Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Sevgili dostlar,
Uzun süreden beri ülkemizin kurtarıcısı büyük önder Mustafa Kemal Atatürk döneminin aleyhine söylemler tüm hızıyla devam etmektedir.
Bu yetmiyormuş gibi çeşitli bahanelerle Atatürk adıyla anılan, kurum ve kuruluşların adı değiştirilmekte, akıllarınca bu yolla Atatürk’ü unutturmayı ummaktadırlar.
Mustafa Kemal Atatürk 20. ve 21. Yüzyıla damgasını vurmuş tek liderdir.
İleti adresime gelen Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili bir anı bu savımın canlı kanıtıdır.
Bu anıyı okurken, bir yandan yurdum insanının vefasızlığını düşünürken, diğer yandan  Atatürk’ün büyüklüğü karşısında yoğun duygular yaşadım.
Bu anıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sizde okurken ayni duyguları yaşayacağınızdan şüphem yoktur.

25.11.2016
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı
Bir Anı - Gündüz Akgül

ATATÜRK VE ANZAK GENERALİ


TOPAL BACAKLI MAREŞAL
Siyah beyaz fotoğrafa bir bakın önce (İleti adresime gelen anı da fotoğraf yok G.A.) Bir cenaze töreni yapılıyor. Tabloya bakılırsa önemli biri olmalı. Balkonda ise tabutta yatanı selamlayan bir asker var. Kıyafetine bakılırsa Türk değil gibi. Ama yüksek rütbeli bir asker olduğu belli. Hadi gelin bu adamın hikayesine kulak verelim. Bu adamın duygu dolu ibretlik hikayesine..
Gördüğünüz kişi Sir William Birdwood. Çanakkale savaşında Anzak Orduları Başkomutanı. Asker ve donanım açısından daha üstün olmalarına rağmen Atatürk’e üç kere yenilir savaşta, bacağı da sakatlanır ama buna rağmen onun dehasına ve kişiliğine karşı büyük hayranlığı vardır. Bu hayranlık savaş sonrasında da devam eder. 1935 yılında Mareşal olur son görevi “Hindistan Ordusu Başkomutanlığı”dır. Atatürk hayranlığı ve sevgisi hala sıcaklığını korumaktadır. Atatürk öldüğünde de rahatsızlığına ve emekli olmasına rağmen İngiltere adına cenaze törenine katılmak için talepte bulunur. Talebi kabul edilince İstanbul’a gelir. Bacağını sürükleye sürükleye tabutunun ardında yürür. Ankara’daki törende artık ayağı incinmiş ayakta zor durmaktadır. Halkevi binası balkonuna çıkarırlar.. Geçici kabrine götürülecek olan tabutun geçişi sırasında kılıcından destek alarak ayağa kalkar elindeki asayı kaldırarak selamlar onu. Bu sırada artık duygularını kontrol edemeyerek ağlamaktadır.
Tören sonrasında hemen ayrılmaz birkaç gün daha kalır Ankara’da. Bir gün etrafında Türk yetkililerin de olduğu bir ortamda cebinden bir kalem ve üzerinde kroki olan bir kağıt çıkararak masaya koyar, şu anıyı anlatır onlara:
Tarih 20 Kasım 1918 (Bir kaynağa göre 16 Kasım).. Birdwood karargahı ile Pera Palas oteline yerleşmiştir. Mustafa Kemal’in de otelde bir dairesi olduğunu bilen Birdwood onunla görüşmek ister. Bunun için kendisine refakat subayı olarak verilmiş olan sporcu Sedat Rıza Bey’i araya sokar.
-“Buyursunlar” der Mustafa Kemal. İki general karşı karşıyadır. Birdwood çok saygılıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Rasim Ferit Bey de vardır. Hoşbeşten sonra Birdwood, iki yıldır kafasını kemiren “bizi nasıl yendi?” sorusunun yanıtını almak ister: -“Sayın komutan bizi nasıl yendiniz?” Mustafa Kemal’den bir başkası, dünya savaş tarihinde benzerine az rastlanır bu başarısından böbürlene bilirdi. Oysa o, -tıpkı Trikopis’e davrandığı gibi - yenilginin ezilmişliği altındaki bu general’in onurunu korur. “-Sizin de, bizim de tarih dergilerimiz var”, der; tarih yazar. Birdwood ricasını yineler:
 -“Ekselans, sizin ağzınızdan dinlemek istiyorum. Lütfediniz.” Mustafa Kemal, yanındaki Rasim Ferit Bey’den kağıt kalem ister; o da bir parça kağıt ile altın muhafazalı kurşun kalemini uzatır. Mustafa Kemal bir kroki çizer, kağıt üzerindeki yerlerini işaret ederek;
-“Su tarihte karaya çıktınız, der; filanca saate kadar şurada durdunuz. Biz de şu hattaydık. Her şey sizin lehinizdeydi. Niçin çizgide durdunuz ve niçin ilerlemediniz?”
 -“Askerlerimiz çok yorulmuştu, diye yanıtlar Birdwood.” Mustafa Kemal bu kez de Conkbayırı krokisini çizer:
-“Siz filanca gün şu yöne hareket ettiniz, şu durumu aldınız; niçin ilerlemediniz?”
-“Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi. Askerlerimiz susuz kaldı ve durdu.”
 Atalarımız yaralıya kurşun atılmaz der. Mustafa Kemal’de Türk soyluluk ve erdemini şu esprisiyle dile getirir:
 -“Görüyorsunuz ya ben bir şey yapmadım. Önce yorgunluk, sonra susuzluk durdurdu ordunuzu.” Birdwood ayağa kalkar, Mustafa Kemal’i kucaklar:
-“Sizin gibi kahraman ve yüksek karakterli bir asker tanımadım.” dedikten sonra krokiyi ve kalemi işaret ederek:
-"İzin verir misiniz" der; "bu kroki ve kalemi değerli bir hatıra olarak saklayayım.” Ve saklar. Cenaze törenine gelirken de yanında getirmiştir.
NOT: Ne denir ki.. Düşmanlarının bile sevdiği, değerini takdir ettiği, hayranlık duyduğu bir adam. Günahıyla sevabıyla ülkenin kurucusu. Çok daha fazlası olmalı elbet ama sakat bacağıyla acı çeke çeke onun tabutunun arkasından yürüyen şu adamın gösterdiği saygıyı gösteremeyen ve yetmezmiş gibi bilir bilmez hakkında atıp tutan, hakaretler eden insanlarımız var.
Vefa bir semt ismi miydi sadece İstanbul’da?

Kaynak: 1- Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları, (1899 - 16 Mayıs 1919), Sadi Borak, 2. Basım 1998, Kaynak Yayınları, ISBN: 975-343-233-X. Sayfa:153-155
2- Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü. Prof. Dr. Utkan Kocatürk. Atatürk Araştırma Merkezi. Ankara 2007 İkinci Basım. ISBN: 975-16-1

Suriye’de Türk askerlerini ABD’mi bombaladı?
Son günlerde Türkiye’yi ilgilendiren pek çok konuda tuhaf gelişmeler yaşanıyor.
Bu süreçte 24 Kasım 2016, ülkemiz için ‘Kara Perşembe’ denilecek gün oldu.
Çok bilinmeyenli gibi gözüken bu denklemi birlikte çözelim.
24 Kasım’da, Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile müzakerelerin dondurulmasına karar verdi.
Konu uzunca bir süredir gündemdeydi, ama zamanlama ilginçti.
Bu ne zamana denk geldi?
Türkiye yönünü Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirdiğini kanıtlarcasına, Şangay Enerji Kulübü Başkanlığı’na seçildiğini açıkladığı döneme.
Türkiye, bu görevi kabul etmeseydi, oylamanın sonucunun farklı olacağının işaretini, görevinden bu gün istifa eden Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schultz 19 Kasım’daki açıklamasında vermişti.
Türkiye’de bunu gören ve yorumlayan olmadı.
Bilindiği üzere dolardaki 1 kuruşluk artışın Türkiye’ye maliyeti 2,5 milyar TL.
Dolarda son günlerde sürekli bir artış söz konusuydu.
Ama doların rekor üstüne rekor kırmaya başlamasının zamanlaması ilginçti.
Bu ne zamana denk geldi?
Türkiye yönünü Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirdiğini kanıtlarcasına, Şangay Enerji Kulübü Başkanlığı’na seçildiğini açıkladığı döneme.
Fırat Kalkanı Operasyonunun 93. Gününde, Suriye uçağı olduğu varsayılan denilen, ama olmayan bir savaş uçağı, Türk askerlerini hedef aldı, 3 şehit verdik.
Bu ne zamana denk geldi?
1) Türkiye’nin Rus savaş uçağını düşürmesinin yıldönümüne.
2) Türkiye yönünü Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirdiğini kanıtlarcasına, Şangay Enerji Kulübü Başkanlığı’na seçildiğini açıkladığı döneme.
Zurnanın zırt dediği yer de burası.
Çünkü birinci madde ile ikinci madde doğrudan bağlantılıdır.
Çünkü Türk askerlerini vuran uçağın Suriye uçağı olmadığı ve Rusya ile yakınlaşan, Şangay İşbirliği Örgütü’ne yönelen Türkiye’ye uyarı niteliği taşıdığı ortadadır.
Irak’taki ABD öncülüğündeki Koalisyon güçlerinin sözcüsü Albay Dorian’ın, yaklaşık 1 hafta önce, Washington Post gazetesinin dış haberler editörüne, telefonla verdiği demeçte, “Suriye’de Türk askerleri bombalanabilir” dediğinde, “Kimin tarafından” sorusuna, alaylı bir şekilde verdiği “Bilinmez ki” yanıtını Türkiye’de hiç duyan olmadı.
Ya da, oldu da, gizlendi mi?
Tam da Türk-Rus ilişkileri iyileşmişken, Rus uçağının düşürülüşünün yıldönümünde, Rusya’nın kontrolündeki Suriye Türk askerini vurdu havası yaratılarak, Ankara ile Moskova’nın arasını bozmak kimin işine yarar?
Yanıtınızı duyar gibi oluyorum.
Bilmem dikkat ettiniz mi, Türk askerlerinin vurulduğu ve 3 şehidimizin olduğu Amerikan medyasında ve Avrupa medyasında yer almadı.
O ABD ve Avrupa medyası ki, Suriye ile Irak’ta olup biten ne varsa son dakika geçerken, bu saat oldu, Türk askerlerinin bombalanması hakkında tek satır verilmedi.
Adana’daki saldırının ise bir süredir ara verilen terör eylemlerinin yeniden ve daha ağır bir şekilde başlayacağının habercisi olduğunu da tahmin edebiliriz.
Çünkü bu saldırı da, Türkiye yönünü Şangay İşbirliği Örgütü’ne çevirdiğini kanıtlarcasına, Şangay Enerji Kulübü Başkanlığı’na seçildiğini açıkladığı döneme denk geldi.
Tüm bu gelişmelerin, içeri kapanmaya, milli duyguların kabarmasına ve Şangay İşbirliği Örgütü’ne tamamen yönelmesine yol açtığı için Türkiye’de kimin hesabına artı olarak yazılacak diye söylemeye gerek var mı?
Daha önceki hiçbir yazımı okumamışlar, sadece bu yazı üzerinden ya da sadece başlık üzerinden bana esip gürleyecektir.
Olsun alıştık.
Gürbüz Evren /Gerçekgündem

Gürbüz Evren

YARSAV’ın ilk Başkanı Av. Eminağaoğlu neden disipline verildi?
Ülkemizde hukukun üstünlüğü yok olmuş, üstünlerin hukuku haline getirilmiştir.
Bu durum ne yazık ki mevcut iktidar yanısıra diğer partiler içinde de uygulanmaktadır. Genel başkanlar özgürlükten, demokrasiden, insan haklarından dışa dönük konuşsalar da kendi partileri içinde bunu asla uygulamıyorlar
Örnekleyecek olursak yakın tarihte MHP Genel Başkanı Bahçeli’den başlayabiliriz.
Kasım 2015 Türkiye genel Seçimlerinde hezimete uğrayarak 80 vekilin yarısını kaybetmişti.
MHP eski milletvekili Meral Akşener, Açtığı davayı kazanarak ihraç edildiği MHP'ye geri dönen Sinan Oğan ve Koray Aydın gibi değerler  kurultay çağrısında bulundu ve genel başkan adayı olduklarını açıkladılar.
547 delege olağanüstü kurultay yapılması için imza toplayarak MHP Genel Merkezine iletmiş fakat Bahçeli, kurultay çağrılarını reddetmiştir. 
Ve 19 Haziran 2016 tarihinde yapılan kurultayda parti tüzüğündeki ‘olağanüstü kurultaylarda genel başkan seçimi yapılmasını’ engelleyen maddeyi değiştirmiştir.
AKP’nin stepnesi diye ün salan Bahçeli 7 Haziran seçimlerinde Kılıçdaroğlunun ona başbakanlık teklifi götürmesine rağmen “HDP’yle asla yan yana gelmeyiz” diyerek, AKP’yi iktidardan düşürme fırsatını elinin tersiyle itti.
Bugünkü siyasi tablonun yaratıcısı oldu.
Onun AKP hayranlığı ve Türk Milletine ihaneti bilerek yaptığı hatalar sayfalara sığmaz.
Zaten herkes biliyor fazla uzatmaya gerek yok
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğluna gelince Baykal’ın kaset komplosu ile istifasından sonra umut olarak CHP’ye tüm delegelerin evet oyları ile genel başkan seçilmişti.
Sonraki seçim ve kurultaylarda kendi belirlediği kişileri seçtirdi.
Delege yapısı tamamıyla değişti partideki tüm ulusalcılar dışlandı.
Partinin içinde Atatürk düşmanları, PKK sempatizanları ve Fethullaha övgü düzen tarikatların açılmasına ışık tutan kişiler milletvekili yapılarak yönetime, belirli yerlere getirildiler.
Parti öyle bir konuma getirildi ki birçok vekil yanlış politikalara koltuğunu kaybetmemek için ses çıkarmadı.
Parti içinde elbette Atatürkçü milletvekilleri halen var.
Ne var ki Süheyl Batum, Nur Serter, Birgül Ayman Güler gibi değerler muhalefet yaptıkları için uyduruk sebeplerle ya ihraç edildiler ya da istifa etmek durumuna getirildiler.
                                                          ***
Dün (23.11.2016 Çarşamba) İMECE toplantımızda konuğumuz duayen hukukçularımızdan YARSAV’ın kurucu başkanı Av.Ömer Faruk Eminağaoğlu’ydu.
Onu Atatürkçülüğünden asla ödün vermeyen bir CHP li olarak ve mücadelelerinden tanıyoruz.
Eminağaoğlu Türkiye’yi şu karanlık günlerden aydınlığa çıkaracak tek kurumun CHP olduğunu söyledi.
CHP politikalarındaki yanlışlıkları konuştuk.
Eğitim düzeyi olmayan ülkemizde din faktörünün öne çıktığı ve Erdoğan’ın bunu çok güzel kullandığını, CHP’nin bu durumda geri çekilerek kendi özünden saptığı görüşünde birleştik.
1976 yılında çıkartılan bir genelge ile mesai saatlerinin namaza göre ayarlanmasının gündeme geldiğini,
Darbe yasasının yok edileceği vaatleri ile referanduma gidilişini,
Terörle mücadele görüntüsü altında getirilen geçici 15.maddeye CHP yönetiminin hayır demediği ve sonuçlarında AKP’nin bu yasa ile nasıl beslendiğini anlattı Eminağaoğlu.
Egemen bir devletin cezaevinden terörün yönlendirilmesine nasıl izin verdiği,
Öcalan’ın yeniden yargılandığı taktirde 25 yıl daha hapis yatacağı bilgisini gerek CHP gerekse barolar ile görüştüğünü ama destek bulamadığını ve buna benzer çok önemli konuları bizzat kendisinden duyduğumuzda nasıl destek bulamadığına hayret ettik.
Bu arada kendisinin disipline neden verildiğini sordum.
Cevabı karşısında şaşırdım desem yerindedir.
Facebookta çıkan siyasi bir karikatürü beğendi olarak işaretlemiş.
Vay senmisin beğenen?
Pusuda olan birtakım kişilerce dile getirilmiş ve genel başkana duyuruldu mu bilemem…
İl Disiplin Kuruluna verilmiş.
Bu bir ihracın başlangıcı olmaz inşallah…
Bence bu bir bahanedir.
Parti içinde bazılarının onun mevcudiyetinden rahatsız olmalarının sonucudur.
Bu nasıl bir kolaylıktır anlamak mümkün değil.
21.yüzyıldayız.
Dünyanın devlerinden ABD gelmiş geçmiş başkanları her zaman karikatürlere konu olmuşlar bazen dozaj aşılarak evcil hayvan olarak çizilmişlerdir ama başkanlardan ne bir protesto ne de ceza gelmemiştir.
Onlar gülüp geçmişlerdir.
Karikatürler zaten güldürü sanatıdır.
Demek ki bizde başka türlü düşünülüyor ve ceza vermek için biçilmiş kaftan oluyor.
Düşünüyorum da CHP içerisinde 50 Eminağaoğlu olsaydı AKP Türkiye’yi bu hale getiremezdi.
İşte Tayyip Erdoğan diktatörse ki öyle deniliyor, partilerin genel başkanları da parti içi dikta uyguluyorlar.
Bir kere o koltukları kazandıkları zaman defalarca kaybetseler de istifayı düşünmüyorlar…

Tünay Süer
24.11.2016

Tünay Süer

TÜM ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLERİME ARMAĞANIMDIR... 
İŞTE ÖĞRETMEN… 
İşte Öğretmen - Mehmet Halil Arık
Üç yüreği vardır öğretmenin..
Birincisi, sevgi…
İkincisi saygı…
Üçüncüsü bilgi, ışık aydınlık…
Sevginin, saygının bilginin hamalıdır öğretmen...
Hoyratça taşımaz yükünü..
Özenlidir…
Hünerli hamal kadar özenli,
İncinmeden menziline ulaşsın ister yükü..
Cömerttir…
Aldığından fazlasını üretmektir gayreti…
Aldığının değil verdiğinin hesabındadır, öğretmen…
*
Okkayla, kantarla, tartıyla dağıtmaz elindekini…
Sevgiye kantar olmaz bilir..
Verdikçe de verir..
Veremiyorsa… bil ki öğreten değildir!..
Saygıdır bu alış verişin parası-pulu!..
Hoşgörüyü, saygının bir diğer adı bilir.
Ve der ki:
Saygıyı bilmeyen kişi… hukuku bilmez,
Hukuku bilmezse kişi,
İnsan olmanın erdemine eremez!..
Ve der ki;
Hukuk,
yansızsa, adilse, erkten emir almazsa..
Kılı kırk yararsa..
Gizli tanık tutmazsa… baş tacıdır hukuk;
Saygı da ona görev!...”
Saygı dostluktur; arkadaşlıktır…
Yurtta barış, dünyada barıştır…
Düşmana bile yaşamı hak tanımaktır!..
Bilgi ışık, aydınlık… üçüncü yürek.
Bilgi; tarih… Bilgi geleceğe yön vermek demek..
Güç birliği etmek.
Beslenmektir.. Zorlukları yenmek…
Hayattır, yaşamaktır!... ilaçtır, yakıttır, taşıttır…
Deve, at, katır kültürünü aşmaktır!..
Işıkla yarışmaktır.
Yollar açmaktır!...
*
Karanlıklara düşmandır bilgi!...
Yarasalar da aydınlıklara!..
Aldatmaya düşmandır bilgi!..
Aldatanlar da bilene… düşman!..
Hepsinden öte, bilgi inanmaktır!...
İnanca erdem katmaktır.
İşte öğretmen
Bunu bilir; bunu belletir.
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ

Öğretmenler günümü kutlama nezaketini gösteren tüm öğrencilerime teşekkür eder, mutlu ve sağlıklı bir yaşam dilerim hepsine de... Öğretmen olmayı bilerek ve isteyerek seçen kişiler,bu mesleğin verdiği huzur ve mutluluğu özümse diklerinde göreceklerdir ki, gerçekten üç yüreği vardır öğretmenin, diyeceklerdir, tıpkı benim gibi...

Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip - Yılmaz Özdemir

Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip - Yılmaz Özdemir
Her sabah ilkokul sıralarında ‘’Türküm,doğruyum,çalışkanım’’diye başlayan ANDIMIZ’ın sözlerini yazan Milli Eğitim Bakanı Dr.Reşit Galip Bey’i acaba günümüzde kaç kişi tanıyor.

41 yaşında yakalandığı hastalık sonucu hayata veda eden bu idealist devrimci sırası geldiğinde Mustafa Kemal Atatürk’e bile kafa tutacak kadar yılmaz bir Kemalist olduğunu aşağıda aktaracağım olayda ispat ediyor.

‘’1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başladı.

Esat Mehmet, Atatürk'ün Harbiye'den tabya öğretmeniydi.

Kazım Özalp'in "Atatürk'ten Anılar" kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı.

Esat Mehmet, "kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini" belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.

Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı: "Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi" dedi. "Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz."

Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı.

"Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız" dedi.

Ama Reşit Galip alttan almadı.

Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip

"Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez."

"Bu kokuşmuş kafayla..."

Reşit Galip'in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı:

Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekaleti'nden izin alamamışlardı.

Reşit Galip "Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez" diye kestirip attı.
Atatürk'ün kaşları çatıldı. "Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz" diye çıkıştı.

Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı'nı işaret ederek dedi ki:

"Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır."

Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:

"Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?"

"Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır."

"Sizi de eleştiririm!"

Bunun üzerine Gazi'nin sabrı taştı:

"Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı'na hakaret etmenize müsaade edemem" diye haşladı.

Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:

"Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Mesela Rose Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz."

İlk kez Atatürk'ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.

Milletin sofrası.

Reşit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu'nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı.

Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekanın sahibi Madam Senya'dan "İş Bankası'ndan kredi alamıyoruz" yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda İş Bankası Genel Müdürü'ne hitaben "yardımcı olunması" isteğini yazmış, Rus çifte vermişti.

Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.

Atatürk bu kez kızmadı; "Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin" diyerek kibarca Reşit Galip'i sofradan kovdu.

Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu. Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı:

"Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır."

Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp "Öyleyse biz kalkalım" dedi.

Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip'i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.

Sonra neler oldu?

Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir:

Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.
Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Reşit Galip'i sorar.

"Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik" derler.

Atatürk "Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz" der.

Sonra "Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var" diye ekler.

1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler;

"Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile" demektedir.

Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder.

Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder.

Onun yanına da, hocası Esat Mehmet'i oturtur.

Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.’’ **

İşte devrimleri yapacak ve yaşatacak irade dürüst,namuslu ve yurtsever insanların gerekirse ölümü bile göze alarak ideallerinden vazgeçmemeleriyle mümkündür 13 ay bakanlık yapan ve istifa mektubu cebinde gezen Dr.Reşit Galip Bey M.Kemal’in Bursa Nutku’nda bahsettiği gibi ‘’Türk genci devrimleri korumak için kimseden izin istemeyecektir’’ ifadesini öldüğü güne kadar yaşatmış ve gelecek nesillere aktarmıştır.

Unutulmaması gerekir ki devrimler genç insalarla yapılır ve yaşatılır onun için gençliği bencil ve bireysel hırs peşinde koşanlar olarak yada hiçbir şeyi sorgulamayan kaderci bir topluluk olarak görmek isteyenler gençliğin dinamizminden korkanlardır.

İnsana acı gelen ve düşündüren tarafı tarihinde Reşit Galip gibi dürüstlük,yurtseverlik ve namusluluk abidesi insanlar dururken Türk Gençliğinin kendisine ithal önder arayışına girmesidir. Dr.Reşit Galip Bey’in mezarı Cebeci Asri Mezarlığı’nda kendisinden önce vefat eden Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati ile yan yanadır.

Yılmaz Özdemir

İlkçağ Yunan uygarlığında, öğretmene verilen on araba dolusu altın olayını belirttiğimi kitapta okuyunca çok şaşırdım.[1]  Öğretmenler gününde bilime, öğretmeye emek veren bütün bilim insanlarını ve öğretmenleri saygı ile anarken, aşağıdaki olayı sizinle paylaşmak istedim.

Büyük Düşünür Aristoteles:[2]


Öğretmenine On Araba Dolusu Altın Hediye - Cevat Kulaksız
Antik Yunan çağında insanların bilime, araştırmaya, öğretmene ne kadar önem verdiğine ilişkin bir örnek belgeyi sizinle paylaşmak istedim. Bunun için günümüzden 2400 yıl kadar önceye gidip Antik Çağa doğru uzanalım. O devirlerde Antik Yunan çağında insanlar, dünyanın sınırının doğuda Hindistan’a, batıda Cebelitarık Boğazına kadar olduğunu sanıyorlardı. Büyük İskender, ülkeler fethederek Hindistan’a vardığında, daha doğuda insanların yaşadığını görünce askerleriyle birlikte şaşırdılar, moralleri bozuldu. Büyük İskender, “dünyanın bu ucunda” daha ilkel insanları, daha vahşi hayvanları, çok çetin iklim şartlarını da görünce askerleriyle hayal kırklığına uğrayarak geri dönmek zorunda kaldı. Dünyanın tam olarak tanınması, yuvarlaklığı bilim adamlarının uzun çalışmalarıyla, keşiflerle yüzyıllar sonra öğrenilebildi. Biz, bu yazımızla sadece Antik Yunan çağı sürecinin bir sayfasına bakacağız. Makedonya Kralı ll. Filip, Oğlu İskender’in öğretmeni Aristoteteles’e on araba dolusu altın verdiğini tarihler yazıyor, ama bu olay öğretmene verilen önemi belirtse de, nice fethedilen topraklarda yüzlerce araba dolusu altın, fethedilen ülkelerden gasp edilerek Makedonya ülkesine taşındığını da ekleyelim.

SÖMÜRGECİLERİN DOĞUDAN, BATIDAN AVRUPAYA TAŞIDIĞI ALTINLAR
(Hemen aklımıza başka bir altın sevkiyatı geldi. Büyük İskender’in doğuda işgal ettikleri topraklardan yüzlerce arabalarla sevk edilen altınlardan, daha berilere 1850 yıl kadar beriye Kolomb’un Amerika’yı keşfine 1492 doğru gelelim. Kolomb, ilk kez bastığı Amerikan topraklarını gördüğünde, burasının yeni bir kıta olduğunu bilmiyordu, Büyük İskender’in vardığı Hindistan’a başka bir yoldan vardığını sanıyordu. Onun için ilk ayak bastığı Karaip Denizindeki adalarına, “Hindistan’a vardım” diyerek  “Batı Hint Adaları” dedi (Oysa Hindistan Karaip Denizine binlerce km uzakta idi) . Şimdi de Kolomb’un anısına, bu adalara aynı adla anılır.
Neyse biz yine söylemek istediğimiz altına dönelim. Kolomb ve daha sonraki yıllarda gelen Avrupa’lı kâşifler, Astekleri, Mayalari, İnkaları ve Kızılderileri gördüler. Bu vahşi görünüşlü insanlar da, hayatlarında hiç görmedikleri atlara binmiş, “ellerinde ateş ve ölüm kusan sopalarıyla”  sömürgeci Avrupalıları görünce çok şaşırdılar, “başka dünyadan gelen tanrılar” zannettiler. Onlara taparcasına, kendilerinin hiç değer vermedikler tonlarca altınları onlara verdiler. Oysa o aç gözlü “tanrılar” yani Avrupa’dan gelen maceraperestler (En çok İspanyollar, Portekizliler) sonraları bu topraklarda, insanlık tarihinin en büyük katliamını yaptılar, Avrupa’dan gelen bu gaddar “tanrılar”   milyonlarca Amerikan yerlisini yok ettiler. Büyük İskender doğuda fethettiği topraklardan gasp ettiği yüzlerce araba dolusu altını Avrupa’ya doğru götürürken, bunda 1850 yıl sonra da Avrupalı sömürgeciler Amerikan yerlilerinden gasp ettikleri gemiler dolusu altınları doğuya (Avrupa’ya) sevk ettiler.)

BİLİM VE ALTIN
Öğretmenine On Araba Dolusu Altın Hediye - Cevat Kulaksız
Her neyse altın bizi nerelere götürdü, altın, tarihin her devrinde her zaman bir itibar eşyası ve gasp edilen ziynet olarak günümüze kadar saltanatını sürdürmektedir. İnsanoğlu, namus kadar altına değer vermiş onun için nice savaşlar, barışlar, gasplar, hırsızlıklar yapmıştır.  Biz yine devam edelim.
Platon’un (Eflatun M.Ö. 427-327) [3] öğrencileri arasında, hocasının izinden körü körüne yürümek istemeyen bir genç vardı. (İslam dünyasının ikiyüzlü hocaları da, “hocanın dediğini tut gittiği yoldan gitme” telkininde bulunurdu. Bir hekimin oğlu olan bu genç, ruhun bedensiz yaşayabileceğine kolay kolay inanmıyordu. Kalpten sıcakkan çıktığını, bunun, hayatı, dolayısıyla da ruhu devam ettirdiğini babasından işitmişti bu genç. Ama taşın, ateşin, havanın nasıl bir ruhlu olabileceğine aklı ermiyordu.
Ağaçta belki bitkilere özgü bir ruh olabilir. Bu ruh bilinçsizdir ve duymaz. Yine de ağacı yaşatır, büyütür, meyvelerdeki çekirdekleri olgunlaştırır ve bunlardan yeni ağaçlar yetiştirir. İyi ama taş yaşayamaz, toprağın sularıyla beslenmez, doğurmaz.
Bu şüpheli öğrenci Aristoteles’di.
Akademi’de yıllarca okuyan Aristoteles’in; kendisine soru sormayı ve cevap vermeyi, tartışmada gerçeği elde etmeyi, eşyalardan kavramlara yükselmeyi öğreten hocası Platon’a saygısı vardı. Platon da öğrencisini çok takdir ederdi. Ama Aristoteles için sık sık “öbür öğrencilere mahmuz gerekirken, ona gem gerekiyor” derdi.
Platon onu, nedensiz ruhların, eşya kavramlarının eşyalar olmadan, onlardan ayrı olarak yaşadıkları mevcut olmayan bir masal dünyasına götürürken, Aristoteteles buna inatla direnirdi.
Cesur ve dürüst bir genç olan Aristoteles, yaşı ilerledikçe şu sözleri daha sık tekrarlıyordu: “Platon benim için değerlidir, fakat gerçek daha değerli.”
Aristoteles, akademiyi bırakıp kendi yolundan yürümüştü. Dünyayı sadece akılla, kapalı gözle kavramanın imkânsız olduğu,  Aristotteles’e gün gibi açıktı.
Bilmek için bakmak, işitmek, duymak gerek. Duymayan bir kimse, ne bir şey bilir, ne de bir şey anlar. Aristoteles’e göre hayvanlar da duyuyor. Kimileri gördüklerini ve duyduklarını hatırlıyor bile.
Hayvan ateşin yaktığını bildiği için ateşe yaklaşmaz.
Demek oluyor ki, hayvanlarda da bellek ve sınama vardır.
Sanat ve bilim, ancak insanlarda sınamayla doğar.
Ateşin yaktığını, sınayarak bilen insan topraktan yaptığı çömleği ateşte pişirir ki, bu da artık sanattır.
Çömlekçi, bunu bir alışkanlık olarak yapar. Ateşin niçin yaktığını düşünmez. Bilginse, olayların sebeplerini bilerek hareket eder.
Ve Aristoteles şu sonucu çıkarıyor: “Bilim sebeplerin bilinmesi demektir.
Bilinmeyen bir insanı, bilinmeyen her şey şaşırtır. Çocuk, kurgulu oyuncak niçin hareket eder, diye şaşar. Oyuncağın sırrını bilense, oyuncak asıl hareket etmezse şaşar.
Bilenle bilmeyen arasındaki fark işte budur.
Eşyaların “hikmet-i vücudu” nedir?
Aristoteles, bu soruyu ilk soranın kendisi olmadığını bilir. Sabırsız bir adam, kendisine miras kalan sandığı nasıl açarsa, Aristoteles de filozofların kitaplarını öyle açar. Bu kitaplarda altın gibi değerli, dünyayı aydınlatan ne kadar çok fikir var! Fakat altının yanında bakır da az değil.
Ve Aristoteles altını bakırdan, gerçeği yanlıştan ayırmaya koyulur.
Eski filozofların, daha her zaman açık ve doğru düşünmeleri kanısına varır. Bunlar savaşmasını bilmedikleri halde, ara sıra isabetli darbeler indiren acemi savaşçıları hatırlatıyor.
Aristoteles, ilk filozofların her şeyin aslını madde saydıklarını görür. Her şeyi teşkil eden o madde ki, eşyaları doğurur ve yok edilince aslına döner.
Aristoteles, günümüzden 2350 yıl kadar önce, dünyanın bir tepsi gibi yuvarlak olmayıp küre şeklinde olduğunu sezer. Denizcilerden Kutup Yıldızının, kuzeye giderken ufukta yükseldiğini, güneye giderken de alçaldığını işitmişti. Dünya yamyassı bir yuvarlak olsaydı, hiç böyle olur muydu?
Aristotetels, duvarla lamba arasına konan bir elmanın gölgesi nasıl duvara düşerse, ay tutulması olayında da aya dünyanın dairevi gölgesi düştüğünü ve bunun için de dünyanın elma gibi toparlak olduğunu düşünür.
Öğrencilerden bazıları, “dünya hala bir küre şeklinde” düşünemiyorlar. Akılları bunu bir türlü almıyor. “İyi ama”, diyorlar,”dünya top şeklindeyse, demek alt tarafımızda insanlar baş üstünde yürüyorlardır. Sonra, gemiler de dünyanın eğri yamaçlarına nasıl yükselebilirler, niçin aşağı kaymazlar mı?”
Aristoteles Öğrencilerin bu safça itirazlarını gülümseyerek dinler. Öyle ya, biri için aşağı olan, başka biri için yukarıdır. Dünyanın küre şeklinde olduğuna, Aristoteles’in şüphesi yoktur.”  Aristoteles’ten 2000 yıl sonra bile insanoğlu, dünyanın sarı öküzün boynuzları üstünde olduğuna ve dünyanın tepsi gibi düz olduğuna inanıyordu.
  Aristoteles, Atina’nın jimnazyumlarından [4]  biri olan lisenin kapalı galerilerinde gezinerek öğrencileriyle konuşmaktan pek hoşlanır. Bunun için Atinalılar kendisine ve öğrencilerin “peripatesiyenler”, yani “gezinenler” lakabını takmışlardı.
Aristoteles ve öğrencileri, giderken durup geri döner, sonra yine ters yönde giderler. Tek bir sözünü kaçırmamak için öğrencileri geride kalmamaya uğraşırlar Dönüşlerdeyse saygıyla çekilip hocalarını öne bırakırlar.
Öğrenciler hocalarına ardım ederler. Aristoteles, devlet hakkındaki kitabını yazabilmek için yüz elli sekiz Yunan devletinin düzenini incelemek zorunda kalmıştır. Yazdığı kitapların sayısı bine yakındır. Bu ancak Aristoteles gibi bir devin yüklenebileceği muazzam bir iştir. Yine de öğrencileriyle yardımcıları olmasaydı, o bile bu işle başa çıkamazdı. Bu küçük odu gerçek yolunda günden güne ilerledikçe ilerlemiştir. Bunların bu gezinmeleri askerlerin seferlerine benzer. Başkomutan (Aristoteles) askerlerin (öğrencilerine-yardımcılarına) şu ödevi vermiştir:
“-Bilim adamlarının dünya hakkındaki ayrı ayrı gözlemlerini ve bunlardan çıkardıkları sonuçları bir araya getirip toplamak”.
Bu bilim üç yüz yaşındadır. (M.Ö.) Bu bilim üç yüz yaşındadır. Ve altıncı, beşinci ve dördüncü yüzyıldan beri geçen bu üç yüz yıldan, ne kadar çok bilim adamı gelip geçmişti. Bunların her biri bir temel atmış ve üzerinde bir şey kurmuştur.
Bitkiler tarihiyle, Aristoteles’in en iyi öğrencisi ve taraftarı Teofrast, bilim tarihiyle Evdem uğraşır. Aristoksen denge kanunlarını, Dikearh da coğrafyayı inceler…
Öğrenciler her gün lisede toplanır. Aristoteles onlarla konuşurken yetiştirdiği birinci ve belki de en iyi öğrenciyi, çoğu zaman üzülerek hatırlar. Bu öğrenci bilim adamının barışçı silahını, askerin kesin kılıcıyla değiştirmişti.

ANTİK ÇAĞDA ÖĞRENCİNİN ÖĞRETMENE ON ARABA DOLUSU ALTIN HEDİYESİ
Öğretmenine On Araba Dolusu Altın Hediye - Cevat Kulaksız
Günümüzden 2400 yıl önce bir hükümdarın oğlunun öğretmenine verdiği hediye.
Aristoteles (MÖ 384-322) Makedonya Kralı II. Filip (MÖ 382-336)  kendisine şu satırları yazdığı zaman gençti:
“-Oğlum İskender’in (MÖ 356-332) senin zamanında doğmasına izin verdikleri için tanrılara şükürler olsun. Çünkü senin eğitiminle, tahtımın layık bir mirasçısı olacağını umuyorum.”
Bir hükümdar çocuğuna, hele bütün dünyaya hükmetmek isteyen bir hükümdar oğluna öğretmenlik etmek kolay değildir.
Büyük İskender’in Aristoteles’ ve bilime saygısı vardı. Öğretmenine sekiz yüz talant [5] altın armağan etmişti. Bunlar o kadar çoktu ki, on arabayla taşınamamıştı. Aristoteles bu altınlarla birçok kıymetli elyazmaları satın almıştı.
İskender, hükümdar olmayıp da öğretmenini dinlemiş olsaydı, şimdi öbür öğrencilerle birlikte lisenin ağaçlı yollarında bilge kişilerin yolunda gezinirdi. Öğretmeni onu, yeryüzünün bir ucuna kadar götürmekle kalmayıp, gökte parıldayan uzak yıldızlara, uzayın ölçülmez derinliklerine götürürdü ve İskender dünyayı, yalnız kendisi ve Makedonya için değil, bilim için, bütün insanlık için fethetmiş olurdu.
Oysa İskender, atlı askerleri ile dünyayı fethetmek istiyordu. Yola çıkarken bütün kölelerini, bütün çiftliklerini dostlarına dağıttı. “Peki, sana ne kaldı” diye sorduklarında, “umut” dedi.
Hindistan’a kadar ülkeler fethedince, dünyayı fethettim sandı, Oysa Hindistan’dan öte insanlar ve dünya parçaları olduğunu görünce, hayal kırıklığına uğradı, geri döndü.  İskender’in ordusunun yağma ettiği altınları binlerce araba batıya taşıyordu.
İlk Çağın insanları dünyanın sınırının doğuda Hindistan’a kadar, batıda da Cebelitarık boğazına kadar olduğunu sanıyorlardı.
İskender, yeryüzünün ne kadar büyük olduğunu bilseydi, onu fethetmeye kalkışmanın akılsızlık olduğunu anlardı.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com                                                                   

SONNOTLAR


[1]İnsan Nasıl İnsan Oldu M. İlin- E. Segal Say Yay. 1995  Sf 240-241-242

[2] ARİSTOTELES ya da kısaca ARİSTO Eski Yunanca /aristoˈtelɛːs/; Yeni Yunanca ˌaris̩toˈ   (MÖ 384 – 7 Mart MÖ 322) Antik Yunan filozof. Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.
Aristoteles adının Türk Dil Kurumu'nun yabancı özel adların yazılışı kuralına göre Arapça ve Farsça eserlerden yapılan çeviriler ile Türkçeye yerleştiği Aristo şeklinde yazılması önerilse de her iki ad da Türkçe akademik kaynaklarda yaygın olarak kullanılmaktadır.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Aristoteles
             
[3] PLATON ya da İslam dünyasında Eflatun olarak bilinen (Yunanca  Plátōn); MÖ 427 - MÖ 347), Antik klasik Yunan filozofu, matematikçi ve batı dünyasındaki ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisinin kurucusudur. Bu akademi aynı zamanda günümüzdeki modern üniversite oluşumunun başlangıcı olarak da kabul edilir. Platon, akıl hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte bilim ve Batı felsefesinin temellerini attı. Platon, aynı zamanda Sokrates'in öğrencisiydi. Sokrates'e dair bilgilerin çoğu Platon'un diyaloglarından edinilmiştir. Asıl adı Aristokles  olan düşünür, geniş omuzları ve atletik yapısı sebebiyle, Yunanca Platon (geniş) lakabı ile anıldı ve tanındı.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Platon
[4] Antik Yunan ve Roma'da içinde beden etkinlikleri yapılan spor etkinliklerinde bulunulan yapı, stadyum)
[5] TALENT (Latince: talentum, Antik Yunancadan: τάλαντον "ölçek, tartmak" ) Antik bir Ölçü birimi. Genellikle bir anfora ya da bir ayak küp hacminde su miktarını ifade eder. Bir ayak-küp suyun görece değişkenliği nedeniyle genellikle 27 kg ya da 60 İngliz pound'una karşılık gelir.
Babilliler ve Sümerler tarafından kullanılan bir sisteme göre 60 şekel bir mina'ya ve 60 mina ise bir talent'e eşitti. Talent'in mina'ya olan 1:60'lık oranı Antik Yunanistanda, bir Attik talent yaklaşık 26 kg olcak şekil de mevcuttu. Bir Yunan mina'sı değişkenlik göstermekle birlikte yaklaşık 434 ± 3 gram'dı. Yine Romalılar da 100 libra'ya bir talent adını vermişlerdir. Bir Roma libra'sı Yunan mina’sının dörtte üçüne tekabül ettiği için bir Roma talent'i 1.25 Yunan talent'inen eşittir

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget