım. Söz konusu şüphe ise hakaret ettiğimdir. Savcılık makamı iddianamesinde “Akıl hastalığına vurgu yapılması, eleştiri ve düşünce özgürlüğü sınırlarını aşarak hakaret suçu teşkil etmektedir.” Demektedir. Her şeyden önce akıl hastalığına hakaret demek, akıl hastalarına hakarettir. Ben sözlerimde hakaret unsuru bulmamaktayım, eleştirmeye niyet dahi etmedim, hele hakaret yoluyla suç işlemeye kastım hiç olmadı. Çünkü ben teşbih yapmadım, teşhis koydum. Müştekide Narsisistik Kişilik Bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncem olmadı. Hekimlik etiği hastalarının durumlarını alay konusu yapmaz, aşağılamaz, hele hakaret amaçlı asla kullanmaz. Biz hekimler tababet ve şuabatı sanatlarının tarzı icrasına ehliyet almadan önce bu madde üzerine de ant içeriz ve içtik. Davaya söz konusu olan açıklamamda ise aynen meslektaşlarım olan Türk Tabipler Birliği mensubu hekimlerin duyduğu kaygıyı kamuoyuyla paylaştım.
“ Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkâlâde endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.”

Şapka Çıkartılacak Bir Savunma...
(BELGE 2)
Bakın ben sadece altı yıllık tıp fakültesi eğitimi almakla kalmamış, 1987-1991 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak akademik kariyer yapmış uzman bir bilim adamıyım. (BELGE 3). Bu belgeyle ve Anayasa’nın 27.maddesine göre “bilimi serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma hakkı”na fazlasıyla sahibim. Yayma hakkıma sahip olduğumu ben değil sizlere kılavuzluk eden T.C. Anayasası söylemektedir. Bu kanun maddesinden açıkça anlaşılabileceği gibi, doktor kimliğimle tıbbi kanaatlerimi açıklarken, örneğin; ilk cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk'ün sol göğsünde, Çanakkale’de aldığı şarapnel yarası nedeniyle ömrü boyunca yanık skarı taşıdığını, ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün sağır olduğunu, yine Cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’in obes olduğunu, Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit'in parkinson olduğunu söylememle veya Şafak Pavey'de extremite yoksunluğu; Meclis Başkanvekili Sadık Yakut'ta vitiligo varlığı ya da sabık Başbakan'ın uzaktan gördüğüm kadarıyla omurga sorunundan bahsetmem hakaret sayılmazken; bir psikiyatrik kanaat teşhisimin hakaretten sayılması esas itibariyle ikirciklidir. Müşteki vekilleri; “müvekkilimiz Altıoklar’a sormamıştır ki kendi akıl sağlığını, bu nedenle açıklamaları hakarettir demektedir.” Oysa Recep Tayyip Erdoğan yolda düşse, ilk müdahale edenlerden biri ben olurum. Doğru tedaviyi uygulamadan önce de kalp krizi nedeniyle mi, inme indiği için mi yoksa sara nöbetinden dolayı mı düşüp düşmediğini teşhis etmem gerekir ve bu teşhisi koyarken hastanın bana sormasını da beklemem. Beklersem suç sayabilirsiniz. Çünkü durum acildir. Davamız konusu olan teşhisim de acil bir durumun önlemi olarak kamuoyuyla paylamıştır. Bununla birlikte içinde bulduğum çevrede kuduz hastalığı taşıyan bir vaka teşhis etsem, hem müdahale etmek, hem de kamuoyuna bildirmekle yükümlü olduğumu yasalar söylemektedir. Çünkü burada kamuoyunun sağlığı söz konusudur. Davamızda da kamuoyunun akıl ve bedensel sağlığı tehlike altında olduğu için yetkili kuruluşları uyarmak üzere teşhisimi açıkladım. Teşhisim koruyucu hekimliğin gereğidir. Bunlarla birlikte bir doktorun kamuoyuna mal olmuş, her gün defalarca televizyon başta tüm medya organlarında karşılaştığı şahsiyetlerle ilgili fiziksel hastalık teşhisinin olağan ama psikiyatrik hastalık teşhisinin suç unsuru sayıldığını yazan bir kanun maddesine yazılmamış Magna Carta dâhil hiçbir kanun kitabında rastlayamazsınız. Fiziksel hastalıklarla ilgili teşhis koymam ve rapor vermem suç teşkil etmezken, akıl hastalığıyla ilgili teşhis koymam suç olamaz. Müştekinin doktor yorumu yapmamı hakaret sayarak şikâyet etmesi, narsisistik kişilik bozukluğu teşhisini doğrulamaktadır. Çünkü narsisistik kişilik bozukluğunun en temel teşhis kriterlerinden birisi de eleştiriye tahammülsüzlüktür.

Şapka Çıkartılacak Bir Savunma...
Narsisistik Kişilik Bozukluğu
Bu noktada Sayın mahkemenin müsaadesiyle şikayetçi tarafından hakaret olarak addedilen narsisisistik kişilik bozukluğu hakkında özet bir bilgi vermek isterim. Karar yüce Türk adaletinindir. Narsisistik kişilik bozukluğunun temel özelliği büyüklenmecilik ve üstünlük duygusudur. Tüm dünya Psikiyatristlerinin kabul ettiği DSM-IV tanı ölçütlerine göre, bir kişiye narsisistik kişilik bozukluğu denebilmesi için aşağıda verilen kişilik özelliklerinin beşinin bulunması yeterlidir: (BELGE 4)

1. Kendisinin özel, eşi bulunmaz ve herkesten çok daha önemli olduğunu düşünür.
2. Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik ve yetenekleri olduğunu sürekli deklare eder.
3. Üstün, seçilmiş ve ilahi kuvvetlerce vazifelendirilmiş olarak bilinmeyi bekler.
4. Kendilerine hayrandır. Çok beğenilmek ve sürekli dışarıdan onay görmek ister.

5. Her şeyi yapmaya hak kazanmış ve özellikle kayırılacak bir kişi olduğunu düşünür.
6. Kendi çıkarları için, amaçlarına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını kullanır.
7. Empati yapamaz, başkalarının duygularını ve gereksinimlerini tanımaz.
8. Her başarılıyı kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanır.
9. Küstah, kendini beğenmiş davranış ya da tutumlar sergiler.

Narsisist kişi her yaptığının mükemmel olduğunu düşünür. Eleştiriye duyarlılık ve kırılganlık narsisitik kişilik yapısının en belirgin özelliklerindendir. Narsisistik kişi kendini aşırı değerli hissettiği için eleştirilmeye karşı çok duyarlı ve kırılgandır. Şikâyetçi Erdoğan da kırılgandır. Bir doktor teşhisini şikâyet ederek dava açtığına göre, belli ki epeyce kırılmıştır. İşte kendisi için de, yakın çevresi için de, ülkemiz için de, içinde yaşadığımız coğrafyamız ve hatta dünya için de endişelerimiz bu noktadan kaynaklanmaktadır. Bu çerçevede şikâyetçi Erdoğan’ın bir sonraki celseye teşrif etmesini, sizlerin huzurunda, sizlere ve şikâyetçi olduğu bendenizin gözetiminde şikâyetinin derinindeki dinamikleri, nereden rencide olduğunu anlatmasını talep ederim. Bununla birlikte şikâyetçinin şikâyetlerini ve dinamiklerini dinlemek ve bilirkişi heyet raporu vermek üzere, tarafsız bir üst kurum olan Türk Tabipler Birliği’ni temsilen bir psikiatristler heyetinin yüce mahkemenize gelerek gözlem ve inceleme yapmasını talep ederim. Böylelikle şikâyetçi için kullandığım “narsisistik kişilik bozukluğu” kavramının bir teşhis mi, yoksa teşbih mi olduğu konusunda yüce mahkemenizin karara varmasının da daha adil olacağını düşünmekte olduğumu bildiririm. Hal böyle olunca özetle şikâyetçi Recep Erdoğan’ın bu mahkemeye gelmeyecek olursa, tam teşekküllü bir hastanede söz konusu belirti ve bulgulara sahip olmadığının belgelenmesini, aksi halde hatalı teşhis ve beyanda bulunduğumu kabul edeceğimi açıkça beyan ederim. Kısaca, Recep Erdoğan’ın akıl sağlığı durumunun bilirkişilerce rapor edilmesini talep ederim.

Şapka Çıkartılacak Bir Savunma...
Son Söz:
Yüce mahkemenizin, hekim olan şahsımı, bu davayla suçlu bulması halinde tarihe geçeceğini düşünmekteyim. Şöyle ki; “hakaret davası” olarak anılan bu davada, dava konusu olan bir hakaret söz konusu değildir. Çünkü ben bir teşbih yapmadım, teşhis koydum. Teşhis koyan bir hekimi yargılayan bu mahkeme, hakaret davasına baktığı için değil, teşhis koyan tıp bilimini yargıladığı için tarihe geçecektir. Saygılarımla…”

Prof Dr. Ahmet Saltık da, bu konuda sitesinde yayınlanan “Narsistik Kişilik Bozukluğu ve Erdoğan” başlıklı yazısında, R.T. Erdoğan ve yönetimi konusunda bir tıp adamı gözüyle şöyle bir teşhis koyuyor:
“…80 milyona varan nüfusuyla dev bir ülke ve pek çok başka devlet, uluslararası kurum. RT Erdoğan’ın 12 yılı aşan yönetiminden illallah demektedir.
Bir “hal” çaresi bulunamamaktadır. Toplum neredeyse nefsi müdafaaya geçmiştir.
RT Erdoğan’ın davranışlarındaki tutarsızlıklar, çelişkiler onlarca, yüzlercedir.

Önceki gün de “ülkemizin bir anonim şirket gibi yönetilmesi gerektiğini” söyleyerek demokrasiden ne denli uzak ve son derece tehlikeli niyet ve düşünceler taşıdığını
kendi ağzıyla açıklamıştır. Şirketler 
Kapitokratik / Kapitokrasi ile (sermaye gücü ile
kapital ile) yönetilen yapılardır; toplumlar ise Demokrasi ile yönetilirler…”(4)

Tıp adamları böyle dediğine göre vatandaş da bu teşhise dikkat etmeliler, diye düşünüyorum.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
SONNOTLAR
(1) Kılıçdaroğlu’na 8 senede 822 bin TL ceza: “Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 2010'dan bu yana Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılan tazminat davaları için 822 bin 500 TL cezaya mahkum edildi. Kılıçdaroğlu'nun avukatı Celal Çelik söz konusu davalardan büyük bir kısmının Yargıtay'dan döndüğünü bir kısmının da halen temyiz sürecinde olduğunu söyledi.
CHP lideri Kılıçdaroğlu son olarak Man Adası iddiaları yüzünden açılan davada 359 bin lira manevi tazminat davasına mahkûm edildi. Geçtiğimiz 8 senede sonuçlanan toplam 15 davada Kılıçdaroğlu’nun  822 bin TL ceza ödenmesine karar verildi.
İşte o davalar ve verilen para cezaları:
29 Haziran 2010: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan olduğu dönemde, Kılıçdaroğlu’nun CHP Grup Başkanvekili görevini yürütürken, Muğla’nın Seki Beldesi’nde 5 Haziran 2009’da düzenlenen mitingde yaptığı konuşmada kişilik haklarına hakaret ettiği gerekçesiyle manevi tazminat davası açtı. Ankara 20. Asliye Hukuk Mahkemesi, Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’a 4 bin TL manevi tazminata mahkûm etti…”
https://www.sozcu.com.tr/2018/gundem/kilicdarogluna-8-senede-822-bin-tl-ceza-2527219/
(2) “İki yıl önceki bilgilere göre bile hapisteki öğrencilerin sayısı korkutuyor! 
CHP İstanbul Milletvekili ve İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Gamze Akkuş İlgezdi’nin, sorusuna yanıt veren Adalet Bakanlığı, “2016 yılı sonu itibarıyla Ceza İnfaz Kurumlarında lise ve dengi okullar ile önlisans ve lisans programlarına kayıtlı toplam hükümlü ve tutuklu öğrenci sayısının 36 bin 33, açıköğretim programlarına kayıtlı toplam hükümlü ve tutuklu sayısının ise 33 bin 268” olduğunu, yani toplam mahpus öğrenci  sayısının 69 BİN 301 OLDUĞUNU AÇIKLADI.
…..
2017 tarihinde hapistekilerin sayısı 220 bin dolayındadır. Öğrenci sayısının Bakanlığın bildirdiği gibi 37 bin olduğu düşünülse bile bu, hapistekilerin yüzde 17’si gibi inanılmaz bir yüzdenin öğrenci olduğunu gösteriyor.
Bunlara bir de 15 Temmuz 2016 askeri kalkışmasına emirle götürülen 1200 dolayındaki askeri öğrenciyi eklerseniz durumun ne denli vahim olduğunu daha iyi anlarsınız”.
Hapisteki Öğrenciler Emre Kongar  15.01.19 Cumhuriyet
(3) Mustafa Altıoklar kimdir?
Türk yönetmen, yapımcı, senarist, oyuncu ve fiziatrist Mustafa Altıoklar, 1 Ocak 1958’de doğdu. Baba tarafından Konyalı, anne tarafından ise Batum'dan Ünye'ye göç etmiş Gürcü bir aileye mensuptur. Eğitimini TED Ankara Koleji/İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi/Gazi Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksek Lisans olarak tamamlamıştır. Uzmanlık alanı fizyoterapidir. İlk eşi Yasemin Erkan'dan ayrılan Mustafa Altıoklar'ın bu evliliğinden Arya Su adlı bir kızı dünyaya geldi.
Çok sayıda filmlerde rol alırken, çok sayıda da film yönetti. Aldığı çeşitli ödüller vardır.
(4)https://ahmetsaltik.net/tag/tayyip-erdogan-icin-narsistik-kisilik-bozuklugu/

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget