Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Kadın,  Kutup Yıldızı… Dr. Noyan UMRUK
Karanlık çöktüğünde ilk görünen kutup yıldızı, yaşamı aydınlatan, yaşama çeki düzen veren, onu çekilir hale getiren kadının diğer adıdır.  

Bu evrensel gerçekliğin çağdaş öncüsü yüce önder bakın ne diyor:

''Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez… Ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.''

Kadın,  Kutup Yıldızı… Dr. Noyan UMRUK
Ve;

Yıl 1930 kadınlara belediye seçimlerinde seçme hakkı,

Yıl 1933 Köy Kanunu'yla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme hakkı,

Yıl 1934 Anayasa'da yapılan bir değişiklikle milletvekili seçme ve seçilme hakları .

Yıl 1935 devrimci kalkınmanın öncülerini, genç kız ve delikanlılarını yetiştiren, üreterek öğrenilen Köy Enstitüleri

Yıl 1937 Haklar verildikten sonra ilk seçim, kadınlar 18 temsilci ile Mecliste..

Bu hakların uzunca mücadeleler sonucu kadınlar tarafından elde edilmesi Fransa ve İtalya’da 1946’da, İsviçre’de ise 1971’de…

Kadın odaklı karşı devrim:

Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla başlayan karşı devrim, Marshall yardımlarının olumsuz etkisi ile adam gibi bir sanayileşme sürecinin sekteye uğratılması, Aydınlanma ateşinin yavaş yavaş söndürülmesi ile Anadolu’nun, özellikle Anadolu Kadınının üzerine çökmüştür.

Kadın,  Kutup Yıldızı… Dr. Noyan UMRUK
Giderek hızlanan bu süreçte günümüzde Anadolu Kadını;

*Karşı devrimin günah keçisi,

*Her türlü aşağılanmanın hedefi,

*Üç de yetmez beş tane tekerlemesiyle adeta bir kuluçka makinesi,

*Tercihleri, görünümü, davranışları, giderek gülmesi dahi sıkı denetim altında tutulması gereken mahlukat,

*Yaşı ne olursa olsun taciz ve tecavüze müstahak,

*Bu durumlara karşı çıktığında ise öldürülmesi ya da dövülmesi “hafifletici nedenlerle” caiz görülebilir bir yaratık haline dönüştürülmek üzere…

Sizce Aydınlanma Devrimini yeniden canlandırmaktan başka çare var mıdır?

Yoktur…

S.Arabistan Riyad Türk Okulu’nda Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapan ve de izlenimlerini de bir kitapta toplayan (1)Zekiye YÜKSEL hanımefendi bakın neler diyor…

Kadın,  Kutup Yıldızı… Dr. Noyan UMRUK

Yaşadığımız günlerin şer’i düzene öykünen yoğun “kültürel ve sosyopolitik bombardımanı”, hepimiz, özellikle yaşam tarzları ne olursa olsun tüm kadınlarımız için bu izlenimleri çoook önemli kılıyor…

İzlenimler şöyle…

“*Riyad’a yeniden geliyorum. Havaalanındayım. Görevli bayan “bekle” dedi. Tedirgin oldum. Adım Zekiye Osman diye okundu. Soyadımı geçersiz sayıp babamın adı, adıma eklendi.

*Evime girmek üzereyim. Sürekli korna sesi… Döndüm baktım. Mersedes içindeki arap bir kartona cep telefonunu yazmış, bana gösteriyor. Kadın yalnızca cinsel obje…

*Evime geldim, ezandan önce uyumak istiyorum. Burada ezan, makamsız ve çok kötü okunuyor, nedeni kadınların, müezzinlerin sesine âşık olmalarını engellemekmiş...

* Bugün Dünya İnsan Hakları günü… Çakmaksız kaldım, evde tuz yok… Dışarı çıkıp almam mümkün değil. İki kadın arkadaş 200 m ilerdeki markete erkeksiz gidemiyoruz.

*Vahabiliğin baş hedefi kadınlar… Kadınların kamu hizmeti görmesine karşı çıkanlar, “iki kadının tanıklığı bir erkeğinki kadar” ve “kadın aklen ve dinen eksik yaratılmıştır” gibi hadislerden esinleniyor.

* Çok evlilik, mut’a nikahı (siga) sayesinde yetmiş yaşında erkekler kızı, torunu yaşındaki birkaç kızla evleniyorlar. Kadını boşamak ise çok kolay. Üç defa “boş ol” dendiğinde iş tamam; aynı kadınla iki kez yeniden evlenebiliyor. Bu çok rastlanan durum. Erkek, üçüncü kez tekrar boşadığı kadınla evlenmek isterse, kadın, “antraktta” başka erkekle evlenmeden bu evlenme helal olmuyormuş...

*Burada toplu taşıma aracı yok. Eski ulaşım aracı deve yürürken, üstündeki kadının sarsıntıda göğüslerinin hareketi erkekleri tahrik ettiğinden, kadınların önce deveye binmesi, sonra da araba kullanması yasaklanmış.

*Her gün yeni şeyler duyuyorum. Buraya gelen çoğu Filipinli, Hintli; Pakistanlı, Endonezyalı, Nepalli, Bangladeşli, Sirilankalı, Sudanlı kadınların, hizmetçi olarak çalışmaya başladıkları evlerde, ilk geceleri cehenneme dönüşüyor; evin erkeklerinin sıra ile tecavüzüne maruz kalıyorlarmış.

* Suudi kadınların öğrenim görme arzusu yüksek. Ancak 6 yaşından sonra kız ve erkek okulları, üniversite dâhil ayrılıyor. Kız öğrenciler, erkek hocadan ders dinleyemiyor, ders erkek hocanın görüntüsü engellenerek televizyondan veriliyor.

*Düzenin kadın üniforması abeye; ince naylon, yazın yakıyor, kışın üşütüyor. Mekke’de kız okulunda çıkan bir yangında, kaçmak isteyen kız öğrencileri, mutavva, abayeleri olmadığı için sopayla içeri sokmuş; onbeşi yanarak ölmüş. Abeye giymek zoruma gidiyor. Abeye özgürlüğümü kısıtlıyor, kadın kimliğimden koparıyor, sanki ağzı bağlı bir çuvalın içindeyim.

* Evlere balkon yaptırılmaz. Evlerdeki kızlar, kadınlar, hizmetçiler pencereden bakamazlar. Zaten bakmaya çalışsalar da görecekleri, evi kuşatmış yüksek duvarlar. Kış geldi, yağmur yağıyor, yağmuru izleyemiyorum. Ülkemin sokaklarını, evimin pencerelerini, balkonlarını çok özledim.

*Erkek çocuklar dışarıda rahatça oynarken, kız çocuklarını sokakta görmek mümkün değil.

* Öpüşmek cinsel suç sayılır. Karşı cinsten arkadaş zina sayılır ve de sadece kızı ölüme götürür. Sokaklarda, karşı cinsten, evli olmayan iki kişi, yan yana, el ele gezemez, açık veya kapalı alanda oturamaz ama, sokaklarda el ele gezen genç erkeklere sık rastlanır… Gençlerin köktenci islami örgütlere katılmasında, uyuşturucu alışkanlığında, sapkınlıklarında baskının, kadın ile erkek arasına örülen duvarın etkili olduğunu düşünüyorum.

*Bir yılbaşı akşamı bir Türk delikanlı telefon kulübesinde Filipinli sevgilisiyle buluşuyor, mutavva yakalayıp götürüyor. Sonu meçhul…

* Mutavva erkekleri sopayla namaza zorlar. Kadınların sopadan azade oldukları tek alan namaz...

*Riyad’da altyapıyı Avrupalı ve Amerikalılar yapmış. Olması gereken her şey var, ama kaldırımlarda yürüyen insanlar, akıp giden kalabalıklar yok. Sanata, felsefeye, fotoğrafa karşılar.

*Batı, özellikle ABD ile yoğun ilişkiler, emperyalizmle işbirliği içindeler. Ama insani değerlerden, emekten, örgütlenmekten söz etmek şaka gibi… Suudi Kraliyet Ailesi ve çevresi, petrol gelirini paylaşıyor. Orta kademe, kamu sektöründe çalışırken en büyük gelirleri yoksula bedeli mukabili kefillik… Yoksulluk, hayır ve şerrin Allah’tan olduğu inancı, sömürü düzenini meşrulaştırıyor…”

Bu yazı kadını bir meta gibi arzuladıkları biçime sokmayı ya da hiçleştirmeyi en önemli memleket meselesi haline getirmek için her Allahın günü kendilerinden menkul akıl almaz fetvalar verenlere karşı kahramanca mücadelelerini sürdüren kadınlarımıza ithaf edilmiştir.

Sonuç: Uzun lafın kısası son söz yine Zekiye hanımefendinin “ Kadının hiçleştirilmesi, aydınlık düşmanlarının karanlığı karşısında Atatürk’e hayranlığım her geçen gün kat be kat artırıyor.”

(1)Zekiye Yüksel**Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak/Cumhuriyet Kitap, 2010

8. Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

Yarın,  (8. Mart. 2020) Dünya Emekçi Kadınlar Günü. 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,  8. Mart'ı Dünya Emekçi Kadınlar Günü kabul etmiş olduğundan, her 8. Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaktadır. 

Dünya Emekçi Kadınlar günü deyince; benim aklıma, hemen ülkemizdeki ezilen, kocaları ve hatta bazılarının da babaları tarafından fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalan, can güvenliklerinden yoksun, eğitim ve çalışma alanında, siyasette erkeklerin çok gerisinde bırakılan kadınlarımız ve çocuk gelinler geliyor. 

Emekçi kadınlar deyince; sadece, bir işverene bağlı olarak ücretle çalışan kadınlar akla gelmemelidir. 

Evlerinde çalışan ev kadınlarımız da;  bize göre,  emekçi kadınlarımızdır, eşine ve çocuklarına hem de bile ücret,  hiçbir karşılık beklemeden fedakarca bakan, büyük emekler sarf eden.   

Ülkemizde;  kadınlarımıza verilen değeri,  daha doğrusu kadınlarımıza çok görülen ve  verilmeyen değeri,  bir kadın yazarımız;  Duygu ASENA, “kadının adı yok” diyerek,  çok güzel ifade etmiştir. 

Gerçekten,  “kadının adı yok” sözü,  maalesef ülkemizde kadına verilen değeri, daha doğrusu değersizliği çok güzel ifade etmeye yetiyor ve artıyor da. 

Aslında anayasamıza bakıyoruz, anayasanın yasa önünde eşitliği düzenleyen 10.  maddesinde,  cinsiyet farkı gözetmeksizin, kadın ve erkek herkesin,  yasa önünde eşit oldukları yazıyor. 

Yüce ATATÜRK de,  kadınlarımıza verdiği değer nedeniyle, kadın ve erkeğin eşit yurttaşlar olduklarını topluma yaymak ve kadınlarımızı bu konuda bilinçlendirmek için, 5. Aralık. 1934 tarihinde milletvekili seçme ve seçilme hakkını,  demokrat geçinen çoğu Avrupa ülkelerinden çok daha önce kadınlarımıza tanımıştır. 

Ancak, din kurallarının ve çağ dışı geleneklerin hakim olmaya bugün dahi devam ettiği, laiklik ilkesinin içselleştirilemediği, laik eğitimin yaygınlaştırılamadığı, erkek egemenliğinin yok edilemediği ülkemizde, hala kadınlarımıza eksik etek gözüyle bakan, kadınlarımıza;  erkeklerle eşit kişi ve yurttaş olarak değil de, evde oturan, evde erkeğine hizmet eden,  erkeğinin cinsel arzularını tatmin eden ve onlara soylarını sürdürmeleri için erkek çocuk doğurmakla görevli bir dişi gözüyle bakan, kadınları erkeklerle eşit düzeyde görmeyen,  azımsanamayacak sayıda erkeğin ve politikacıların bulunduğu,  üzücü olsa da,  inkar edilemez bir gerçektir. 

Asıl üzücü olan da; kadın ve erkek cinsiyet ayrımının,  insan hak ve özgürlükleri yönünden bir eşitsizlik yaratma amacına yönelik olmadığını, kadın ve erkek cinsiyet ayrımının,  iki cins arasında doğal ve işlevsel eşit bir iş bölümü olduğunu bilmeyen veya bilmek istemeyen erkekler yanında, bu gerçeği bilmeyen ve kendilerini karşı cins karşısında eşit haklara sahip bireyler olarak görmeyen, bu gerçeği kabullenmeyen ve erkeklerin kendi lehlerine  yaptıkları kasıtlı ayrımcılığa, yaratılan kadın ve erkek eşitsizliğine boyun eğip destek vererek,  kendi ayaklarına kurşun sıkan, kadın ve erkek eşitliğini toplumumuza yerleştirmeye çalışarak bu yolda çok mesafeler alan, kadınlarımıza  kişiliklerini kazandıran ATATÜRK'e sahip çıkamayan,  ATATÜRK'ü savunamadıkları gibi,  hatta eleştiren ve sevmeyen çok sayıda kadınlarımızın var olmalarıdır.  

Bu gerçekler karşısında,  özellikle kırsal kesimlerde, daha genç kız olmaya başladıkları andan itibaren ezilmeye, cinsel istismara, çocuk gelin olmaya, fiziksel, bedensel ve ruhsal şiddete, eğitimsizliğe maruz kalan kadınlarımızı konuşmaya, kadın erkek eşitliğini, kadın haklarını savunmaya daha uzun seneler devam edeceğiz maalesef. 

Bize göre, kadınlarımızın erkeklerle eşit bireyler olarak; ırz ve can güvenlikleri, eğitim ve çalışma alanındaki hakları, siyasi hakları, sosyal yaşamda hak ettikleri yere gelebilmeleri,  erkeklerle her alanda eşit haklara sahip olabilmeleri için; bu konuda erkeklerden bir çaba beklemeden,  bizzat kadınlarımızın kendileri, bilinçlenerek haklarına sahip çıkmaları, seslerini yükseltmeleri, örgütlenmeleri, özellikle kız çocuklarının eğitimlerine azami gayret sarf etmeleri, kendilerini erkeklere biat eden ve erkekler olmadan ayakları üzerinde duramayan kişiler olarak görmemeleri,  kendilerine öz güven duymaları, özellikle;  erkeklerin seks kölesi olmadıklarını göstermeleri, seks yaşamlarında erkeklerle  eşit ve aktif rol üstlenerek işe buradan başlamaları, büyük ATATÜRK'ün kurtuluş mücadelesini başlattığında,  Amasya Tamiminde açıkladığı gibi, nasıl ki; Milletin bağımsızlığını,  yine milletin kendi azim ve kararı kurtaracaksa ki;  kurtarmıştır,  kadınlarımızın haklarını da, bizzat,  yine kadınlarımızın azim ve kararları kurtaracak ve kadınlarımız erkeklerle eşit düzeye geleceklerdir. 

Bu duygularla, varlıklarından onur duyduğum, varlığımı borçlu olduğum anamın da hemcinsleri olan, Dünyadaki insanların yarısını oluşturan, diğer yarısını da doğurarak Dünya'ya getiren;  ücretle bir işveren yanında çalışan ve/veya sadece evinde çalışan emekçi ve fedakar tüm kadınlarımızın,  Dünya Kadınlar Günü'nü,  en iyi dileklerimle kutluyor, fedakar ve saygıdeğer  tüm  kadınlarımıza,  buradan selam olsun diyorum.  

Ayrıca, tüm kadınlarımızı,  yarın günlerini kutlamak üzere, anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarını kullanmaya davet ediyorum. 

Bu sayede, Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN'ın, geçtiğimiz günlerde açıkladığı insan hakları eylem planında ne kadar samimi olduğunu da,  hep birlikte görmüş olacağız. 

Sevgili kadınlarımız, bu sayede bir taşla iki kuş vuracaklar, hem Dünya Kadınlar Günlerini kutlayacaklar, hem de,  inşallah; özgürce ve polis şiddetine uğramaksızın,  insan haklarının en günceli olan toplantı ve gösteri yürüyüşü haklarının açılışını yapacaklar. 

Güner Yiğitbaşı

07/Mart/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Helikopter Kazası Şehadet Hamaset Ve Komplo Teorileri
Dün, Bingöl’den Tatvan'a giderken,  Tatvan yakınlarında,  içindeki;  birisi 8. Kolordu komutanımız Korgeneralimiz olmak üzere, mürettebat dahil çeşitli rütbe ve yaşlardaki 13 askerimiz ile düşen ve 11 şehit ve iki yaralıya mal olan helikopter kazasıyla ilgili olarak ilk gelen bilgilere ve yörenin hava koşullarına bakıldığında,  bu kazanın kötü hava koşullarından meydana geldiği, en güçlü olasılıktır. 

Şehitlerimize Allahtan rahmet,  yaralılara acil şifalar diliyoruz. 

Biz bu yazımızda, bu kazadan gerekli dersler çıkarılarak, ileride milletimizi yasa boğacak başka elim kazalar olmaması için, kazanın;  hamaset,  şehadet ve komplo teorileri yanını bir kenara bırakarak, kazanın gerçek nedenine vurgu yapmaya çalışacağız. 

Evet, kazaların gerçek nedenlerini halının altına süpürerek, şehitlerimize ağıtlar yakmayı, şehitler ölmez diye sloganlar atmayı bir kenara bırakmanın zamanı gelmiş ve çoktan geçmiştir. 

Şehitliği kutsayarak, överek, teşvik ederek, göklere çıkararak,  kimse ne kendisini,  ne de başkalarını, özellikle de şehitlerin yakın aile fertlerini teselli etmeye ve avutmaya kalkışmasın lütfen. 

On bir vatan evladı ölmüş ve çoluk çocukları babasız ve karıları eşsiz kalmıştır. Ölenlerin şehitlik mertebesine ulaşmış olmaları, bu gerçeği ve ailelerinin üzüntülerini, asla ortadan kaldıramaz. 

Şehitler ölmez diyenlere sormak istiyoruz; bu kafayla gidersek,  daha kaç şehit vereceğiz, bundan önce ölerek şehit olan kaç asker ve güvenlik görevlimizin ismini hatırlıyorsunuz?

Bu kazanın, hava muhalefetinden meydana geldiği, güçlü bir olasılık olmasına rağmen, yarın bu kaza da siyasiler tarafından istismar edilecek, altında sabotaj ihtimalleri aranıp,  komplo teorileri üretilerek, kazanın gerçek nedenleri hasıraltı yapılacaktır. 

Şehit Korgeneralimizin;  hain Fetö darbe girişimi sırasında,  darbecilere karşı kahramanca mücadelesinden hareketle, bu kazanın kendisinden öç almak için Fetö ve yandaşları tarafından planlandığı ve helikoptere sabotaj uygulayarak düşürdükleri iddiası dahi gündeme getirilecektir. 

Rahmetli Muhsin YAZICIOĞLU'nun öldüğü;  yine böyle, baharda kışın yaşandığı bir bahar gününde bindiği helikopterin,  kötü hava şartlarından dolayı düşmesi olayı da,  çarptırılmış ve Muhsin YAZICIOĞLU'nun bir sabotaj kurbanı olduğu iddia edilerek, kazanın gerçek nedeni örtülmek istenmiş, bundan politik bir çıkar sağlamak hedeflenmişti. 

Yine Orgeneral BİTLİS'in;  kötü hava koşullarında uğradığı uçak kazasının gerçek nedenleri de,  komplo teorilerine kurban edilmişti. 

Umarız, 11 askerimizin şehit olduğu Tatvan yakınlarında vuku bulan helikopter kazası için de,  böyle komplo teorileri üretilerek,  kazanın asıl nedeni hasıraltı edilmez. 

Şehitlerimizi seviyor ve düşünüyorsak, bundan sonra böyle kazalara neden olmak istemiyorsak, komplo teorilerinden uzak durarak, en güçlü olasılık olan hava muhalefeti ve hava muhalefetine rağmen uçuşta ısrar edilmesinin nedenleri üzerinde durmalıyız. 

Evet, en güçlü olasılık hava muhalefeti, güzel de, suçu sadece hava muhalefetine yıkarak sıyrılmak da yeterli değildir. 

Basından edindiğimiz bilgilere göre, Merkezi Elazığ ilimizde bulunan 8. Kolordu Komutanı şehidimiz, ast birliklerinin rutin denetimini yapmak üzere, oluşturduğu denetleme heyetiyle birlikte Elâzığ’dan havalanmış ve yoldaki hava muhalefeti nedeniyle Bingöl'e iniş yapmak zorunda kalmış ve bir süre burada bekleyerek tekrar Tatvan'a doğru uçuşa geçmiştir. 

Anladığımız kadarıyla,  yüzbaşı rütbesinde olan helikopter pilotları,  deneyimli pilotlardır. Uçtukları helikopterin teknik ve kötü hava koşullarındaki uçuş güvenlikleri ve sair teknik özellikleri konusunda bilgi sahibidirler. 

Pilotlarımız; 

Bildiğimiz kadarıyla, pilotaj eğitimleri sırasında meteoroloji eğitimi almış olmalıdırlar. 

Bölgenin hava koşullarını, an itibariyle diğer kanallardan da öğrenmiş olmalıdırlar. 

Kötü hava koşullarıyla, helikopterin uçuş emniyet koşullarını ve diğer teknik özelliklerini birlikte değerlendirerek, heyetin başındaki korgeneralimize, uçuşun güvenli veya güvensiz olduğu konusunda bilgi sunmuş ve uçup uçmama konusundaki kendi kanaatlerini bildirmiş olmalıdırlar. 

Askeri disiplin, pilotların uçuş güvenliğiyle ilgili görüşlerini komutanlarına arz etmelerine engel olmamalıdır, zira on üç kişinin hayatı söz konusudur. 

Bunların yapılıp yapılmadığını bilemiyoruz. Pilotlar, askeri disiplinin altında ezilerek ve kahramanlık göstererek, kötü hava koşullarına rağmen,  şehit korgeneralimize “uçabiliriz komutanım” dedikleri için mi,  Bingöl’de ara vermek zorunda kalınan uçuşa devam edilmiştir, yoksa pilotların sundukları kötü hava koşulları sakıncasına rağmen, heyetin başındaki en kıdemli komutan korgeneralimizin uçalım yolumuza devam edelim kararı üzerine mi, ölüm uçuşuna geçilmiştir, bilemiyoruz ve bu vakitten sonra bu gerçeği öğrenmek de asla mümkün değildir. 

Ancak her iki durumda da, uçuşa devam kararının yanlış olduğu, meydana gelen kazayla kanıtlanmıştır. 

Yanılabiliriz ama, yine basından edindiğimiz bilgilere göre; helikopterin içindeki heyet,  acil bir silahlı operasyona değil, askerlikte her yıl tekrarlanan rutin bir ast birlik denetlemesi için yola çıkmış olup, hava muhalefeti nedeniyle inmek zorunda kaldıkları Bingöl deki askeri birlikte bir gün kalarak, daha uygun hava koşullarında yollarına devam edebilirlerdi diye düşünüyoruz. 

Bizim değindiğimiz konular es geçilerek, görmezlikten gelinerek, kazanın oluşumunu, sadece kötü hava koşullarına bağlayarak, şehit ve hamaset söylemleriyle bu kazanın üzeri kapatılırsa, bizler millet olarak daha nice şehitlerimiz için gözyaşı dökmeye devam ederiz. 

Umarım, bu gerçekleri tüm çıplaklığıyla yazdığımız için bize kızanlar az olur, akıl galip gelir.  

Güner Yiğitbaşı

05/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır.

(Rothschild.)

 2014 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde, ünlü petrol milyarderi, bankacı ve dünyanın en zengin ailelerinden biri olan Yahudi Rockefeller ailesinin, yakınlarda vefat eden en büyük ferdi David Rockefeller’in bir kitabı yayınlandı.  “Yüz yılın İtirafları “ adını taşıyan bu kitap maalesef çok kısa zamanda piyasadan çekildi. Çünkü kitapta, itiraflar vardı. Dünyayı yönetme isteği içinde olan ELİT bir tabakanın yüz yıl içerisinde, bazı devletler ve ülkeler içinde ve dışında, o ülkeleri kendi şemsiyeleri altına alabilmek için çevirdikleri dolaplar, entrikalar, soygunlar, sömürgeleştirme itiraf ediliyordu. Bu elit tabakanın daha fazla açığa çıkmaması ve masum halklara yaptıkları bilinmemesi için kitap piyasadan kaldırıldı.

Öncelikle Rockefeller ailesi hakkında bulabildiğimiz kadar bilgi verelim. Sonra bu ailenin en büyüklerinden olan David Rockefeller’in kaleme aldığı itiraflardan “Türkiye” hakkında yazdıklarını ve düşündüklerini öğrenelim:

 *DAVİD ROCKEFELLER*

Yüzyılın İtirafları
6 kalp nakli, 3 böbrek ve 2 de ciğer nakli operasyonu geçiren 100 yaşına girdiğinde yaptığı açıklamada

“200. doğum günümü de kutlamak istiyorum” şeklinde konuşan David Rockefeller, 20 Mart 2017 tarihinde öldü.

“Rockefeller ailesi ABD’nin en büyük petrol, sanayi, siyaset ve bankacı ailesidir. Aile 19. Yüz yılın sonu yirminci yüz yılın başlarında Jhon Davison Rockefeller’in (1839 – 1937) ve kardeşi William Avery Rockefeller’in ( 1841 – 1922 ) zamanında Standart Oil vasıtasıyla petrol ticaretinde çok büyük başarılar elde etmiş, Manhattan Bankasına uzun zaman sahiplik yapmış ve bu zaman zarfında büyük servet, nüfuz ve şöhret sahibi olmuştur. Jhon Davison Rockefeller insanlık tarihinin ilk dolar milyarderi unvanını kazanmıştır.

 Rockefeller ailesinin elinde, aile üyelerine ve ailenin fertlerine ait bilgilerin ve dünya siyaseti, dünya ekonomisi hakkında yapılması gereken şeylerin listelerinin yer aldığı dünyaca meşhur bir arşivleri vardır. Bu büyük arşiv yer altına inşa edilmiş üç katlı büyük bir binada saklanır. Bu arşivde bulunan yetmiş milyon sayfalık belgeler, kırk iki bilimsel tahsil kurumuna aittir. Bu belgeler içerisinden araştırmacılara sadece, ailenin ölmüş üyelerine ait belgeler verilir. Sağ olan aile üyeleri hakkındaki belgeler ise hiç kimseye verilmez. 140 yıllık bir geçmişe sahip olan bu arşiv belgeleri ABD’nin 19 ve 20. Yüz yıllara dair dünya ölçeğindeki siyasi işlerinde ve çeşitli ülkelerde bu yıllarda ortaya çıkan sosyal olaylardaki rolünü öğrenebilmek için çok önemli bilgi kaynağıdır. Bu belgeler, dünya tarım işleri, güzel sanatlar, eğitim, uluslararası ilişkiler, ekonomik gelişme, tıp, tarih, politika, halklar, din, sosyal bilimler, kadın hakları tarihi, afro Amerikan tarihi gibi konuları kapsayan belgelerdir.

 David Rockefeller (1915 – 1996) felsefe doktorudur. Harward ve Chicago üniversiteleri mezunudur. Amerika’nın Uluslararası İlişkiler Şurasının, Rockefeller Üniversitesi’nin, çağdaş Newyork Güzel Sanatlar müzesinin fahri başkanı ve en önemlisi de 1969 – 1981 yılları arasında komitenin başkanlığını yapmıştır. 

2013 yılında bir internet sitesi, bu Rockefellerin bazı yazılarını ele geçirmiş ve “ABD’li Yahudi Bankacı David Rokfeller’den Yüz yılın İtirafları” adıyla bunları yayınlamıştır. 2014 yılında ise sözünü ettiğimiz kitap basılmış; fakat piyasadan toplatılmıştır.

 Bu itiraflar ile ABD’nin ve Batı Avrupa’nın büyük devletlerinin yirminci yüz yılda dünya halklarının başlarına ne oyunlar ve felaketler getirdiği açık olarak ortaya çıkmıştır. Bu itiraflar, inanılmaz boyuttadır ve sadece Türkleri ve Türk Dünyası ile değil, bütün dünya ile ilgili meseleler üzerinde neler yaptıkları ve düşündükleri açıklanmıştır. Bu yazılarda Türkiye ile ilgili bölüm, bizi daha çok ilgilendiren bölümdür. Yapılan işlerin esas aktörleri, ABD ve Batı Avrupa devletleridir. Bütün icraatı yapan bunlardır. Bunların esas hedefleri Türkiye ve Türklerdir.

“Türkiye, coğrafi ve stratejik bakımından çok önemli bir ülkedir. Bu yüzden üzerinde daha fazla durmak istiyorum. Bu ülke bizim için çok önemlidir ve Türklere bırakılacak kadar önemsiz değildir….

1) Büyük İsrail Devleti’nin sularının büyük kısmının kaynakları Türkiye toprakları üzerindedir.

 2) Türkiye Avrupa ve Asya arasında bir köprüdür.

 3) Müslüman aleminde öncül ve demokratik tek ülkedir….

İslâmiyet’i yıkmak istiyorsak işe Türkiye’den başlamak gerekir. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler, karşılarında hiç kimse duramaz. Bu yüzden, böyle bir ihtimale karşı ajanlarımız her an iş başında bekliyorlar. Türk devletlerinde anahtar mevkilerde adamlarımız var. Bunlar böyle bir ihtimali sezseler o anda Türkiye’deki huzur ve güven ortamını bozacak olaylar yaratırlar ve bu darbelerle bu tür bir birleşmeyi önleriz.

 Medeniyetin kurucusu ve beşiği olarak Türkleri kabul edemeyiz; tam aksine entrikalar ile bu medeni miraslarına el koyarak biz, onları bütün dünyaya, barbar, hak – hukuk tanımayan bir halk olarak tanıttık ve bu alanda oldukça başarılı olduk. Sümer kralları Urukagina ve Urnammu çok Allah’lı bir cemiyet kurarak insanlar arasında adaleti korumak ve haksızlığı önlemek için kanunlar çıkararak çağdaş toplumlara örnek olurken bugün, tek Allah’lı bir halk olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucunda medeni vasıflar, ahlak, terbiye, saygı, sanat, edebiyat, tarih yok olurken; fahişelik, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve soygun hüküm sürmektedir. Dünya çapında Türkiye’de yetişmiş, bir tane bilim adamları, sanat adamları, edebiyat adamları ve siyaset adamları yoktur!

 Aslında Türkler, tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler. Ama Türkler için duyduğuna inanmak yeterlidir; okumak onlara çok zor gelmektedir. En kolayı, geçmişi öğrenmeden gece yatarken hissettiklerini kaleme alarak ertesi günü hüküm vermektir. Düşünün ki, hangi tesirin altındasınız ve kime kul olmaktasınız? 

Ben de bu ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Türk tarihini, Türk medeniyetini öğrenince, konuyu değiştirdim. 

Provokatörlerimizin çalışmaları ile 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de sağ ve sol ideolojiler arasında adeta bir iç savaş yaşattık. Ülkeye koyduğumuz ambargo ile halk canından bezmiş, yağa, tuza, gaza muhtaç olmuştu. Birkaç kişi zenginleşmiş, halk ise sefalete düşmüştü. Provokatörler için halkı ayaklandırmak zor olmadı. Ülke o dereceye geldi ki, sokaklarda her gün elli – altmış kişi öldürülüyordu. Bütün ülke terör korkusundan adeta sinmiş saklanmıştı. Binlerce Türk genci, bizim uydurduğumuz ideolojiler esasında can verdi. Zamanı gelince bilgimiz dâhilinde indirilen bir darbe ile terör bitti, ortalık sakinleşti. Çünkü provokatörler işi bitirmişler, geriye dönmüşlerdi. Burada oynadığımız oyun, milleti birbirine düşürüp çaresiz bırakmak ve onlara bir kurtarıcı göndermekti. Bu durumda o kurtarıcı, kim olursa olsun, ‘anarşiyi – terörü bitiren, ölümleri sonlandıran’ insan olarak kabul görecekti. Bizim demokrasi uğrundaki mücadelemizin esası buydu.

 Askeri hükümet çok sert tedbirlerle bir müddet ülkeyi yönetti. Ellinin üzerinde genç, haklı – haksız sağdan ve soldan ayırımı yapılmadan idam edildi. Bu sert cezalar tesirini çabuk gösterdi ve ülke bir anda süt liman oldu. Askeri hükümet bir müddet sonra ülkeyi sivil yönetime devretti. Bizim istediğimiz bir kişi iktidarın sahibi oldu. Askeri darbeyi yapan şahıs cumhurbaşkanı oldu. Yeni hükümet tam bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim büyük şirketlerimiz bu büyük pazara aç kurtlar gibi girdiler. Ülke ABD ve Avrupa malları ile doldu. Bu durumdan hem bizim şirketlerimiz faydalandı, hem de ülke boğazına kadar borç batağına girdi. Türkiye, kapitalizmi o kadar güzel uyguladı ki, yeni birçok vurgun ve soygun metotları bulundu. Hayali ihracat arttı, bankaların içi boşaltıldı, rüşvet devletin her kademesine girdi. Başta siyasiler olmak üzere, medya sahiplerine, üst düzey bürokratlara, bankacılara, yazar-çizer takımına ( gazeteci, dergi yazarı ) bu dönemde milyarlarca dolar rüşvet dağıttık.

 Kardeşlik, dostluk, iyi niyet, dürüstlük, ahlaklı ticaret unutuldu. Binlerce sahtekâr, yalancı, hem devlet kadrolarını, hem bankaları, hem de özel şirketleri doldurdu. Türkiye’nin bugünkü manzarasının sebebi 12. Eylül ihtilalidir desem abartmam… Ülke yapılanları görenler tarafından alttan alta kışkırtılmaya başlandı. Halk tepki koyuyor, sokaklar protestocularla doluyordu. Tepkileri azaltabilmek için tam o günlerde bir Kürt meselesi çıkardık. Önce, bir örgüt kurdurduk. Sonra küçük bir kasabaya baskın yaptırdık. Ülkenin gündemi bir anda değişti. Kürt PKK terörü, şehit edilen asker ve polisler, halka her sıkıntıyı unutturdu. Türkiye otuz yıldır bu mesele ile uğraşıyor. Sonuç almasını her defasında engelledik. PKK’nın liderini ‘idam edilmemek’ kaydı ile biz teslim ettik. Otuz yıldır süren PKK terörü, Türkiye’nin ekonomisine büyük darbe vurdu. Binlerce insan bu terör dalgası içerisinde ölüp gitti. Türkiye, hem siyasi, hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük kayıplara uğradı. Ülkenin düzgün hale getirilebilmesi için bize başvurmak zorunda kaldı. Biz de, onlara, Osmanlı İmparatorluğuna yaptığımız teklifleri yaptık. Kabul ettiler. Bu işler için harcadığımız dolarların birkaç katını kazandık ve Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir borç sarmalına yuvarladık.

 Bugünkü Türkiye; yalancılığın, sahtekârlığın, halkı aldatmanın, bizlere hizmet etmenin içinde yüzüyor; Mustafa Kemal’in bizi reddetmesinin bedelini ödüyor. Böyle bir ülkenin uzun boylu yaşaması pek mümkün değildir. Ya ruhlarda bir ihtilal yaparak yeniden kendileri olacaklar, ya da tarihten silinip gidecekler. Anadolu toprakları da bizim yarattığımız Ermeni ve Kürt devletlerinin olacaktır”.

David Rockefeller, itiraflarının bir bölümünde de, başka bir zengin Yahudi ailesi olan Rothschild ailesinin bir ferdi ile yapmış olduğu sohbete yer vermiş. Bu sohbetten de bölümler aktaralım:

“Rockefeller’in, (Dünya ülkelerini nasıl ele geçiriyorsunuz?) sorusuna Rothschild; Birinci Dünya Savaşı Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları yıkmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak Orta Doğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin kuruluş yolunu açmak için çıkarıldı”.

“İsrail devletinin kurucusu sayılan Tehodor Herzl o zamanki Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’in yanına giderek bizim ailemizin para desteği ile Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat Sultan bize karşı çıktı. Biz de gerekeni yaptık. Osmanlı İmparatorluğunu çaresiz bırakarak I: Dünya Savaşı’na soktuk. Çok zorlansak da, Osmanlı İmparatorluğunu yıktık. İstanbul’u ve Anadolu’nun bazı bölümlerini işgal ettik. Planlarımızı tam sonlandıracağımız zaman Mustafa Kemal adında, padişahı ve şeyhülislam’ı dinlemeyen asi bir general ortaya çıktı. Bütün planlarımız alt üst oldu. Hepsi geriye kaldı”.

“Mustafa Kemal, bizim temsil ettiğimiz dünyanın en büyük düşmanıdır. O’nun varlığı, İsrail devletinin kurulmasını otuz yıl kadar geciktirdi ve bize milyarlarca dolar kaybettirdi. İzmir suikastı denen bir olaya karıştığı için idama mahkûm ettiği, Osmanlı Maliye nazırlarından aziz dostumuz Cavit Bey’i kurtarmak için O’nun yanına gittik. Bizi çok soğuk karşıladı. Tekliflerimizin hiç birisini kabul etmedi. Ve adeta bizi, makamından kovdu. Birkaç gün sonra da Cavit Bey’i idam ettirdi”.

İtiraflarda, Türkiye’den başka birçok ülkeye ve çeşitli olaylara da yer verilmiş. Bu ülkelerde ve olaylardaki aktörlerden bahsedilmiş. İkinci Dünya Savaşı, Hitler, Stalin, atom bombası, ihtilaller, darbeler anlatılmış… İran-Irak savaşının çıkarılmasının sebepleri ve sonucu değişik bir perspektif ile açıklanmış.

Şimdi, kendimize bakarak düşünelim… Toplumumuzu, yaşam şartlarımızı, siyasilerimizi ve icraatlarını, bilim ve sanat seviyemizi, ahlaki halimizi, güven ve inançlarımızı, hayata bakış ve algılayış tarzımızı düşünelim ve sonra kendimize soralım: Yukarıda itiraf edilenlerin bugünkü durumumuzu yaratmada tesiri yok mu? Başkalarını dinleyerek mi bu duruma geldik? Yüz yıl önce, zengin olmayan, geçim sıkıntısı çeken; fakat dürüst, namuslu, çalmayan, aldatmayan, güven veren bir toplum yapımız varken bugün niçin, hırsızların, üçkâğıtçıların at oynattığı, sahtekâr, alçak, zalim ve gaddar bir toplum haline geldik? Bu nasıl oldu? İtiraflar, bize yıllardır dost olarak görünenlerin aslında düşman olduğunu göstermiyor mu?

Bu durumlardan kurtulmanın tek yolu, Ulu Önder Atatürk'ümüzün istediği gibi “önce vatan ve millet” duygusunun bütün fertler tarafından kabullenilmesi ve aklın kullanılmasıdır. Aklı, devreden çıkarırsak yapılabilecek bir şey yoktur. Hasta mutlaka ölecektir! Ölmemek için akıllı olmak ve önce vatan ve millet, diyebilmek gerekir. Tehdit ve tehlike çok büyük, farkında olmalıyız….

NOT: Bu makale, Azebaycan’da yayınlanan KREDO gazetesinde 17. Mayıs. 2014 tarihinde Gazanfer Kazımov’un yazdığı “Rockefeller’in İtirafları ve Dünya Medeniyetinin Kurucusu Türk’ün Bedbahtlığı” isimli makaleden yararlanılarak yazılmıştır.

Alıntıdır

(Bu yazıyı lütfen dostlarınızla paylaşınız...)


Bugün; 03/03/2021.  bir devrim yasası olan Öğretim Birliği Yasasının yasalaştırıldığı günün yıldönümüdür. Bu yıldönümü nedeniyle.  2008 tarihinde yazmış olduğumuz makalemizi aşağıda aynen yayınlıyoruz.

03/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

UYGULANMAYAN DEVRİM YASASI;  TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU

Uygulanmayan Devrim Yasası; Tevhid-İ Tedrisat Kanunu

İlk yasalaşmasının yıl dönümü bugün olan.   3. Mart. 1340 tarih ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat (Öğretim Birliği) Yasası.   Anayasamızın 174. maddesine göre.   koruma altına alınmış bulunan devrim yasalarımızın en önemlilerinden biridir.
Öğretim Birliği Yasasının;
Diğer devrim yasalarımız gibi.   Türk toplumunu.   çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini koruma amacını güden bir devrim yasası olduğu.   Anayasanın 174. maddesinde açıkça belirtilmiştir.
Anayasamızın.   devrim yasalarını koruma altına aldığı 174. maddesi;
Anayasanın hiçbir hükmünün;  Öğretim Birliği Yasasının yürürlükte bulunan hükümlerinin.   Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılıp yorumlanamayacağını açıkça hüküm altına almıştır.
Başka bir anlatımla.   Öğretim Birliği Yasası hükümlerinin;  Anayasanın herhangi bir hükmüne aykırı olduğu şeklinde  anlaşılması ve yorumlanması.   açıkça yasaklanmıştır.  Tabir yerinde ise.   Öğretim Birliği Yasasının hükümleri;  kurallar hiyerarşisinde.   Anayasa hükümlerinden de üstün tutulmuştur.
Bir devrim yasası olan 3. 3. 1340 tarih ve 430 sayılı Öğretim Birliği yasası ile dini eğitim ve öğretime son verilerek.   laik eğitim ve öğretim düzenine geçilmiş ve eğitim ve öğretimde birlik sağlanmıştır.
Öğretim Birliği Yasasının;
1. maddesi ile Türkiye dahilindeki bütün ilim ve öğrenim müesseseleri Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış.  
2. maddesi ile Şer’ iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler.  Milli Eğitim Bakanlığına devir ve bağlanmış olup.  
4. maddesi ile de.  Milli Eğitim Bakanlığının.   yüksek din uzmanları yetiştirmek üzere.   üniversitede bir ilahiyat fakültesi kurması.   imamlık ve hatiplik gibi din hizmetlerinin ifasıyla görevli memurların yetiştirilmesi için ayrı mektepler açılması öngörülerek.  
Dini eğitim ve öğretim;  yüksek din uzmanları ile imamlık ve hatiplik gibi din hizmetlerinin ifasıyla görevli memurların yetiştirilmesi amacıyla ve bu amaç ve ihtiyaçla sınırlı sayıda açılacak olan.   ilahiyat fakültesi ve bir meslek okulu olan imam hatip okullarıyla sınırlı tutulmuştur.  Bu suretle.   Türk toplumunun.   çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkması ve laik devlet düzenine kavuşmasının önündeki engellerin kaldırılması amaçlanmıştır.


Anayasamızın 42. maddesi uyarınca da;  eğitim ve öğretim.   Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda.   çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılır ve bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.  
Üzülerek söylemek gerekirse;  dini eğitim ve öğretimi kaldırarak.   eğitim ve öğretimi laik hale getiren ve Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini korumak amacı taşıyan Öğretim Birliği Yasası.   bugüne kadar.   amacı doğrultusunda tam olarak uygulanamamıştır.  
Dini siyasete alet ederek.   oy toplayıp.   siyaset’ en kolayca bir yerlere gelmek isteyen politikacılarımız ve siyasal iktidarlar;
Öğretim Birliği Yasasının 4. maddesini açıkça ihlal ederek.   4. maddenin amacına aykırı şekilde.   din hizmetlerinin ifasıyla görevli memurların yetiştirilmesi amacıyla sınırlı kalmayıp.   toplumun din adamı ihtiyacını aşan sayıda imam hatip okulları açarak ve bu okulları lise haline getirip.   mezunlarına da.   genel liseler mezunları gibi.   her dalda yükseköğretim kurumlarına girme hakkı tanımak suretiyle;
Dinin;  emredici.   yasaklayıcı ve değişmez dogmatik katı kuralarına göre yetiştirilen anti laik bir kitlenin oluşumuna ve bugün tartıştığımız ve Türk toplumunu;  laikler-laik olmayanlar.   türban takanlar-türban takmayanlar şeklinde gruplara bölünme aşamasına getiren.   uğrunda Anayasa değişiklikleri yapılan türban sorununun da.   laik Türkiye Cumhuriyetinin gündemine oturmasına neden olmuşlardır.
Gerçekten.   bugün ülkemizdeki imam hatip liselerinin ve mezunlarının sayılarına bakıldığında.   bu sayının.   imamlık ve hatiplik gibi.   dini hizmetlerin ifasıyla görevli memur ihtiyacının çok üzerinde olduğu görülecektir.  İmam hatip lisesi mezunlarının tümünün.   din hizmetlerinde çalışmadıkları.   islam dininin kurallarına göre.   imam ve hatip gibi.   bayan din hizmeti görevlisi olmadığı halde.   kız çocuklarının devam etmeleri için.   ayrıca kız imam hatip liselerinin açıldığı dikkate alındığında;
Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet olduğuna ilişkin Anayasamızın 2. maddesine.   eğitim ve öğretimin Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre yapılacağını ve bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerlerinin açılamayacağına ilişkin 42. maddesine ve 430 sayılı Öğretim Birliği Yasasının 1.  2 ve 4. maddelerine aykırı bir uygulamanın yürürlüğe sokulduğu.   bütün çıplaklığı ile  ortaya çıkmaktadır.
Tüm Anayasal ve yasal engellere rağmen.   böyle bir uygulamanın yürürlüğe sokulmasında.   hala iyi niyet aramak.   saflığın da ötesinde.   açık bir aymazlıktır.
14. Haziran. 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının yasalaşmasındaki süreç incelendiğinde;  Türkiye Cumhuriyetinin laik ve demokratik niteliğini ortadan kaldırarak.   dini esaslara dayalı bir devlet düzenini tesis etmek isteyen çevrelerin;  bugünkü adıyla.   imam hatip lisesi olan imam hatip okulları üzerinden.   Anayasamıza ve Öğretim Birliği Yasasına aykırı olarak.   sistemli bir şekilde oynadıkları oyun ve laik düzen karşıtı kadrolaşmaya yönelik çabaları.   açıkça görülmektedir.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının.   Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan Hükümet Tasarısında.   “ İmam hatip okulları.   imamlık ve hatiplik gibi.   din hizmetlerinin yerine getirilmesiyle görevli kimseleri yetiştirmek üzere.   Milli Eğitim Bakanlığınca temel eğitime dayalı olarak ve yalnız erkek öğrenciler için açılmış.   ayrı meslek okullarıdır” şeklinde bir hükme yer verilmiş ise de;  Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğini koruma amacı güden Öğretim Birliği Yasasına uygunluk arz eden Hükümet Tasarısındaki bu hüküm;
Milli Eğitim Komisyonunda.   Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğine ve Öğretim Birliği Yasasına aykırı olarak.   tamamen değiştirilmiş ve meclisteki görüşmeler sonunda.   tasarıdaki  imam hatip okullarıyla ilgili 31. madde;  imam hatip okulu olan ismi de.   ”İmam Hatip Lisesi” olarak değiştirilmek suretiyle.   “İmam hatip liseleri.   imamlık.   hatiplik ve kur’ an kursu öğreticiliği gibi dini hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere.   Milli Eğitim Bakanlığınca açılan ortaöğretim sistemi içinde hem mesleğe hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır”  şekline sokulup.   32. madde olarak yasalaşmıştır.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının;  yasalaşmadan önceki hükümet tasarısında yer alan.   imam hatip liselerini düzenleyen yukarıda zikrettiğimiz madde içeriği ile yasalaşan ve halen yürürlükte olan imam hatip liseleri başlıklı 32. madde içeriği karşılaştırıldığında;
İmamlık ve hatiplik gibi.   din hizmetlerinin yerine getirilmesiyle görevli kimseleri yetiştirmek üzere.   yalnız  erkek öğrenciler için ve sadece meslek okulları olarak düşünülen imam hatip okullarını düzenleyen Hükümet Tasarısındaki maddenin.   Öğretim Birliği Yasasının 4. maddesine tamamen uygun olmasına rağmen.  
Mecliste değişiklik görerek yasalaşan ve halen yürürlükte bulunan imam hatip okullarını düzenleyen 32. maddeye göre ise;  imam hatip okullarının;  yalnız erkek öğrencilerin değil.   kız öğrencilerin de öğrenim görebilecekleri.   sadece din adamı yetiştiren meslek okulu olma niteliğine aykırı olarak.   aynı zamanda.   yüksek öğrenime hazırlayıcı programları da uygulayan genel liseler haline getirildikleri.   üzüntü ve  hayretle gözlemlenmektedir.
1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasasının.   imam hatip okullarını düzenleyen ve bu okulların adını imam hatip lisesi olarak değiştiren 32. maddesinin mecliste  görüşülmesi sırasında.   anılan maddenin bu haliyle.   Anayasanın laiklik ilkesine ve Öğretim Birliği Yasasına aykırı olduğu.   bazı üyelerce dile getirilmiş olup.   zamanın Milli Eğitim Bakanı.   bu konuda yapılan eleştirilere verdiği cevapta;
İmam hatip lisesi öğrencilerinin.   32. maddedeki düzenleme uyarınca.   mezuniyetlerinde.   her dalda değil.   ilahiyat fakülteleri gibi.   sadece yetiştirildikleri dalda.   yüksek öğrenim yapabileceklerini.   bu nedenle.   Milli Eğitim Temel Yasasının.   imam hatip liselerini düzenleyen 32. maddesi hükmünün.   Anayasanın laiklik ilkesine ve Öğretim Birliği Yasasına aykırı olmadığını.   belirtmiş ve Milli Eğitim Bakanının yüreklere su serpen bu açıklamaları doğrultusunda.   sadece yetiştirildikleri daldaki.   yüksek öğrenim kurumlarına girebilme imkanıyla sınırlı olarak.   32. madde kabul edilerek yasalaşmıştır.
Sistemli ve sabırlı bir şekilde.   dini eğitim ve düşünce sistemi ile dinin katı dogmatik kurallarına göre yetiştirilmiş kadrolar oluşturup.   bu kadroları.   devletin üst düzey bürokrasi mevkilerinde görevlendirip yetkilendirmek suretiyle.   özledikleri.   dini esaslara dayalı düzeni kolaylıkla kurmayı amaçlayan kökten dinci çevreler;
İmam hatip lisesi öğrencilerinin.   sadece branşları ile ilgili yüksek öğrenim kurumlarında öğrenim görmelerini yeterli bulmayarak.   Milli Eğitim Temel Yasasının 31. maddesinde yer alan.   “Orta öğretimin hem mesleğe hem de yüksek öğretime hazırlayan programlarını bitiren öğrencilere.   yetiştirildikleri yönde.   üniversitelere.   akademilere ve yüksek okullara girmek için aday hakkı tanınır” şeklindeki hükmünü.   siyasal yandaşlarının yardımıyla.   16. 6. 1983 tarih ve 2842 sayılı yasayla.   ”Lise ve dengi okulları bitirenler.   yüksek öğretim kurumlarına girmek için aday olmaya hak kazanır” şeklinde değiştirterek.  
İmam hatip lisesi mezunlarına.   sınırlı olarak.   sadece.   yetiştirildikleri yönde yüksek öğrenim yapmaları imkanının tanınması ile aralanan kapı.   ardına kadar açılmış ve böylece.   Öğretim Birliği Yasasının 4. maddesine göre ve bu madde ile sınırlı olarak sadece din adamı yetiştiren meslek okulu olan  imam hatip okulları.   bu ikinci aşama yasa değişikliğiyle.   meslek okulu olma özelliklerini tamamen yitirerek.   her dalda yüksek öğrenime aday öğrenci yetiştiren bir öğretim kurumu haline getirilmiş olup.   1973 senesinde.   Milli Eğitim Temel Yasası çıkarılırken.   Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan görüşmeler esnasında.   zamanın Milli Eğitim Bakanı olan zat’ın açıkça ifade ettiği gibi.   Anayasamızın laiklik ilkesi ve Öğretim Birliği Yasası açıkça ihlal edilmiştir.
28. Şubat sürecinde;  İmam hatip lisesi mezunlarının.   yukarıda belirttiğimiz sakıncalar dikkate alınarak.   alanları dışındaki üniversitelere girmelerinin zorlaştırılması amacıyla.   üniversitelere girişte kendilerine uygulanan katsayılarının azaltılması yoluna gidilmiş ise de;  iktidardaki AKP Hükümeti.   en başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere.   imam hatip lisesi mezunlarının.   28 Şubat sürecinden önce olduğu gibi.   her alanda üniversite ve yüksek okullara daha kolay bir şekilde girebilmelerini sağlamak amacıyla.   düşürülen katsayının yeniden yükseltilmesi için büyük bir gayret ve çaba gösterdikleri.   tüm kamu oyunun malumlarıdır.
14. Şubat. 2008 günü toplanan.  Yüksek Öğretim Kurumu genel kurulunun gündeminde olmasına rağmen.   katsayının artırılması konusunda.   kesin bir karar alınmamış olması.   hiç de sürpriz olmamıştır.
Zira.   türban yasağının kaldırılması için.   Anayasanın 10 ve 42.  maddelerinde yapılan değişikliğin hemen ertesinde.   bir de imam hatip lisesi mezunlarının üniversite ve yüksek okullara girişlerini kolaylaştıracak olan katsayı artırımına gidilmesi halinde.   anti laik uygulamalarının iyice dikkat çekeceğinden çekinen siyasal iktidar.   ülkenin içinde bulunduğu koşulları düşünerek.   katsayının artırılmasına ilişkin girişiminden şimdilik vazgeçerek.   geri adım atmak zorunda kalmıştır.
Zaten.   siyasal iktidarın.   kendisine büyük tirajlı bir gazetemizde yazması için köşe tahsis ettiği.   iktidarın destekçiliğine ve akıl hocalığına soyunmuş olan gazeteci Nazlı ILICAK da;
9. Şubat. 2008 tarihinde.   gazetesinin dördüncü sayfasındaki köşesinden.   siyasal iktidara seslendiği.   “Panik Atak” başlıklı yazısında aynen;  
“Meslek liselerindeki katsayı adaletsizliği konusu.   14 şubatta ele alınacak.   aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş.   bütün tersanelerine girilmiş.   inancı içinde.   derin endişe duyanlar mevcutken.   üstelik başörtüsü sorunu gibi.   hassas bir mesele ile uğraşırken.   imam hatip tartışmasını canlandırmak.   hatalı bir politik adım olur.
Böyle bir ortamda yeni bir tartışma başlığı açarsanız.   şimdiden haber vereyim.   kaygı ve korkular.   ciddi bir panik atak problemine dönüşebilir” demek suretiyle.  siyasal iktidarı uyararak.   üzerine düşen görevi başarı ile yerine getirmiş ve kendisine tahsis edilen köşeyi hak ettiğini (!) ispatlamıştır.
Dileriz;  bundan sonra.   Öğretim Birliği yasası uygulanır ve  imam hatip liseleri.  Öğretim Birliği Yasasının 4. maddesindeki sınırları içine çekilerek.   sadece din adamı yetiştiren meslek okulları haline getirilir ve miktarları da.   ülkemizin din adamı ihtiyacına göre azaltılarak.   ihtiyaç fazlası imam hatip liseleri.   diğer dallardaki meslek liselerine dönüştürülerek.   Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğine gönülden bağlı.   laik genç nesillerin yetişmesinin önündeki engeller kaldırılmış olur.

Güner Yiğitbaşı

03. Mart. 2008
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu


NOT:Bu yazının yazıldığı tarihte mevcut olan.  
İmam Hatip Lisesi Mezunlarının
üniversitelere girişlederinde getirilen katsayı
engeli.  bugün için tamamen kalkmış bulunmaktadır.

Sayın Erdoğan Ağzınla Kuş Tutsan Sana Kimse İnanmaz
Partili Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; bugün (02/03/2021),  İnsan Hakları Eylem Planı adı altında bir açıklama yaparak, "İnsan Hakları Eylem Planı,  değişim ve reform irademizin devam ettiğinin ve devam edeceğinin bir örneğidir” ifadelerini kullandı. 

Salt, laf ve söz olarak değerlendirdiğimizde, yaptığı açıklamalarda dile getirdiği insan hakları, harika. Demokrasilerde zaten olması gereken ve bizim anayasa ve yasalarımızda da yer alan ve ancak ERDOĞAN tarafından fiilen uygulanmayan hak ve özgürlükler. 

ERDOĞAN'ın; insan hakları eylem planı açıklamalarına ve yapmak istediklerine bakınca, bu ülkede insan hakları ve özgürlüklerinin fiilen  mevcut olmadığını,  uygulanmadığını,  çok iyi anlıyorsunuz. 

Bu nedenle, ERDOĞAN'ın;  insan hakları eylem planı açıklamalarını, anayasa ve yasalarda esasen mevcut olan insan hak ve özgürlüklerinin, uygulamada askıya alınarak, fiilen  uygulanmadığının açık bir itirafı olarak değerlendiriyoruz. 

Bu açıklamayı, bu ülkede tek başına 19 yıldır iktidarda olan bir partinin genel başkanının değil de, özgürlük ve insan hakları arayışında olan ana muhalefet partisi liderinin yaptığı açıklamalar olarak algılıyorsunuz, ister istemez. 

Ama, maalesef insan hakları eylem planını açıklayan kişi, bu ülkeyi tek başına 19 yıldır yöneten ve anayasa, yasa, hukuk, yargı bağımsızlığı ve milli iradeyi tanımayan, demokrasi ve insan hakları özürlüsü Sayın ERDOĞAN dır. 

Sayın ERDOĞAN kusura bakmasın ama, insan hakları, özgürlükler, demokrasi ve bağımsız yargı konusunda sicili sabıkalarla dolu olan bir kişi olarak, 19 yıllık iktidarının sonlarında, böyle bir insan hakları eylem planı açıklıyorsa, bu vakitten sonra ona hiç kimse asla inanamaz. 

ERDOĞAN; zannediyor ki; insan hakları eylem planını açıklamakla iş hal yoluna giriyor ve insan hakları sorunu çözülüyor. 

ERDOĞAN; eline tutuşturulan metni okumuş ve iş bitmiştir ona göre. 

ERDOĞAN; öncelikle kafasını, zihniyetini, demokrasi anlayışını değiştirmek, insan haklarını içselleştirmek, insan haklarına saygılı olmak zorunda olduğunu anlamalıdır. 

ERDOĞAN;  bu kafa yapısıyla, her gün televizyonlara çıkarak insan hakları eylem planı açıklasa,  ne yazar?

ERDOĞAN'ın açıkladığı;  tüm insan hakları ve demokrasilerin olmazsa olmazı olan evrensel ilkeler; zaten,  bizim milli anayasa ve ilgili yasalarımızda ve altına imza koyduğumuz uluslar arası antlaşma ve beyannamelerde hukuken var olup da fiilen uygulanmayan hak ve özgürlüklerdir. 

Bu insan hak ve özgürlüklerinin, bugün insan hakları eylem planı adı altında ısıtılarak yeniden açıklanması, hukuken var olup da,  fiilen uygulanmayan malumun ilanından başka bir şey değildir ve insan hakları ve demokrasi konusundaki zavallılığımızın açık bir itirafıdır. 

ERDOĞAN,  yaptığı açıklama da diyor ki; ” Yaklaşık iki yıl önce,  yine bu mekânda,  Yargı Reformu Strateji Belgesini milletimizle paylaşırken,  bu belgenin aynı zamanda bir sonraki reform hazırlıklarının da başlangıcı olduğunu söylemiştik.  Bugün,  sözümüzü yerine getirmiş olmanın huzuruyla,  Eylem Planımızı milletimize takdim ediyoruz. ” 

Güler misiniz ağlar mısınız?

Sayın ERDOĞAN; senin zannettiğin gibi, ben ve bu millet enayi ve ebleh değiliz. Yaklaşık iki yıl önce yine sarayında;  Yargı Reformu Strateji Belgesini milletimizle paylaşırken yaptığın açıklamaları,  yerine getirdin mi ki; ”Bugün,  sözümüzü yerine getirmiş olmanın huzuruyla,  Eylem Planımızı milletimize takdim ediyoruz. ” deme hakkını kendinizde buluyorsunuz?

Siz, hangi yargı reformundan bahsediyorsunuz,  Allah’ınız aşkına?

Yargı reformu stratejisi belgesini iki yıl önce aynı mekanda açıkladınız da ne oldu?

Yargı; bugün,  bağımsız mıdır, karar verirken sizin gözünüzün içine bakmıyor ve sizden talimat beklemiyor mu, yargıçların atamalarını yapan HSK,  siyasi iktidarın vesayetinden kurtulmuş mudur, yargıçlarımız teminat mı kazanmıştır, Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararları,  yerel mahkemelerce uygulanmakta mıdı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bağlayıcı kararları uygulanmakta mıdır?

Hayır,  hiçbiri gerçekleşmemiştir, o zaman siz nasıl Yargı Reformu Strateji Belgesini ağzınıza alabiliyorsunuz ve ” Yaklaşık iki yıl önce,  yine bu mekânda,  Yargı Reformu Strateji Belgesini milletimizle paylaşırken,  bu belgenin aynı zamanda bir sonraki reform hazırlıklarının da başlangıcı olduğunu söylemiştik.  Bugün,  sözümüzü yerine getirmiş olmanın huzuruyla,  Eylem Planımızı milletimize takdim ediyoruz. ” diyebiliyorsunuz?

İnsanda biraz utanma olur. 

İnsan Hakları Eylem Planı açıklamanızda diyorsunuz ki; 

“İnsan,  doğuştan sahip olduğu vazgeçilmez haklarıyla yaşar.  Devletin temel amaç ve görevi,  bu hakları korumak ve geliştirmektir.  “

Uygulama böyle midir Sayın ERDOĞAN?

Hayır, devletin kuruluş temel amacı ve görevi,  insan haklarını korumak ve geliştirmek olsa dahi, sizin iktidarınız ve yönetiminizin temel amacı ve görevi; sadece kendi yakın çevrenizin ve yandaşlarınızın haklarını korumak ve geliştirmek olup, size ve iktidarınıza karşı olan, sizi eleştiren muhaliflerinizin hak ve özgürlüklerini yok saymaktır, onları zindanlara atmaktır. 

Yine diyorsunuz ki; 

“İnsan onuru,  bütün hakların özü olarak hukukun etkin koruması altındadır.  “

Sayın ERDOĞAN; uygulama asla öyle değildir. İnsan onuru, hukukun etkin koruması altında değildir, bu ülkede hukuk, hak ve adalet bırakmadınız ki; hukuk,  insan onurunu korusun. Bize göre, bu ülkede,  hukukun kendisini korunmaya muhtaç hale getirdiniz. Korunmaya muhtaç hale gelen hukuk, insan onurunu nasıl korusun?

Yine diyorsunuz ki; 

“Dil,  ırk,  renk,  cinsiyet,  siyasi düşünce,  felsefi inanç,  din,  mezhep ve benzeri sebepler temelinde hiçbir ayrımcılık söz konusu olmaksızın herkes hukuk önünde eşittir.  “

Sayın ERDOĞAN; hukuk ve yasa önünde eşitlik zaten anayasamızın 10.  maddesinin zorunlu bir gereğidir. Sizin,  bu hukuk ve yasa önünde eşitlik ilkesini açıklamanıza gerek yok. Sizin göreviniz bu eşitlik ilkesini fiilen uygulamak ve ona işlerlik kazandırmaktır. 

Peki, uygulamada siz ne yapıyorsunuz, hukuk ve yasalar önünde eşitlik ilkesini fiilen uygulamaya koyabiliyor musunuz?

Tabii ki; hayır. Siz, yasaların korumasını arkanıza alarak, bu ülkenin insanlarına, muhaliflerine, ana muhalefet partisi liderine ağıza alınmayacak hakaret ve küfürleri pervasızca yapıyorsunuz, buna karşılık,  bu hakaretleriniz karşısında cevap vermek zorunda kalan ve sizi haklı olarak eleştiren muhaliflerinizi, utanmadan Cumhurbaşkanlığı şapkanıza sığınarak,  Cumhurbaşkanına hakaret ettikleri gerekçesiyle,  emrinizdeki yargının acımasız dişlilerine atarak,  huzur buluyorsunuz. 

Pandemi nedeniyle yasaklar getirdiğiniz halkın, yasakları çiğnemesi üzerine onlara cezalar yağdırırken, kendiniz yasaları delen binlerce partili kişiyi kongrelerinizde görmekten zevk duyuyorsunuz ve memnuniyetinizi açıklıyorsunuz. 

Siz, parti kongrelerinize,  hem de yasakları delerek devam ederken, barolar ve diğer meslek kuruluşları kongrelerini yapamıyorlar, onlara kongre yasakları getiriyorsunuz. 

Bu mudur;  sizin,  yasa ve hukuk önünde eşitlik ilkesinden anladığınız?

Sayın ERDOĞAN; diyorsunuz ki; 

“Adli ve idari işleyiş;  masumiyet karinesi,  lekelenmeme hakkı ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkelerini koruyan,  gözeten ve güçlendiren bir yaklaşımı merkezine alır.  “

Peki siz iktidar olarak, fiilen öyle mi yapıyorsunuz?

Siz, masumiyet karinesinin ne olduğunu biliyor musunuz?

Haklarında suçlu olduklarına dair kesinleşmiş yargı kararı olmayan kişileri ve muhaliflerinizi. kolaylıkla terörist olmakla suçlayan açıklamalarınıza baktığımızda, sizin masumiyet karinesini bilmediğiniz veya masumiyet karnesini sadece kendiniz ve yandaşlarınız için var saydığınız anlaşılıyor. 

Sayın ERDOĞAN; İnsan Hakları Eylem Planı açıklamanızda diyorsunuz ki; 

“Hiç kimse,  başkalarının kişilik haklarına saygı göstermek suretiyle yaptığı eleştirisi veya düşünce açıklaması nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.  “

Güzel de, sizin yönetiminizdeki ülkemizde, uygulama böyle midir?

Tabii ki; kocaman bir hayır. 

Bu ülkenin muhalif aydınları ve gazetecileri, doğruları söyledikleri ve yazdıkları, sizin iktidarınızı eleştirdikleri için hapse atılarak, özgürlüklerinden yoksun bırakılmıyorlar mı? Siz nerede yaşıyorsunuz, Ay'da mı yaşıyorsunuz, Türk insanı ile dalga mı geçiyorsunuz,  Sayın ERDOĞAN?

Sayın ERDOĞAN eylem planında diyorsunuz ki; 

“Bağımsız ve tarafsız yargı ile korunan hukuk devleti,  hak ve özgürlükler ile adaletin teminatı olarak her alanda tahkim edilir.  “

Sayın ERDOĞAN güldürmeyin insanı, siz bu ülkede bağımsız ve tarafsız yargı, hukuk devleti, hak ve özgürlük mü bıraktınız da, olmayan bağımsız ve tarafsız yargı ile yine olmayan hukuk devletini ve hak ve özgürlükleri koruyacağınızı söylüyorsunuz. 

Olmayan şeyle, olmayan şeylerin korunamayacağını, bilmiyor musunuz?

Sayın ERDOĞAN yine diyorsunuz ki; 

“Haklarının ihlal edildiğini iddia eden herkes,  etkili kanun yollarına zahmetsiz şekilde erişebilmelidir. ”

Sayın ERDOĞAN;  çok güzel söylüyorsun da, hakları ihlal edilen ve zahmetsiz olarak etkili kanun yollarına erişerek hak ihlali kararları alan kişilerin; bu kanun yollarından, örneğin Anayasa Mahkemesi ve İnsan Hakları Mahkemesinden elde ettikleri hak ihlali kararlarını,  niçin uygulatmıyorsun, hak ihlali kararları alan bu kişiler; bu kararları, çerçeveleterek evlerinin duvarlarına asmak için değil,  uygulansınlar ve ihlal edilen haklarına kavuşsunlar diye alıyorlar Sayın ERDOĞAN, siz bunun farkında değil misiniz?

Sayın ERDOĞAN; aslında,  her şeyin farkındasınız. 

Açıkladığınız insan hakları eylem planında yer alan hak ve özgürlüklerinin tümünün,  anayasa ve yasalarda yer aldığını çok iyi biliyorsunuz, ama özgürlüklere ve demokrasiye karşı olduğunuz, özgürlükleri iktidarınızın devamı için tehlikeli gördüğünüzden,  hukuken var olan insan haklarını, bilerek ve isteyerek,  fiilen uygulatmıyorsunuz. 

Anayasaya göre, önceden izin almaksızın silahsız ve barışçıl olarak yapılması gereken anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını dahi, daha başlar başlamaz,  emrinizdeki polis gücünü orantısız bir şekilde göstericilerin üzerine saldırtarak,  başlamadan boğdurtuyorsunuz. 

Bu ülkede, kadınlarımız, kadınlara yönelik erkek şiddetini özel günlerinde dahi telin eden bir gösteri yapamıyorlar, polisin saldırısına uğruyorlar. şimdi önümüzde 8. Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları var, göreceksiniz,  kadınlarımıza bu özel günlerinde dahi, bir araya gelip toplanarak,  bir basın açıklaması yapmalarını,  çok göreceksiniz. 

Sayın ERDOĞAN; bu,  insan hakları eylem planının iki yıl içinde uygulamaya konulacağını açıkladınız. İşte mızıkçılık burada başlıyor. Niçin,  iki yıl vade koyuyorsunuz, bu hakların uygulanmasına yarından itibaren başlanabilir, hepsinin hukuki alt yapısı hazır. 

Maksadınız,  insanlara özgürlüklerini teslim etmek değil,  çünkü. 

Sayın ERDOĞAN;  19 yıl boyunca, insan hakları ve demokrasi konusunda yaptıklarınız ve yapamadıklarınız, bundan sonra da yapacaklarınızın ve yapamayacaklarınızın göstergesi ve garantisidir. 

Önümüzde seçimler var, ABD ve Avrupa Birliği, insan hakları ve demokrasi ihlalleri  konusunda iktidarınızı köşeye sıkıştırdı ve ülkemize yönelik bazı yaptırım ve müeyyideleri uygulamak için bekliyorlar. Yani, iktidar olarak zor durumdasınız, hadi bizi enayi yerine koyuyorsunuz ama, ABD ve Avrupa Birliği, bu oyunlarınızı yemez Sayın ERDOĞAN

Sizin, bu vakitten sonra,  bu ülkeye yapabileceğiniz tek olumlu iş, biran önce seçime giderek,  emaneti Türk Milletine teslim etmek olacaktır.  

Güner Yiğitbaşı

02/03/2021

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget