Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Anayasa Mahkemesi Kararına Karşı Direnmek Anayasaya Direnmektir
Anayasa Mahkemesinin Mehmet ALTAN ve Şahin ALPAY'a yönelik olarak verdiği,anayasamıza göre,herkesi,her makam ve mercii,yargı organlarını bağlayan hak ihlali vardır kararına rağmen,bu karara göre gereğini yaparak adı geçen sanıklar hakkında tahliye kararı vermemekte direnen yerel İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesinin bu kararını itirazen inceleyen İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesi de itirazı reddederek Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı olan kararına uymamakta direnmiştir.

İtirazı inceleyen İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesinin itirazı reddederken sarıldığı gerekçeler çok gülünç,evlere şenlik hukuk ve anayasa dışı gerekçelerdir.

İtirazı inceleyerek reddeden yerel İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesinin red gerekçesi olarak sunmaya çalıştığı;”Anayasa Mahkemesi’nin kararının somut olayda otomatik olarak sanığın tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmek, hukukun genel ilkelerine, Anayasa’daki mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği ve telkinde bulunulamayacağı yönündeki düzenlemelerin, ihlali sonucunu doğuracaktır.”görüşü hukuki değildir.Bu görüş hukuk dışı, aldatıcı,gerçek ve tarafsız hukukçuların aklıyla alay eden ve hukuku küçük düşüren bir demagojidir.

Zira;anayasada yer alan, mahkemelerin bağımsızlığı,mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği ve telkinde bulunulamayacağına ilişkin hükümler;yerel mahkemelerin,bir üst mahkeme olan ve aynı yargı erkinin en üst hiyerarşik yapısı içinde yer alan Anayasa Mahkemesinin vereceği bağlayıcı kararlara karşı koruma altına alınmaları ve anayasa mahkemesinin bağlayıcı kararlarına uymayarak, bu kararlara karşı direnebilmelerine imkan sağlama amacıyla konulmuş hükümler değildir,bu hükümet,yargı erkinin dışındaki yasama ve yürütme erklerinin, yargı erkine  müdahale ederek yargı bağımsızlığının ihlal edilmesinin önüne geçmek ve anayasanın kuvvetler ayrılığı ilkesini geçerli kılmak için konulmuş hükümlerdir.

Kaldı ki; daha özel bir anayasa hükmü olan ve anayasanın genel hükümlerine göre öncelikli olarak uygulanması gereken anayasanın  153. maddesine göre, Anayasa Mahkemesinin tüm kararları kesindir ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.Bu itibarla anayasanın 153. maddesinde yer alan Anayasa Mahkemesinin kararlarının kesin olduğuna ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağına ilişkin bu açık hüküm karşısında,yerel İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesinin;”Anayasa Mahkemesi’nin kararının somut olayda otomatik olarak sanığın tahliyesi sonucunu doğuracağını kabul etmek, hukukun genel ilkelerine, Anayasa’daki mahkemelerin bağımsızlığı, mahkemelere emir ve talimat verilemeyeceği ve telkinde bulunulamayacağı yönündeki düzenlemelerin, ihlali sonucunu doğuracaktır.” şeklindeki görüş ve gerekçesinin, demagojiden başka hukuken hiç bir değeri ve geçerliliği yoktur.

İtirazı inceleyen yerel İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesinin itirazın reddine ilişkin kararına gerekçe yaptığı; Anayasa Mahkemesinin kararının tanınarak bu karar uyulmasının mecburi ve bağlayıcı olmasının,yargılamaya dair birçok ilkenin ihlali sonucunu doğuracağına, mahkemenin esastan inceleme yapan temyiz mercii kararına dahi direnme hakkının var olduğuna yönelik görüşü de,bir demagoji olup, yasal ve hukuki değildir.

Zira, Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin olduğunu ve Anayasa Mahkemesinin kesin olan bu kararlarının;yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağına ilişkin 153. maddesi de, anayasa yargılamasına ilişkin en üst düzey bir ilke olup,kurallar hiyerarşisinde,Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan yargılamaya ilişkin ilkelerin de üzerindedir.Ret gerekçesinde yer alan; yerel mahkemenin, esastan inceleme yapan temyiz mercii kararına dahi direnme hakkının var olduğuna ilişkin görüş de,tam anlamıyla gerçekleri çarpıtma ve bir aldatmacadır.Zira,yerel mahkemelerin, temyiz mercii kararına yönelik direnme hakları, Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan açık bir hükme dayanmakta olup,yerel mahkeme kafasına böyle estiği için direnme kararı vermemektedir,yasa bu hakkı verdiği için takdirini direnme yönünde kullanabilmektedir.Nitekim, yerel mahkemeler,temyizin Ceza ve Hukuk Genel Kurullarının kararlarına, yasa gereği uymak zorundadırlar,bu itibarla yerel mahkemeler, Anayasanın 153. maddesinde yer alan açık ve emredici hükme göre, kesin ve bağlayıcı olan Anayasa Mahkemesinin kararlarına direnemezler,bu kararlara uymakla mükelleftirler,aksi halde suç işlemiş olurlar.

Kim ne derse desin ve kimse kusura bakmasın,bizim de zerre kadar sevmediğimiz, ülkenin hukuk tanımaz bu hale gelmesinde rol ve katkı sahibi olan  Mehmet ALTAN'ı savunma durumunda kalmanın üzüntüsü içinde dahi olsak,yaklaşık elli yıllık bir hukukçu ve entelektüel  olarak, Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararına rağmen,yerel mahkemelerin bu karara uymayarak direnmelerinin,hukuk dışı ve siyasi bir tavır olduğu hukuki gerçeğini açıklamak ve yazmak boynumuzun borcudur.

Güner Yiğitbaşı

16/01/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

“Atatürk Laikliği Getirdi ve Müslüman Ülkelerle Aramızı Açtı” Sözü Külliyen Yalan.
“Atatürk laikliği getirdi, sırtını Arap Dünyasına Müslüman ülkelere döndü ve onlarla ilişkilerimiz bir daha toparlanamaz şekilde bozuldu”. Bu doğru değil,
Atatürk Döneminde Dünyada Sadece Üç Müslüman Ülke Bağımsızdı, Bunlardan biri Türkiye idi, ötekiler hep manda altındaydı.
Şimdi Orta Doğu’da en sevilmeyen ülke Türkiye
Suriye’nin kendi topraklarına hakim olma hakkı vardır.
Türk Dış Politikası ve Son Gelişmeler
Ulusal Eğitim Derneği’nin her hafta Cumartesi günleri düzenlediği konferanslardan, 13.01,2018 günkü etkinlikte konuşmacı olarak Prof. Dr. Hasan Ünal(1) katıldı.
Dernek salonunda emekli öğretmen, akademisyenlerden oluşan dinleyicinin izlediği konferansın konusu, Türk Dış Politikası ve Son Gelişmelerdi.
Orta Doğu’da ve Suriye’de savaşlara ramak kalınan şu zamanda, Türkiye’nin uyguladığı yanlışların, doğruların açıklandığı bu konferansın çok yararlı anlatımların, o küçücük salonda kalmasına gönlümüz razı olmadı, okuyucuya sunmak istedik. Konuşmayı bandan çözerek okuyucumuza sunuyoruz. Biz yararlandık, umarım okuyucuya da yararı olur.
Prof. Dr. Hasan Ünal yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“- Dış Politika nedir? Dış politikayı kim yapar? Dış politika özetle şudur, devletin çıkarlarını korumak, haklarını tartışmaya açtırmamak için uyguladığı bir politikadır. Haklarınız tartışmaya açık değildir, çıkarlarınızı korumakla, çıkarlarınızı artırmaya çıkarmakla mükellefsiniz dış politikada, temel amacınız budur.
Dış politikayı kim yapar? DIŞ POLİTİKAYI HÜKÜMETLER YAPAR. Birbirine çok benzeyen iki kavram vardır, karıştırılır, biri dış politika, öbürü diplomasi.
Diplomasiyi Dış İşleri Bakanlığı ve diğer kuruluşlar yapar. Ama dış politikayı hükümetler yapar, tamamen onların emrindedir. Yani hangi ülkeyle nasıl bir siyaset izleneceğine hükümetler karar verir. Buna daha doğrusu siyaset karar veriri, diyebiliriz. Siyaset karar verirken isterse diplomatlardan, uzmanlardan, başkalarından görüş alabilir. Konuyla alakalı doğrudan kurumlar varsa, Genel Kurmay Başkanlığı, Dış Ticaret müsteşarlığı veya diğer ekonomi bürokrasisi veya başka bir kurum varsa bunlarla da irtibat kurabilir, bunların görüşlerinden faydalanabilir. Ama sonuçta hükümet karar verir, “ben Suriye’yle şöyle bir politika izliyorum. Mesela Suriye ile dostluk içinde, dostluğumuzu geliştirecek şöyle bir politika istiyorum, der. Bunu yapma görevi başta Dış İşleri Bakanlığınındır ve bunun adına da diplomasi denir.
Yani biri dış politika, öbürü dış diplomasidir. Diplomasiyi yapanların görevi de, kendilerine verilen dış politika talimatlarını tümüyle ince ayara tabi tutarak, siyasileri bilgilendirerek, onlarla sürekli irtibat halinde bunu ince ayarlarını yaparak uygulama görevidir, diplomasinin görevi bu.
Başta Dış İşleri Bakanlığı dedim, ama sadece Dış İşleri Bakanlığı değildir. Yer yer buraya savunma politikaları da, dış politikanın bir parçası olduğu için Genel Kurmay girer, onlarla ilgili kuruluşlar girer. Çoğu zaman da ekonomi bürokrasisi girer. Özellikle dış ticaret ve diğer ekonomi birimleri girer. Enerji Bakanlığı girer, konu boru hattıdır, Enerji Bakanlığı bir boru hattı yapmak ister, bir ülkeden doğal gaz almak ister ama siyaseten onu Dış işleri Bakanlığı doğru bulmayabilir. Dolayısıyla bunları oturup tek tek konuşmak zorundadırlar. -Dış İşleri Bakanlığı niye o boru hattını doğru bulmuyordur, o ülkeden doğal gaz alımını Dış İşleri Bakanlığı neden kendi dış işleri bakanlığı ile uyumlu görmüyordur- filan. Bunları birlikte değerlendirirler ama bütün bunların adı diplomasidir.
Politika hükümettedir, hükümet belirler.
Bu anlattıklarımızı, son yaşadıklarımızı kaba hatlarıyla değerlendirirsek, birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum.
1-Türkiye’de klişeleşmiş dış politikaya dair birtakım söylemler var. Bunları eleştirerek başlayalım. Bunlardan biri şu: derler ki, “efendim Atatürk laikliği getirdi, sırtını Arap Dünyasına Müslüman ülkelere döndü ve onlarla ilişkilerimiz bir daha toparlanamaz şekilde bozuldu”. Bu doğru değil,
Eğer bilgisizlikten dolayı söylenmişse, cahilce bir laf. Eğer bilerek söyleniyorsa, tabi söyleyenin kişiliğine göre hilafı hakikat, ya da yalan. Tabi ısrarla söylüyorsa kuyruklu yalan. Neden?
ATATÜRK DÖNEMİNDE DÜNYADA ÜÇ MÜSLÜMAN ÜLKE BAĞIMSIZDI SADECE. Bunlardan biri Türkiye idi, tam doğru dürüst bağımsız bir ülkeydi hakikaten; bir diğer İran’dı çok zayıf bir ülkeydi, topraklarında tam hâkimiyet kurmakta zorlanıyordu. Ama İran Şahinin da model olarak gördüğü ülke Atatürk ve onun reformlarıydı. Öbürü de Afganistan’dı, çok da zayıf bir ülkeydi. Bu iki ülkeyle de Atatürk’ün olağanüstü yakın bir ilişkileri vardı. Her ikisi de Atatürk’ün hayranıydı. Her ikisi de Ankara’yı ziyaret etmişlerdi. Her ikisine de Atatürk yardımlarda bulunmuş, her ikisine de yardım ve telkinlerde bulunmuştu.
Diğer Müslüman ülkeler, mesela Güneyimizdeki Irak İngiliz mandası altındaydı, Suriye Fransız mandası altındaydı, onun güneyindeki Ürdün İngiliz mandası, Lübnan Fransız mandasıydı, Filistin İngiliz mandasıydı, Arabistan Suudi Arabistan adını almıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında iki rakip Osmanlının bölgeden çekilmek zorunda kalması üzerine Osmanlının rakibi olan ikisi, biri Mekke Şerifi Hüseyin, öbürü de Riyat merkezli Suudi ailesi, bunlar ikisi de İngiltere müttefiki olmasına rağmen Suudi ailesi öbürlerini yenerek Hicaz’dan da atıp, bütün Arabistan denilen topraklara hâkim olmuşlar. 1918 ile 1920 yılları arasında da, Suudi Arabistan devletini bağımsız bir devlet olmayı başarmışlardır. Suudi Arabistan hiç bir zaman bir ülkenin sömürgesi olmadı, resmi olarak.
Mısır İngiliz yönetimi altındaydı yine Birinci Dünya Savaşı sırasında. İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaş sonuna kadar devam etti; Libya İtalya sömürgesiydi; Cezayir çok daha komplike (karışık)  yapıdaydı, Fransa’ydı, Fransa yönetiminde değildi. Yani Fransa’nın sanki anavatan yönetimi gibiydi. Bu yüzden Cezayir’in Fransa’dan kopması çok acı oldu ve çok uzun bir savaşın sununda gerçekleşti.
Tunus Fransız yönetimindeydi, koloniydi, Fas ise bir himaye yönetimiydi, kendi kalığı vardı ama Fransızların himayesi altındaydı.
Şimdi kabaca, yani bu örnekleri verince bütün dünyadaki Endonezya’dan Pakistan’a, Hindistan’dan Endonezya’ya kadar, Afrika’daki Müslüman ülkelere kadar tek örnek vermeye gerek yok, bunların hiç birisi bağımsız değildi zaten. Dolayısıyla “ATATÜRK LAİKLİĞİ GETİRDİ VE MÜSLÜMAN ÜLKELERLE ARAMIZI AÇTI” SÖZÜ KÜLLİYEN YALAN. Bilgisizlik, cehalet, yalan. Benim üçüncü sınıflara verdiğim dış politika derslerine gelseler, bunları öğrenirler, zaten.
2- “Atatürk Laikliği Getirdiği İçin Müslüman Ülkelerle Aramız Bozuldu” Bu Da Yalan. Çünkü 1946 da bağımsız olacak olan Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak, Kuzey Afrika’daki bütün devletler, hangisi aklınıza gelirse gelsin, hangisinin elinize alırsanız alın, hepsi laiklik temelli modernleşme politikaları uygulamaya çalışmışlardı, hepsi. Bir tane istisna Suudi Arabistan var. Hiç kimsenin modeli değildir dünyada, hiç kimsenin de özendiği bir devlet de değildir, halen de öyledir. Dolayısıyla laikliği getirdiği için buna sekülerleşme diyelim. “Atatürk Laiklik Getirdiği İçin Böyle Olmuştur, Bu Ülkelerle Aramız Açılmıştır” Sözü Yalandır.  Doğru değildir.
Türk Dış Politikası ve Son Gelişmeler
Buradan hareketle şu soruyu soralım, bizim Orta Doğu’daki ülkelerle aramız ne zaman açıldı?  Neden açıldı bir dönem. 1950 lerden itibaren açıldı. Çünkü biz 1952 de NATO ya girmeye çalıştığımız, şöyle diyeyim, 1949 da NATO kuruldu, Türkiye ve Yunanistan NATO ya müracaat etti, her ikisini de almadılar, reddettiler. Başlangıçta Türkiye çok ciddi bir So9vyet tehdidi altında hissettiği için kendisini, İsmet Paşa’nın Sovyetler Birliğini tahrik etmeden ama hiçbir talebine de boyun eğmeden, müzakere etmeden götürdüğü o başarılı dış politikası Türkiye’yi NATO ya götürecek. O sırada incelediğinizde de Türkiye’nin hakikaten başka çaresi yok. Stalin gibi bir adamın karşısında böyle ABD gibi dünyanın tek atom gücü olan ülkenin liderliğinde yürütülecek bir savunma ittifakınıza ihtiyacınız var. Çünkü 1945 le 1947 arasında bütün Doğu Avrupa ülkeleri Sovyetlerin denetimine girmiş. Sovyetler birliği 1946 da Yunanistan’da bir iç savaş çıkarmış, az daha Yunanistan’da komünistler yönetimi ele geçirecekler. Türkiye’yi baştan beri tehdit ediyor. İran da işgal ettiği topraklardan savaş bittikten sonra altı ay içinde çekilmek zorunda olmasına rağmen çıkmamakta ısrar ediyor. Çok ciddi bir Sovyet tehlikesi var, çok ciddi bir komünizm yayılması var, Komünizm o sıra çok cazip bir ideoloji. O arada Çin Komünistleşiyor 1946 da başlıyor Çin deki ilk savaş 1949 da Mao Zedungn’un galibiyetiyle sonuçlanacak. Öyle bir dönemde Türkiye bağımsızlığını koruyabilmek için Sovyetlere karşı, NATO ya girmeye çalışıyor, bu da gayet normal. Nitekim NATO ya girme politikasına 1950 de ilk çok partili seçimler yapıldığında 46 yı tam saymıyorum, hem CHP hem de DP halka verdikleri mesajlarda “biz Türkiye’yi NATO ya sokacağız”, diyorlar, ikisi birden.
Şimdi Türkiye, özetle devam edersek, 1949 da giremiyor, Sovyetler Birliği’nin atom gücü olmasından sonra, Kore Savaşı’nın başlaması, Türkiye’nin Kore Savaşı’nda yer alması ile birlikte, Uluslar arası dengeler değişince Türkiye’nin NATO ya girmesi mümkün oluyor ve Türkiye 1952 yılının Şubatında Yunanistan’la birlikte NATO ya giriyor.
Şimdi ise bu sırada Türkiye’de de bir yönetim değişikliği olmuş. 1950 de Demokrat Parti (DP) gelmiş, işte NATO ya girmenin bir bedeli, bir parçası olarak, abaca söylemek gerekirse, Türkiye’nin izlediği dış politika var. Bu politikanın adı da “Sovyetleri çevreleme politikası”
Balkanlarda “Balkan Paktı” kuruyoruz, Ota Doğuda da “Bağdat Paktı” kuruyoruz.
Balkanlarda kurduğumuz pakta Yugoslavya ve Yunanistan girmiş, bizimle beraber, Orta Doğu da kurduğumuz pakta kurduğumuzda “Bağdat Paktı” adı üstünde Irak var. Ama Irak’ın dışında hiçbir Arap ülkesini oraya çekemiyoruz. İran var, aynı Müslüman ülkeler, Pakistan var öteden tehdit altında kendisini hisseden. Bir de bu pakta İngiltere girecek, Amerika da gözlemci olacak.
O sırada 1952 de yönetimi ele geçirmiş olan Nasır var, çok aşırı derecede Türkiye karşıtlığı yapıyor. Nasır’ın rüzgârları çok sert estiği için Arap dünyasında da biz Bağdat Paktına diğer Arap ülkelerinden hiç kimseyi getiremiyoruz. Nasır’ın etkisi çok daha fazladır.
Bu Bağdat Paktı 1958 de kırılacak, Bağdat’ta Irak’ta bir ihtilal olacak, bu Bağdat Paktına bizimle giren hükümet, Kral Faysal sokaklarda linç edilecek, Başbakan Nuri Sait Paşa ki, Başbakan Adnan Menderes’in çok yakın dostu falan, Osmanlı subayı o da, o da sokaklarda linç edilerek öldürülecek. Bu sırada Orta Doğu’da öyle bir dönem var ki, Nasır rüzgârı o kadar sert esiyor ki, o da çok Türkiye karşıtı bir rüzgâr ve Türkiye’yi ısrarla Batı’nın uzak karakolu diye gösteriyor. Kendi bakış açısından haklı, ama Türkiye de haklı. Türkiye de o sıra Komünizmin yayılmasından cephe ülkesi olarak en korkan devlet. Çünkü cephede görüyor kendisini. Bu nedenle de çok büyük güvenlik sıkıntıları olan bir ülke. Burada bir takım hatalar da var, bazı konularda aşırı konularda, aşırı Amerikan yanlılığı da var. Mesela 1957 ye kadar Suriye krizi var orda 1957 ye kadar izlenen dış politikaya CHP ve lideri İsmet Paşa da destek veriyor. Yani bu NATO cu gibi görülen sonradan öyle sunulan o politikalara onlar da destek veriyor. Ama 1957 de Suriye politikasından itibaren bir kırılma var, bir aşırı gidiş var. Bütün bunlar bizi Orta Doğu’da yalnızlığa itiyor. Fakat Türkiye’nin beklentisi şu, Orta Doğu’da yalnızlığa gitse de, Batı dünyasındaki yeri ve gücüyle rahat olabileceğini zannediyor. Fakat 1962 de Küba krizi patlak veriyor, Küba krizinde yani Sovyetler Birliği Küba’ya stratejik füzeler yerleştirmek istiyor, yani nükleer füzeler, buna Amerikalılar karşı çıkıyorlar, buraya yerleştirirsen savaş çıkar” diyor. O da diyor ki, “siz burada savaş çıkarırsanız ben de Almanya’yı ve Avrupa’yı işgal ederim. Tam bir bıçak sırtı bir durum var. O sırada Türkiye de yerleştirilmiş Menderes hükümet zorlamasıyla yerleştirilmiş, darbeden sonraki askeri hükümetin de destek verdiği politikayla Türkiye’ye yerleştirilmiş olan Jüpiter füzeleri var. Bu Amerika’yla Sovyetler Birliği arasında yapılan gizli mutabakat sonucunda bu nükleer füzelerin Türkiye’den sökülmesi, Küba’DAKİ Sovyet füzelerinin oradan götürülmesi karşılığında uzlaşma sağlanıyor. Başka şeyler de var. Türkiye bu krizden sonra şöyle bir düşünmeye başlıyor. “Amerika bana doğru dürüst haber vermeden söküp götürüyor, peki o beni satsaydı ne olurdu”. Satar mıydı, satabilirdi.
Türk Dış Politikası ve Son Gelişmeler
Ama bunu sadece Türkiye düşünmüyor, Almanya hükümeti de aynı korkular içinde. Bu füze krizinden sonra Amerika’ya diyor ki, “ yav hiç bize haber vermedin”. Onlar da diyor ki, Amerikalıların bir lafı vardır, “bu bizim milli güvenliğimiz”. Onlar da diyor ki, “peki bizim milli güvenliğimiz ne olacak?” Almanya, Almanya çok yaralı bir devlet, ona rağmen o bile endişe ediyor, durumdan.
Türkiye çok daha endişe ediyor, durumundan, hatta Amerikalılar yeni bir askeri strateji getiriyorlar NATO’ya; Türkiye bunu veto ediyor, çok ilginç. “Yok, ben bunu tehlikeli görüyorum” diyor. Çünkü diyor ki, o yeni stratejiye göre, “eğer bir NATO ülkesine bir saldırı olursa hemen diğer NATO ülkelerinin hep birlikte gidip, karşılık vermesi değil, durumu değerlendirmesi, ondan sonra karşılık vermesi” diye bir şey getiriyor, Amerika. Hee diyor, bir dakika hem de Küba krizinin üstüne geldik, ben buna izin vermiyorum” diyor. 67 ye kadar istediği garantileri almadan vermiyor, Türkiye bunun.
Burada ne oluyor? Bu Küba krizi ve ardından gelen JOHNSON mektubu var(2), 1964 de. Kıbrıs meselesinden dolayı bu yaygın olarak bilindiği için onun üzerinde durmuyorum.
Şimdi bu ikisinden sonra bir de Boğaz Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir Kıbrıs oylaması var BM lerde, Orada Türkiye yapayalnız kalıyor. Çünkü bütün Arap ülkeleri de Yunan tarafına oy kullanıyorlar. Bunun üzerine, bu JOHNSON Mektubu da gelince, çok enteresan, o sırada Başbakan İnönü, Devlet oturuyor, devlet aklıyla akıllı uslu bir şekilde bir dış politika gözden geçirmesi yapıyor, diyor ki, “bizim dış politikamızı gözden geçirmeye ihtiyacımız var, çünkü çıkarlarımızı korumayan bir durum var”.  
Burada bir şey yapıyoruz, bunun zararını görüyoruz. O halde doğru bir dış politika değil bu.  Ne yapmamız lazım, oturuluyor, deniliyor ki, NATO dan çıkalım. Tamam değerlendiriliyor, NATO dan çıkalım. Artı- eksi-artı-eksi, hesap kitap, askerler, siyasiler, diplomatlar herkes; sonuçta deniliyor ki, “yok, NATO dan çıkmak akıllıca değil”. Çünkü her ne kadar Stalin ölmüş, Stalin’in yerine Krusçev gelmiş ve Krusçev Stalin’in izlediği politikalardan Sovyetler Birliğinin vaz geçtiğini açıklamış. Türkiye’ye yazdığı iki mektupta, “Boğazlardan üs istemediklerini, Türkiye’nin sınırlarını tartışmaya açmayacaklarını” resmen bildirmiş. Ama bütün bunlara rağmen, NATO dan çıkmak akıllıca görülmemiş.
NATO dan çıkmayalım, ama, bu “Amerika’nın uzak karakolu görülen dış politikaya son” demişler. Şimdi NATO da veto hakkımız var, ama eğer NATO nun içinde bir politika üretilmeye çalışılıyorsa, o politikayı bizim çıkarlarımıza uygun hale getirmeye veto hakkımız yeter. Çünkü işimize gelmeyen, hoşumuza gelmeyen bir şey varsa, deriz ki, “veto ederiz”,  yapamazsınız. Ama NATO nun dışında Amerika’nın dışında yürüttüğü politikalara girmeyeceğiz, bir daha. Yani yeni bir Bağdat Paktı yapmayacağız.

Türk Dış Politikası ve Son Gelişmeler
2-NATO da kalacağız ama Sovyetler Birliği ile ilişkilerimizi fevkalade geliştireceğiz, diyor. Ne kadar geliştirilebiliyorsa o kadar, sınır konulmuyor. Yani bu kadar bunu yapacağız, şu kadar şunu yapacağız değil, nitekim bu politika, 1965 de bir yıl sonra iktidara gelecek olan Demirel uygulamasına kalıyor. Yani çok enteresan, Demirel kendi belirlemediği politikayı alıp uyguluyor. Ama muhteşem bir uygulama. Fevkalade başarılı bir uygulama. Bütün bu sanayi alt yapısı bu gün Sovyetler Birliği ile geliştirilecek. Türkiye 1965 den 1980 e kadar aklınıza gelen bütün sanayi tesislerinin ya hibesiyle, ya ucuz kredisiyle ya da buna benzer yöntemleriyle elde edecek. Hatta Yılmaz Özdil bir yazı yazmıştı, “domatesle ödedik” falan. Çok basit bir şey değildi hakikaten öyle. Mesela şöyle 360 milyon dolar, Batılıların değdi bir rafineri yapılacaksa Sovyetler Birliği bize 60 milyon dolara yapıyor. Onu da biz kuru üzümle, incirle, zeytinyağıyla, tütünle, domatesle 20 yılda ödüyoruz, falan yani. Ya da kredisinin bir miktarını, Sovyetler Birliği zaten bir miktarını hibe olarak veriyor, bir miktarını ilk on yılı ödemesiz, sonrakini sıfır faiz on beş yıl vadeli falan, bedava gibi şeyler oluyor. Şimdi ben bunların bir kısmını tespit ettim. TV larda anlattıkça da bazı o dönemlerin eski bürokratlarından güzel mektuplar aldım, aynı zamanda çok daha başka tesisler de yapılmış.
Rahmetli Demirel’le epeyce bir yakınlığım vardı ama bunların ayrıntılarına girip konuşacak, bir kere konuşmuştuk, bana, “bak hoca, ben bir kere Sovyetlere gittiğimde şuna şaşırdım”, dedi. “İlk gittiğim bu sırda Türkiye’de esir Türkler rüzgârı esiyordu,”  dedi. “Bütün Rusya’da esir Türkler var. Bir gittim Sovyetler Birliğini Türkler idare ediyordu. Kazaklar, Özbekler, Azeriler, “hele gardaş gelesen diye yanıma geliyorlar”, diyor. Memleketlerine gidiyorum, her birinin memleketi bizden mamur. Bakıyorum, çok iyi fabrikalar var, en diyorum, ben şundan da istiyorum, bundan da istiyorum”. Tabi bu işi çok yapan da birisidir rahmetli Demirel. O zaman anlıyor ki, Türkiye’deki propagandanın içinde bir oyun, bir alicengiz oyunu var, bu doğru bir şey olamaz. Siz diyorsunuz ki, Sovyetlerde şu kadar esir Türk var, oraya gidiyorsunuz Sovyetler Birliğini nerede ise onlar idare ediyor gibi. O zaman, nitekim Sovyetler Birliği dağılınca da bir hüsran yaşadı bunu söyleyenler. Gittiler, baktılar ki adamlar öyle esir mesir değil, ali vakti yerinde, iyi de devletleşmişler.
Şimdi özetle söylemek gerekirse Türkiye NATO da kalıyor ama Sovyetler birliğiyle bu yakın ilişkisini 1980 yılına kadar sürdürecek. 80 yılında da çok ilginç bir şey olacak, artık Türkiye Sovyetlerden daha iyi duruma gelmiş olacak. Yani Sovyetlerin bir yardımına ihtiyacı yok, nerdeyse Sovyetlere mali yardım yapacak yapabilecek durumda. Çünkü Sovyet mali iaresi de iyi yönetilmemiş, 1980 ler onların n kötü dönemleri. Şimdi kötü dönemlerin baskısı altında parçalanacak Sovyetler Birliği.
İkincisi, şöyle bir politika geliştiriyor, Türkiye, diyor ki: “Arap ülkelerinin iç işlerine karışmayacağız, kim iktidardaysa onunla ilişki kuracağız, Türkiye olarak”. Doğrusu da budur zaten.
Arap ülkeleri kendi aralarında çok çabuk kavga ediyorlar ve bu kavgaları kalıcı oluyor, birbirlerine söylenmedik laf, yapmadık iş bırakmıyorlar. Biz bunlarda da taraf olmayalım. Hiçbir Arap ülkesinin öbürüyle taraf olmuyor, Türkiye. Çünkü o 50 li yıllardaki tecrübelerden öğreniyor, Türkiye.
Şimdi 50 yıllardaki yanlış mıydı, değildi, o da NATO ya girmenin mecburiyetleri var. Ayrıca Arap ülkelerinin bu kadar birbiriyle kavga edeceğini, bu kadar da liderlik çıkacağını hesap edemezsiniz. Ülkelerin kendi çıkarlarına uygun davranacağını kavrayamıyorsunuz ama rasyonel değiller.
Ne yapacaksınız, o zaman böyle bir politika geliştiriyorsunuz.
Bir başka bir ayağı, bu dış politikanın; bundan sonra Arp İsrail mücadelesinde katiyen İsrail yanlısı görünen ya da görünecek, öyle değerlendirilecek, hiçbir şey yapmayacağız. Hiçbir söz söylemeyeceğiz. Hatta İsrail’i eleştireceğiz, çoğu zaman İsrail’in aşırılıkları konusunda Arap işbirliği de yapabiliriz, ama bütün bunları İsrail’i kendimize düşman etmeden yapacağız. Ve bütün Türk hükümetleri başarmıştır, bu hükümet gelinceye kadar.
Yani, “Türkiye hep Orta Doğu’ya sırtını döndü, ilk defa bu coğrafyaya kucak açtık, elimizi açtık yüzümüzü döndük”. Bu külliyen yalan. Bilgisizlik bu, Ahmet Davutoğlu gibi birisi nasıl söyler, benim dış politika dersimden hiçbir zaman geçemez, böyle bir kompozisyon yazarak, böyle bir cevap vererek mümkün değil, öyle bir şey yok çünkü.
Bakın Türkiye Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerini o kadar genişletiyor ki, 1980 ile 88 arasında Irak İran savaşı sürüyor, devam ediyor, bu savaşta Türkiye her iki ülkeye de büyük çaplı mal satıyor, her iki ülkeyle de ilişkileri fevkalade iyi, her ülkedeki büyükelçilikler de öbür ülkenin çıkarlarına bakıyor. Çünkü savaş halindeki iki ülkenin birbirinde elçileri olmaz. Türkiye’nin Tahrandaki Büyükelçiliği Irak’ın, Bağdat’taki büyükelçiliği İran’ın işlerine bakıyor. İşte başarı budur, marifet budur. Yani siz kalkıp da, üç ay dayanamayacağını zannettiğiniz yıkıp Emevi camisinde namaz kılacağız” diye girişirseniz bir işe, buna da adeta taş kafa bir şekilde, saplantılı bir şekilde saplanırsanız, bunun dış politikayla alakası yok, çünkü bu rasyonel değil. Türkiye’nin dış politikası çıkarlarına getirisi yok, mantığı yok, her tarafından zarar veriyor ve siz bunda ısrar ediyorsunuz, buna da diyorsunuz ki, “İlk defa Türkiye Müslüman kardeşleriyle ortaklıklar kurdu, bir araya geldi, yardımcı oluyor.
Şimdi Orta Doğu’da en sevilmeyen ülke Türkiye

Türk Dış Politikası ve Son Gelişmeler
2 Allahtan son zamanlarda mesela adamları eleştire eleştire de belki bir yere getirdik. Ya da şartlar yere getirdi, yani özellikle bu 15 Temmuzdan Allah razı olsun, bir manada, yani çünkü o darbenin korkusuyla adamlar, dış politikalarını topluca bizim gibi yıllarca TV larda söylediğimiz gibi bir değerlendirmeye tabi tutmak zorunda kaldılar. Hem İran’la yakınlaştılar, hem Rusya’yla yakınlaştılar. Ama hala saplantılar devam ediyor. Suriye politikasında devam ediyor, Barzani konusunda da devam ediyordu ama Barzani’den Allah razı olsun, Barzani kendi yaptığı hatayla bizi düzeltti. Rahmetli Denktaş’ın güzel bir sözü vardı, “Allah Yunanlılardan razı olsun, ben onların fanatizmine her şeyden çok güvenirim, inanırım”,diye. Bazen böyle şeylere de ihtiyacınız var, karşınızdakinin yanlışları ve fanatizmi sizi doğru yola çeker. Dolayısıyla Barzani’nin yanlışı da o taraftaki yanlışı düzeltti dış politikanın. Bakıyorsunuz hala İdlib’de İran ve Rusya büyükelçiliklerini dış işlerine çağırdık. İçeriği ne biliyor musunuz? Diyoruz ki, “İdlib’de Suriye kuvvetleri İdlib’e hâkim olmaya çalışıyor, Lütfen İran ve Rusya olarak görevleriniz yapın, Suriye’nin bu topraklara hakim olmasına izin vermeyin. Şimdi, ben Perşembe günü ALT TV programında dedim ki, “biz hendek savaşını Güney Doğu’da niye verdik o zaman, kendi topraklarımızda etkili egemenlik kurmak için verdik, o savaşımı. O adam da kendi topraklarında etkili egemenlik kurmayacak mı? Ama hala saplantılar devam ediyor. Ama Allah’tan bir miktar düzelme toparlanma var. O toparlanma da Amerika’nın yaptığı aşırılıklar, Barzani’nin yaptığı aşırılıklar Fetö cülerin darbe girişimi, Ahmet Davutoğlu’nun tavsiyesi gibi şeyler sonucun da oluyor. Bir de şunu unutmamak lazım. Rusya devlet gibi davranıyor, devlet gibi karşılıklar veriyor, bizim aşırılılarımıza aynı duygusallık içinde cevap vermiyor. Şu İdlib olayında da, adamların inindeki üssü SIHA larla saldırıya uğradı, beş ila yedi uçaklarının tahrip edildiği en az iki askerlerinin öldürüldüğü söyleniyor. İlk gelen bilgilerde İdlib’in Türkiye’nin denetiminde olan bölgeden havalanıyor sıhalar, gidip vuruyor. Allahtan Putin yeni bir şey çıkardı, dedi ki, “biz bunun bütün istihbaratını öğrendik, yapanları da öldürdük, parayı verenleri de tespit ettik, kimin parası, kimin silahı hepsini de biliyoruz, Türkiye’nin bu işte hiçbir dahli yok”. Allahtan yeni bir Rus uçağını mı düşürdük diye TV lardan sordum. Yani feci bir durum, ne cevap vereceksiniz adamlara. Sizin kontrolünüzdeki topraklardan birtakım insansız hava araçları havalanıyor, gidiyor Rusya’nın uçağını vuruyor, üstelik park halindeyken, hava alanındayken vuruyor, ne cevap vereceksiniz adama. Onun için bir sürü şeyler var, amma belli düzelmeler de var. Mısır’la sürdürülen söz düellosunun dış politikamızda hiçbir anlamı, hiçbir faydası yok. Mademki Kudüs’ün ABD nin Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı, üzerine bir bütün Müslüman ülkeleri İstanbul’da topladık ve bunlara bir dayanışma politikası izliyorsak, buna da öncülük ediyorsak, bu da doğru Türkiye’nin çıkarlarına da hizmet eder. Türkiye’nin çıkarlarına daha da hizmet eder hale getirmek için gelin siz de artık KKTC ni de tanıyın demenin zamanı. Bunu ha bir dile getiriyorum, bakalım, ele alırlar mı, uygularlar mı göreceğiz.”
Akademisyen Hasan Ünal’ın bu konuşmasından sonra karşılıklı soru cevap bölümünde, çeşitli sorular yöneltildi, tamamlama konuşmaları ile bu haftaki etkinlik böylece son buldu.

Cevat Kulaksız   

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR

(1) Prof. Dr. Hasan Ünal Kimdir:
1960 da Ankara’da doğdu. İlk ve Orta Öğretimini Ankara Gölbaşı’nda tamamladıktan sonra Balgat’taki Ömer Seyfeddin Lisesini bitirdi, 1980 de İ.Ü. Tarih bölümünü bitirdi ve aynı yıl H.Ü de tarih bölümünde Yakınçağ Anabilim dalında asistan oldu. 1983 de Yüksek Lisansını aynı bölümde tamamladıktan sonra, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde doktora çalışmalarına başladı. Fakat bu çalışmalarını tamamlayamadan İngiltere’ye Devlet bursuyla gitti. 1986-1993 yılları arasında Manchester' Üniversitesinde diplomasi tarihi alanın tamamladı. Aynı yıl Bilkent Üniversitesinde uluslar arası İlişkiler bölümünde görev aldı. 2008 yılından itibaren Gazi Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler bölümünde görev yapıyor. İncek’te Atılım Üniversitesinde görev yapmakta. Hasan Ünal Dış Politika üzerinde yoğunlaştı, Balkanlar, Türkiye AB ilişkileri üzerinde çalışmaları ile tanınmaktadır. Son yıllarda Türkiye AB ilişkileri, Türk Yunan ilişkileri üzerinde yoğunlaşan Hasan Ünal Türkce ve yabancı dillerde pek çok araştırmalar yayınlamıştır. Türk ve Yabancı TV larda sık sık programlara katılan Ünal’ın Türkiye’nin AB politikaları, Türkiye’nin AB ilişkilerini eleştiren kapsamlı bir yazısı Saygın İngiliz GAZTESİ Faynayşıl Tayms’da yayınlanmıştır 2004 de. Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt Devletinin tehlikeleri konusunda çok sayıda yazı yazmıştır; özellikle Irak’ın toprak bütünlüğüne dikkat çeken Ünal 1926 Ankara Antlaşması uyarınca, Irak’ın parçalanması halinde Türkiye’nin bu gün Kuzey Irak da olarak anılan toprakların eski sahibi olarak hangi haklara sahip olacağı hususunda çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. İngilizce, Fransızca ve Yunanca bilmektedir. Evli üç çocuk babasıdır.

(2) ABD BAŞKANI JOHNSON’un BAŞBAKAN İSMET İNÖNÜ’YE  MEKTUBU

Sayın Bay Başbakan,

Türkiye Hükümetinin, Kıbrıs'ın bir kısmının askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtasıyla sizden ve Dışişleri Bakanınızdan aldığım haber beni ciddi surette endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, Hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile kabili telif addetmiyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere birkaç saat tehir etmiş olduğunuzu bana bildirdi.

Yıllar boyu Türkiye'yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticeleri olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının, Hükümetiniz bakımından doğru olduğuna hakikaten inanıp inanmadığınızı sizden sorarım. Binaenaleyh, böyle bir harekete tevessül etmeden önce Birleşik Amerika Devletleri ile tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim.

1960 tarihli Garanti Antlaşması ahkamı gereğince böyle bir müdahalenin caiz olduğu kanaatinde bulunduğunuz intibaındayım. Bununla beraber Türkiye'nin mutasavver müdahalesinin, Garanti Antlaşması tarafından sarahaten men edilen bir hal sureti olan takvimi gerçekleştirme gayesine matuf olacağı yolundaki anlayışımıza dikkatinizi çekmek zorundayım. Ayrıca, söz konusu Antlaşma teminatçı Devletler arasında istişareyi gerektirmektedir. Birleşik Amerika bu durumda, tek taraflı harekete geçine hakkının henüz kabili telif olmadığı kanaatindedir.

Diğer taraftan, Bay Başbakan, NATO vecibelerine de dikkat nazarınızı celp etmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs'a vaki bir Türk müdahalesinin Türk-Yunan kuvvetleri arasında askeri bir çatışmaya müncer olacağı hususunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır. Dışişleri Bakanı Rusk, Lahey'de yapılan son NATO Bakanlar Konseyi toplantısında, Türkiye ile Yunanistan arasında bir harbin "kelimenin tam manasıyla düşünülemez" olarak telakki edilmesi gerektiğini beyan etmişti. NATO'ya iltihak esası icabı olarak, NATO memleketlerinin birbirleriyle harp etmeyeceklerini kabul etmek demektir. Almanya ve Fransa NATO'da müttefik olmakla yüzyıllık husumet ve düşmanlıklarını gömmüşlerdir; aynı şeyin Yunanistan ve Türkiye'den de beklenmesi gerekir. Ayrıca, Türkiye tarafından Kıbrıs'a yapılacak askeri bir müdahale Sovyetler Birliği'nin meseleye doğrudan doğruya karışmasına yol açabilir. NATO müttefiklerinizin tam rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye'nin girişeceği bir hareket neticesinde ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı Türkiye'yi müdafaa etmek mükellefiyetleri olup olmadığını müzakere etmek fırsatını bulmamış olduklarını takdir buyuracağınız kanaatindeyim.

Diğer taraftan Bay Başbakan, bir Birleşmiş Milletler üyesi olarak Türkiye'nin vecibeleri dolayısıyla da endişe duymaktayım. Birleşmiş Milletler Ada'da sulhu korumak için kuvvet temin etmiştir. Bu kuvvetlerin vazifesi zor olmuştur, fakat geçen son birkaç hafta zarfında, Ada'daki şiddet hareketlerinin azaltılmasına tedrici bir şekilde muvaffak olmuşlardır. Birleşmiş Milletler Arabulucusu henüz işini bitirmemiştir. Hiç şüphem yok ki, Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğu, Birleşmiş Milletler gayretlerini baltalayacak olan ve bu zor meseleye Birleşmiş Milletler tarafından makbul ve barışçı bir hal tarzı bulunmasına yardım edebilecek herhangi bir ümidi yıkacak olan Türkiye'nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki gösterecektir.

Aynı zamanda, Bay Başkan, askeri yardım sahasında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında mevcut iki taraflı Anlaşma'ya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda mevcut Temmuz 1947 Anlaşmasının 4'üncü maddesi mucibince, askeri yardımın veriliş maksatlarından gayrı gayelerde kullanılması için Hükümetinizin, Birleşik Devletlerin (ABD'nin) muvafakatini alması icap etmektedir. Hükümetiniz, bu şartı tamamen anlamış bulunduğunu muhtelif vesilelerle Birleşik Devletlere bildirmiştir. Mevcut şartlar tahtında Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına Birleşik devletlerin (ABD'nin) muvafakat etmeyeceğini samimiyetimle ifade etmek isterim.

Mutasavver Türk hareketinin fiili neticelerine gelince, böyle bir hareketin Kıbrıs adası üzerinde on binlerce Kıbrıslı Türk'ün katledilmesine yol açabileceği keyfiyetine en dostane bir şekilde dikkatinizi çekmek mecburiyetini hissediyorum. Tarafınızdan böyle bir harekete tevessül edilmesi, infiali mucip olacak ve girişeceğiniz askeri hareketin himaye etmeye çalıştığınız kimselerin pek çoğunun imhasını önlemeye yeter derecede müessir olması imkânsız olacaktır. Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin mevcudiyeti böyle bir faciayı önleyemez.

Sözlerimi pek fazla sert bulabilir ve bizim Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin ilgisine karşı bigane olduğumuzu düşünebilirsiniz. Durumun böyle olmadığını size temin ederim. Gerek alenen gerek hususi olarak, Kıbrıs Türklerinin emniyetini sağlamakta ve Kıbrıs meselesinin nihai hal tarzının konuyla doğrudan doğruya ilgili tarafların rızasına dayanması hususu üzerinde ısrar etmekte gayret gösterdik. Amerika Birleşik Devletleri'nin sizin lehinize yeter derecede faaliyet sarf etmediği hissini taşımanız mümkündür.

Fakat herhalde bilirsiniz ki politikamız Atina'da en sert şekilde infiale yol açmış (bizim aleyhimize orada nümayişler yapılmış) ve Amerika Birleşik Devletleri ile Başpiskopos Makarios arasında esaslı bir uzaklaşma husule getirilmiştir. Daha birkaç hafta önce yaptığımız görüşme sırasında Dışişleri Bakanınıza da söylediğim gibi, Türkiye ile olan münasebetlerimize çok büyük değer veriyoruz. Sizi kendisiyle temel ortak menfaatlerimiz olan büyük bir müttefik telakki etmişizdir. Sizin güvenlik ve refahınız Amerika halkı için ciddi bir alaka mevzuu olagelmiş ve bu alakamız en pratik şekillerde ifadesini bulmuştur. Biz ve Siz, komünist dünyasının ihtiraslarına karşı koymak üzere birlikte dövüştük. Bu tesanüt bizim için büyük bir mana ifade etmektedir. Hükümetiniz ve halkınız için de aynı derecede bir mana taşıdığını ümit ederim. Kıbrıs'la ilgili olarak Türk cemaatini tehlikeye maruz bırakacak herhangi bir hal tarzını desteklemeyi düşünmüyoruz. Nihai çözüm yolu bulmaya muvaffak olamadık, zira bunun dünyadaki en girift meselelerden biri olduğu aşikârdır. Fakat Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin menfaatleri konusunda ciddi şekilde alakadar olduğumuz ve alakadar kalacağımız hususunda sizi temin etmek isterim.

Nihayet Bay Başbakan, en ciddi meseleyi, harp mı, sulh mu meselesini vazetmiş bulunuyorsunuz. Bu meseleler Türkiye ve Birleşik Devletler arasındaki iki taraflı münasebetlerin çok ötesinde giden meselelerdir. Bunlar, sadece Türkiye ve Yunanistan arasında bir harbi muhakkak olarak tevlit etmekle kalmayacak, fakat Kıbrıs'a tek taraflı bir müdahalenin doğuracağı, önceden kestirilemeyen neticeler sebebiyle, daha geniş çapta muhasemata yol açabilecektir. Sizin Türkiye Hükümeti'nin Başbakanı olarak mesuliyetiniz var, benim de Birleşik Amerika Başkanı olarak mesuliyetim mevcuttur. Bu sebeple, en dostane şekilde size şunu bildirmek isterim ki, bizimle yeniden ve en geniş ölçüde istişare etmeksizin böyle bir harekete tevessül etmeyeceğinize dair bana teminat vermediğiniz takdirde, meselenin gizli utulması hususunda Büyükelçi Hare'e vaki talebinizi kabul etmeyecek ve NATO Konseyi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin acilen toplantıya çağrılmasını istemek mecburiyetinde kalacağım.

Bu mesele hakkında sizinle şahsen görüşebilmemizin mümkün olmasını isterdim. Mateessüf, mevcut Anayasa hükümlerimizin icabı dolayısıyla, Birleşik Amerika'dan ayrılamamaktayım.

Teferruatlı müzakereler için siz buraya gelebilirseniz, bunu memnuniyetle karşılarım. Genel barış ve Kıbrıs meselesinin aklıselimle ve sulh yoluyla halli hususunda sizinle benim çok ağır mesuliyet taşımakta olduğumuzu hissediyorum. Bu itibarla aramızda en geniş ve en samimi istişarelerde bulununcaya kadar sizin ve meslektaşlarınızın tasarladığınız kararı geri bırakmanızı rica ederim.

Hürmetlerimle
Lyndon B. Jonhnson


https://www.akintarih.com/turktarihi/cum ... ktubu.html

Yazıklar olsun!. - Güner Yiğitbaşı
Yazıklar olsun,ilaçlarını temin etmekte zorlanan kanser hastası genç kızımız Dilek ÖZÇELİK nihayet hayatını kaybetti.

Kimdi Dilek ÖZÇELİK?

Dilek Özçelik, 15 Nisan 2013 günü dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın iki günlük Trakya gezisi sırasında Edirne’de kanser ilaçlarının temini için yardım istemişti. Bakan Bayraktar’ın bu yardım isteğine cevabı ise, Dilek’in cebine para sıkıştırmak olmuştu.
Kanser hastası Dilek ise; “Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki, çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda” diyerek parayı iade etmişti
İşte bu çaresiz kızımız hayatını kaybetti.

Dilek'in ölümünü duyun vicdan sahibi insanların;yazıklar olsun dememesi, üzülmemesi,kahrolmaması ve insanlığından utanmaması mümkün değil.

Beş sene önce  yaşanmış olan ve herkese insanlık dersi veren bu olayın kahramanı kanserli genç kızımızın ölümünü daha da üzücü kılan;bakanın genç kızımıza para vererek yardım etmeye kalkışmasından ziyade, bu olayın yaşandığı tarihlerde ve halen iktidarda olan AKP'nin; ülkenin sağlık sorununu çözdüğünü,ülkeyi sosyal devlet haline kendilerinin getirdiğini iddia ederek övünüp şişinmesi ve bundan dolayı seçim üstüne seçim kazanmış olmasıdır.

Kanser hastası olan ve asla üzülmemesi,moralinin yüksek olması gereken genç kızımızı ziyadesiyle üzen ve hayal kırıklığına uğratan bu olayın,ilaçlarını zamanında alamaması bir yana, kendisinin rahatsızlığını daha da tetiklediği inkar edilemez.

Zamanın Çevre ve Şehircilik Bakanı BAYRAKTAR'ın,kanser hastası genç kızımızın ilaç yardımı konusundaki talebini yanlış değerlendirerek ona para yardımında bulunma girişiminde bulunarak onu dilenci konumuna sokması ve üzmesini objektif olarak değerlendirdiğimizde; bakan'ın etik olmayan bu davranışını,ani olarak,hiç beklemediği bir esnada yüz yüze geldiği bu olay karşısında şaşkınlığa düşerek,gayri ihtiyari elini cebine sokarak parasal bir yardıma yönelmesini, belki hoş karşılayabiliriz,sayın bakan da mutlaka o genç kızımızı üzecek bir davranışta bulunmak istememiş olmalıdır.

Ancak, bu olayın muhatabı olan zamanın Çevre Ve Şehircilik Bakanı Erdoğan BAYRAKTAR'ın, memleketi olan Trabzon da 65 milyon (eski parayla 65 trilyon) TL.sına mal olacak olan bir cami yaptırıyor olması; bizlere,kanser hastası genç kızımızın,bakanın suratına tokat gibi inen; ”Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki, çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda” diyerek haykırmasının, adı geçen sayın eski bakanımızı zerre kadar etkilememiş, gönlünde ve vicdanında en ufak bir  yara açmamış olduğunu gösteriyor.

Bu olay, sayın eski bakanın vicdanını insanlık adına etkilemiş, sızlatmış ve yaralamış olsaydı; bize göre, Trabzon ilinde öncelikli bir ihtiyaç olmayan 65 Milyon TL tutarında devasa bir cami yaptırmadan önce, imkanları olmayan dar gelirli kanser hastalarına hizmet verecek ve onların pahalı olan ilaçlarını karşılayacak bir sağlık kuruluşu yaptırmaya soyunurdu.Parası fazlaysa,daha öncelikli ve ihtiyaç olan sağlık kuruluşundan sonra,bir cami de yaptırabilirdi tabi.

Sayın Bakan BAYRAKTAR'ın içinden çıktığı ülkemizi yönetmekte olan AKP iktidarının, genelde  zihniyeti bu değil midir?

Bu ülkede cami,yol,köprü,lüks konut,AVM.'ler hiç  yapılmasın demiyoruz,ancak ülkenin sınırlı olan kaynaklarını,ülkenin koşullarına,acil ihtiyaçlarına ve önceliklerine göre kullanmak; hayır amaçlı yatırım yapacak olan hayır sever vatandaşlarımızın da, ülkeyi yöneten siyasal iktidarında öncelikli görevi olmalıdır.

15/01/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Çıkarın bir kararname kapatın gitsin!...
Anayasa Mahkemesi tarafından hak ihlaline dayalı bireysel başvuru hakları kabul edilerek, tutuklu gazeteciler Şahin ALPAY ve Mehmet ALTAN hakkında oy çokluğu ile verilmiş bulunan hak ihlali vardır kararı;Anayasa Mahkemesinin, kendi eski içtihatlarına, hukuka ve Anayasanın ruhuna aykırı olarak Olağanüstü Hal Kanun Hükmündeki Kararnamelerinin anayasaya aykırılığını incelemeye yetkili olmadığına ilişkin kararına alkış tutan hükumet kanadı tarafından eleştirilmeye başlanmıştır.

Bu ülkede uzun süre Adalet Bakanlığı yapan Hükumet Sözcüsü Bekir BOZDAĞ, attığı tiwitlerle Anayasa Mahkemesini topa tutmuştur.

Bekir BOZDAĞ, Anayasa Mahkemesinin bir istinaf ,temyiz ve süper temyiz mahkemesi olmadığını,anayasaya ve kanunlara aykırı bir karar verdiğini ileri sürmektedir.

Anayasa Mahkemesinin;bir hak ihlaline dayalı olarak, bir kişinin bireysel başvurusu üzerine yapmakla görevli ve yetkili olduğu incelemenin konusu, Anayasada ve ilgili yasa maddesinde açıkça belirtilmiştir.

Anayasanın ve ilgili yasanın bireysel başvuru hakkını düzenleyen ilgili maddelerinde açıkça;”Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. İhlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması gerekir. “hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükme göre,Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunulabilmesi ve Anayasa Mahkemesinin de,başvurucunun bir hak ihlaline uğrayıp uğramadığı konusunda bir karar alabilmesi için; başvurucu şahsın, anayasada güvence altına alınan ve/veya  İnsan hakları sözleşmesinde yer alan hak ve özgürlüklerden birinin kamu gücü tarafından ihlal edilmesi ve bu ihlale karşı tüm başvuru yollarının tükenmiş olması yeterli olacaktır.

Biz bu makaleyi yazarken, etki altında kalmamak ve bir hukukçu olarak kendi özgün fikir ve düşüncelerimizi açıklayabilmek için,  Anayasa Mahkemesinin kararının gerekçesini özellikle okumadığımızı belirtmek istiyoruz.

Anayasa Mahkemesinin; Mehmet ALTAN'ın başvurusunu kabul ederek, almış olduğu bir hak ihlali vardır kararının, tutuklu yargılanmaya ilişkin olduğu anlaşılmaktadır.

Anayasa Mahkemesinin, bir hak ihlalinin bulunduğuna ilişkin olarak almış bulunduğu kararın doğru bir karar karar olup olmadığını değerlendirebilmek için, dava dosyasındaki delilleri tek tek incelemeye,bu kişinin suçluluğu konusunda yeterli delilin bulunup bulunmadığını araştırmaya dahi gerek yoktur.

Bir kişinin tutuklanabilmesi için,hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını ortaya koyan somut deliller tabi olacaktır,bu koşul,tutuklamanın, olmazsa olmaz ön koşuludur.Bu ön koşul olmadan, zaten tutuklama söz konusu olamaz.Ancak, bu ön koşul olsa dahi, tutuklama kararı verilebilmesi veya tutukluluk halinin sürdürülebilmesi için, delillerin karartılması ve/veya şüpheli veya sanığın kaçması ihtimalini ortaya koyan somut olguların bulunması gerekecektir.Bunun dışında kanunlarımızda tutuklama nedeni yoktur.

Bizim mahkemelerimiz,hiçbir somut olgu ve gerekçe  göstermeden, şüpheli veya sanığın üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyetine,katalog suçlardan bulunmasına, delillerin henüz tamamının toplanmamış bulunmasına,cezanın üst sınırına gibi, klişe,şablon ve soyut gerekçelerle tutukluluk halinin devamına karar vermektedirler.

Aslında cezanın üst sınırı gibi bir tutuklama nedeni yasalarımızda yer almamaktadır.

Anayasamıza göre, mahkemelerimiz tüm kararlarını yasal ve meşru gerekçelere dayandırmak zorundadırlar.

Hukukumuzda mecburi tutuklama yoktur,bu nedenle,tutuklamanın yasal koşulları olsa dahi, hakim bir tedbir olan tutuklama kararı vermeyebilir.Asıl olan tutuksuz yargılanmaktır.Tutuklu yargılanmak istisnadır.Masumluk karinesine göre; herkes, hakkında kesin mahkeme kararı çıkıncaya kadar masumdur.

Tatbikatta, tutukluluk halinin devamına gerekçe olarak,yargıçlarımızdan sıkça duyduğumuz, delillerin henüz tamamının toplanmamış olması da ne demek oluyor?Delillerin tamamının henüz toplanmamış olması,yasalarımızda tutuklama nedeni olarak gösterilmemiştir.Tutuklama nedeni olan husus;henüz toplanmamış olan bir kısım delilin, sanık tarafından karartılması riskinin,varlığını hala sürdürüyor olmasıdır.Bu itibarla, şayet, henüz toplanmamış olan delil; örneğin, resmi kurumlardan beklenen bir belge,doküman,rapor ve benzeri deliller ise, bunların henüz toplanmamış ve dosyaya girmemiş olması, bu delillerin yok edilmesi ve karartılması riskini doğurmadığı için, bu türden delillerin henüz toplanmamış olması tutukluluğun sürdürülmesinin gerekçesi yapılamaz.Mehmet ALTAN örneğini ele alacak olursak,yazıları nedeniyle suçlanan Mehmet ALTAN'ın yazıları gazete arşivlerinde mevcut olup,bu yazıların yok edilmesi mümkün değildir.Kendisinden elde edilen telefon,bilgisayar ve sair elektronik ve dijital unsurlar üzerinde ilgili resmi kurumlarda yapılacak olan incelemelere ait raporlar henüz dosyaya girmemiş olsa da, sanık Mehmet ALTAN'ın bu incelemeyi yaparak rapora dökecek olan resmi kurumları etkilemesi ve delilleri karartması mümkün değildir.

Bir şüpheli veya sanığın katalog suçlar tabir edilen bir suçla suçlanıyor olması da, onun tahliye edilmemesi için kesin bir neden sayılamaz.Ceza Muhakemesi Kanununda açıkça belirtilen  katalog suçlardan biriyle suçlanan bir kişi hakkında tutuklama nedenlerinin var sayılabileceğine dair bir karineye yer verilmişse de,bu karine kesin değildir,her somut olaya ve sanığa göre, yargıcın bir değerlendirme yapması zorunludur.Örneğin, balyoz davalarında tanık olduk,yurt dışı görevi nedeniyle yurt dışında bulunan bazı subaylarımız gelip teslim oldular,şimdi yurt dışından kendi ayağıyla gelip teslim olan bu subay sanığın,katalog suçla yargılandığını ileri sürerek, onun kaçacağını varsayıyorum diyebilir misiniz?Veya tüm deliller toplanmış olmasına rağmen,yargıç katalog suç söz konusu ben tutuklama nedeninin var olduğunu var sayıyorum diyebilir mi?

Tutuklulukta makul bir sürenin geçmesine,tahliyeye yönelik tüm başvuru ve itiraz yollarının defaat le denenip kullanılmasına,tutuklamanın yasal koşullarının ortadan kalkmış olmasına rağmen, tüm talepler ret edilerek olumlu  bir sonuç alınamamışsa ve tutuklama kurumu, hukuki bir tedbir olan asıl amacına aykırı bir şekilde, ileride verilmesi muhtemel bir cezanın infazına dönüştürülmüşse,bir hak ihlali ortaya çıkmış ve kişinin Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı doğmuş ve Anayasa Mahkemesinin de bu başvuruyu kabul edip, bir hak ihlali vardır şeklinde alacağı karar da, haklı,yasal ve hukuki  demektir.

Anayasa Mahkemesinin kararını beğenmeyen Hükumete, haddimiz olmadan, buradan bir tavsiyede bulunmak istiyoruz. hak,hukuk,adalet,anayasa,tarafsız yargı,hukuk devleti,insan hakları,bunların hepsi boş laflar,ülkenin bekaası için çıkarın bir OHAL KARARNAMESİ,Anayasa Mahkemesini kapatıverin gitsin,sizler de kurtulun bizler de.

12/01/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güner Yiğitbaşı

Kısır Döngü'yü Kırmalıyız - Güner Yiğitbaşı
Aynı olumsuz sonucu doğuran, hiçbir çözüm getirmeyen, hal ve hareketlerin tekrarlanması ve sürdürülmesini sonlandırmalıyız şeklinde tanımlanabilecek olan kısır döngü'yü kırmalıyız sözünü bu yazımıza başlık olarak seçmemizin nedenini, makalemizin ilerleyen bölümlerini okudukça anlayacaksınız.

Evet, ülkemiz siyaseti, kesintisiz on beş yıllık tek başına AKP iktidarı döneminde, kelimenin tam anlamıyla, kısır bir döngünün içine girmiş bulunmaktadır, 2019 senesinde yapılacak olan seçimler sonunda da,bu kısır döngüden kurtulacağımıza dair kesin bir umut ışığı görünmemektedir. Kısır döngünün devam edeceğine dair kuvvetli şüpheler mevcuttur.

Ülkemizin siyasetine dahil bulunan siyasi partilere ve yapılan anketlere şöyle bir baktığımızda,iş başındaki AKP iktidarı karşısında, önümüzdeki seçimleri kazanarak tek başına veya büyük koalisyon ortağı olarak iktidara gelebilecek olan tek siyasi partinin CHP olduğunu görüyoruz.

MHP mecliste grubu bulunsa da, lideri BAHÇELİ ve etrafındakiler tarafından kendi siyasi gelecekleri için AKP'ye rehin edilen, adeta AKP'ye iltica talebinde bulunan MHP'nin tek başına veya bir koalisyonun büyük veya küçük ortağı olarak iktidara gelme şansı hiç yoktur. Bu şans, bizzat genel başkanı tarafından mayınlanmıştır.

Yeni kurulan İYİ partinin genel başkanı AKŞENER; iddialı laflar ederek,ülkeyi karış karış dolaşmakta ise de, MHP'den kopan kişilerin önderliğinde kurulan İYİ Partinin; kadro yetersizliği ve tecrübesizliği nedeniyle, iktidar alternatifi olmaktan ziyade, AKP'den daha fazla bir oranda, CHP'ye akması gereken kararsız oyları toparlayarak CHP'nin bir böleni olacağı ve  ülkeye fayda yerine zarar vereceği kesindir.

Mecliste grubu bulunan HDP ise; eş genel başkanları hapiste oldukları için, başsız kalarak kendi derdine düşmüş olup, partinin yakınlaşan genel kurulunda kimin partinin başına geçeceği konusundaki tartışmalarla partinin içi karışmış, PKK terörü nedeniyle itibar ve oy kaybına uğrayan HDP'nin, bu nedenlerle önümüzdeki seçimlerde işi çok zor olup, barajı geçip geçemeyeceği dahi şüphelidir.

Diğer muhalefet partilerinin seçim kazanma şansları ise yok denecek kadar azdır.

İşte  bu gerçekler nedeniyle,AKP iktidarının karşısında iktidar alternatifi olabilecek tek parti olarak karşımızda CHP'yi görmekteyiz.Bu yazının yazarı olan bendeniz; bugün için bir CHP seçmeni isem de,CHP'nin kayıtlı bir  üyesi ve fanatiği asla değilim.AKP karşısında oy verilebilecek ve iktidar alternatifi olabilecek CHP'den başka bir parti var da mı, biz CHP'ye oy veriyoruz

AKP'nin; on beş yılda, ülkenin ekonomisine, demokrasisine,yargısına, parlamentosuna,basın özgürlüğüne,tüm insan hak ve özgürlüklerine, yurtta sulh ve cihanda sulh olarak özetleyebileceğimiz dış politikasına, millet olma bilincine, milletin bütünlüğüne verdiği ve giderek artan bir oranda vermeye devam edeceği zararlara bakarak, AKP'nin tek alternatifi olan CHP'ye şans tanımaktan başka bir seçeneği bulunmayan Allahın zavallı bir kuluyuz.

Geçenlerde bir yakınımla sosyal medya üzerinden bir nedenle  karşılıklı mesajlaştık,KILIÇDAROĞLU'dan, dolayısıyla da CHP'den tabi, ne köy olur ne kasaba olur diye mesaj atmış.Bu mesajı görünce çok kaygılandım ve ülkenin geleceği için çok azalan umudum, sıfırın altına indi.

Evet, KILIÇDAROĞLU kendisinden beklenen performansın tamamını gösteremiyor olabilir,kendisinden ve CHP'den daha fazla şeyler beklemek hepimizin hakkıdır. Ama,hiç unutulmaması gereken, ehveni şer diye bir şey var canım.

KILIÇDAROĞLU'nun liderliğindeki CHP tek başına iktidar olduklarında;işsizliği önleyeceklerini,emekli,işçi ve memur gibi dar gelirlilerin yaşam düzeylerini yükselteceklerini,köylüye ve çiftçilerimize parasal destek yapacaklarını, bugün ölmüş olan tarımı ve hayvancılığı  tekrar ayağa kaldıracaklarını,çiftçinin belini büken mazot fiyatını çiftçiler lehine  ucuzlatacaklarını,yargı bağımsızlığını yeniden tesis edeceklerini,en başta basın özgürlüğü olmak üzere, tüm insan hak ve özgürlüklerine saygılı olacaklarını, bu özgürlükleri hiçbir şekilde kısıtlamayacaklarını,ülke yatırımlarını inşaat sektörüne ve betonlaşmaya değil, fabrikalar kurarak üretime yönlendireceklerini,artan üretimin yeni iş alanları yaratacağını,artan üretimle ihracatımızı çoğaltarak cari açığın kapatılacağını,tek adam yönetimine son vererek yeniden parlamenter sisteme dönülmesi için ne yapılması gerekiyorsa yapılacağını,yap işlet devret yoluyla yapılan köprü,otoyol,tünel,şehir hastaneleri,hava meydanları,kanal İstanbul gibi ihalelere son vererek, bu ihaleleri gerçekleştiren firmalara verilen kar ve kazanç garantileri nedeniyle;vatandaşların geçmedikleri ve kullanmadıkları otoyol,köprü,hava alanı ve şehir hastaneleri için vergileriyle ödeme yapmaktan kurtarılacaklarını,komşu ülkelerle dostluklar kuracaklarını,Atatürk'ün yurtta sulh,cihanda sulh ilkesine göre dış politika izleyeceklerini vaat eden bir CHP'ye, bir dönem iktidar yetkisi vererek,CHP'nin; iktidar olmanın yetki ve olanaklarını kullanarak neleri yapıp neleri yapamayacağını denemeye değmez mi?

Her zaman söylüyoruz ve şu örneği veriyoruz. Diyelim ki CHP; ben AKP'nin yaptığından çok daha güzel irmik helvası yaparım diyor.AKP'nin eline irmik,yağ,şeker ve ocak veriliyor AKP helvayı karıyor ama helvadan başka her şeye benziyor.CHP'nin çok güzel helva yaparım beyanı ise, kendisine irmik,şeker,yağ ve ocak verilmediği için havada kalıyor,helvanın karılması için gerekli olan malzemeleri verilmediği,yani seçimlerde tek başına iktidar yapılarak devletin yasal yetkileri ve parasal olanakları kendisine verilmediği için, helva karması mümkün olmuyor, helvasının güzel olup olmayacağı da anlaşılamıyor.Bu helva karma konusundaki başarısızlık CHP'den kaynaklanmıyor,seçmen tercihi yüzünden bu konudaki hünerini gösterme imkanı bulamıyor.

Onun için, ben, KILIÇDAROĞLU'dan ne köy olur ne kasaba olur diyen yakınıma diyorum ki; KILIÇDAROĞLU'dan, belki, hem köy ve hem de kasaba,ikisi birden  olmayabilir, şimdilik köy olsun o da yeter bu millete.CHP, yukarıda belirttiğimiz, iktidar olduğunda söz verdiği yapacaklarının yarısını dahi yapsa, şu anda iş başındaki AKP iktidarı tarafından hiçbiri yapılamayan iyiliklerin yarısı yapılmış olur ve millet biraz rahatlar.

Bu itibarla, içinde bulunduğumuz kısır döngüye son verebilmemiz için,seçmen; hangi partiye oy vereceğini belirlemeden önce,ülkenin içinde bulunduğu kötü duruma bakarak ve ülkeyi bu kötü duruma,iş başındaki AKP iktidarının getirdiğini saptayarak,on beş yıldır sınadığı  ancak sorunları çözmek bir yana daha da tırmandıran AKP'ye oy vermemesi gerektiğini belirlemeli ve AKP'yi ve onun liderini eledikten sonra, iktidar alternatifi olabilecek tek parti olan CHP, tam olarak içine sinmese de, ehveni şer bir seçim yaparak CHP'yi iktidara taşımalıdır.

Diyelim ki; iktidara getirdiğimiz CHP, söz verdiği hiçbir şeyi yerine getiremedi, ülke daha kötüye gitmedi ama, her konuda yerinde saydı, yine de kaybedecek bir şeyimizin olmadığı,daha kötüye gitmemenin dahi bir kazanç olduğu asla  unutulmamalıdır. CHP, ya başarılı olursa diye umutlanmaktan başka hiçbir şansımızın olmadığı bir dönemden geçiyoruz.

Seçmenin; helva karması için, sandık yoluyla CHP'ye irmik,şeker,yağ ve ocak vermesinin ve onu denemesinin zamanı geldi ve geçiyor.

11/01/2018
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Müslüman ülkelerde dincilik arttıkça, dinsel baskı arttıkça kaos, savaşlar, sefalet ve gericilik de artıyor.
Ancak laiklikle toplumlar ve devletler çağdaşlaşırlar.
90 Yıllık Cumhuriyet’in nimetlerinden faydalanıp Cumhuriyeti kötüleyenler
Ahlaklı olmak için din şart mıdır?
Bir ülkede dincilik yarışı başlatıldı mı, artık o ülkenin şirazesi bozulur, her türlü hurafe doğmaya başlar, bundan doğan münakaşalar ve kavgalar, anarşi ne ki terör başlar.
Dincilik yarışında, mezhepler, devletler birbirinin dini inancını,  Müslümanlığını beğenmez. Müslüman toplumlar, devletlerarasında münakaşalar, kavgalar, savaşlar bitmez.
Dünyada, laik ve demokratik ülkeler daha çabuk çağdaşlaşır, daha çabuk kalkınır. Batı ülkelerinin hepsi o refah düzeyine laiklikle ulaşmışlar, bilime önem vererek kalkınmışlar.
Çağdaş dünyada en iyi yönetim, laik devlet yönetimidir, Batı ülkeleri çağdaş uygarlığa laiklikle ulaşmışlar. Atatürk, çağdaş olmanın laiklikle mümkün olacağının bilincinde olduğu için, bütün dünyanın, bütün Müslüman devletlerin hayran kaldığı Laikliği TC ine uygulamıştır. Onun için de, devlet çok hızlı bir şekilde borçlanmadan, kendi çabasıyla kalkınmaya başlamış.  Cumhuriyet tarihi boyunca, Atatürk’ün sağlığında başlattığı kalkınma ivmesine, kalkınma hızının yüzde oranına hiçbir zaman ulaşılamamıştır.
90 Yıllık Cumhuriyet’in nimetlerinden faydalanıp Cumhuriyeti kötüleyenler
Üstelik Cumhuriyet’in kazanımlarını, sayın sayabildiğiniz kadar, nice eserlerini Sümerbak’tan, Etibank’a kadar nice eserlerini, şimdiki  AKP-RTE iktidarı satıp savmış; onun eser ve nimetlerinden yararlanmış,  sattıklarının yarısı kadar bile eser, fabrika yapmamış, bu yetmiyormuş gibi  bir de “80-90 yıllık enkaz” diyerek dünyanın hayran kaldığı Cumhuriyet’in o üretim yatırım çağını veya onun Kuvayi Milliye kahramanlarını kötülenmekteler. Bu ihanet çağdaş dünyada hayretle, üzüntüyle anılmaktadır.
Bunun için, hiç birinde laikliğin olmadığı günümüzün Müslüman dünyasına bakarsak, birçok Müslüman devletin dincilik yarışı altında birbirine hasım ve düşman olduğunu görürüsünüz. Sonra, dini kuralların bir devlette başka, öbür devlette başka uygulandığını görürsünüz. Hemen hemen her Müslüman devletin içinde dini grupların birbirleri ile çekişmeli, kavgalı olduğunu görürüz. Örneğin İran’ın Müslümanlığına bakıyorsunuz, muta nikâhından tutunuz da, farz sünnet, namaz farklılıklarının yanında, başka bir Müslüman ülkesinde kızların sünnet edildiğini, daha bir takım farklılıklar ve ayrıcalıklar, karmaşa oluşmaya başladığını görüyoruz.
Dincilik yarışı arttıkça, bizim Diyanet’in fetvalarında olduğu gibi, bir takım cinsel sapkınlığa varan görüş, düşünce farklılıkların yanında, din adına çeşitli hükümlerin, çeşitli garip fetvaların yaratılmaya başladığı görülür. Böylece Müslümanlar, Müslüman devletler arsında kaos ve kavgaların, ne ki savaşların olmaya başladığına tanık oluruz.
Müslüman ülkelerde, bizde olduğu gibi, dincilik yarışını yöneticilerin başlattığına tanık oluyoruz. Kendi ülkemizde 15 yıllık AKP-RTE iktidarının uygulamalarına baktığınız zaman, dinciliğin bizzat R.T. Erdoğan’ın, “dinci kinci nesil yetiştireceğiz”  telkinleri ile başladığını herkes tarafından bilinmektedir.
AKP-RTE iktidarı, şunu bilmeli ki, Çamlıca Tepesine, Opera Meydanı’na oraya buraya lüks cami yapmakla, ülkenin her yanına imam hatip okulu açıp onlar çoğaltmakla ülke asla kalkınamaz, aşırı dincilik hurafe üretir, gericilik üretir, ülke geri kalır. Nitekim uluslar arası ölçüm ve istatistiklere bakarsanız,  tüm okullardaki başarının matematik, fen, öteki branşlarda gerilemeye başladığını görmekteyiz. En başarısızları da imam hatipler. Bizzat Cumhurbaşkanı söylemişti, “eğitim ve kültür alanında başarılı olmadık” demişti. Eğitim öğretim dinselleştiği zaman, oradan bilim ve fen uzaklaşır; bilim ve fen olmadığı zaman da çağdaşlaşma, demokratikleşme mümkün değildir.
Artık şunu iyi anlamalıyız, dünyada dincilik ve mezhepçilikle kalkınmış, çağdaşlaşmış bir tek devlet yok.
Osmanlı da aynı şekilde, Batı’da matbaa bulunup, bilimde, icatlarda hamleler yapılırken, büyük kentlerde sadece cami yapıyordu, şimdiki RTE gibi. Osmanlı uleması da, Batı’daki bilimsel ilerlemeleri, buluşları, icatları “kefere kurnazlığı” diyerek yadsıyor, kafasına göre aşağılıyordu. Öyle ki Osmanlı padişahlarının bazıları, borç para alıp RTE gibi saraylar yapıyorlardı.
Bu bağlamda devlet kadrolarını dinci memurla donatmak için imam hatip okulu sayılarının her geçen yıl artırıldığını, veliler istememelerine rağmen öğrencilerin imam hatiplere yönlendirildiğini, öğrencileri imam hatiplere yöneltmek için “burslar, öğle yemekleri bedava” diyerek o okulları daha cazip hale getirmek istediklerini gördük. İmam hatipler asal bilim okulu olamaz. Çünkü imam hatiplerde şartsız, tartışmasız, soruşturmasız iman, inanç, biat vardır, özgürlük yoktur. Bilim ise özgür ortamda gelişir.
Ayrıca imam hatip ve İlahiyat fakültelerini bitirenlerin Diyanet İşleri Başkanlığına sınavsız olarak atandıklarını, oradan da devletin başka bakanlıklarına güya yatay geçişle geçtikleri zaman zaman Diyanet İşleri tarafından açıklanmaktadır.  Bu uygulama devleti dinci kadrolarla donatmaktan başka bir amaç gütmez. Bu çok yanlış bir uygulamadır, günümüzde fazla dincilik politikası güden İran’daki patlamaları görmeye başladık.
Pakistan da aynı şekilde, laik düzenden şeriat yönetimine, 1988 de bir uçak kazasında ölen Pakistan Devlet Başkanı Ziya ül Hak tarafından geçilmişti. O zamanları, bizde Kenan Evren, Pakistan’da Ziya ül Hak darbeyle gelmişler, dinciliğe meyil etmişlerdi.  Pakistan şimdi dinci terör gruplarının tehdit ve baskısı altında kaos içinde,  Taliban la, El Nusra ile vb dinci terörle boğuşmakta olduğunu görüyoruz.      
İşte böylesine şeriatla yönetilen, şeriatla yönetilmek istenen bütün Müslüman ülkelerde, akıl ve bilim dışı hurafeler, bilim dışı uygulamalar, garip hutbeler artar, halkı da geri kalmışlığın bataklığına sürüklenir. Bu bataklık büyüdükçe elbette zehirli, zararlı haşereler, din militanları, dinci teröristler, din tacirleri de hızla artar. İşte bu bataklığı yaratanlar dinden nemalanmak isteyen insanlardır, onlar da bir çeşit faşist diktatörlerdir.
                 

Ahlaklı Olmak İçin Din Şart Mıdır?

Bataklık Büyüdükçe Zehirli Sinekler Artmaya Başlar (2)
Bu yazımı yazarken, bir dost tarafından gönderilmiş e-postama bir resim geldi. O resimde şöyle bir not vardı:  “Yüzde 85 i ateist olan İsveç, yolsuzlukta dünya sonuncusu, “yüzde 99 u Müslüman” Türkiye, yolsuzlukta dünya ikincisi…”
Kaynak: Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD
İnan olsun bunu görünce bir tuhaf oldum, yani dinsiz bir devlette yolsuzluk yok, çoğunluğu Müslüman olan Türkiye nerdeyse yolsuzlukta dünya birincisi. O nedenle bunu görünce kendi kendimize, ahlaklı olmak için din şart mıdır, diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Yorum sizin.
Sapkın Fetvalar Sapkın Görüşler
Bakıyorsunuz, bir Müslüman ülkede bir yetkili çıkıyor, bu çağda, “dünyanın yuvarlak” olduğundan bahsediyor;(AKP Gençlik Kolları Başkanı da demişti). Dinciliğe gaz veren bir devletin başındaki kişi çıkıyor, “Kuba’yı Kritof Kolomb değil, Müslümanlar fethetti” diyor. Bakıyorsunuz, Suudi Arabistan’da bilim öğretmesi gereken bir üniversitede, “kadınlar insan mı değil mi?”  diye seminer düzenliyorlar, sonunda da “ kadın doğuran bir mahlûk” diye karar alıyorlar.(1)
Bataklık Büyüdükçe Zehirli Sinekler Artmaya Başlar (2)
Bazı Müslüman devletlerin ve Müslüman yöneticilerin parasal destekleri ile Kökten dinci” denen gruplar,  Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile daha da güç kazandı ve El Kaide, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tipi acımasız terör örgütleri tüm ülkeleri tehdit eder duruma geldi.(2)
Daha nice örnekler verebiliriz.
Yine Müslüman devletlerine bakıyoruz, hiç birinde bilimsel bir buluş yok, hepsi de gericilerin “gâvur” dedikleriBatı ülkelerin icatlarına, buluşlarına, teknolojilerine muhtaç; hepsi de terör, yoksulluk, açlık içinde kıvranıyor.
Ülkemizde dincilik bataklığı büyüdükçe bu çağda toplumu utandıran iğrenç olaylara tanık oluyoruz. Bazı dinci yurtlarda (Ensar Vakfı) erkek çocuklara aylarca tecavüz ediliyor, ilgili bakan tarafından “bir defacıktan bir şey olmaz”  deniliyor. Bu nasıl ahlak?
Bakıyorsunuz Prof. Dr. görünen bir akademisyen,  "Cinsel münasebet esnasında affedersiniz eşeklerin yaptığı gibi tamamen soyunmayın" diyor(Prof. Dr. Cevat Akşit). Nedense dinsel düşüncesi ağır basanlarda böylesine kuşaktan aşağı sapıklıklar görülüyor.
Aldığı dev bütçe ve Mercedes’ler karşılığında olay fetvalar yaratmayı kendine görev edinen Diyanetin bir bakıyorsunuz ahlak dışı bir fetvası sosyal medyada: Diyanet'ten fetva: “Babanın öz kızına şehvet duyması haram değil!” Bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir din anlayışı, bir arkadaşın dediği gibi, “bu dinlerin işi gücü kuşaktan aşağı işler” mi olacak.(3)


Bataklık Büyüdükçe Zehirli Sinekler Artmaya Başlar (2)
Rektöre Bakın: Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Talha Gönüllü, sosyal medya hesabından bir kadınla tokalaşmanın ateş tutmaktan daha korkunç olduğu” fetvasını paylaştı. Bu çağda bu rektöre bu sözler yakışır mı? İran Molla rejiminin bilim adamı mısın? (4)
Bakıyorsunuz bir üniversite ilanından, “şeytanla mücadele edecek öğretim üyesi alınacak” diye gazetelere yazılıyor.
Kendisinin “Ben bilim adamıyım, bilim adına konuşuyorum”   diyen bir akademisyen bakın bilim dışı neler söylüyor: “Nuh Tufan sırasında Nuh’un kendisine inanmayarak gemiye binmeyen oğluyla cep telefonu üzerinden görüştüğünü savundu. Örnek ayrıca Nuh’un 400 metrelik dalgalara dayanan çelik levhalardan yapılmış bir gemi inşa ettiğini ve bu geminin nükleer enerji kullandığını öne sürdü. İddialarının tamamının bilimsel kanıtlara dayandığını”; “Nuh’un oğlunun uçan bir cisim kullandığını, Hz. İsa’nın 2000 yıl önce değil 2 bin 300 yıl önce doğduğunu, Nuh Tufanının bölgesel değil küresel çapta gerçekleştiğini, gemiye canlı hayvan alınmadığı, Hz. Nuh’un döllenmiş bir dişi bir erkek yumurta sipariş ettiğini ve siparişlerin o dönemde Amerika’dan, Fransa’dan Hz. Nuh’a yollandığını” söyleyebilmekte. Bilim adamı da, din adamı da her yönden ne yazık çağın çok gerisinde kalmış.(5)
İmam hatip öğretmeni küçük yaştaki kız öğrencisini taciz ediyor, eşi ve üç çocuğu olduğu halde öğrencisini ikinci eş olarak almak istiyor, (Diyarbakır’da). Hizbullah terör örgütü üyeliğinden dört yıl mahkûmiyet almış bu öğretmen ne yazık ki, tekrar öğretmenliğe alınıyor. Üstelik Laik TC kanunlarına göre yargılanmak değil, şeriat mahkemesinde yargılanmak istiyor. Demek ki, dinciliğe özenen iktidar, (Feto cuları zamanında koruduğu gibi) dinci terörist bile olsa onu korumak istiyor. (6)
Bir akademisyen çıkıyor, “deve sidiği şifadır” diyor.(7) 

İşte Gerçegi Gören Bir Kaynak:

“İşte, “öngörüsüz sözde aydınların” desteği ile de Türkiye şimdi bir yol ayırımına getirildi. Gerçi, Amerikalı düşünür Noam Chomsky. “Halkın geneli neler olup bittiğini bilmez. Hatta neyi bilmediğini de bilmez.” demişti. Bununla beraber, ya Atatürk’ü kendi kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde saf dışı bırakacak vurdumduymazlık sürdürülür ve ulusun çöküşü seyredilir ya da Türk Toplumu tekrar Modern Dünyada yerini alma fırsatına yirmi yıl geriden başlayarak tekrar kavuşur. İşte Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve tartışmalı da olsa Çatı Aday bunun için çok önemli. Birinci öncelik, geri giden ve freni tutmayan otobüsü durdurmak”.(8)
Çocuklara verilen tuhaf bir ödev konusu:
Bataklık Büyüdükçe Zehirli Sinekler Artmaya Başlar (2)
Ülkenin her kurumunda dinsel yapılanmanın iktidar eliyle uygulanmaya çalışıldığı bu zamanında 8.01.2018 günü Kızılay-Batıkent Metro vagonlarının birinde giderken, resmini de çektiğim ilan panosunda şöyle bir dinci yarışma ilanı gördüm:
Bilgi ve Kültür Yarışması adı altında,  “Yazılsın her yere, kalplere, gönüllere, dağlara, taşlara “SÜNNET OLMADAN ÜMMET OLMAZ”  BİNLERCE ÖDÜL. Yarışma konusu: Kur’an ve sünnet bütünlüğü” .(Altında da 7-8 tane sponsor ismi yazılıydı).
Sanki başka ödev ve yarışma konusu bulamamış gibi, adamlar laik devletin okulunda dinci bir yarışma konusu seçmişler.
Bu küçük örnekte olduğu gibi, ülkemizde bizzat iktidar ve seçtiği dinsel düşüncesi ağır basan yöneticiler tarafından, laiklik karşıtı her türlü çalışma her alanda yapılmaktadır. O ilan panolarında, bir tek olsun bilimsel içerikli konferans-panel duyurusu görmedim, sürekli Kuran okuma yarışmalarından tutun da filan hoca efendinin konferansı gibi sürekli dini içerikli duyurular yapılıyordu. Buna gelip geçen binlerce vatandaş tanık. 
Kısaca 15 yıllık AKP-RTE iktidarının zorlaması ile dinci devlet yaratmaya çalışmak, ülkeyi çağın gerisine götürmektir. Nitekim ülkemizin, yanlış yönetimler yüzünden ABD de,  AB de de itibarı sarsılmıştır.
Cevat Kulaksız  

Cevat Kulaksız 

 SONNOTLAR
(1)https://www.sozcu.com.tr/2016/dunya/suudi-arabistanda-kadin-insan-midir-semineri-yapildi-1114146/
(2) Kaynak: https://www.gercekgundem.com/musluman-ulkeler-neden-geri-bati-neden-ileri-2186yy.html Müslüman Ülkeler neden geri, Batı neden ileri? - Serbest Kürsü
(3)https://www.birgun.net/haber-detay/diyanet-ten-fetva-babanin-oz-kizina-sehvet-duymasi-haram-degil-100117.html
(4) https://indigodergisi.com/2017/10/kadinla-tokalasmak/
(5)https://www.evrensel.net/haber/342640/nuh-tufanina-modernist-yorum-oglunu-cep-telefonuyla-aradi
(6)https://www.birgun.net/haber-detay/tacizci-ogretmen-seriat-mahkemesinde-yargilanmak-istedi-198789.html
(7)https://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/deve-sidigi-sifadir-diyen-ilahiyatciya-iste-burada-ic-o-zaman/
(8)Kaynakça: Bernard Lewis, What Went Wrong? (Yanlış Giden Ne Oldu?)

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget