Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

SAYIN Büyükelçi, önce tanışalım: Ben, Özdemir İnce, Fransızca ile 1948 yılında ortaokulda tanıştım.

(Babam, Mersin’i işgal eden Fransızlara karşı savaşmıştı ama Fransızca öğrenmemi istiyordu.) Türkiye’de Fransız dili ve edebiyatı okudum, Paris Üniversitesi Sorbonne’a bağlı “Institut des professeurs de français à l’Etranger”de Fransız hükümetinin burslusu olarak 1965 ve 1966 yıllarında öğrenim gördüm. Bunun dışında, 1983 ve 1986 yıllarında da Fransa’nın yazınsal çalışma burslarından yararlandım. Başta Rimbaud, Lautréamont, Aloysius Bertrand, René Char gibi şairler olmak üzere birçok Fransız yazarını Türkçeye çevirdim, kitapları yayınlandı. Bundan dolayı olacak, 1990 yılında, devletiniz tarafından “Officier de l’Ordre des Arts et les lettres” rütbesiyle onurlandırıldım. 1983 yılında Mallarmé Akademisi’ne ömür boyu “yabancı üye” seçildim. Fransa’da dört kitabım yayınlandı. Beşincisi bu yıl yayınlanacak.

‘SOYKIRIM DEĞİL’ DİYECEĞİM

Sözü, 577 milletvekili üyeli Fransa Ulusal Meclisi’nde 45 oyla onaylanan, Ermeni soykırımını kabul etmeyenleri cezalandıran yasaya getirmek istiyorum. Öneri Senato’da henüz onaylanmadı ama o sürecin tamamlanmasını beklemeyeceğim.
Bu sütunda bu konuda epeyce yazı yayınladım ama özellikle ikisi doğrudan doğruya Fransa ile ilgili: “Fransa Büyükelçisi Mutlu mu?” (28.01.2001), “Fransa Büyükelçisi Monsieur Paul Poutade’a Mektup” (21.12.2004). Bir de “Fransız Elçisi’nin Hac Seferi” (15.07.2005) tarihli bir yazım var.
Her yıl en azından bir kez Fransa’ya giderim. Birkaç ay sonra gene gideceğim. Bu gidişimde sorarlarsa, bizim “Ermeni Gailesi” olarak tanımladığımız olayların bir soykırım olmadığını söyleyeceğim, gerekirse böyle yazacağım. Böylece bir yıl hapis ve 45 Euro para cezasını göze alacağım. Param yok! Ceza parasını ödemeyeceğim için fazladan hapis yatar mıyım?

AMAÇ, TÜRKLERİ ASYA’YA KOVMAK

Sayın Büyükelçi, Fransız tarihçi Gaston Gaillard’ın 1920 yılında Chapelot Yayınevi tarafından yayınlanan “Türkler ve Avrupa” (Les Turcs et l’Europe) adlı kitabını duydunuz mu? Bu kitap 1920’den sonra neden bir daha yayınlanmadı acaba? 1915 olaylarını, bilgi kirlenmesi olmadan sıcağı sıcağına ve tarafsız olarak yazdığı için mi yeni baskıları yapılmadı? Yazar, kitabının VII. bölümü olan “Osmanlı İmparatorluğu’nun Parçalanması” bölümünde Osmanlı-Ermeni sorununu ele almaktadır.(Kitabın 262-297 sayfalarında yer alan bu bölümün fotokopisini size göndereceğim.) Yazara göre, genel olarak Doğu Sorunu’nun bir parçası olan Ermeni sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama girişimlerinin yanı sıra Türkleri Asya’ya kovma amaçlarından vazgeçmeyen İtilaf Devletleri’nin (İngiltere, Fransa) kasıtlı tutumları yüzünden içinden çıkılmaz duruma gelmiştir.

ERMENİLERDEN SİZ ÖZÜR DİLEYİN

Sayın Büyükelçi, Fransa’da neden 600 bin Ermeni vatandaşınız var? Ermenistan sınır komşunuz mu? Bu soruyu sorduğum hiçbir Fransız doğru dürüst cevap veremedi. Çünkü kendilerine gerçekler söylenmemişti; ne Justin McCarthy’nin “Ölüm ve Sürgün” (“Death and Exile”) adlı kitabını, ne de bu kitabın sözünü ettiği “Archives des Affaires Etrangères de France, Levant, Arménie. 1918-1919” belgelerini okumuşlardı: 1 Kasım 1918 tarihinden itibaren Çukurova bölgesini işgal eden Fransa, bölgede bir Ermeni devleti kurma vaadiyle Ermenileri kandırdı. Önce gönüllü Ermeni taburları oluşturuldu. Daha sonra, ABD, Mısır, Suriye ve Fransa’dan 200 bin Ermeni gelmesi üzerine, Fransız Doğu Lejyonu’na bağlı Ermeni Lejyonu kuruldu. Bu özel birliğe Fransız üniforması giydirildi ve eline Fransız silahı verildi. (Aynı şeyi Çarlık Rusya 1914-1915’te Doğu Anadolu’da yapmıştı). Adı geçen birlik 1921 yılına kadar bölgede akıl almaz katliamlar yaptı. Fransa için utanç verici olan bu günleri Çukurova halkı “Kaç-Kaç Dönemi” olarak adlandırır. Yaşar Kemal’e sorun, size anlatır!
20 Ekim 1921’de TBMM hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’ndan sonra Fransız işgal kuvvetleri Suriye ve Lübnan’a çekilirken yanında 50 bin Ermeni götürdü. Ardından, Fransızların Çukurova’da (Kilikya’da) yüzüstü bıraktığı Ermeniler önce Suriye ve Lübnan’a, daha sonra da Fransa’ya gittiler. Fransa’daki 600 bin Ermeni asıllı seçmenin öyküsü böyledir!
Kim kimden özür ve bağış dileyecek Sayın Büyükelçi? Sizce Fransa’nın kandırdığı Ermenilerden özür dilemesi gerekmiyor mu? Türkiye’den özür dilemesi gerekmiyor mu? Sömürgeciliğin faydalarını ders kitaplarına koyan Fransa kendi tarihiyle ne zaman yüzleşecek? Tabii, Türkiye tarihini saptırmadan, kendisini ve Türkiye’yi satmadan!

Özdemir İnce/Hürriyet

Fransız parlamenterlerin kendi soykırımlarını gizleme histerileri yüzünden yeni yıla geçmişi tartışarak girdik... Tarihi kurcalamak öylesine çekici oldu ki herkes “yarın”lar yerine “dün”ün peşine düştü!
Ben de 2012’nin bu ilk yazısını 100 yıl önceye ayırdım. Yanlış anlaşılmasın, aydınlık geleceğimizden tabii ki vazgeçmedik; ancak mademki yeni yıla tarihle giriyoruz; eh, bizim de bazı gerçeklerimizi anımsa(t)ma hakkımız var... İşte iki örnek:
Avustralya’da iki mezar
İngiltere 1912’de Hindistan’ı işgal edinceOsmanlı Devleti 350 kişilik birliğini Hindistan Kralı’na yardıma gönderir… 310 askerimiz çatışmalarda şehit olur; kalan 40 kişi İngiliz gemilerinde esir olarak çalıştırılırken 2’siAvustralya’ya kaçar... Karadenizli Abdullah,baba mesleği dondurmacı, Karahisarlı Mehmet de yine babası gibi kasap olmuştur...
Derken emperyalistlerin 1918’deÇanakkale’ye saldırıları üzerine Abdullah ile Mehmet Avustralya başkanına özetle şu mektubu yazarlar:
“Öğrendik ki Osmanlı’ya savaş açmış ve Çanakkale’ye asker göndermişsiniz. Ülkenizdeki iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya’ya savaş açıyoruz. Ekselansların bilgilerine duyurulur.”
Kahramanlarımız bu mektupla yetinmezler;Sydney’ye 250 km’deki Karlıdağlarbölgesinde rayları sökerek 3 tren devirirler; 8 karakol basarak askerleri vururlar…Avustralya ancak 250 asker göndererek Abdullah ve Mehmet’le başa çıkabilir ve şehit olurlar.
Bugün ikisinin de mezarı aynı yerde ve fotoğraf çekmek yasakmış. Mezardaki isimleri ise 2 kişiye karşı “orantısız güç”kullanıldığını gizlemek için Osmanlı erleri olarak değil, o yıllarda savaş halinde oldukları“Hindistan askerleri” şeklinde yazılmış.
Libya’da ‘1912 Baharı’
Sözde “Arap Baharı” 2012’ye de sarkıyor ama yaşananların aslında “Arap Sonbaharı” olduğu açıkça görülerek…
Örneğin Kaddafi’yi yok eden emperyalizm Libya’da özgürlüğün güvencesi midir? Bu soru 100 yıl önce de geçerliydi. KuzeyAfrika’nın emperyalistlere karşı özgürlük direnişinde başlıca destekçileri ise başta Binbaşı Mustafa Kemal olmak üzere “gönüllü”Osmanlı subaylarıydı...
Bu dayanışma, Libya tarihine “Türk Ruhu”olarak geçer. Mustafa Kemal’den esinlenen Şeyh Ahmet Sunusi ve Ömer Muhtar’ın önderliğindeki bağımsızlık mücadelesi aynı ruhun ürünüdür.
İtalyanlar 1912’de İngiltere ve Fransa’nın desteğiyle Trablusgarp’a saldırırlar…Gerekçeleri, “Osmanlı’nın Libya’yı iyi yönetemediği; Libya’da özgürlük olmadığı”dır!..
Çünkü Trablusgarp henüz Osmanlı’nın elindedir. II. Abdülhamit, donanmayı Haliç’te çürümeye terk ettiği için deniz gücü etkisizdir. Mısır, İngiliz işgalinde olduğundan Libya’ya karayoluyla ordu da gönderilemez...
Dönemin Osmanlı Genelkurmay BaşkanıMahmut Şevket Paşa, çareyi İttihatçı asker ve sivillerin Libya’ya gönüllü olarak gönderilmesinde bulur. Mustafa Kemal, Enver Paşa, Fethi (Okyar), Kuşçubaşı Eşref, Yakup Cemil, Ali (Çetinkaya) gizlice Trablusgarp’a giderek İtalyan emperyalizmine karşı, bölge halkının direnişini örgütlerler...
Libya’ya “Gazeteci Şerif” adıyla giren Mustafa Kemal, Derne ve Tobruk’ta yönettiği “gerilla savaşlarıyla” İtalyanları etkisiz kılar. 12 Mart 1912’de ise “Bütün Derne Kuvvetleri Komutanlığı”nı üstlenmiştir...
Ne var ki tam da o günün “ertesi”nde Balkandevletleri Osmanlı’ya savaş ilan ederler. Osmanlı da Trablusgarp’ı İtalya’ya bırakır...
Libya bugün yine emperyalizmin elinde... Acaba Arap halkı, dünyanın sözde demokrasi güçleri ve hatta Libya’ya karşı NATO kuvvetleri arasında yer almak için can atan bizimkiler, 100 yıl önce Mustafa Kemal önderliğindeki Türk ruhunu neden anımsamıyorlar?

Oktay Ekinci/Cumhuriyet

2012: Tek Dilek - Zeynep Oral
Susalım istiyorlar. Sormayalım, sorgulamayalım istiyorlar… Kendi göstermelik, göz boyamacı “hesap sorarmış gibi” yapmaları dışında, kimse hesap sormasın istiyorlar… Oysa biz “Hayır”diyoruz.
Ölelim istiyorlar. Dağ bayır kana bulansın, gözleri, ruhları kan bürüsün istiyorlar. Oysa biz “Hayır” diyoruz.
Kentte ya da kırsalda, gözaltında ya da karakolda, işkencede ve cenderede kaybolalım, yok olalım, yok edilelim istiyorlar. Oysa biz “Hayır” diyoruz…
Korkutmak istiyorlar. Korkalım istiyorlar. Korkalım da yazmayalım, söylemeyelim, yaymayalım istiyorlar. Uzun hapislikler, uzun hücre cezaları, ortada delil yokken insanları gözaltına alıp sonra delil aramalar bundandır. Gözdağı vermek, korkutmak, sindirmek içindir… Oysa biz “Hayır” diyoruz.
Sesimiz çıkmasın istiyorlar. Sesimiz ancak“Padişahım sen çok yaşa” demek için çıksın istiyorlar… Oysa biz “Hayır” diyoruz.
Sanatın ve edebiyatın özündeki muhalif duruşu, başkaldırı niteliği bilmediklerinden değil, bilmek istemediklerinden kitapları yasaklıyorlar, heykelleri kırıp yok ediyorlar…Sanatçıyı “terörist” belliyorlar. Oysa biz“Hayır” diyoruz.
“Bilim”i ancak kendi amaçları, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyorlar. Evrensel çağdaş değerler doğrultusunda değil. Nesnelliği yok edip bilimi inancın hükmüne bağlıyorlar: Oysa biz “Hayır” diyoruz.
“Hukukun üstünlüğü” ilkesini yok ettiler. Odatv, Ergenekon, KCK davasından muhalif belediyelere yapılan baskınlara, tümü tanığımdır. Adalet ve hak hukuk kavramlarını siyasete alet ediyorlar. Oysa biz “Hayır”diyoruz.
Ezmek istiyorlar. Emeği, işçiyi, emekliyi, memuru, esnafı, öğretmeni ve öğrenciyi ve tüm “ötekileri” ezmek istiyorlar. Onların haklarını yok sayıyor, gün geçtikçe daha da mağdur olmalarına yol açıyorlar. Oysa biz“Hayır” diyoruz…
Ve bütün bunları bizlere “İleri gidiş” diye yutturmak istiyorlar. Ve biz “Hayır” diyoruz. Bunun ileri değil, geriye gidiş olduğunun farkındayız.
2012 yılının bu ilk gününde tek dileğim var:
“Hayır” diyenlerin çoğalması.

Ülkem yastadır. F-16’ların neden olduğu yasta! Sorumlusu kim olursa olsun, değişen bir şey olmayacak.
Çoğu çocuk, genç, 35 insan, 35 can, 35 yurttaşım için yas tutarken Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiirini anımsamamak imkânsız.
Bugün, kurşunlar ya da bombalar hepimize…
“…Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
(…)
Kirveyiz, hısımız, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fukaralıktan,
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz.
Gayrı eşkıyaya çıkar adımız.
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına… (…)
Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…”

Zeynep Oral/Cumhuriyet

Hiçbir hesap, hiçbir mazeret 36 canımızı geri getirmeyecek. Uludere’de hava bombardımanında yitirdiğimiz yurttaşlarımızın yakınlarına kalan acıyı hiçbir açıklama dindirmeyecek. Ancak 36 parçamızı yitirdiğimiz o bombardımanın nedenlerini bulmak, ülkemizin boynunun borcu…
Önce bir anımsatma yapalım. Cemaatin kalemşörleri son bir kaç haftadır iki konu üzerinde duruyorlar. Birincisi, TSK bombardımanlarında yanlış koordinat verildi, verilmedi tartışması; ikincisi de MİT’e yönelik operasyon çağrıları.
Şimdi gelelim Uludere’deki katliama dair olgulara…
‘İSTİHBARATIN KAYNAĞI MİT’
Mehmet Baransu, Uludere’deki bombardımanın kaynağının MİT olduğunu söylüyor: “Bilgi öncelikle PKK içerisindeki bir MİT ajanından gelmiş. Bombalan bölgeden PKK’lıların geçeceği bu ajan sayesinde MİT’e iletilmiş. Hatta grup içerisinde Fehman Hüseyin’in olacağı yönünde de bir bilginin Ankara’ya iletildiği iddiası var. MİT kendisine iletilen bu istihbaratı Genelkurmay Başkanlığı’yla paylaşıyor. Ardından da bölgeye heron gönderiliyor. Heron, bölgedeki sivil vatandaşların görüntüsünü alıp, Ankara’ya iletiyor. Ankara’da görüntüleri gören yetkililerden biri durumdan şüpheleniyor. Grubun sivil olma ihtimali üzerinde duruyor. Şüphe üzerine konu yetkililerle paylaşıyor. MİT’le iki kez temasa geçiliyor. MİT yetkililerine şüphe aktarılıyor. MİT, ‘grup kesin PKK’lı’ deyip, kendilerine gelen istihbaratın sağlam olduğunu Karargâh’a bildiriyor. ‘Kesin’” ifadesi üzerine de Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nın emriyle uçaklar bölgeyi bombalıyor.”
CEMAATİN MARAŞ AŞKI
Cemaatin sözcüsü Hüseyin Gülerce ikidir yazıyor: “Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş diyor ki: ‘Alevilerin evi tespit edilmiş, yakılacak evler işaretlenmiş. Saldırı olacağı belli ama MİT bilgi vermiyor. MİT bizzat katkı yapıyor.”
Hüseyin Gülerce eski Bakan Güneş’in 30 yıldır söylediği bu sözleri sanki yeni duymuş gibi feveran ediyor: “Eski İçişleri Bakanı’nın feryadı üzerine, Türkiye’de yer yerinden oynamalı, değil mi? MİT hakkında derhal soruşturma başlatılmalı, değil mi? Halen AK Parti milletvekili olan Şamil Tayyar, geçen ay çıkan kitabında ‘PKK’yı MİT kurdurdu’ diyor. Vesayetin askeriyede, medyada, üniversitede, siyasette ayağı var da, MİT’te yok mu? Bu soruşturulmayacak mı?”
Tıpkı Hasan Fehmi Güneş’in Maraş katliamıyla ilgili açıklaması gibi Şamil Tayyar’ın “PKK’yi MİT kurdu” tespiti de yeni değil. Sırf Aydınlık arşivlerinde, Bakan Güneş’in bu konudaki 30 yıllık mücadelesi de dâhil olmak üzere, yığınla bilgi, belge ve açıklama mevcut.
Hal böyleyken, nereden çıktı cemaatin bu sözde Maraş faillerinin peşine düşme girişimi? Bugüne kadar MİT’le koyun koyuna olan kuvvetler, şimdi neden MİT’ten rahatsızlar?
MİT’in Fuat Doğu’dan beri CIA’nın bir alt teşkilatı gibi çalıştığı bilinmiyor muydu? MİT’in Ergenekon soruşturmasına katkıları, şemaları kendi gazetelerinde manşet olmadı mı?
5. OSLO GÖRÜŞMESİNİ KİM SIZDIRDI?
Cemaatin MİT’ten rahatsızlığının kaynağı ne olabilir?
Sahi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın “Başbakan özel temsilcisi” olarak PKK yetkilileriyle yaptığı 5. Oslo görüşmesini kim sızdırmıştı? PKK kendilerinin sızdırmadığını birkaç kez açıklamıştı. Başbakan Erdoğan ise “hataya rağmen” Hakan Fidan’ı sahipleneceğini söylemişti.
Hayır, Hakan Fidan’ın sızdırdığını söylemiyoruz elbette… Ancak Erdoğan’ın açıklamasından anlaşılıyor ki, MİT’in başına oturttukları Hakan Fidan, henüz MİT’e hâkim olamamış!
Ve eğer Türkiye’de “yeni Anayasa” çalışmasıyla paralel olarak ikinci bir “açılım” yapılacaksa, önce yeni Oslo sızdırmalarının önüne geçilmesi gerekiyor!

Mehmet Ali Güller/AYDINLIK

Yaşamın Sevinci... - Hikmet Çetinkaya
Gözlerinin kül rengi ışığında, çocuksu bir gülümsemeyi anımsıyorum, 2012’nin ilk gününde...
Duru göğün altında kapalı bir sessizlik.
Işıksın, sabahsın sen...
Bir şiirsin yaşanmamış günlerden saklı.
Yırtıcı köklerisin sen yaşamımın...
Bir günbatımını özlüyorum, bir kayanın yamacından bakarken.
Çiçekleri, kuşları, denizin pembe çevresinde yeni doğan su perisini.
Donmuş tarlalardan geçiyorum seninle, doğa yeniliyor kendini, yeniden boyamak için çayırları, çatlayan toprağı.
Resmi yalanlarla dolu bir suç ortaklığı dünyayı kuşatırken, dürüst olmanın bedelini ödüyoruz.
Yağmalanan dağlarımızı, ovalarımızı gördükçe içimiz sızlıyor.
Koylarımız, büklerimiz satıldıkça görünmeyen bir okyanusun içine gömülüyoruz.
Dünyanın tüm sorunları açan bir tomurcuk gibi geldiğinde bize, açlıktan ölen çocukları düşünüyoruz.
Katliamları, faili meçhulleri!
***
Kaygılarımız karanlığa yolluyor bizi...
Aşk bir yerlerde güneşi tahta çıkarırken haberimiz bile olmuyor.
Tepeden tırnağa pişmanlıklar, ağlamalar...
Alın yazısı mıdır bilmiyoruz!
Ateş buza vurur ve yaşama...
Gizli bir yeraltı sevinci şafak sökerken mavi sulara.
Edmond Jabes’in “Hayat İçin Yazı Sayfası” ya da “Hayat ile Ölüm Arasındaki Söyleşi” benim ülkemde kız çocuklarını, kadınları anlatır.
Adına töre denilen o vahşeti, çocuk gelinleri...
Harflerin sesinde yüzyılların gururu ve yıkımı var biliyor musun?
Ölü bir gövdede kalan ise ruhun külleridir.
***
Yaşamı delip geçen o dipsiz avuntularla oyalanırken, yıllar hep böyle hızlı gelip geçer.
Ölümcül silahların gölgesinde yaşar çocuklar...
Tıpkı Uludere’de olduğu gibi.
Her ölüm yüreğimizden bir parça alıp götürür.
Tüm beklentilerimiz, özlemlerimiz, umutlarımız yok olur.
“Yürek öğretir mi bağışlamayı
Kaç yılda unutur anımsamayı”
Karanlığın kapkara taneleri kar gibi yağarken yüzümüze, sen ve ben tüm mavileri kuşanmak istesek de kuşanamayız.
Van’ı, Erciş’i düşünürüz...
Soğuktan kırılan bebeleri, insanları...
O çadır yangınlarını, ölümleri!
***
Octavio Paz’ın “Unutuş”u geliyor aklıma yeni yılın ilk gününde.
Senin gözlerin çocuğum...
“Yum gözlerini, yitir kendini karanlıkta
Gözkapaklarının kırmızı yaprakları altında.
Gömül vızıldasın sesin
Düşen sesin halkalarına
Ve uzaklarda yankılan
Dilsiz bir çağlayan gibi,
Davulların çalındığı yerde.”
Paz’ın saydam bir günün gövdesini açtığı saatlerde, güneş taşına bağlan 2012 yılında.
O sıvı karanlığında uykunun, yıldızları topla...
Barış için, akan kanın durması için.
Zamanın izniyle çığlıklar atarken, sevgi ateşlerini yakmak için...
Artık uyan!
***
Başını çevir gökyüzüne ve haykır:
“Sen yaşamın en büyük sevincisin. Yılların yılgınlığından beni sen kurtardın. Asla bitmesin öykümüz, gözlerimiz hep buluşsun. En güzel sevdiğim çiçeklerin kokuları içinde delişmen bir yaşam sürsün. Umutlarımız ülkemizin ışığı olsun.”
Tümcelerin bir yaprak gibi ağaç dallarında açarken yeniden sesleniyorum işte:
“Sonsuza kadar var mısın?”
Beyaz çizgileri ve ay çarpmış aleviyle gözlerinin...
Özlemin kıskaç gibi olduğunun.
Yaşamın!
Farkında mısın?
Tüm engelleri atlamanın zorluğu gibi...
Şu yaşam denilen hikâyenin...
2012’nin ilk sabahında...
Yeni yıla kocaman bir “merhaba” demek için!
Söyle var mısın?

Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet

Zaman sarkacının üç ana yönü var:
Dün, bugün, yarın...
Üçünü birbirinden ayırmak olanaksız. Her birinin ayrı ayrı değerini ölçen bir alet de yok.

Dünü bilmemek, köksüzlük.
Bugünü yaşamamak, boşluk.
Yarını düşünmemek, adı üstünde yarınsızlık.
Hangisi yaşama daha büyük anlam katar?
Bu bir münazara konusu olsa, her seçeneğin büyük anlatım zenginliği var.
Ağaçlama yöntemiyle anlatmak gerekirse; dün kök, bugün gövde, yarın dallar, yapraklar ve meyveler...
***
Yelpazesi en geniş, ucu sonsuzluğa kadar uzanan kavram, yarın.
Her şeyden önce umut, yarının çocuğudur.
Umut varsa yarını beklemek, yarına hazırlanmak bir anlam kazanır. İçimizdeki umut büyüdükçe, yarın da büyür. O zaman bugün de yarının bir parçası olur.
Umut yarının çocuğudur ama, o çocuğu büyütmek, ondan sonsuzluk yaratmak da insanın elindedir.
İnsanın belki de en önemli buluşu olan “kitap” da “yarın” için üretilir. Bir yazar ürettiği kitabın hemen yarından itibaren insana ulaşmasını ister. O kitaba ulaşan kişi birikimini yarın bir başkasıyla paylaşmak ister.
Hayal, yarının gökyüzüdür. İnsan ne kadar çok hayal kurabilirse, kendisine ait gökyüzü o kadar derin, o kadar mevsimlidir.
İnsan bütün buluşlarını önce hayal etmiştir, sonra gerçekleştirmiştir.
Yarın duygusu olmasaydı, hayal de olmazdı.
Bugünü, yani “an”ı yaşamak, elbette güzeldir, yaşadığını duyumsamaktır; ancak biraz da harcamaktır. Yarını yaşamak, biriktirmektir. Bu anlamda “gelecek üretmek” diye bir kavram ortaya atsak abartmış olmayız.
Bir insan gerçek anlamda ne zaman yaşlanmış demektir?
Herkesin buna verecek bir yanıtı olur.
Benimki şu:
Yarın zenginliğini yitirdiği zaman.
Yarın, içinde hep çoğul değerler üretir. Bir başka deyimle; yarın yalnız değildir, kalabalıktır.
Başta vurguladık, bütün zaman kavramları gibi yarını da ölçen bir değer yoktur.
Ama yarın çok değerlidir.
İnsan bunun bilincinde olduğu için “yarınını çalmak” deyimini üretmiştir. Ancak insanın yarınına en büyük faydayı ve en büyük zararı kendisi verebilir.
***
İnsan sabah kalktığında ya da akşam günü noktalarken, yarının olmasına bir anlam katabilmeli.
Nerede olursa olsun, yaşamın en önemli lokomotifi bu.
Ömer Hayyam, Sabahattin Eyüboğlu’nun Türkçeleştirmesiyle şöyle diyor:
“Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.”
Evet öyledir ama, her gün elimizde bir de yarın vardır.
İnsandaki o yarını kimse alamaz, verirse kendi verir.
Yarının iki işçisi vardır; emek ve sabır. Biri alın teri döker, öteki o alın terini biriktirir. Biri olmadan öteki yarımdır. Yeryüzünde hiçbir emek boşa gitmez. Dün, bunun dersleriyle doludur. O yüzden yarın için emek harcamak, aynı zamanda yarını bugünden yaşamaya başlamak demektir.
İnsan kendi yarınını yaşadığı topraklarla bütünleştirebilirse; işte o zaman verdiği emek, gösterdiği sabır kadar çoğalır.
Yarına anlam yüklemek, insan olmak demektir.
Yarın için çaba harcamak, teslim olmamak demektir.
Yarın, onu isteyenindir.

Mustafa Balbay/Cumhuriyet

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget