Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bir süredir, ‘İslam barış gücü’ diye bir oluşum öneriliyor. Libya’da NATO müdahalesi ve ardındaki gizlenen kaynak paylaşım savaşlarının ortaya döküldüğü, Suriye’de benzer bir senaryonun nabzının yoklandığı son günlerde, bu kavram veya öneri daha fazla gündeme gelmeye başladı. İlk bakışta, Batı emperyalizmine karşı tepki olarak anlamlı bir girişim gibi duran bu öneri, aslında son derece sorunlu ve ciddi bir tartışmayı gerektiriyor.
Öncelikle, zaten Batılı ülkeler, müslüman ülkelere doğrudan müdahale işine bulaşmaktan artık çekinir oldular. Libya’ya müdahale gündeme geldiğinde, Britanya Başbakan’ı Cameron’ın danışmanının, ‘Keşke Mısır ve Tunus müdahale edebilseydi’ dediğini daha önce yazmıştım. Bu arada, Libya hava sahasını kapatma talebini meşrulaştıran ilk BM kararının çağrısını Arap Ligi’nin yapmasına özen gösterildiğini hatırlayalım. Daha sonra, iş müdahaleye varınca, Arap ülkelerinden sadece BAE ve Katar yola devam etti, gerisi arka plana çekildi. Suriye’de de başrolü Türkiye’nin oynamasının istendiğini biliyoruz.

Nasıl bir güç olacak?
İkincisi, ‘İslam Barış Gücü’ denilen oluşum gündeme gelirse, nasıl bir oluşum ve müdahale gücü olacak? Herhalde bir ‘yardım kuruluşu’ndan bahsetmiyoruz. Müslüman ülkeler nasıl yekvücut biçimde örgütlenecekler, kim, ne adına bir ülkeye müdahale edecek? Bu noktada, ‘Güçlü olan müslüman ülkeler’in başı çekmesi gündeme geliyor. ‘Güçlü müslüman ülke’den kasdedilen herhalde Türkiye. Bu, neo-Osmanlı hayali değilse nedir? Yok o değil, İslam ortak paydasında işbirliği söz konusu olacaksa, bu Batı emperyalizminin yerini müslüman ülkelerin emperyalizminin almasından başka bir şey değil mi? Dış müdahaleleri yapan kim olursa olsun, işin içine bin bir çıkar hesabı girmeyecek mi, girmeyebilir mi? Müdahale edilen ülkelerde, sorunların, kendi toplumlarının demokratik işleyişi içinde çözülmeyip, İslam adına müdahale edenler tarafından çözülmesi nasıl bir anlayıştır? Böyle bir oluşumun, ‘ülkelerin iç işlerinde çıkan anlaşmazlıklar için de devreye girmesi’ni düşünenler bile olduğuna göre, demokrasi tamamen rafa kalkacak demektir. Hangi İslam ülkeleri, hangi meşruiyetle, hangi İslam anlayışı adına birbirlerinin işlerine karışacak?

Militarizmle baş edilebilir mi?
Türkiye’de muhafazakar kesimin militarizmle mücadele ettiği hayaline kapılanların, bu çevrenin, ordunun laiklik eksenli vesayet anlayışından uzaklaşması durumunda, militarizmle sorunları olmadığını görmeleri gerekiyor. Başı secde gören bir Genelkurmay Başkanı ve böylece milletin değerleri ile barışık bir ordunun gücünü desteklemek anlayışı açıkça ifade ediliyor. Zaten emperyal heveslere kapılan bir ülkede, militarizmle baş edilmez. Bir militarist anlayışın yerini bir başkası alır o kadar.

Demokrasinin baş düşmanı
‘Milli çıkarlarımız’ söylemi ile demokrasimiz yeterince yara almışken, şimdi bir de belli ki ‘uluslararası vazifelerimiz’ söylemi ile karşı karşıya kalmamız söz konusu olacak. ‘Zaten etrafımız düşmanlar ile çevrili, birlik ve beraberliğimizi bozmayalım’ söyleminin yerini, ‘müslüman dostlarımıza karşı bunca vazifemiz varken, çatlak ses çıkmasın’ söylemi, ‘milli çıkar’ın yerini ‘tüm İslam aleminin çıkarları’ alacak. Böyle bir durumda, demokrasiden söz etmek hiç mümkün olmaz. Hele işin içine, ‘müslüman dünyada fesat çıkaranlar’ söylemi katılırsa, ki bu çerçevede katılmaması imkansızdır, siyasi muhalefet kısa yoldan ‘fesat’ diye yaftalanıp, kapalı rejim anlayışı alır başını gider. O nedenle, dış politika tasavvurları, aslında iç politika tasavvurlarından bağımsız düşünülmez ve emperyal hevesler demokrasinin baş düşmanlarıdır.

Nuray Mert/Milliyet

Bir önceki Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in konuşmalarının dinlenip kaydedilmesinin ve sonra da medyaya servis edilmesinin yankıları sürüyor elbette, sürecektir de.

Bayram günü bir dost sohbetinde uzun yıllar önemli bir devlet kurumunun başında oturmuş daha siyaset hayatına atılmış bir dostum, “deneyimlerinden” yararlanarak dedi ki “Biz Genelkurmay’ın nasıl dinlendiğini merak ediyoruz ama asıl dinlenenin NATO olduğu aklımıza gelmiyor.”

Haklı tabii. Sonuçta Türk ordusu NATO ordusu.

Dostum, “Bak” dedi ve devam etti: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütün talimatnameleri dışarıdan gelir. Lavaboda nasıl el yıkanacağı bile tercüme edilmiş talimatlara göre yapılır. Demek ki bir Genelkurmay Başkanı’nın odasının veya bulunduğu yerin güvenliği için de talimatlar vardır. Fransa Genelkurmay Başkanı dinlenmemek, kaydedilmemek için ne önlem alıyorsa bizim Genelkurmay da aynı önlemi alıyordur.”

Ben de “almamışlar” dedim. Gülerek “Tabii ilk akla gelen bu, ama o zaman da NATO’nun hesap sorması gerekmez mi? Sormuyorlar, tek kelime etmiyorlar” dedi ve can alıcı bir şey ekledi:

“Kozmik odaya girip arama yapıldı. Yahu orası Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kozmik odası değil ki, NATO’nun kozmik odası, oraya elini kolunu sallayarak giriyorsan demek ki NATO’dan da iznin var.”

Yorum yapmak istemedim, zaman zaman aklıma takılan bir konu bu çünkü ve sadece “hmmm” diyerek sustum.

Ama dostum sürdürdü konuşmasını “Bütün bunların altında yatan 1 Mart tezkeresidir, bunu bil. Hatırla, Milli Güvenlik Genel Sekreteri olan bir Orgeneral artık NATO’dan çıkmayı sorgulamaktan, İran ve Rusya ile yeni pakt kurmaktan söz etmişti. NATO bunu kabul edebilir mi, bunu yapanları cezasız bırakabilir mi?”

İyice sustum ve düşündüm; Genelkurmay Başkanlığı dinlenebiliyorsa bunu ancak gücünü çok önemli yerden alan bir çete gerçekleştirebilir. Bu güç, Türkiye’de kimi generallerin sistem dışına çıkma hevesi taşıdıklarını gördü de, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yeniden yapılandırmaya mı soyundu acaba?



***


CHP Alevi partisi mi?

Son günlerde “acaba ben de yanlış mı yapıyorum?” düşünüyorum. Konu şu; CHP’nin tepe yönetiminin (ilk üç sıra) Alevi olması partinin bir Alevi partisi gibi mi görünmesine neden oluyor? Bunu yazmak aynı zamanda yangına körükle gitmek anlamına mı geliyor?

Açıkçası ben de çelişkiye düştüm bu konuda. Çünkü gerçeği yazmak da sorun, görmezden gelmeye kalkmak da.

CHP’nin Başkanı’nın ya da yöneticilerinin bir kısmının ya da tamamının Alevi olması beni hiç ilgilendirmiyor.

Çünkü siyasi görüşlere de, dini inanışlara da, etnik kökenlere de bakış açımda hiçbir ayrımcılığa yer yok.

Dili, dini, etnik kökeni, cinsiyeti, rengi ne olursa olsun, eğer bir kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı unvanını taşıyorsa hepsi benim için birdir, aralarında hiçbir fark yoktur.

Önemli olan yaptığı iştir, eğitimi, bilgisi, kültürü, karakteri, dürüstlüğü, namusu, vicdanı, ahlâkıdır.

CHP’nin yönetiminde Alevilerin de olması bu partiyi Alevi partisi yapmaz bana göre.

Ancak, dini siyasete alet etme ustası olan AKP’de durum öyle değil. Bu parti bir yandan “açılım” adı altında Alevi çalıştayları düzenler, Cemevlerine hukuksal düzen kazandırmaya çalışır, Alevi önderlerini göklere çıkarırken, diğer taraftan katı Sünni kesimlerde zaten var olan Alevi karşıtlığını alabildiğine körüklemekten ve bir siyasi rant elde etmekten hiç geri kalmıyor.

Nitekim 2011 seçim kampanyalarında Anadolu’nun pek çok yerinde CHP’deki Alevileri dile dolayan AKP adayları ve tabii ki yöneticileri seçim sonuçlarında çok etkili oldular.

Bu konuda kafa karışıklığı yaratan bir konu da şu; Eğer CHP için “Alevi partisi oldu” söylemini kullanacaksak örneğin AKP için veya MHP için “Sünni partisi” mi diyeceğiz.

CHP yönetiminde Aleviler olmasaydı, gazete yazılarında “CHP’nin en tepe yöneticileri Sünni” şeklinde ifadeler olacak mıydı?

“Ayrımcılığa karşıyız; inançlar, mezhepler, etnik kökenler önemli değildir” derken acaba sıra CHP’ye gelince bu görüşlerimizi terk mi ediyoruz.

Her vicdan sahibi kişinin konuya bu açıdan bakmasını tavsiye ederim.



***


O fotoğraf çok çirkin

Cumhurbaşkanı Gül “Başka mana aramayın” diyor. Söylediği Türk Silahlı Kuvvetleri’nin son birkaç günde attığı “yeni” adımlar. Ama yeni Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanı önünde verdiği pozu tarif ettiği apaçık ortada.

O fotoğrafı gördünüz. Genelkurmay Başkanı tıpkı Ecevit’in Clinton’la verdiği pozdaki gibi Cumhurbaşkanı’nı selamlıyor.

Bunu hiç sevemedim.

Kimse “İşte sivilleşme bu, asker sivil otoritenin önünde işte böyle başını eğecek” demesin.

O fotoğraftaki kişi Karayolları Genel Müdürü de olsa, Vali de olsa, muhtar da olsa hatta sıradan bir vatandaş da olsa aynı şeyi hissederim. Kimse bir başkasının önünde bu kadar boynu bükük durmamalı. Bunun saygıyla hele hele “demokratikleşme, sivilleşme” ile ilgisi yok.

O poz belki bir saniyenin ürünü, ama yayınlandı işte. Art niyet aramadan “talihsizlik” olarak niteliyor ve hiç beğenmediğimi söylemek istiyorum.



***


Toplu telefon mesajları çok sıktı artık

Kandildi, bayramdı geldi mi cep telefonları çekilmez oluyor. Günün her saatinde, sabahın yedisinden, gece yarısı ikiye kadar susmuyor telefonlar.

Çünkü artık her şeyin kolayına kaçan halkımız (dostlarımız) kutlama mesajı gönderiyor.

Yazıyor telefonuna bir mesaj, kimi sade kimi çok ağdalı, sonra basıyor bir düğmeye “rehberdeki herkese gönder” ve gidiyor o mesaj, tanıdık tanımadık herkese. Rehberde kimi tesadüfen de olsa kayıtlı kim varsa.

Teknoloji de olsa bunun bir süresi var, size mesaj örneğin sabahın beşinde ulaşıyor.

“Çin” diye bir ses başucunuzda, uykunuzun en derin anında, uyanıyorsunuz tabii. Anlıyorsunuz anlamasına gelen mesajın ne olduğunu da yine de bakmadan edemiyorsunuz.

Hani bir söz vardı eskiden “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diye. Şimdi de “cep telefonu icat edildi, hasletler bozuldu” diyebiliriz.

Kandil kutlamanın da bayram kutlamanın da bir kuralı, bir ritüeli, bir geleneği vardır. Öyle rehberde adı geçen herkesin, kuru biçimde ya da günün modasıyla teknolojik olarak kandili bayramı kutlanmaz.

Kutlama şahsidir, yürekten gelir.

Telefon rehberinde yazılı bir isim vardır, günde beş kere konuşursunuz onunla. Ama öyle isimler vardır ki yıl içinde bir kere bile konuşmazsınız.

Aynı kutlama olur mu ikisi için birden?

Bana da yüzlerce bu tür kutlama geliyor her kandilde, bayramda. Açıkçası bana adımla hitap etmeyen hiçbirini cevaplamıyorum, çünkü birçoğuyla belki telefonda bir kere konuşmuşum, belki bir kere karşı karşıya gelmişim, ama benim numaramı alıp kaydetmiş rehberine.

O kutlama mesajını atarken rehberde benim de olduğumu hatırlamıyor bile büyük ihtimalle. Diyorum ki, madem dini günlere bu kadar meraklıyız, o zaman kutlamaları da kuralına uygun yapalım. Teknolojiden yararlanıp “yaz mesaj, at herkese” tembelliğine kapılmayalım.

Özen gösterelim, kimi kutlamak istiyorsak ya açıp kendisiyle konuşalım ya da ona özel mesaj yazalım.

NOT: Mesajların büyük çoğunluğu Şeker Bayramı ile ilgili ve ağdalı. İyi de aynı gün bugünleri borçlu olduğumuz Zafer Bayramı da vardı.



***


Bu yılki Zafer Bayramı kutlamalarında, son üç yıldır kullanılan “Güçlü Ordu Güçlü Türkiye” afişlerine yer verilmemiş. Yerinde bir karar. Hatta yeni bir slogan bulunacaksa cümleye “Güç Durumdaki Ordu” diyerek başlanabilir... (Gani Yıldız)
Can Ataklı/VATAN

Efendim, bildiğiniz gibi Genelkurmay Başkanlığı eski Başkan Yaşar Büyükanıt’ın “cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle” yazdığı ve yayınladığı e-muhtırayı sitesinden kaldırmış.

Buna “e-muhtıra” deniyor, zira bütün yabancı basın, dolayısıyla Batı ülkeleri böyle tanımlıyor, yerli basında da ilk günden beri bu şekilde tanımlanıyor. Zaten TSK adına yazılmış ve duyurulmuş böyle bir uyarının başka ne anlamı olabilir?

Herhalde Büyükanıt “kişisel rahatsızlığını” anlatmak üzere yazmamıştı.

TSK’NIN DEĞİŞİMİ TAMAM DA

Herneyse.. Haberlerde “27 Nisan tarih oldu”, “site güncellendi” filan diye verildi. İlk bakışta “olabilir” geliyor insana. Öyle “anti demokratik bir müdahale”nin Genelkurmay sitesinden kaldırılması onların da bunu onaylamadığını gösterir ki bu açıdan bakınca tamamdır.

Ve bir de Başbakan Erdoğan’ın “e-muhtıranın kaldırılması” nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı’na teşekkürü var. “TSK’nın değişim, dönüşümünün, demokratik anlamda bakışının değerlendirilmesi bakımından çok önemliydi. Biz daha önceki yönetimlere de ifade etmiştik yapmadılar” diyor. Bu da ilk bakışta “olabilir”, sivil yönetim “bir muhtıranın siteden kaldırılmasını” daha doğru bulabilir. Ama...

TARİHTEN NASIL SİLİNİR?

Ama gelin görün ki yine “iki önemli nokta” var kafa kurcalayan... Birincisi, referandum tümüyle “darbelerin, muhtıraların yargılanacağı, böylece bundan sonra bir daha olamayacağı” üzerine kurularak “Evet” oyları alınmıştı.

Oysa bir tarafta “darbe hazırlayacaklardı, örgüt kurmuşlardı” iddiasıyla yüzlerce kişi tutuklanır ve cezaevinde duruşma bekletilirken, diğer tarafta ne binlerce kişinin hayatını altüst eden “12 Eylül darbesi” mahkum edildi, ne yapanlar tarih önünde suçlarını itiraf etti.

Ne 27 Nisan muhtırası mahkum edildi, ne yazan kişi suçunu üstlendi. Referandumda verilen sözler tutulacaksa, bunlar yapılmalıdır. Yani 27 Nisan muhtırası “Genelkurmay sitesinden silindi” diye “tarihten de silinmiş” kabul edilemez, zaten bunu sağlamak da imkansızdır. Tam aksine, darbe ihtimali “iddia üzerine bile insanların tutuklanmasını gerektirdiğine göre” 12 Eylül ve 27 Nisan bu nedenle de mahkum edilmelidir, aksi büyük bir haksızlık demektir.

MUHTIRA DEĞİLSE NEDEN TEŞEKKÜR?

Bir başka çelişki ise şu; Dolmabahçe’de Büyükanıt’la yaptıkları görüşme ne kadar etkili olmuştur bilinmez ama Başbakan Erdoğan bazı kendi kurmaylarının sözlerinin de tam aksine “27 Nisan bir muhtıra değildi” demiş, bu da Büyükanıt’ı çok büyük bir yükten kurtarıvermişti. Peki madem ki “muhtıra değil”di, siteden silinmesi neden “teşekkür gerektiren, TSK’yı demokratik ve değişime uğramış yapan bir adım” oluyor? Bunu açıklarlarsa ben de anlamış olacağım. Tatilden mi nedir, kafam karıştı biraz.



*****


Hangi günde olduğunu unutma lüksü!

Sadece dalgaların ve Ağustos böceklerinin sesini dinlemek.. Sadece mayo ve şortla yaşayabilmek.. Hiç kimseyi dinlemeden, hiç kimseye bir şey anlatmadan ve hiçbir şeye yetişmek zorunda kalmadan günler geçirebilmek.. Ve en önemlisi “hangi günde olduğunu” unutabilmek.. Bunlar ne büyük lüks biliyor musunuz?

En azından benim gibi tüm seneyi çalışarak ve yoğun sosyal yaşam içinde geçirmek zorunda olanlar için öyle..

Son tekneye çıkışımın üzerinden yıllar geçmişti, tekne sahibi arkadaşlarımızdan israrla davet edenler vardı ama bir türlü zaman bulamamıştık, nihayet bu yıl karar verdik.

Ve bir kez daha emin oldum ki gökyüzüyle denizin birleştiği mavilikler ortasında, küçük yemyeşil adacıkların kıyısında bir teknede zaman geçirmekten daha güzel bir dinlenme kesinlikle olamaz.

Ne yazlık ev, ne otel, ne başka bir şey bununla kıyaslanamaz.

YÜZÜNÜ DENİZDE YIKA!

Şu anda gece yarısı, zifir karanlığın içinde (yazarken ürpertici geldi birden) tek başıma güvertede oturmuş bu satırları yazıyorum. Tekneye şıpır şıpır vuran dalga seslerinden başka çıt çıkmıyor. Birazdan dalgaları dinleyerek, yıldızları seyrederek uyuyacak ve uyandığımda yüzümü (sevgili Deniz Adanalı’nın önerisiyle) denize atlayarak yıkayacağım. Harika değil mi?

Dün arkadaşlarımız Leyla ve Faruk Dülger çocuklarıyla bir günlüğüne bize katıldılar. Ege, Ant, Melisa ve onun iki tatlı kız arkadaşı daha..Tekneden atlama yarışları (Ege ile Ant’ın attıkları ters taklalara karşılık bizim çivileme atlayışlar), yüzme stil yarışları (bak orada birinciyim), ılık suda uzun uzun yüzerek sohbet...

KUŞ DİLİ DE BİLİRİZ!

Gece masa başında espriler, fıkralarla geçirilen saatler...

Hele küçük kızlar aralarında “kuş dili” konuşurken benim de konuşmaya başlamam üzerine yaşadıkları şaşkınlık anlatılır gibi değil. Tamamen çocuklar tarafından uydurulmuş bir “kelime deformasyonu”nu “kendilerinden başka kimsenin anlamadığı yabancı bir dil” zannederken birden konuşmalarına ben katıldığımda yüzlerinde oluşan şok ifadesi bizi dakikalar boyu güldürdü. Ne bilsin çocuklar benim de kendi çocukluğumda aynı şeyleri yaptığımı ve kuş dilini çok hızlı konuştuğumu..

Unutulmayacak bir gündü ve bana göre gerçek tatil bu işte... Sadece pozitif duygularla dolduğunuz, sadece sevdiğiniz insanları gördüğünüz, her şeyi en basit haliyle yaşadığınız ve çocukça eğlendiğiniz tatil. O zaman, süre kısa bile olsa size yetiyor. Bir de tabii sizi en güzel koylarda gezdiren Ulaş Kaptan gibi bir kaptanınız, en güzel yemekleri yapan Nilgün Hanım gibi bir ahçınız varsa değmeyin o keyfe..

SOSYETE KÖPEĞİNİ BURNUNA DAYAYANLAR!

Şimdi aklıma yazlık evimin bulunduğu sitede, yönetim kararına ve daha önce uyarılmalarına rağmen inatla iskeleye köpeğini getirip oturduğum yere koyan, “iskeleye köpek getirilmez” kararını hatırlattığımda da (sanki sahipsiz sokak hayvanlarını koruma kampanyası bu demekmiş gibi) bana “nerede kaldı hayvan sevginiz, bu köpek burada kalacak” diyen ve hatta cam masaya yumruk atan saygısız tipler geldi.

İki dirhem bir çekirdek kırıtarak sözüm ona yüzme seremonisi yaparken finolarını da burnunuza dayama hakkını kendinde görenler..

İnsanda “kaçma” isteği, “ıssız ada sendromu” yaratmakta yorgunluktan da etkili bunlar... Hepsini unutturuyor denizde yaşamak, söylemiş olayım.
Ruhat Mengi/VATAN

Batı Hıristiyanlığı, dünyayı sömürmek için müthiş mücadeleler verdi. Bunu da kamuoyuna kabul ettirmek için değişik taktikler denedi.
1096 yılında Haçlı ordusu Anadolu’ya girdiğinde; bu sömürgeciler; ‘İsa Mesih’i sahtekâr Müslümanların (!) elinden kurtarmak’ için savaştıklarını söylüyorlardı.
Halbuki yaptıkları iş, zengin İslam dünyasını yağmalamak idi.
Burada kader karşılarına Türkleri çıkardı. Bu millet onları işgal ettiği yerlerden söktü attı; yetmedi peşlerine düştü Avrupa’nın içlerine kadar girdi.


BATI BİLİME SARILINCA
Türklerin, Haçlı ordularını yendiği dönemlerde; İslam dünyası bilimde batılılardan önde idi. Avrupalılar bunu yenile yenile anladılar ve bilime sarıldılar. Bunların kiliselerinde bile bilimsel çalışmalar yapıldı.
Ne acıdır ki tam bu süreçte İslam dünyasının lideri konumundaki Osmanlı yönetimi; 1548’de bilimi, dinin düşmanı ilan etti. İstanbul’da Padişah Süleyman’ın (Muhteşem!) başkanlığında toplanan din adamları; medreselerden (dönemin üniversiteleri) akli ilimlerin (maddeci/pozitif bilim) atılmasını; yerine nakli ilimlerin (dinsel bilgiler:Hadis, kelam, fıkıh, tefsir) konulmasını kararlaştırdılar.
Ve bu kararla da Osmanlının hatta bütün İslam dünyasının çöküşü başladı.
Önceleri teknoloji ürünü son sistem silahlarla (tüfenk ve toplar gibi) donatılmış Osmanlı ordularının karşısında duramayan Batı; silah teknolojisinde ve askeri eğitimde atılımlar yaptı. Bunu; tıp, coğrafya, kimya, metalürji gibi alanlarda geliştirdi. Geriledikçe dine sarılan Türklerin karşısına, ilerledikçe daha çok bilime ve akılcı eğitime sarılan bir Avrupa çıkmıştı.
Şimdi Osmanlı’nın üzerine karadan de gidebilirlerdi.


UYGARLIK GÖTÜRECEKLERMİŞ
Hedef elbette ki Doğu dünyasını yağmalamaktı. Bunun başarılabilmesi için hem iç kamuoyunun tek vücut haline getirilmesi gerekiyordu hem de saldırı alanlarındaki halkların direncinin kırılması... İç kamuoyu; yağmaya can atıyordu. Yağma alanlarının zayıflatılması için ise oralarda psikolojik propaganda çalışmaları şarttı.
İşte Batılılar; bu sömürge politikalarını, ‘Doğuya medeniyet götürmek’ olarak satmaya başladılar. Yani; onların Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmaları; Osmanlı topraklarına medeniyet götürmek için yapılmış bir ‘insanlık vazifesi’ idi.
Bunun en açık örneğini; Napolyon’un 1798’deki Mısır’a saldırısında görmekteyiz. Fransa’yı Avrupa’nın en güçlü ve en büyük devleti yapmak hayalindeki Napolyon; Osmanlı yönetimindeki Mısır’ı ele geçirerek buranın muazzam zenginliğini; kendi saldırı politikasını besleyen bir güç haline getirmek istiyordu. Lakin; orada başarılı olabilmek için Mısır halkını da kendi yanına çekmesi lazımdı. Bakın; Napolyon’un bu sömürgeleştirme saldırısını, onun akıl hocası konumundaki Fransız yazar Volney, nasıl takdim ediyor:
‘Fransız ordusu, eski Arap İmparatorluğu’nun gücünü diriltmek ve Arapları Osmanlı barbarlarının boyunduruğundan kurtarmak;cahiller ve kâfirler tarafından bozulan Peygamber’in (Hz. Muhammed) şeriatını saflığına kavuşturmak ve Asya’yı yeni bir büyüklük, bilim ve zafer yüzyılına açmak isteyen Allah’ın mucizevi bir aracıdır.’
(Kaynak: 3. Selim ve Dönemi, s. 347) Bu uzun yazının özünü gösteren yukarıdaki alıntı; Fransa’nın ve diğer sömürgeci devletlerin
Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak adına nasıl yalanlar uydurduklarını gösteriyor. Haçlı emperyalizmi; çıkarı için İslam dininin koruyucusu pozuna bile girebiliyor.
Batılı devletlerin ikide bir İslam’ı korumak gibi görüntü vermesinin sonraki yüzyıllarda da devam ettiğini biliyoruz. Almanlar da Osmanlılarla işbirliğini bu temelde organize etmeyi pek sevmişlerdi. 2. Abdülhamit’in dostu gözüken Alman İmparatoru 2. Wilhelm, 1898’de İstanbul’a geldiğinde onun gizli Müslüman olduğu dedikodusu yayılmış; halk da buna inandırılmıştı. Batılılar; Müslümanların büyük bölümünün Müslümanlığı bilmediklerinden emin idiler ve onları kolayca kandırabileceklerini sanıyorlardı.
***
Batı dünyası, Fransa özelinde 1798’de; doğuyu, ‘ticari ilişkiler ağı içinde Fransa’nın çıkarlarına uygun biçimde yeniden örgütlemek’ politikasını başlatmıştı bile.
Bu politikaya paralel olarak denilen şuydu: Doğulular Kuran yüzünden geri kaldılar. Bunların yönetme ve yasa yapma yetenekleri zayıftır. Bu yüzden sağlıklı bir toplum düzeni kuramazlar. Bu noktada görev, uygar Batılılara düşmektedir.
Yani; Batılılar gerekirse top ve tüfek kullanarak medeniyeti Doğululara kabul ettirmeliler; onları kurtarmalılar.
Bu; Batının doğuyu uygarlaştırma (!) politikası halen bütün şiddetiyle devam ediyor. Yalnız adı biraz değiştirildi. Bu yeni adı da yarın açıklayacağız.

Rıza Zelyut/GÜNEŞ

Abdullah Gül, “Gerek Askeri Şura gerek MGK’da, gerekse merasimlerdeki protokol düzenlemeleri ara dönemlerde, olağanüstü dönemlerde yapılan düzenlemelerdi. Bunları yeniden düzenliyoruz. Türkiye çok değişti. En gelişmiş demokratik ülkeler seviyesine gidiyor. Bunları normalleşme olarak görmek gerekir. Bu alışkanlıklar gelişmiş Türkiye’ye yakışmıyordu. TSK bizim gözbebeğimizdir. Onun gücü hepimize huzur, güven ve gurur verir. Gelişen, demokratik olarak çok farklı noktalara gelen bir ülkenin düzenlemeleri olarak görmek gerekir. En büyük belge Anayasa’yı değiştirmekten bahsediyoruz. Neden? Demek ki bugünkü Türkiye’ye yakışmıyor” dedi.
Gül’ün sözleri içinde, özellikle AKP’ye oy veren vatandaşların üzerinde önemle durması gereken bir ayak var. Hani halk ozanları, birbirine ayak verir ya, onun gibi:
-Türkiye’ye yakışmıyor!
Şöyle bir düşünelim, uzun süre “komşularla sıfır sorun” politikası takip ettikten, hatta Suriye ile ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yapıp Ürdün ve Lübnan’ı da katarak sınırları kaldırmak aşamasına geldikten sonra, Amerika hedef aldı diye terör saldırıları ile karıştırılan Suriye’yi tehdit etmeye başlamak Türkiye’ye yakıştı mı?
Bizim çocukluğumuzda, tarih kitaplarında Türklerin her zaman zayıftan yana tavır aldığı işlenirdi. Şimdi güçlüden yana tavır almak Türkiye’ye yakıştı mı?
Kendi silahlı kuvvetlerini, Amerikan istihbaratı ile edinilmiş bilgileri kullanarak çökertmeye kalkışmak Türkiye’ye yakıştı mı?
Yayınlanmamış kitaba el koyarak, yazarını hapsetmek Türkiye’ye yakıştı mı?
Ermeni kökenli bir Türk vatandaşını, öldürüleceğini bile bile korumamak, hatta katillerine yol açmak, Türkiye’ye yakıştı mı? Devlet memurlarının bilgisi ve dahli dahilinde öldürüldüğü halde, Hırant Dink’in ölümünü, Türkiye’nin 11 Eylül’ü gibi kullanarak haksız tutuklamalara meşruiyet kazandırmak taktikleri Türkiye’ye yakıştı mı?
Ermeni iddialarını dile getirenleri Çankaya’da kabul etmek, ama o iddiaları çürütenleri tutuklamak Türkiye’ye yakıştı mı?
Rum Patrikhanesi’nin Vatikanlaşma çabaları ile mücadele eden Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin sözcüsünü tutuklamak, Türkiye’ye yakıştı mı?
Sırf bir savcıya tazminat davası açtı diye bir gazeteciyi tutuklamak, Türkiye’ye yakıştı mı?
İşin ucu iktidara dokununca bir davanın savcılarını veya adaletli davranıyor diye bir davanın hâkimini görevden almak, Türkiye’ye yakıştı mı?
Kendi vatandaşına tuzak kurmak için sahte deliller üretmek, isimsiz ihbar mektuplarına dayanarak yüzlerce insanı tutuklamak, Türkiye’ye yakıştı mı?
Listeyi uzatmak mümkün.. Bunlar ilk anda akla gelenler. Türkiye’ye yakışmayanların listesini yapmaya çalışsak, ansiklopedi hazırlamamız gerekir.



Hani silahsız insanlardı?
Tayyip Erdoğan, Suriye’de yaşananları insan vicdanının almasının mümkün olmadığını belirterek, “Zorla, zorbalıkla, sokakları dolduran silahsız insanları ağır silahlarla vurup öldürerek bir rejim ayakta kalamaz, silahları bir an evvel susturmak ve halkın taleplerine kulak vermek yegane çıkar yoldur, bu yolu seçmeyenlerin akıbetini şu son birkaç ay içinde Tunus’ta, Mısır’da gördük, şu anda da Libya’da yaşananları ibretle, hüzünle müşahede ediyoruz” demişti, biliyorsunuz.
Suriye ise “El Kaide Örgütü, liderleri El Zevahiri’nin ağzından Suriye’de bulunduklarını ve eylemleri desteklediklerini açıklamıştır. Yine Müslüman Kardeşler Örgütü eylemlerin içindedir. Bunlar uyuşturucu ve mafya örgütleriyle de işbirliği içindedir. Eylemci olarak, genel afta çıkmış, eski mahkûmları kullanıyorlar. Ağırlıklı olarak silahlar Irak’tan, Lübnan’dan, Ürdün’den ve kısmen de Türkiye’den geliyor” açıklamasını yapmıştı.
Nitekim muhalifler, Beşşar Esad yönetimini devirmenin tek yolunun silahlı direnişten geçtiğini resmen açıkladı. İngiltere’de Arapça yayın yapan El Şark El Avsat gazetesine konuşan, muhalif Devrimci Konsey Başkanı Muhammed Rahhal, “Bizler devrimi silahlandırma kararı aldık. Devrim çok yakında şiddete dönecek çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz, küresel komployu ancak silahlı bir ayaklanmayla alt edebiliriz” dedi.
Esasen bugüne kadar silah kullanıyorlardı ama dünya kamuoyuna, demokratik eylemler yalanı yutturuluyordu. Şimdi eylemleri açığa çıkınca, sanki yeni bir durummuş gibi “silah kullanacağız” diyorlar. Yalanın ömrü bu kadarmış..

Arslan BULUT/YENİÇAĞ

Çevreye bakınca her şeyin yerli yerinde olduğunu sanıyorsunuz amma bir yer var ki orası çok farklı. İlk günü oradan geçtim; biraz uzaktan baktım.
Babalar, analar, yakın akrabalar, Edirnekapı’da; o Şehit Mezarlığı’nda.
Siz her şey yerli yerinde sanın...
Oradaki ana için hiçbir şey yerli yerinde değil.
-1994’te aldılar kuzumu! Ne suçu vardı ki?
Siyah başörtülü kadın böyle diyor bana?
Suçlu benmişim gibi başımı önüme eğiyorum. Gözlerim doluyor; elimi cebime atıp mendil çıkartıyorum.
Baba hiçbir şey söylemiyor. Elindeki beş kiloluk pet şişeyle kabri suluyor. Oğluna su verir gibi. Kırmızı gül yaprakları dökülüyor kabre. Son kalanlardan.
Orta yaşlı kadın, mezar taşındaki oğlunun resmini okşuyor.
-Her bayramda gelirim; oğlumun hatırı sorarım; onunla konuşurum.
Baba susuyor. Sanki her şey yerli yerinde imiş gibi susuyor. Yüz kasları iyice gerilmiş. Bir şey soracağım, sesim çıkmıyor ki.
Edirnekapı Şehitliği’ne uzaktan bakıyorum. İnsanlar dolaşıyor o yeşilliğin arasında. Sanki her şey yerli yerinde imiş gibi gözüküyor.
Acaba diyorum; o büyük ozan bugün yaşasaydı da Edirnekapı Şehitliği’ndeki siyah baş örtülü anayı görseydi öyle yazabilir miydi?
“Her şey yerli yerinde” .
Rıza Zelyut / Güneş



“Orduyu imha etmek için mutlaka
subayları mahvetmek lazımdır!..”

Çifte bayram mı? Hayır, hayır!
3’lü bayramdı.
Zira eşini kabul etmediği için 4 yıl semtine uğramadığı GATA’ya, diploma töreninde teşrif buyurdu Bay Başbakan RTE!
Medyamızda iki olayın katmerli sevinci. Evet ama; RTE, GATA’ya gitti diye, bir. Genelkurmay internet sitesinden 28 Nisan e-muhtırasının kaldırılması. Bu da iki!
Demek ki yanıldık: AKP mantığına göre bayram sayısı 4!

***

Genelkurmay Başkanımız Org. Necdet Özel’in; Sabah’taki habere göre, e-muhtırayı tarihe havale ederken Çankaya’daki AKP’liye gönderdiği;  “O üzüntünüzü telafi ediyoruz”  notu hayli ilginç.
Bu; hükümetle gül gibi geçindiğini saklamayan genelkurmay başkanlarından Hilmi Özkök’ten sonra son Genelkurmay Başkanımızın da aynı yönde hamlesi değil mi?
Askerin de sivilleşmesi hayırlara vesile olur inşallahhh!

***

Org. Özel, 30 Ağustos mesajında;  “Son dönemde terörle mücadelede yaşanan birkaç acı münferit  olay karşısında TSK’nin gücünü sorgulamak isteyenler, onun üstün niteliklerini gölgeleyemez”  dedikten sonra devam ediyor:  “...moral ve disiplin değerlerini aşındıramaz.”
Genelkurmay Başkanı acaba neden  “TSK’nin moral ve disiplin değerlerinin aşındırılamayacağının”  altını çizdi?
Bir süredir değerleri yadsınamaz kişilerin TSK’de moral ve disiplinle ilgili kimi eleştirilerini yanıtlamak mı amacı?

***

Oysa askerde moral ve disiplin tartışmaları önceki Genelkurmay Başkanı’nın açıklamalarından önce başladı.
13 askerimizin şehit edildiği (son bir buçuk ayda bu sayıya 51 şehit daha eklendi) geçen temmuzda CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu; terörle mücadelede silahın yanı sıra moralin de gerektiğine değinen demecinde haklı olarak önemli bir noktadan söz etti:  “Siz eline silah verdiğiniz kişinin moralini altüst etmişsiniz. Mücadele edecek moral bırakmamışsınız. Herkes (orgeneraller-amiraller, albaylar, astsubaylar) tutuklu, herkes hapiste. Bu moralle (asker) terörle mücadele edilmez” dedi.
Askerdeki moral yitmesine değinen bu sözlere Başbakan, tabiatının emrettiği yanıtı verdi:  “Teröre destek oluyor!”
Oysa Mustafa Kemal,  “Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkilat kalmaz” diyor, 31 Temmuz 1920, Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde subaylarla konuşmasında.

***

Kılıçdaroğlu’nun sözleri mi askerin moralini bozuyor? Yoksa kimi iktidar sahiplerinin her fırsatta askeri aşağılayan demeçleri mi?
Sormak gerek: (Odatv’nin 19 Haziran 2011’deki yorumunda değindiği gibi) Bir yandan askerler tutuklanıp askeri birlikler aranırken, diğer yandan Öcalan’la yapılan görüşmeler ve avukatlarının pazarlık açıklamaları Türk ordusunu etkilemiyor mu? Onlarda ‘Ben boşuna mı savaşıyorum’ duygusu yaratmıyor mu? Kendimizi kandırmayalım. Elbette morallerini ve görev yapma isteklerini yaralıyor.
“Devlet büyüklerine (Çankaya’dakinin eşinin elini sıkmayan generali kastederek) selam vermeyenler, şimdi karşılarında şak diye selam duruyorlar... (28 Nisan muhtırasına hükümetin yanıtını yorumlarken) askere, otur oturduğun yerde sen benim memurumsun”  diyen Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, askerin moralini etkilemiyor mu?
Bunları yapmak ve söylemek askerde moral bozmuyor da, Kılıçdaroğlu’nun gerçeğe parmak basan sözleri mi askerin moralini bozuyor? Pes doğrusu!

***

Kimi konularda yıldızımızın barışmadığı Ertuğrul Özkök; (26 Ağustos 2011 Cuma günü) yayımlanan  “Duygusal Ricat”  yazısında şu vurgulamaları yapıyor:
 “...Türk ordusunu darmadağın ettik... Hep birlikte, bu yüzyılın en başarılı ordularından birini, hezimete uğrattık... Oysa o ordu, Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış yepyeni bir ülkenin gururuydu... Bu ülkenin hâlâ güçlü bir orduya ihtiyacı var... Ve en ihtiyacımız olduğu bir sırada, o asker elinde gazlı bezle yarasını sarmaya çalışıyor... Tarih bir gün bunu böyle yazacak...”

***

Bugün ülkeyi yönetenlerin orduyu öven, onurlandıran demeçleriyle gerçekler çatışıyor.
Önceki Genelkurmay Başkanı’nın özeleştirileri, bugün askerin moral ve disiplin açısından hangi düzeyde olduğunun son kanıtıdır.
Türk ordusuna yakışmayan eleştirilere vesile olanlar utansın!
Cüneyt Arcayürek / Cumhuriyet



İktidarın gücü adına; “Ka-He-Ka!”
Hükümet Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bir anda pek çok işi birden bitiriverdi. Bakanlık yapısı düzenlemekten, yeni atamalara, yönetmelik değişikliklerinden kangren olmuş sorunların çözümüne kadar bir dolu kararname çıkarıldı. Şu anda hepsi  “yasa gücünde” sayılıyor, Meclis açılınca bunların yasası da çıkacak. Ama ne fark eder ki, iktidar Meclis’i devreden çıkarmayı başarıp bir çırpıda halletti kafasındakileri.
Sıra yasa çıkarmaya gelince de bir formül bulunur ve bir gece yarısı KHK’ların hepsi yasalaşıverir. (...) İktidar  “ileri demokrasi anlayışını”  ve tabii ki gücünü gösteriyor aslında Meclis’i devre dışı bırakarak.
Can Ataklı / Vatan



Genelkurmay Başkanı’ndan tutun da ana muhalefet üyelerine kadar herkesi dinleyebilen teknoloji nedense söz konusu Kandil olunca hiçbir işe yaramıyor!?
Engin Balım



Ah referandum ne sorumlusun bir bilsen
Acaba tutuklu gazeteciler, örneğin Nedim Şener ile Ahmet Şık da  “kendilerini terör örgütüne yardımla suçlayan”  savcıların görevden alınıp yerine  “kendi istedikleri savcıların verilmesini”  talep etseler bu yapılır mıydı? Bugüne kadar iddianamelerde sayısız hata yapan savcıların değiştirilmesini isteyen başka sanıkların onlarca talebi dikkate alındı mı?
(...)  Bazı konularda  “hukuku korumak için panter kesilen”  ve birçoğumuzun takdirini kazanan Avukat Ersan Şen bu davada  “tutuklu sanık avukatı” konumunda ve yaptığı bir hile ile “Deniz Feneri savcılarının görevden alınmasında rol oynadığı”  haberleri çıkıyor.
(...) Öyle garip şeyler oluyor ki içinden çıkılır gibi değil. Deniz Feneri savcılarının üçünün bir anda görevden alınması da bence hiç açıklanabilecek bir durum değil.
Ah  “referandum”, ne sorumlusun bilsen!
Ruhat Mengi / Vatan



İstanbul’un halleri
70 kilometre hız sınırı mantık dışı
İstanbul’daki E-5 dediğimiz otoyolu bilirsiniz.. Gerçi kentin göbeğinden geçiyor, pek otoyolluk hali kalmadı ama statüsü hâlâ öyle.. En azından trafik ışıkları yok, yayaların karşıdan karşıya geçiş ihtimali yok..
Bu yolda hız sınırı 70 kilometre.. Her yere kamera koydular, 70’i aşan posta kutusunda ceza makbuzu buluyor..

***

Bayram nedeniyle İstanbul boşaldı..
Her gün milim milim ilerlediğimiz o yol dün sabah bomboştu..
(Yılda bir veya iki defa ancak olur)
Hız sınırı 70 ya, 65’le gideyim dedim.. Sol şeritteyim.. Selektör yapan yapana..
Kornaya abanan mı ararsın, sağımdan geçerken işaret parmağını sallayarak küfrü basan mı?
Herhalde bir yıllık küfrü toptan yemişimdir!..
Haklılar, önüm bomboş.. 80’e 90’a çıksam trafik akacak..

***

Diyorum ki.. Hazır yollar boş.. Dört polis aracı günün herhangi bir saati Zincirlikuyu’dan yan yana yola çıksalar.. 67-68 kilometre hızla gitseler..
Polis arabasına kimsenin taciz edeceği, selektör yakacağı yok.. Diğer araçlar mecbur peşine takılacaklar..
Avcılar’a kadar gitseler..
Bakalım trafik ne hale geliyor.. 70 kilometre hız sınırı gerçekçi mi değil mi test etseler.. İddia ediyorum, bu boş trafikte bile iki üç kilometre kuyruk olur!
Mehmet Tezkan / Milliyet



İçerde tutuklu olarak yargılanan daha birçok gazeteci olmayan yazar, bilim insanı, profesör, Türk ve Kürt politikacı, emekli ve görevli olan subay, general, amiral, sivil memur, emniyet mensubu var.
İktidarın hoşuna gitmeyen savcı ve yargıçların derhal değiştirildiği bir adalet mekanizması “adalet dağıtıyor!..”
Ve düşmanla savaşıp zafer kazanarak kurulan çağdaş Türkiye, günümüzde hâlâ şehitler ve gazilerle ayakta duruyor...
21. yüzyılın ilk on yılı sonunda ülkemizdeki demokrasi işte böyle bir şey!
Emre Kongar / Cumhuriyet

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget