Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Kaçakçılık önlenmeden, terör de önlenmez - Saygı Öztürk
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yardımcıları Gürsel Tekin, Faik Öztrak, Birgül Ayman Güler, Genel Sekreter Bihlun Tamaylıgil ile birlikte 2011 yılının son basın açıklamasını yapıyor. Emekli milletvekillerinin maaşlarına AKP oylarıyla yapılan büyük zammın, SÖZCÜ’nün ısrarlı yayınları sonucu Cumhurbaşkanı tarafından TBMM’ne iadesi, Irak topraklarında terörist sanılan 35 vatandaşımızın öldürülmesi de yılın son gününün önemli olayları.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Anayasa konusunda 25 bine yakın kuruluşa yazı gönderdi. “Görüş bildirin” dedi. Çiçek, “görüş gelmiyor” diyor. Niçin gelmediğini ise CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’ndan dinliyoruz:

“Çünkü, insanlar korkuyor. Üniversiteler, sivil toplum örgütleri yarın başlarına bir şey gelir endişesiyle görüş bildirmekten çekiniyor. İş adamı konuşamıyor, sade vatandaş başına bir şey gelmesinden endişe ediyor. Gazeteciler yazdıklarından dolayı tutuklanma kaygısı içine girmiş durumda. Böyle bir durumda yeni bir Anayasa yapılamaz.”

“Bir gizli tanık yeter”
İçinde bulunduğumuz tabloyu o kadar karamsar görüyor ki, basınla birlikte olduğu durumun nerelere kadar çekilebileceğini anlatıyor:

“Terör tanımı o kadar geniş ki, şu anda buradaki kahvaltımızı terör toplantısı olarak bile kabul edebilirler. Bunun için bir gizli tanığın açıklamaları yeter. Ben terör örgütünün başı, sizler de terör örgütünün üyeleri olarak yargılanabiliriz. İşte, ülkemiz bu kadar ‘ayıplar ülkesi’ haline getirildi. Bunun örnekleri çok. Odatv davasında, bilgisayara virüsle yazı gönderildiğine ilişkin üç ayrı üniversite rapor veriyor. Bakarsınız bizim için de birer virüs gönderirler. Tutuklanırız. Tutuklanmakla da bitmiyor. Bu kez, C.Savcısı dosya ile ilgili gizlilik kararı alır. Avukatınız da dosyada ne olduğunu öğrenemez, siz de ne ile suçlandığınızı bilemezsiniz.”


Kılıçdaroğlu’nun istihbarat vurgusu
Türk Hava Kuvvetleri’nin, Irak topraklarında hem de PKK kampının bulunduğu bölgede Türkiye’ye doğru katırlarıyla gelmekte olanları bombalaması ve ilk belirlemelere göre 35 vatandaşımızın ölümünden sonra, Türkiye’de “istihbarat zafiyeti” de konuşulmaya başlandı. CHP Genel Başkanı da, bu konuya toplantı sırasında birkaç kez vurgu yaptı ve şöyle devam etti:
“Kendi ülkesinde istihbaratı kaos yaratan bir ülke nasıl Ortadoğu’da etkili olacak? Yabancı ajanların cirit attığı ülke haline geldik.”

CHP, istihbarat kuruluşlarına karşı hayli mesafeli. Özellikle Emniyet İstihbaratının tam anlamıyla bir cemaatin kontrolü altında olduğu, CHP sözcüleri tarafından sıkça dile getiriliyor. MİT’le ilgili benzer yorumları da son dönemde basında okuyoruz.

Bir gerçek daha var. Türkiye’de yabancı ajanların “cirit attığı” sıkça konunun uzmanları tarafından da dile getirilir. Ancak., ülkemizde neredeyse 15 yıldır bir ajan yakalanmış değil. İşte, son olayda da, sorumluluk varsa bu başta MİT’e aittir. Çünkü, Kuzey Irak’la ilgili konularda istihbaratta asıl söz sahibinin MİT olduğunu, son olayda da eğer “istihbarat zafiyetinden” söz ediliyorsa, bunu doğrudan MİT üzerine almalı.

Kılıçdaroğlu da, “istihbaratı kimin verdiğinin” araştırılmasını istiyor. Hemen söyleyelim, buradan bir şey çıkmaz. Çünkü, istihbarat kaynağı günümüzde kişilerden çok, cihazlarla elde ediliyor. Bir istihbaratçının, darbe yiyen örgüt mensuplarının misillemede bulunabileceğine ilişkin üst makamlara bilgi aktarması da son derece sıradandır. Nitekim bu bilgi, kalabalık bir grubun sınırlarımıza doğru gelişinin “insansız hava aracı” tarafından belirlenmesi bu sonucu getirdi.

Benzer olayları hep duyacağız
Güneydoğu’da kaçakçılık suç olmaktan çıkmış, yöre halkı için adeta “hak” haline getirilmiş. Oysa, terörle mücadelede sınır güvenliğinin önemi bilinir. Kaçakçılığın önü kesilmeden, terörle mücadele edilemez. Bunun yolu da, vatandaşımızı kendi topraklarında doyar hale getirmekten geçer.

Sınırlarımız delik-deşik. Kaçakçılık ve terör iç içe yürüyor. Kaçakçılık önlenmeden terörün önü alınamaz. Bu olaydan askeri ders çıkartmalı ama terörle mücadeleye de sekte vurdurmamalı.

Terör örgütü yeni bir eylem yapmadan amacına fazlasıyla ulaştı. Az önce, Güneydoğu’nun iki ilçesiyle konuştuğumda, 12-13 yaşındaki çocukların kepenkleri nasıl kapattırdığını anlatıyorlardı….

Saygı Öztürk/SÖZCÜ

Türkiye’nin Parçalanması Yolunda Önemli Bir Tertip Ve Adım: 35 Ölüm… - Ali Eralp
AKP’nin iktidar olmasıyla birlikte Amerika, iç ve dış politikamıza yön vermeye başladı…
Ekonomimizde, kültürümüzde, siyasetimizde onlar var. Köylerimizde, kentlerimizde, dağlarımızda, ovalarımızda, aşımızda, ekmeğimizde, gıdamızda, havamızda onlar var.
Kene gibi yapışmışlar gövdemize… Kanımızı, iliğimizi sömürüyorlar… Azar azar, yavaş yavaş, canımızı alıyorlar…
Meclisimizin iki adım ötesine konuşlanmışlar. Bir yandan bilgi topluyorlar, bir yandan yeni yeni Ergenekon, Balyoz senaryoları hazırlıyorlar. Bir yandan da onun bunun yatak odasını gözetleyerek, kaset tertipleri düzenliyorlar.
Bu arada AKP, PKK ile ortaklaşa Türkiye’yi parçalama çalışmalarını yürütmeyi de ihmal etmiyorlar. Türk-Kürt Federe İslam devletini oluşturmak için geceyi gündüze katıyorlar. İktidar için yol haritaları çiziyorlar. Adım adım Türkiye’yi parçalanma noktasına götürüyorlar.
En iyi petrol yatakları, en iyi su kaynakları nerelerde var; en iyi maden hangi dağdan, hangi ormandan çıkarılır, kimler kişisel menfaati için vatanını satar? Bu konular onların uzmanlık alanına girmektedir.
Ayrıca, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizi karış karış, santim santim, bölge bölge araştırıyorlar. İnceliyorlar. Irak, Afganistan gibi, ileride Türkiye’yi de işgal ettiklerinde kullanmak üzere belgeliyorlar. Bulunan zengin petrol kuyularını şimdiden betonlarla kapatmışlar…
Ülkemiz, bu kan emicilerle 1950’lerde, DP’nin iktidar olması ile tanıştı. Ama ne tanışma… Bir tanıştık, pir tanıştık. Bağrımızda beslediğimiz hainler sayesinde, elimizi verdik, hâlâ kolumuzu kurtaramıyoruz.
O yıllarda NATO’ya girdik. Asker gönderdik Kore’ye. “Küçük Amerika” olma sevdasına o yıllarda kapıldık.
Atatürk’ün komşularımızla ve “mazlum milletler”le birlikte emperyalizme karşı hareket etme politikasını o yıllarda terk ettik. O yıllarda, Cezayir Kurtuluş Savaşında sömürgeci Fransa’nın tarafını tuttuk.
Bu arada 2002’de AKP’nin iktidara geçmesi ile emperyalizme bağımlılığımız daha da arttı. Kurşun asker olduk. Ne isterlerse, ne emrederlerse, “baş üstüne” diyoruz. “Otur” diyor, oturuyoruz, “Kalk” diyor kalkıyoruz.
“Git, Öcalan, Talabani ve Barzani ile görüş, Kuzey Irak kukla devletini tanı” diyor, tanıyoruz. “Ermenilere, Rumlara, papazlara yumuşak davran” diyor, yumuşak davranıyoruz. Dağdan inen eşkıyaları davulla, zurnayla karşıla diyor, karşılıyoruz. Bir de üstüne üstlük, ayaklarına seyyar mahkemeler götürüyoruz. Başımıza çuval geçiriyorlar, sesimizi çıkarmıyoruz Çıkaramıyoruz. Kırmızı çizgilerimiz yok oldu.
Süt dökmüş kedilere döndük…
Ne bağımsızlığımız kaldı, ne onurumuz.
Tam bağımsız bir devlet olmanın, Türk olmanın onurunu ve gururunu sadece Mustafa Kemal Atatürk döneminde yaşadık.
O zamanlar, başımız dik, alnımız ak, tüm uluslarla saygın ilişkiler, eşit koşullar içerisinde yürütüyorduk dış politikamızı. Ne kimsenin bir karış toprağında gözümüz vardı ne de kimse bizim bir karış toprağımıza göz dikmişti.
“Yurtta barış, dünyada barış”tı ilkemiz.
ABD As Başkanının emrinde bir Eşbaşkan yönetiyor bugün ülkemizi. BOP eşbaşkanı olduğunu defalarca tekrarlayan bir başbakan. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın coğrafyasını Amerika ile birlikte değiştirmeye çalışıyor. Bu projenin içerisinde elbette Türkiye de var, Kürdistan’ın oluşumu da var.
Onun için, Başbakanın bir ayağı Amerika’da, bir ayağı Avrupa’da… İktidar olduğu sekiz yılda, onlarca kez seyahat gerçekleştirmiş. Direktifler alıyor, direktifler veriyor. Kapalı kapılar arkasında sözler alıyor, sözler veriyor.
Gözü ve kulağı Amerika’da. Dış politikasını, iç politikasını ona göre ayarlıyor. Bir gün önce “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diye soruyor, bir gün sonra Amerika’dan esen rüzgâra göre ağız ve yön değiştiriyor. “NATO, Libya’ya kardeşlik, demokrasi, insan hakları götürüyor… diyor. Bir gün önce Suriye Devlet başkanı ve eşi ile el ele, diz dize aile fotoğrafları çektiriyor, bir gün sonra onun azılı bir katil ve demokrasi, halk düşmanı olduğunu, yıkılması gerektiğini ilan ediyor.
Türkiye bugün, Washington ve Brüksel’den yönetilen bir ülke haline gelmiştir. İç ve dış politika stratejisi bu merkezlerde hazırlanmakta, Türkiye’nin gideceği yön, varacağı menzil buralarda kararlaştırılmaktadır.
Bu açıdan 35 kişinin ölümü ABD’nin BOP planında, “Türkiye’nin parçalanması” yolunda önemli bir adımdır. Oyun içinde oyun oynanmaktadır. Oyuncular ABD, PKK ve AKP’dir…
Amerika ve PKK kurmaya yanlış istihbarat vererek bir taşla birkaç kuş vurmayı planlamıştır. Öncelikle halkın gözünde Türk ordusunu küçük düşürmek, katliam yapan bir kurum gibi göstermek… İkincisi bölünmeye ve PKK’ya destek vermeyen Kürtlerin öfkesini ve Türk ordusuna karşı düşmanlık duygularını artırmak… Bu yöntemle Kürtleri ve Türkleri karşı karşıya getirmek, halk ayaklanmalarını kışkırtmak…
PKK’lı liderler “halk ayaklanmaları”ndan, isyanlardan, “Ulusların kendi kaderlerini Tayin hakkı”ndan, yani ayrı bir devlet kurma hedefinden açık açık söz etmeye başladılar bile…
Yandaşları, taraf basın, ihanet aydınları da kendi köşelerinde Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma hakkını savunan yazılar kaleme alıyorlar.
ABD, AKP, PKK yine el ele. Türkiye’nin başına çorap örüyorlar. Bu türden eylemlerle “Bölünme Anayasası”na ve yeni bir Kürt devletinin oluşumuna geçerlilik kazandırmaya, ortam hazırlamaya, Türkiye’yi böyle bir yapılanmaya inandırmaya çalışıyorlar.
Yakında yeni PKK saldırıları olacak, Kürt isyanları tezgâhlanacaktır.
Sevgili Muharrem İnce’nin Leyla Zana’ya verdiği yanıtla sonlandıralım yazımızı: “Ayrı devlet kuracağız diyorsan, Türkiye Cumhuriyeti masa başında kurulmadı, savaş meydanlarında kuruldu. Bedelini ödersin, gelir alırsın”


Ali Eralp

28 Aralık 2011 günü saat 18.39’da Irak sınırları içerisinden hududumuza doğru bir grubun hareket halinde olması insansız hava aracı ile (İHA)tespit ediliyor. Saat 21.37-22.24 arasında hedef Türk Hava Kuvvetleri’mize ait savaş uçaklarımız tarafından ateş altına alınıyor. Sonra bu insanların sivil kaçakçılar olduğu anlaşılıyor ve kıyamet kopuyor.
Bu bir askeri hata mıdır, yoksa insan kıyımı mıdır?
İnsani duyguları yok olmamış hiç kimse masum insanların bir yanlışlık veya ideal uğruna öldürülmelerini istemez. Devlet te bunu bilerek yapmaz. Bu işte mutlaka bir iş var ama ne? Buna daha sonra değineceğim.
Hatırlayalım, Kıbrıs çıkartmaları sırasında Adatepe, Mareşal Çakmak ve Kocatepe Muhribimiz Türk Hava Kuvvetleri tarafından düşman gemisi zannı ile vurulmuşlardı.

Bu nasıl olmuştu?...
20 Temmuz sabahı başlayan savaş 21 Temmuz günü de bütün şiddetiyle sürerken Ankara’da savaşı yönetmekte olan Genelkurmay Karargâhına gelen bir istihbarata göre Yunanistan’dan Kıbrıs’a doğru yola çıkan bir filo adaya silah ve asker götürüyordu. Baf Limanı açıklarına doğru ilerlediği bildirilen bu Yunan savaş gemilerinin durdurulması gerekiyordu. Girne limanında bulunan üç Türk muhribi Kocatepe Adatepe ve Mareşal Çakmak gemilerine bölgeye doğru hareket etmeleri ve bu Yunan filosunu karşılamaları emri verilirken Türk savaş uçaklarına da aynı şekilde bölgeye intikal etmeleri ve Yunan gemilerini vurmaları bildirilmişti. Ankara’daki savaş karargâhı çok önemli bir bilgi daha almıştı. Bu bilgide Yunan gemileri Türk bayrağı çekmişler ve telsiz konuşmalarını da Türkçe yapıyorlardı. Türk ve Yunan askerleri NATO’da birlikte çalıştıkları için ortak yürütülen tatbikatlarda Türk birliklerinin kullandığı dili ve kodları iyi incelemişlerdi ve görüldüğü kadarıyla gayet güzel taklit ediyorlardı. Yunan gemileri Türkleri şaşırtmak ve kendi gemileri sanmalarını sağlamak için Türk bayrağı çekmek ve Türkçeyi iyi bilen Yunan personelini kullanmak gibi çok kurnazca bir savaş hilesine başvurmuşlardı. Netice olarak emir alan Hava Kuvvetlerimiz Türk gemilerinden gelen anonsları Yunanlılar sanarak vurmuşlardı. Bunlardan Kocatepe muhribimiz aldığı ağır yara ile Akdeniz’in sularına gömülmüş, 54 denizcimiz hayatını kaybetmişti
Savaşlarda her şeyin olabileceğinin göstergelerinden sadece teki olan bu acı olayı Türk milleti olarak sineye çekmiş, üzülmüş çok ağlamıştık ama ortalara çıkıp kimse hükümet aleyhinde fetva vermemiş bir başka benzetme yapmamıştı. Oysa son 35 kişinin PKK lı zannı ile vurularak katledilmeleri Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Buna en çok BDP liler önayak oldular.
İnsanların kafaları karıştı ve olay 1948'de Van'ın Özalp İlçesi'nde Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın yönetimindeki birliklerin, kaçakçılara yardım ve yataklık yaptıkları iddiasıyla 33 köylüyü kurşuna dizmelerini gündeme taşıdı. Yani körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz misali.
O yıllarda henüz doğmamış ve görgü tanığı olmamam sıfatıyla gerçekleri elbette bilemem ama ne var ki tarihçiler bu konuda ikiye bölünmüşler. Ben okuduklarımdan ancak bir sonuç çıkartmaya çalışıyorum.
Bence iki olay arasında benzerlik olsa da birbirine karıştırmamak gereklidir. O günkü şartlarla bugünkü şartlar arasında önce teknoloji farkı vardır, ilk önce bunu tespit edelim.Hırsızlık, haramilik, ırza geçmeler ayyuka çıkmış durumdaymış. Bugün ise vatanı bölme parçalama, ayrı devlet kurma hırsı ayyuka çıkmış durumda. Gelelim manşetlere giren 33 kurşun meselesine.
Tarih sayfalarını incelediğimizde Orgeneral Mustafa Muğlalı hakkında iki karşıt görüş okuyoruz. Bunlardan teki Muğlalı Paşayı tamamen kanlı katil gösterirken diğeri de çok deneyimli ve disiplinli bir asker olduğunu o yıllardaki şartların gereğini yaptığını yazmaktadır.Türkiye’nin bugünkü haline baktığımda o günlerden farklı olmadığını görerek Muğlalı paşanın lehinde yazılanlar bana daha mantıklı gelmektedir. O günkü şartlarla bu günkü şartlar altında teknoloji olarak elbette büyük fark vardır ama Türk düşmanlığı veya vatanı bölme isteklerine gelince çok şeyin değişmediği görülmektedir ne yazık ki.
1940 lı yıllara döndüğümüzde İkinci Dünya Savaşı ile yokluk içerisinde kıvranan ülkemizde İngiliz, Fransız, Rus ve İran casuslarının cirit attığı bir dönemin olduğunu görüyoruz. Bu arada Doğu Anadolu ülkenin diğer yerlerine göre daha karışıktır. Ruhlarında hainlik olan bazı insanların yabancı ülkeler lehine casusluk yaptıkları iddiaları her gün yetkili makamlara ulaşıyor. Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde hırsızlık, kaçakçılık, eşkıyalık, soygunculuk, ırza tecavüz eylemlerini engellenemiyor.Casus mu, hain mi, eşkıya mı olduğu belli olmayan bazı gruplar, bölgede güvenlik sağlamak için canla başla çalışan askerleri de pusuya düşürerek şehit ediyorlar. Bakın günümüzde tıpkı PKK nın yaptığı gibi. Rusya’nın fiilen kontrolünde olan Irak (Günümüzde Amerika’nın kontrolünde) ile İran’a kaçıp bir süre saklandıktan sonra tekrar bölgeye dönüp eylemlerine devam ediyorlar. Türkiye’den çaldıkları büyükbaş, küçükbaş hayvanları da İran’a satan bu eşkıyaları Ruslar ve İran makamları koruyorlarmış. İki nüfus kâğıdı taşıyan bu adamlar İran’da İranlı Türkiye’de Türk görünüyorlarmış. Bölge halkı bu eylemlerden dolayı canından bezmiş ve kendilerini koruyamaz hale geldiklerinden orduya ve askere sığınıyorlarmış.1943 yılında Van'ın Özalp İlçesi'nin sınır bölgesinde İran'a kaçmaya çalışan bir grup, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırılıyor. Çatışma çıkıyor ve dur emrine uymayan Kürt eşkıyalardan 33 tanesi çatışmada öldürülüyor. Bu olaydan sonra bölgede nispeten sükûn ve huzur sağlanıyor bölge halkı da Muğlalı Paşaya minnettar kalıyor. İş Bununla da kalmıyor içişleri Bakanlığınca, bölgede sükûn sağlandığı için, Valiliğe, Jandarma komutanlığına teşekkür yazıları yazılıyor.
1931-1939 yıllarında 1. Ordu komutanlığı, iki kez yüksek askeri Şura üyeliği ve 1943-1945 yılları arasında da 3. Ordu Komutanlığı yapan Muğlalı Paşanın katil ruhlu bir asker olması bana göre imkânsızdır.20.Aralık.1943 tarihinde Van Cezaevinde yatan İsmail Özay isimli bir mahkûm, TBMM’ne yazdığı dilekçesinde; bu 33 kişinin kaçmalarının söz konusu olmadığını, bilerek katledildiklerini iddia eder, olaydan yaralı olarak kurtulup İran’da yaşayan kardeşinin affedilmesini ve olayın tahkikini talep eder. (Bakınız günümüzde Ergenekon denilen içi boş dava da hep iddialar üzerine olmuş, yıllardır içeride tutsak edilen kahraman askerlerimizin halen suçlu oldukları ispat edilememiştir. Oysaki bugünkü teknoloji ile ortada bir suç varsa çok çabuk ispat edilebilir noktasındayız.)
Neyse biz yine araştırmamıza dönelim.
1946 seçimlerinden sonra Meclis'e giren Demokrat Parti milletvekilleri bu olayı yeniden Meclis gündemine getirirler. Öne sürülen iddia şudur:"Çatışma sırasında öldüğü iddia edilen 33 insan masumdu ve kurşuna dizildiler. "Siyasilerin bu olayı kendi lehlerine çeviri istekleri hem oy alabilme hem de İnönü iktidarını yıpratmak siyasi erk olabilme adınaydı. Ayrıca Menemen olaylarında yargılamayı yapan kahraman bir askerin yargılanmasını sağlayarak gerici çevrelere menemenin rövanşının alındığının mesajı vermek hem de Atatürk’ün yakın bir silah arkadaşını zor durumda bırakarak Atatürkçülükten bir çeşit öç almaktı amaç..”
Günümüzde bu olayın iktidarı ve orduyu suçlamak amacı ile tekrar dile getirilmesi ise iktidardan çok ordumuza zarar verecektir.
Kurtuluş savaşına Tümen komutanı olarak katılan Muğlalı Mustafa Paşa 23.Aralık.1930’da Menemen’de Devlete Karşı ayaklanıpAsteğmen Kubilay’ışehit eden yobazları yargılayan Harp Divanının başkanlığını yapıyor. İnsan ister istemez düşünüyor. Muğlalı Mustafa Paşa Kürtçü medyanın, gerici medyanın hâlâ bir numaralı boy hedeflerinden birisi olmaya devam etmesi acaba bunun için midir diye.
Şimdi sormak lazım:
1--O bölgelerden teröristlerin katır sırtlarında mühimmat taşıdıkları, bu mühimmatları kanlı eylemlerinde kullandıkları, askerlerimize pusu kurdukları alenen bilinirken kaçakçıların o bölgede işleri ne? Şimdi yırtınan BDP milletvekilleri ne için bu insanları uyarmadılar?
2---İnsansız hava araçlarının esas şifreleri, komutaları hangi ülkenin elindedir? Bir, beş, on değil de 50 Kaçakçının toplu halde işleri ne idi orada. Ne kaçırıyorlardı veya içeri ne geçiriyorlardı? Sadece söylenildiği gibi mazot olmadığı malum!
3---“Bir grup kaçakçının (50 kişi) sınırı geçip kendi köylerine doğru hareket halindeyken askerlerce durdurulup yönlerinin değiştirildiği, arkasından da savaş uçakları tarafından bombalandığı bilgileri var” deniliyor. Bu kaçakçı dediğimiz vatandaşlarımızı BDP nin iddia ettiği gibi asker mi, yoksa PKK mı yanlış yönlendirdi?
4---PKK lılar bu masum insanları yem olarak atıp, bir başka delikten içeri mi sızdılar yine ?Ne malum PKK’nın ölen vatandaşlarımızı ateş hattına yönlendirmiş olmadığı? Birçok eylemde yaşları küçük, çocuk denilecek gençleri ileri sürmüyorlar mı? Polise, askere karşı kullanmıyorlar mı? Gömülmek üzere son yolculuğuna götürülen ölenlerin tabutları üzerinde neden PKK bayrakları vardı?
5--- “Kürtlere Anayasal haklarını vereceğiz, eğitim-dil-kimlik dahil her istediklerini vereceğiz.” diyen Başbakan Yardımcısı Sn.Arınç’ın sözlerinden sonra bu bir senaryo mudur ?
Bu düşünceler hep olasılıklar içerisindedir bence. Öyle veya böyle, olan kaçakçı da olsa 35 insanın hayatına mal olmuştur. Üzücü olan budur. Allah rahmet eylesin hepsine, ailelerine sabır versin demekten başka bir şey yapamayız. Dileklerimiz ortada bir suç unsuru varsa derhal bulunmaları ve cezalarını çekmelerinden öte olamaz tabi.

Tünay Süer

ABD’nin Irak’tan çekilmesi başta bu ülkede olmak üzere, bölgede önemli değişikliklerin başlamasına neden oldu.
Ancak bu değişiklikler, “Irak’ta karışıklık” şeklinde okunuyor ve ABD’nin çekilerek, “bölgeyi kaosa terk ettiği” iddia ediliyor.
Kuşkusuz bu sonuç, bölgeden değil de Atlantik’ten bakmanın eseridir.
Çünkü Irak’a bölgeden baktığımızda, bölge yararına iki önemli sonuçla karşılaşıyoruz:
1. TEZ: IRAK BİRLEŞİYOR
ABD Irak’ı 1991′de ikiye, 2003′te de üçe bölmüştü.
Irak 1991′de Araplar ve Kürtler arasında ikiye, 2003′te de Sünni Araplar, Şii Araplar ve Kürtler arasında üçe bölünmüştü. Bu bölünme Irak’ın yönetiminde de resmi olarak uygulandı. Cumhurbaşkanı’nın Kürt, Meclis Başkanı’nın Sünni Arap ve Hükümet Başkanı’nın da Şii Arap olması yasaya bağlandı.
Kürt Celal Talabani Cumhurbaşkanı, Sünni Arap Usame Nuceyfi de Meclis Başkanı oldu. Hükümet Başkanlığı ise Şii Arap Nuri El Maliki ile Şii Arap İyad Allavi arasında önemli bir yarışa sahne oldu.
Washington, Ankara ile birlikte Allavi’nin başbakan olmasını istiyordu, Bağdat ve Tahran ise Maliki’nin…
Dokuz ay süren mücadeleyi Maliki kazandı. Maliki’nin en önemli icraatı da, ABD’nin Irak’ta kalma girişimlerine engel olmasıydı.
Maliki’nin “birlik” temelli politikalarına karşılık vermeye çalışan ABD, AKP ev sahipliğinde Barzani-Allavi ittifakı oluşturdu. İttifakın üçüncü ayağı ise Cumhurbaşkanı’nın Sünni Arap yardımcısı Tarık El Haşimi’ydi.
Maliki son ABD askerinin de ülkesini terk etmesinden sonra harekete geçti ve Haşimi’yi tutuklatma kararı çıkarttı. Haşimi, kuzeye kaçıp Barzani’ye sığındı.
Haşimi Türkiye’nin siyasal himayesini istedi ve tıpkı özerk Kürt Bölgesi gibi özerk Sünni bölgesi istedi. İyad Allavi de eşzamanlı ortaya çıkarak, erken seçim istedi.
Ancak Allavi-Barzani-Haşimi üçlüsünün başarı şansı görünmüyor, zira Irak’ın en önemli kuvvetleri Maliki’ye destek veriyor.
ABD BÖLDÜ, MALİKİ BİRLEŞTİRİYOR
Aslında Maliki’nin Irak’ı birleştirmeye yönelik hamleleri ABD henüz tamamen çekilmeden başlamıştı.
Maliki’nin kuzeyin petrol anlaşmalarına karşı gösterdiği tepki, sürecin önemli bir işaretiydi.
Ve Nuri El Maliki’nin kuzeydeki özerk yapıya karşı izlediği bu çizgi, ABD’nin böldüğü Irak’ın birleştirilmesi sürecini başlattı.
2. TEZ: BÖLGE BİRLEŞİYOR
Irak Başbakanı Nuri El Maliki ülkesinin birliği gibi, bölgenin de birliğini savunuyor. Maliki, ABD’nin tehdit ettiği komşuları İran ve Suriye’yle hem bölgesel ittifaklar kurdu, hem de iki ülke arasında ekonomik ve siyasal köprü oldu.
Örneğin İran doğalgazının Suriye üzerinden Akdeniz’e taşınmasını sağlayacak 5,200km’lik boru hattı anlaşmasını imzaladı; İran rejim muhalifi Halkın Mücahitleri örgütünün Irak’taki kampını kapatma kararı aldı; ABD’nin Suriye’ye yönelik yaptırım kararlarına uymadığı gibi komşusuna yaptırımlar karşısında açık destek verdi; Arap Birliği’nin Suriye kararlarına muhalefet etti vb.
Kısacası Maliki, komşuları İran ve Suriye’yle bölgesel birlik oluşturdu, hem de ülkesini tam dokuz yıl işgal eden ABD’ye rağmen…
Bölgenin bu yeni gerçeği, Filistin’de de hissediliyor… Hamas’ın FKÖ’ye katılma kararı, Filistin’i birleştiriyor.
ABD’nin askeri varlığının bölme gücü azalınca, bölge ülkelerinin birlik kurma gücü büyüyor.

Mehmet Ali Güller/AYDINLIK

Yılın son gününe geldik.
Giden yıl hüzündür.
Gelen yıl neşe!
Bu koca yıl boşa gitmedi.
Biriktirdi, biriktirdi; “uyanın-aydınlanın- hesap sorun- saydamlık isteyin- her söylenene aldanmayın” diyerek bırakıp gidiyor: Böylece; uyuşukluk dönemi, kendini teslim etme dönemi, bekleyip görme dönemi, bizim için çalışıyorlar dönemi, geçmişin kötü mirasını tamir ediyorlar dönemi bu gece saat 12’yi vurduğunda  gidecek olan şu 2011 yılı ile bitmiş olacak.

2012’ye merhaba!
Uyanma yılına gireceğiz.
Cumhurbaşkanı da uyandı(!)
Uyanmak zorunda kaldı.
Veto etti!
Milletvekillerinin “padişah torunlarına tanınan ayrıcalıklar, imtiyazlar, bol maaşlarla” beslenen seçkinsi tabakaya dönüştürülmesini, “ zammınızın gerekçenizi anlayamadım” diyerek geri çevirdi.
  
***
Oysa kendisi de seçkinciydi.
Seçkinci yapılmıştı.
Bütçesi ballı tutulmuştu.
Maaşı bürüt 32 bin yapılmış,  emekli olduğu zaman alacağı emekli maaşı da bürüt maaşının yüzde 40’ına getirilmişti. Emekli milletvekili maaşları ise Cumuhurbaşkanı’nın emekli maaşının yüzde 60’na endeksleniverişti.
Cumhurbaşkanı uyandı.
İşte bu endekslemeyi veto etti.

Yeni yıldan umutluyum.
Keskin bir yıl alacak.
Kesin olarak bekliyorum; fakir ile fukaranın, garip ile gurebanın gözlerinin açılacağı bir yıl yaşıyacağız. 10 yıldır ülkeyi Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı, Başbakanlık, bakanlıklar, devlet kadrolarını, polis kadrolarını, üniveristeyi, iş dünyasını, İstanbul sermayesi ile Anadolu sermayesini; yasamayı, yürütmeyi, basının nerdeyese tamamını ele geçirmiş olarak yönetenlerin; “darbeciler... Ergenekoncular... Savaş isteyenler... Statükocular... Bizi engelliyorlar...” laflarına kimsenin kulak kabartmayacağı bir yıla gireceğiz. “Taş koyuyorar, çalıştırmıyorlar.” kofti yalanına artık yeni yılda çok az inanan bulacaklar

2011 bahane bitiren yıl oldu.
Temel sorunları çözmediler.
Ana problemler bitmedi.
İşsizlik büyük.
Yoksulluk aşırı arttı.
Gelir eşitsizliği düzelmedi.
Geçim sıkıntısı ağırlaştı.
Bölgesel uçurum açıldı.
Vergiler ağırlaştı, ağırlaşıyor.
Zamlar durmuyor.
Memur kıvranıyor.
İşçi homurdanıyor.
Emekli sıkıntıda.
Orta tabaka nefes nefese.
Daralan bir yıl kapıya geldi.

**
Yeni yıl; “kofti bahanelere kimsenin inanmayacağı”  sıkışma-darlama-ekonomide küçülme sarsıntılarına gebe olarak geliyor. Bilen biliyor. Cari işlemler ile dış ticaret açığının büyüdüğü yıllarda düzenin menteşeleri hep sarsıldı.
1954’te sarsıldı.
1954 krizi oldu.
1958’de sarsıldı.
1958 krizi oldu.
1971’de sarsıldı.
1971 krizi oldu.
1980’de sarsıldı.
1980 krizi oldu.
2001’de sarsıldı.
2001 krizi oldu.
2008’de sarsıldı.
2009’a krizle girdik.
2011 biriktirdi, biriktirdi, gitti. Bu gece saat 12’de merhaba diyeceğimiz  2012 sarsılma yılı olmaya aday olarak geliyor.
Yeni yılınız kutlu olsun.

Necati Doğru/SÖZCÜ

Başbakan Tayyip Erdoğan, Şırnak’ta 35 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalama olayıyla ilgili olarak “Burada 40 kişilik bir grubun olması.. Daha önce gerek Gediktepe, gerek Hantepe’de alınan talihsiz neticelerde de silahlar bu tür hayvanlarla taşınmıştı ve niçin işte bunlara müdahale edilmedi diye o zaman da yine yazılı ve görsel medyada herkes bu tür eleştirileri yapmıştı” diye görüş bildirdi.
Biz de dün “Üç saat içinde ve gecenin karanlığında yeterli değerlendirme yapılamadığı; ’Büyük bir terörist grubu tespit edildiği halde Genelkurmay’daki gecikme yüzünden teröristler vurulmadı yaygarası yapılabilir’ gibi düşüncelerin baskısı altında “bombalayın” emri verildiği anlaşılıyor” yorumu yapmıştık. Tayyip Bey de bu gerçeğin altını çiziyor..

***

Erdoğan, istihbaratı kimin verdiği konusunda da “Bazı köşe yazarlığı yapan cambazlar var; bunlar istihbarat teşkilatımızı bizden daha iyi biliyorlar. Güya MİT’in verdiği bilgilerle bu olmuş. MİT’in son anda verdiği bir bilgi yoktur” dedi.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise “Genelkurmayın açıklaması.. ‘İstihbarat aldık’. Kim verdi bu istihbaratı? Herhalde bir yetkili çıkıp soracaktır. Kendi ülkesinde istihbarat kaosu yaşayan bir ülke nasıl olur da Orta Doğu’da güçlü bir ülke olabilir” diye sordu.
Kılıçdaroğlu “33 kurşun benzetmesi” hatırlatılınca da “35 yurttaşımızın hayatını yitirmesini 33 kurşun olarak telakki edebilir miyiz? Bu benzetme olabilir mi? Olur tabii, AKP’nin 33 kurşununun 2011 versiyonudur bu. Orada da kaçakçılar öldürülmüştü, burada da kaçakçılar öldürüldü. Orada silahla, burada da silahla, uçakla. Onun için 2011 versiyonu dedim” şeklinde konuştu.
33 kurşun açıklaması yersizdir. Çünkü son olayda, hata vardır ama kasıt yoktur.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise “Bu ani gelişme nereden çıkmıştır? Siyasi iktidar bir operasyon kusurundan bahsedeceğine Türk milletine gerçeği anlatmalıdır. Sigara kaçakçısı olarak kullanılan kişiler oraya nasıl gelmiştir? Kim yönlendirmiştir? Sağlıklı bir istihbarat neden temin edilememiştir” diye sordu.
İki genel başkan da yanlış istihbaratın sebebini soruyor. Bu konu en ince ayrıntısına kadar soruşturulmalıdır.




Soykırım iddialarını çürüten tutuklanıyor!
Bir diğer konu da Tayyip Bey’in Ermeni soykırımının inkârını suç sayan yasayı kabul eden Fransa’ya karşı Türkiye’nin izleyeceği yolu açıklaması..
Erdoğan, “Türkiye’yi sıkıştırmak için bir araç olarak kullanılan, hem terör meselesine hem de 1915 olayları meselesine karşı bizim yapmamız gereken, bilimin, bilginin ve tecrübenin rehberliğinden istifade etmektir. O sebeple bilim camiamızdan, araştırmacılardan, üniversitelerimizden ben özellikle rica ediyorum: Lütfen, yakın tarihimize ilişkin çalışmalara çok daha fazla ağırlık verelim. Üniversitelerde bölümlerle, kürsülerle, enstitülerle, yakın tarih çalışmalarını daha da yoğunlaştıralım, daha cazip hale getirelim. Unutmayalım ki bilimin boş bıraktığı alanı, işte son günlerde gördüğümüz gibi popülist siyasetçiler, ırkçı ve ayrımcı istismarcılar dolduracaktır. Biz buna izin vermeyeceğiz” dedi.

***

Çok güzel ama Ermeni konusunda son yılların en ciddi araştırmalarını yapan, Rus ve Ermeni belgeleri ile Ermeni iddialarını temelinden çürüten Mehmet Perinçek nerededir şimdi? Silivri’de değil mi? Peki Tayyip Bey, kendisi ile ilgili iddialardan oğlunun sorumlu tutulmasına isyan etmez miydi? Baba Doğu Perinçek, Ergenekon’dan yargılanıyor.. Son 8 yılı Moskova arşivlerinde çalışarak geçiren genç bir bilim adamı olan oğlundan ne isteniyor peki?
Yine Fener Rum Patrikhanesi’nin Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olarak giriştiği faaliyetlere karşı en ciddi bakış açılarını getiren Türk Ortodoks Patrikhanesi basın sözcüsü Sevgi Erenerol nerededir? O da Silivri’dedir ve kimse ondan bahsetmiyor. Onun başına gelen bu işlerin sebebi de Fener Rum Patrikhanesi ile yaptığı siyasi mücadele olmasın!
Yine misyonerlikle ilgili bilimsel çalışma yapan Zekeriya Beyaz gibi hocaların soruşturmadan geçirildiğini de unutmayalım..

Arslan BULUT/YENİÇAĞ

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget