Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Bu Alçaklığa Provokasyon Deyip Geçemezsiniz
Buradan AKP iktidarına sesleniyoruz ve ülkesini seven bir aydın olarak uyarıyoruz.
Çok tehlikeli işler yapıyorsunuz.
Bu kaçıncı ve bir türlü arkası kesilmeyen provokasyon?
HDP eski Genel Başkanı,  halen tutuklu Selahattin DEMİRTAŞ'ın eşine sosyal medya üzerinden malum çevreye mensup bir aşağılık mahluk tarafından yapılan çok bilinçli ve planlı hakaret, neye hizmet edecek Allah’ınız aşkına?
Bu ülkeyi karıştırmak,  insanları galeyana getirerek çatıştırmak, kaos yaratarak bu kaosu fırsata çevirmek mi istiyorsunuz siz?
Evet, bu provokatif eylem ve söylemler o kadar çoğaldı ,  sistematik bir hal aldı ve bu provokasyonu yapanlar;  o kadar başıboş ve cezasız bırakıldılar ve cesaretlendirildiler  ki; artık,  bu provokatörlerin siyasal iktidarın desteğini aldıkları kanısı yerleşmeye başladı insanlarda.
Bayan DEMİRTAŞ'a yönelik hakaret içeren paylaşım nedeniyle, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun,  "Terör örgütlerine sırtını dayayanları mağdur pozisyona iten bu ahlaksızların kimler oldukları ve neye hizmet ettikleri milletimizin malumudur" demiş.
Fahrettn ALTUN beyefendi; hiç yorum yapmadan, mağdur DEMİRTAŞ'ı,  terör örgütüne sırtını dayamakla suçlamadan, ön yargısız, amasız ve fakatsız,  çok açık ve net bir şekilde,  bu provokasyonu ve yapanı kınayıp lanetleyememiş.
Sarayın sözcüsü, bu açıklamasıyla; hakarete uğrayan DEMİRTAŞ'lar, aslında terör örgütlerine sırtını dayayan hainlerdir, bu tür hakaretleri aslında hak ediyorlar ama, onları mağdur yapan, mağdur pozisyonuna iten bu hakaretleri onlara yaparak,  halt etmeyin  mesajını veriyor ve bu provokasyon içeren paylaşımı, muhataplarına hakaret edildiği için değil de, onları mağdur pozisyonuna ittiği ve haklı konuma getirdiği, halkın desteğini kazandırdığı gerekçesiyle kınıyor adeta.
Ne oldu,  İzmir’de cami minarelerinden,  çav bella şarkısını korsan olarak yayınlayan provokatörler, niçin yakalanmadı bu hain ve alçaklar?
İçişleri Bakanı,  kısa sürede yakalayacağız ve onlara ceza olarak ezan sesi dinleteceğiz diyerek latife yapmıştı.  İçişleri Bakanı'na soruyoruz, şakadan da olsa,  bu failleri yakalayın artık,  sizin gibi başarılı bir bakana yakışmıyor; bu eylemin,  faili meçhul eylem olarak kalması, yakalayın ve söz verdiğiniz gibi, ezan dinleme cezasına çarptırın hep birlikte eğlenelim, eğlenmeyi unutan halkımıza bir eğlence imkanı bahşedin.
Şaka bir yana, bu gidiş hiç hoş değil.
Haklı ya da haksız, HDP'yi, terör örgütü PKK'yı desteklemekle suçlasanız da, Başak DEMİRTAŞ,  HDP eski genel başkanının eşi olsa da,  Selahattin DEMİRTAŞ;  şu anda tutuklu ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin koruması altında onurlu bir Türk Vatandaşıdır.  Sevgili eşi Sayın Başak DEMİRTAŞ da,  herkesle eşit haklara sahip, onuru ve şerefi, can güvenliği,  Türkiye Cumhuriyeti Devletinin güvencesi ve emaneti altında onurlu bir Türk Vatandaşıdır.  Kimsenin,  onlara hakaret etmeye hakları ve yetkileri yoktur.
Başak DEMİRTAŞ; eşinin hapishanede olması nedeniyle; özellikle,  toplum ve insanlarımız tarafından  korunması ve saygı gösterilmesi gereken bir bayandır.  Millet olarak,  eşi yanında ve onun koruması altında olmayan yalnız bir bayana yan gözle bakmak, ona kötü davranmak ve hakaret etmek,  bizim törelerimize aykırıdır.
HDP'lileri;  yaptığınız ayrımcılıklarla, itibarsızlaştırmalarla, hakaretlerle dışlamaya kalkacaksınız ve onları bu suretle  terör örgütünün kucağına atacaksınız, ondan sonra da; hiç utanmadan,  Terör örgütüne destek vermekle suçlayacaksınız, bu ne perhiz ve ne lahana turşusudur, anlamak mümkün değil.  Allah,  sizlere akıl ve fikir versin.
Başak DEMİRTAŞ hakkında hakaret içeren paylaşımı yapan kişi sorgulanarak serbest bırakılmış, hadi mahkemelere şimdi talimat vererek bu alçak provokatörü tutuklatın da, bu toplum ilk kez bağımlı bir yargıdan fayda görmüş ve mutlu olsun. 

Güner Yiğitbaşı

16/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
Görevinden alınan başkan böyle diyor: “Yurdumuzda Hilafet kurulmadıkça  kurtuluş yoktur”.
Diy. İşl Başk. İbrahim B. Elmalı
Assam aynı IŞİD gibi şeriat hükümlerinde devlet yapısı kurmayı hedeflemektedir
“Siyaset Meydanında Süleyman Demirel Kuranı öpüp alnına koydu”
50 yıldan fazla bir zaman önce, bugüne dahi ışık tutacak, ibret verecek rahmetli İlhan Selçuk’un 1966 da yazdığı bir yazısının önemli bölümünü ajanda defterime not etmiş, aktarmışım. Korona andemisinin eve hapsettiği günlerde bu defter elime geçti. Oradan zamanın Diyanet İşleri Başkanı İbrahim B. Elmalı(1)ile ilgili bu yazıya rastlayınca, kendi kendime nasıl da ta o zamanları “dinci kinci” devlet”e doğru evirildiğimizi düşündüm. Yazı şöyle:
“-1960 lı yıllarda Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı, Alevilere karşı ayırımcı, Atatürk ve Atatürkçülere düşmanca tutumu, aydın Atatürkçü imamları işlerinden ettiği gibi, bir takım olumsuz tavırları o zamanın basınına yansımıştı.
1964 Temmuz ayının son günlerinde İstanbul Müftülüğü’nde “Müftü Yardımcılarından Fikri Yavuz, ve Şükrü Bey, murakıplardan Yusuf Sağlam bu durumu gazetelere yansıtan Beyoğlu Merkez Vaizi Mehmet Küçük, “yurdumuzdaki ahlak buhranı konusunda sohbet ve çareler konuşulurken Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı şunları söyler (Laik TC nin Diyanet İşleri Başkanı): “Yurdumuzda Hilafet kurulmadıkça  kurtuluş yoktur”.(2)


Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
Gazetelere yansıyan bu olay karşısında telaşa kapılan Dinayet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı, “bunun iftira” olduğunu gazetelere gönderdiği tekzip yazısında devletmakamına yakışmayacak ifadeler yazmıştır:
Müslüman Türk Milleti: Senin mukaddes değerine saldıracak her kalem, Diyanet İşlerinin iman, ahlak ve hakikat kayasına çarparak kırılacaktır, her salyalı dil koparılacak, her mütecaviz bir daha tecavüz edemeyecek hale getirilecektir. Buna inan ve bu mana etrafında birleş. En büyük yardımcımız Allah tır”.
Bu bildiri baştanbaşa kin ve düşmanlığı artırıcı niteliğinde olup devlet diline yakışmayacak konuma, suçluluk telaşı içinde. Bu tanım kanlı katiller için bile kullanılmaz. Devlet organları devlet gurur ve itibarını korumalı, kişi, insan haklarına saygılı olmalıdır. Atatürk’ün Laik TC inde her makam “mukaddestir”; sadece bir makam “mukaddes” değildir. Üstelik bu bildiride Beyoğlu vaazını yalanlayan bir satır bile yok. Sadece suçluluk telaşı içinde küfürlü saldırıyor.
O makam sahibi, tarihe karışan  hilafeti savunmak yerine hilafete karşı olduğunu açıklamalı idi. (Siyasi iktidarın güdümünde davranan, konuşan Şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş da, Elmalı gibi Anakara Barosu’nun hukuki eleştirisine karşı, Cumhurbaşkanı RTE ile aynı üslubu kullanarak, eleştirenleri sanki dine karşı imiş gibi göstermeleri, olayı köpürtmeleri ayrı dikkat çekici bir durum olsa gerek)  

Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Diyanet İşleri Başkanı’nın pek de çağdaş olmayan LGBT konulu konuşmasına cevaben aynen şunları söylüyordu:
“Diyanet İşleri ben bir Müslüman olarak beni temsil eden bir kurum asla değildir, meşru değildir. Çocuklarımızın bile öğrettiği din derslerini aldırabilecek kadar bile bir güvene sahip değildir. Diyanet bizim adımıza ahkâm kesemez, Diyanet kendi düşüncesini söylüyorsa, Barolar da kendi düşüncesini söyleme hakkına sahiptir. Tekçil bir durum yoktur ortada. Mezhepçi Emevi düşünceyi bu toplumun İslam adına dayatma hakkına sahip değilsiniz. Diyanet, Diyanetliğini yapacaksa, din adına konuşacaksa,  İslam adına konuşacaksa, hırsızlık için konuşmalı, çocuk tecavüzleri için konuşmalı, Kuran kurslarında tecavüze uğrayan erkek çocukların hakkını savunmalı, yolsuzluklar için konuşmalı, boş yere haksız yere katledilen insanlar için konuşmalı. Kuranda insani değerlerin en temel hakkı olan düşünce hakkı için özgürlük için konuşmalı, insan olmanın dinin bütün temel hakları katledilirken kalkıp sadece bütün kötülükleri tek bir noktada yoğunlaştırması onu diyaneti meşru kılmaz”.(3)


Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
İşte Atatürk’e, Atatürk Devrimlerine saygılı olmayan Atatürkçülere karşı din sömürücülüğü ile iktidara gelen Anap’lı (ANAP) Demirel(4), Laik TC nin başbakanı olarak buna tepki göstermeli idi.
Adalet Partisi’nin iktidara gelir gelmez Diyanet İşleri Başkanlığına atadığı İbrahim Bedrettin Elmalı koltuğuna oturur oturmaz, “Türkiye’de Alevilik sönmüştür”  diyerek mezhepçilik, ayırımcılık yapmaya başlamış, Alevi ve Sünniler arasında huzursuzlukların temelini atmıştır. (Daha sonra gelen yıllarda Çorum, Kahraman Maraş, Sivas olaylarında Alevilere yapılan unutulmaz kanlı katliamları anımsayınız).
İbrahim Bedrettin Elmalı İstanbul müftüsü iken Cumhuriyet Bayramlarına katılmaması ile biliniyordu. (Laik TC nde “dinci kinci nesi yetiştireceğiz” diyerek dinciliği ön plana çıkaran AKP-RTE iktidarında önce ulusal bayramlara katılmama, sonra da ulusal bayramları kutlamama uygulamasını düşünürsek, Türkiye’de Laik devleti es geçme çabalarının dinci devlet tırmanışını görebiliriz).
İbrahim B. Elmalı yukarıda belirtilen bildiriyi yayınlayarak, “mukaddes makamlara yalan, tezvir, iftira ve tecavüzle yıpratmak isteyenler” gazetecilere saldırmış. Bu resmi bildiride TC arşivlerinde bir eşi daha görülmeyecek edep dışı üslup kullanarak  “salyalı dillerin koparılacağından” söz etmiş, tehditler savurmuştur.
İbrahim Bedrettin Elmalı, Tunus Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’nın çağrısı üzerine 1965 de, ilk Yurt dışına çıkan Diyanet İşleri Başkanı olarak Tunus gezisine çıkmış, orada anlamsız nutuklar atarak Tunus’ta gaflar yapmış,  hükümet tarafından geri çağırılmış, gezisi yarım bıraktırılmış.  Ayrıca Yurt dışına ilk defa çıkan bu diyanet İşleri Başkanı Elmalı, Bakanlar Kurulu kararı ile görevinden alınmış; Tunus’ta yapılan gaf yüzünden Bakanlar Kurulu Kararı ile görevden uzaklaştırılan ilk Diyanet İşleri Başkanıdır. Oysa Tunus ve de Habib Burgiba ki, Atatürk ve Atatürkçülüğü, laikliği en iyi benimsemiş, Turuncu Devrimi başlatan en ileri, çağdaş Arap ülkesidir.
Buradan anladığımız kadarı  ile zamanın Diyanet İşleri Başkanı İbrahim B. Elmalı, Laik TC nde “Hilafet” isteyecek kadar gaf yapıyor,  üstelik aynı gafı çağırılı gittiği Tunus’ta da yapınca, Tunus, büyük elçiliğimizi bunun için protesto ediyor, TC hükümeti de gezide iken alelacele Diyanet İşleri Başkanı Elmalı’yı apar topar Türkiye’ye çağırıyor ve görevden alınıyor. Demek ki bu günkü “dinci kinci” yönetime, böylesine açık gizli hilafet isteyen gerici çıkış ve girişimlerle gelmişiz. Böylece Laik TC nin en üstteki din makamı, ileride olacak dinsel kökenli saldırıların kıvılcımını çakmıştır.
-Ben yurdumuzda hilafet kurulmadıkça kurtuluş yoktur” demedim ve Cumhuriyete bağlı bir insanım” diye dememiştir. Bunun yerine yayınladığı bildiride yakışıksız, çirkin bir anlatımla gazetelere saldırıyor, kin ve düşmanlığı artırıcı tavra giriyordu. Bu suç olup 163. Maddeye girdiği ceza durumu gerektiği halde ne adli makamlardan ne de devlet ilgililerinden, başbakan vb bir tepki görülmüyordu”.(5)
Halifelik 3 Mart 1924 yılında kaldırılmıştı.


Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
Atatürk, laiklik düşmanları,  hilafetçiler, halifeliğin 3 Mart 1924 yılında kaldırılmasını bir türlü içlerine sindirememişler, zaman zaman siyasetçilerin destek ve himayelerini kullanarak önce mırıldanarak, sonra gizli gizli Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Elmalı’nın “yurdumuzda hilafet”  isteme ivmesine ulaşmıştır. (Oysa din işlerinin düzenlenmesi için  03 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığı da kurulmuştu).  İşin acı tarafı, meydanlarda Kuranı Kerim’i öpüp alnına koyan açıkça dini siyasete alet eden zamanın Başbakanı Süleyman Demirel, Elmalı’nın anayasaya aykırı bu tavrını eleştirmemiş, hiçbir yargı organı da “hilafet” isteyen bu devlet görevlisi hakkında bir soru bile sorulmamıştır. İşte bu tür siyasilerin göz yummaları, himayeleri süreci 18 yıldan beri ülkemizin başına “dinci kinci nesil yaratma”aşamasına getirmiş, böylece sanki “dinci devletin alt yapısı oluşturuluyor” intibaını uyandırmıştır.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir konuşmasında artık hayatımızı inancımıza göre tanzim etmeliyiz” demesi, Diyanet İşleri başkanının da katıldığı, bazı belediye ve kurumların desteğinde  yapılan “şeriata hazırlık çalıştayı”, bazı din adamı kılıklı cemaatçi ve tarikatçıların toplumsal hayata müdahale anlamına gelecek konuşmalarının giderek yaygınlık kazanması, ne ki devlet okullarında konferanslara dönüşmesi, Diyanet İşleri başkanının ülke yönetimindeki rolünün giderek artması, bazı resmi kurumlarında giyim ve davranışların inançla uygunluk göstermesini talep eden tebliğler… Bütün bunlar dinsel devlete doğru döşenen yıkım taşlardır.
Hilafet İslam ülkelerine felaket getirdi
Halifelik-Hilafet makamı İslam devleti yönetimi ile eş sayılmış, Peygamberin ölümünden sonra da, halifeliğin kaldırılmasına (3 Mart 1924) kadar 1500 yıldır, dört Halife  ile birlikte Peygamberin torunları katledilmiş,  İslama yüzyıllarca acılar veren Kerbelâ olayından tutun da din ve mezhep savaşlarına kadar insanlığa, devletlere, Müslümanlığa felaket getirmiş bir kurumdur. Hilafet makamı faydalı bir kurumdu da, neden 50-60 Müslüman devletin birisi hilafetliği kuramıyor. Çünkü tarih boyunca hilafetlik makamı ülkelere acı, ıstırap getirmiştir. Öyleyse 1965 yılında Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Elmalı’nın  “yurdumuzda Hilafet kurulmadıkça kurtuluş yoktur” demesi kadar aymazca çağ dışı bir düşünce olamaz.(6)
İlk kez yurt dışına seyahate çıkan Diyanet İşleri Başkanı
1924 ile 1965 yılları arasında hiçbir Diyanet İşleri Başkanının resmi bir ziyaret amacıyla, Hac vazifesi dâhil olmak üzere yurtdışına çıkamamıştır.  Yurtdışı ziyaretini gerçekleştirebilen ilk Diyanet İşleri Başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı, görevden alınan ilk başkandı aynı zamanda. 1965 yılında Tunus Cumhurbaşkanı Habib Burgiba’dan davet alan Başkan Elmalı, dönemin basınının ve kamuoyunun olumsuz tutumuna rağmen, Tunus’a gitmek ister. Bakanlar Kurulu’nda, “sarığı, cübbesi ile gidebilir mi diye” tartışma çıkar. Sonunda ‘kerhen’ de olsa izin verilir ve Elmalı, Roma üzerinden Tunus’a gitmek için yola koyulur. Fakat basın o daha yoldayken çok ağır yayınlar yapınca “git” izni veren devlet, Elmalı Hoca’yı Roma’da aktarma yaptığı sırada geri çağırtır. Hoca bu çağrıya uymaz ve “senelik iznimi kullanıyorum” diyerek Tunus’a uçar. Burada çok iyi karşılanır ve ziyareti bitince önce Bingazi’ye geçip, yurda oradan dönmek ister. Bu isteği bardağı taşıran son damla olur ve dönemin Dışişleri Bakanı, Libya Büyükelçiliği’ne Diyanet İşleri Başkanı’nın “gerekirse derdest edilerek Türkiye’ye gönderilmesi” şeklinde nota çeker. Başkan Elmalı planladığı programı yarıda keserek Türkiye’ye döner ve istifa etmesi için kendisine baskı yapılır. Direnir ve görevinden ayrılmaz. Devlet kararlıdır, iki ay sonra Bakanlar Kurulu kararıyla görevine son verilen ilk başkan olur İbrahim Bedrettin Elmalı…(7)
Şeriat Devleti İsteyen Cumhurbaşkanlığı danışmanı


Hilafet İsteyen Diyanet İşleri Başkanı
Hilafetin-halifeliğin kaldırılmasından 96 yıl sonra ASSAM (Adaleti Savunmalar Stratejik Araştırmalar Merkezi),  Üsküdar Üniversitesi işbirliğiyle 19-20 Aralık 2019 tarihlerinde İstanbul'da ASSAM İslam Birliği Kongresi düzenlenmişti. ASSAM Yönetim Kurulu Başkanı ve Cumhurbaşkanı askeri Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi, bu kongrede herkesin duyacağı şekilde "başkenti İstanbul olan Asya Afrika Şeriat devleti" kurulmasını ister.  ASSAM Yönetim Kurulu Başkanı ve Cumhurbaşkanı askeri Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi’nin, kongre sırasındaki açıklamasında geldiği zaman olacak (8). Mehdi hazretleri ne zaman gelecek Allah bilir. O halde b izim de ortamı hazırlamamız gerekmez mi? Ayrıca “gökten methi gelecek” diyen bu danışmanın Anayasanın laiklik hükümlerine aykırı istem ve konuşması toplumda tepki görünce, Başdanışmanı Adnan Tanrıverdi görevinden istifa etmek zorunda kalır. (Demek ki, “dinci kinci nesil yetiştireceğiz” diyen Cumhurbaşkanının danışmanı da böyle şeriatçı, mehdici oluyormuş)(9)
Cumhuriyetin kuruluşundan bir yıl sonra 3 Kasım 1924 de Hilafeti kaldıran onun yerine Diyanet İşleri Başkanlığını getiren Atatürk’ün kurduğu Laik TC nin daha yüz yıl dolmadan nasıl dinci devlete doğru evirildiğini üzüntü ile görmekteyiz. Üzülüyoruz çünkü dünyada, halifelik yok da, dini kurallarıyla- şeriatla yönetilip çağdaş olan, çağın ilerisinde olan bir tane İslam ülkesi gösterebilir misiniz?  Yoktur, çünkü dini kurallarla,  hiçbir ülke ileri gidemez. Bu geri kalma gerçeğini Ortaçağ’da Hıristiyan Avrupa ülkeleri de, hilafetle yönetilen Osmanlı İmparatorluğu da yaşadı gördü verileyip yıkıldı. (Bu arada 15 nci yüzyılda Batı ülkeleri dinci yönetimlerden laikliği aralayınca, hızla ilerlemeye başlamıştır). Öyleyse dini kurallarla devlet ileri gitmeyeceğine, toplum refaha kavuşamayacağına göre,  en iyi yol, yöntem laik devlettir, kısaca dinle devlet yönetiminin birbirine karıştırılmayacağı gerçeğine dayanan akıl, bilim ve teknoloji yoludur. Unutmayalım ki, Batı ülkeleri bu kadar zenginliğe, refaha, çağdaşlığa sadece laiklikte ulaşmışlardır. Bu şaşmaz gerçeği bilen Atatürk ne demişti, “yaşamda en iyi yol gösterici ilimdir”.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 
 Son notlar
(1)İbrahim Bedrettin Elmalı (1903 - 1994)
Türkiye Cumhuriyetinin 8. Diyanet İşleri Başkanı olan İbrahim Bedrettin Elmalı, 1903 yılında Antalya'nın Elmalı ilçesinde dünyaya geldi. Öğretmen Ali Beyin oğludur. İlk ve orta tahsilini Elmalı'da yaptı. Daha sonra İstanbul'a gelerek Dar'ül Hilafet'ül Aliyye Medresesine girdi. Ardından da 1928 yılında Dar'ül-Funun İlahiyat Fakültesinden mezun oldu.
İbrahim Bedrettin Elmalı İstanbul ve Ankara'da çeşitli memuriyetlerde bulunduktan sonra, Üsküdar ve İstanbul Müftülükleri yaptı. Bir süre Diyanet İşleri Başkanlığı Personel Dairesi Başkanlığı yaptıktan sonra 17 Aralık 1965 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı'na tayin edildi. Bu görevde yaklaşık bir yıl kaldıktan sonra 25 Ekim 1966 tarihinde emekli olan ve iki dönem milletvekilliği de yapan Elmalı, 5 Aralık 1994 tarihinde vefat etti.
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2889
(2)İlhan Selçuk 13.9.1966; Enel Hakkın Hakkı Pencere İlhan Selçuk sf 47 49)
(3) HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Diyanet İşleri Başkanı ile Ankara Barosu arasında yaşanan “LGBT” tartışmasını Meclis'e taşımış. TBMM de genel kurulunda Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın LGBT ile ilgili yaptığı konuşmayı eleştirirken.
(4) “Seçim meydanlarında Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’e bayrağa sarılı Kur’an-ı Kerim hediye ediliyor, o da seçim kürsüsünden bayrağa sarılı Kuran-ı Kerim’i öpüp başına koyuyordu.
Bunu izleyen ahali ise meydanda coştukça coşuyordu.
Meydanlarda arka kapağının içyüzünde “Adalet Partisi’nin hediyesidir” yazılı Kuran-ı Kerim’ler de dağıtılıyordu.
Kütüphanemde öyle bir Kuran-ı Kerim bulunmaktadır. İbret-i âlem olsun diye saklamaktayım”. Tarhan Erdem

4https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/kuran-la-siyaseti-ilk-demirel-yapmisti-289565574
(5) Cumhuriyet Pencere İlhan Selçuk 3.10.1966
(6) "Yurtdışı Hizmetleri Konferansı-“Küresel Gelişmeler Yeni Perspektifler" başlıklı panelde devlet'in derdest ettiği Diyanet İşleri Başkanı İbrahim B. Elmalı’nın Tunus gezisi hakkında, Mart 2012 de konuşan,    Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, 1965 yılında yaşanan ibretlik bir olayı anlattı:
“…gerekirse derdest edilerek Türkiye'ye gönderilmesi' şeklinde acıklı bir nota gidecektir Libya büyükelçiliğine. Sayın Başkan Türkiye'ye dönecektir ve kendisinden behemehâl görevinden ayrılması istenecektir. O da görevinden ayrılmayacaktır ama iki ay sonra Bakanlar Kurulu kararıyla ilk defa görevine son verilen bir başkan olacaktır İbrahim Bedrettin Elmalı”.
https://www.haber7.com/guncel/haber/858506-devletin-derdest-ettigi-diyanet-isleri-baskani
(7)http://www.gercekhayat.com.tr/kapak/diyanetin-aci-tarihi/
(8) Mehdi (İslam'da Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hâkimiyetini gerçekleştireceğine inanılan kurtarıcı kişi)
(9)https://www.evrensel.net/haber/395083/mehdi-gelecek-diyen-tanriverdinin-seriat-devleti-aciklamasi-meclise-tasindi

Çok Yazık Allah Chp'ye Akıl Ve Fikir Versin!
Bugün, haberlerde duyunca kulaklarımıza inanamadık.
CHP Milletvekili Prof. Dr İbrahim KABOĞLU; öyle bir laf etmiş ki, bir çuval inciri mahvetmiş.
KABOĞLU, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması tartışmalarına katılarak diyor ki; ”Benim görüşüme göre Topkapı Sarayı da müze olarak korunmalı,  Ayasofya da müze olarak korunmalı,  hatta Sultan Ahmet de müze olmalı çünkü bunlar artık bizim kendi şeyimiz değil,  kendimize özgü değil,  insanlığın ortak mirasıdır bunlar.”
Bu söz çok açık, hiç düzeltilmeye muhtaç değil.
KABOĞLU; açıkça, Ayasofya gibi Sultan Ahmet Camisinin de müze olmasını ve müze olarak korunmasını talep etmektedir. Sanki cami olarak kalırsa korunmayacakmış gibi.
Bu beyanın sırası mı şimdi?
İnsanların azımsanamayacak bir bölümü, şu anda  müze olan ve kökten bize ait bir eser olmayan Dünya kültür mirası Ayasofya'nın dahi cami olarak ibadete açılmasını istiyorlar, siz ise;  AKP ve bugüne kadar gelmiş ve geçmiş sağcı tüm iktidarlar tarafından, haksız ve gerçek dışı olarak,  camilerin kapatılarak ahır yapılmasıyla suçladıkları CHP'nin bir milletvekili olarak, parlamentoda bir konuşma yapıyorsunuz ve Sultan Ahmet gibi önemli bir caminin müze yapılarak müze olarak korunmasını dile getirebiliyorsunuz.
Bu kadar siyasi ve politik körlüğe ve cahilliğe pes doğrusu.
Sayın KABOĞLU'nun kötü niyetli olmadığını biliyoruz. Ama,  halkının ve seçmeninin büyük bir bölümünün hassas ve duygusal oldukları konuların, doğru da olsalar,  siyasette yüksek sesle dile getirilmelerinin partiye verebileceği zararları düşünerek, Sayın KABOĞLU'nun böyle talihsiz bir beyanda bulunmaması gerekirdi.
Siyaset sosyolojisinden ve tolum psikolojisinden habersiz böyle bir beyan,  hem konuşmacı ve hem de partisi CHP adına hiç iyi olmamıştır.
Günümüzün yükselişteki ve en büyük iktidar alternatifi CHP; AKP ve yandaşlarına büyük bir koz vermiş bulunmaktadır.
AKP'nin aradığı bir çıkış kapısı,  kendisine hediye edilmiştir.
Bundan sonra ERDOĞAN ve yandaşlarını, havuz medyasını dinleyin artık. 
Sabah akşam, CHP Milletvekili KABOĞLU'nun beyanlarını dile getirerek, biz söylememiş miydik, bu CHP camileri kapattı ve şimdi de Sultan Ahmet Camisini kapatarak müze yapacaklarmış diyerek,  başımızda boza pişirecekler.
Kimsenin, kulakları duymadan, halkın hassasiyetlerini düşünmeden konuşmaya hakkı yoktur, CHP son yıllarda, her görüşten kitlenin, bugüne kadar görmediği teveccüh ve beğenisini kazanmaya başlamışken, böyle densiz konuşmalar, doğru ve iyi niyet içerseler de,  CHP'ye zarar verecektir.
Koskoca bir anayasa profesörünün bu basiretsiz tutumu sergilemesini kabul edemiyoruz.
Bu sözlerin düzeltilecek bir yanı asla yoktur.
Biz de, bir hukukçu olarak yorumlayınca, bu sözlerle;  Sultan Ahmet Camisinin dahi ibadete kapatılarak, Ayasofya gibi müze olarak korunmasının dile getirildiği sonucunu çıkardık.
Bu itibarla, gereği yapılmalı ve partisi adına bu ağır hatayı yapan  İbrahim KABOĞLU,  partiden ihraç edilmelidir.
CHP'ye bir tavsiyemiz olacak, politikanın mektebi yoktur. Politikacı, tabandan yetişerek deneyim kazanarak bir yerlere gelmelidir.
Bırakınız artık, televizyonlarda parlayan, mağdur edilmiş akademisyenlerden politikacı devşirme saçmalığını, son yıllarda hiçbirinden CHP'ye bir yarar gelmedi. Akademisyen ve bilim adamlarından danışman olarak yararlanınız, onları anlamadıkları aktif politikanın içine sokarak,  bilime de partiye de zarar vermeyiniz
Örneğin, Özgür ÖZEL, Manisa gibi küçük bir ilimizden eczacılık yaparak politikaya girmiş, ön seçim kazanarak kendi çabasıyla milletvekili olmuş, hiç tanınmadığı halde, tırnaklarıyla kazıya kazıya Grup Başkan Vekilliğine kadar yükselmiş ve ülkemize kendisini kabul ettirmiş, diğer grup başkan vekili arkadaşlarıyla birlikte,  aslanlar gibi Mecliste partisi adına mücadele vermekte ve güçlü bir muhalefet örneği göstermektedir.
CHP, yerel yönetimlerdeki haklı başarısını ve kazandığı halk nezdindeki desteğini, böyle kolay hatalarla kaybetme lüksüne sahip olmadığı gibi, bu lükse hiçbir milletvekili de sahip değildir.
İçinde bulunduğu toplumun, dini hassasiyetlerini bilmek, gözetmek ve bunlara saygı göstermek, AKP ve yandaşlarının eline koz vermemek, aklı başındaki, politikadan anlayan  her CHP'linin asli görevi olmalıdır.

Güner Yiğitbaşı

11/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

ABD de Zenciler de Kızılderililer de aşağılanırdı
ABD de siyahî George Floyd polis Derek Chauvin tarafından boynuna diz kapağı ile sıkılarak öldürülmesi sonunda gelişen protesto olaylarını izliyor olmalısınız.
300 yıl kadar önce, Afrika yerlileri teker teker Afrika’dan yakalanıp gemiler dolusu zincire vurularak ABD ne götürüldüğünü de anımsayınız. 300-200 yıldır ve de Amerika’nın keşfinden (1492 den) bu yana, Amerikan yerlisi Kızılderili ile Amerika’ya taşınan zencilerden milyonlarca siyahî ve Kızılderili katledilmiştir.  İşte 300 yıldır, Amerika’ya taşınan zenciler ile Kızılderililer köle gibi kullanılmış, alınıp satılmıştır. O günden bu güne kadar onlar dışlanmış, aşağılanmış insanlardır. Bu öldürme ve protesto olayları sürerken, Sunay Akın’ın Kız Kulesindeki Kızılderili kitabından Amerikalı Kızılderililerle ilgili şu nota rastladım.
1834 te Paris’teki Doğal Bilimler Akademisinde, Amerika’dan gelen yolculara Amerika’dan “yük” olarak dört Kızılderili hibe edilir (Bir mal, bir eşya gibi görülen bu insanlar 300-200 yıldır aşağılanırlar, katledilirler). Bu dört zavallı Kızılderili geminin ambarına, bir eşya gibi atılır. Paris’e gelince, bu dört Kızılderili yepyeni bulunan bir mahlûkmuş gibi, bilim adamları bir hayvan inceler gibi saatlerce inceleyip gözlemleyerek not alırlar.  Bunun dışında kalan zamanda ise, bir kafese konulan Kızılderililer Paris halkına para karşılığında sirk maymunu gibi gösterirler.(1)
Amerika’nın keşfinden bu yana milyonlarca Kızılderili,  Amerika’ya giden Avrupalılar tarafından katledilir, vatanları ellerinden alınır, nerede ise nesilleri yok edilir.
Afrika kıtasından sömürgelerinden Amerika’ya gemi ambarlarında ayakları zincirlenmiş Zenciler hayvanlar gibi sevk edilmişler. Orada şehir şehir hayvan satar gibi satılmışlar, bunun için köle pazarları kurulmuş.  Mazlum zenciler köleler, bedava işçi gibi kullanılmışlar, her türlü gayri insani muamelelere maruz kalırlar, katledilirler,  öldürenler uzun süre ceza bile almamışlardı.  Uygulanan insanlık dışı işkence, katliamlarla yüz binlerce, milyonlarca siyahî Afrika kökenli insanlar öldürülmüşler. Daha yakın zamana kadar, zenci çocukları, beyazların çocukları ile aynı okula gidemezler, aynı lokantada yemek yiyemezler, yolculuk yapamazlardı. Yargılamalarda yargıçlar daima beyazlardan yana karar verirler, kısaca aşağılanmış, dışlanmış insanlardı zenciler.
Ayrıca ordu içerisinde ayrı tabur şeklinde görev verilen zenciler en kanlı savaşlarda en öne sevk edilmişler, fazla eğitimli olmayan bu siyahî insanlar en önde savaştırılmışlar, yaşamları hiç önemsenmemiştir.
ABD de Zenciler de Kızılderililer de aşağılanırdı

Amerika’da kölelik öylesine doğal hale gelmiş ki, 1750 yılında Amerika’daki bütün kolonilerde kölelik yasası yürürlüğe konulmuş, ondan sonra da kölelik ticareti artarken, Amerika’daki yerli yabancı köle sayısı beyazları bile geçer olmuştur. Birleşik Devletler’deki köle sayısı Amerika kıtasındaki diğer ülkelerde bulunan toplam köle sayısından yer yer daha yüksek bir rakama ulaşmıştır.
Kölelik yasasında utanç verici şu madde bulunuyordu:
….Tüm zenci, melez ve Kızılderili köleler taşınmaz mal olarak elde tutulacaktır. Herhangi bir köle efendisine karşı direnirse sahibi ıslah etmeye çalışırken asi köleyi öldürecek olursa böyle bir kaza hiç olmamış gibi köle sahibi tüm cezalardan muaf tutulacaktır.(2)
 Öte yandan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde aynen şunla yazılı idi:
Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır ve aralarında yaşam, özgürlük ve mutluluğunu arama hakkı gibi Tanrı tarafından onlara verilmiş, onlardan ayrılamaz belirli haklara sahiptirler…Eğer herhangi bir devlet bunları ortadan kaldıran bir hale gelirse, onu değiştirmek veya yok etmek insanların hakkıdır.”
Bu bildiriye karşın, ABD de gerçekten bütün insanlar eşit haklara” sahip midirler? Kesinlikle bu bildiriye uyulmamıştır. Bu bildiriden bu yana milyonlarca Amerikan halkı olan Kızılderililer, günümüze kadar ya katledilmişler, ya köle olarak kullanılmışlar, en ağır haysiyet kıyıcı işlerde, bedava çalıştırılmışlar, emekleri sömürülmüş. Tutuklarken bile öteki beyazlara uygulanmayan en aşağılık muameleye maruz kalmışlar. En son, giden hafta siyahî Amerikan vatandaşı George Floyd’un (46) polis şiddeti sonucu hayatını kaybetmesini anımsayalım.  Polis barbarca eli arkadan bağlanmış ve yüz üstü yatırılmış kıpırdayamaz haldeki o siyahînin “nefes alamıyorum”  diye inlemesine karşın, Polis Derek Chauvin’in eli cebinde umursamaz bir halde o insanın ölümüne vahşice ilgisiz kalışını dehşetle izledik. Bu dehşetli vaka, tüm dünyaya “demokrasi, insan hakları” vurgusu yapan ABD nin ikiyüzlü tavrını dışa vuran en son gerçek bir olaydır.
ABD de Zenciler de Kızılderililer de aşağılanırdı
 
15. Yüzyılda Avrupalılar Amerika’ya ilk ayak bastıklarında, Amerikan yerlileri, karşılarında yelkenli gemilerle ilk kez gelen bu beyazları görünce çok şaşırdılar, sanki gökten yeni tanrılar geldiğini sanarak, onlara diz çöküp bağlılıklarını gösterdiler. Oysa bu ilk gelen eli silahlı Avrupa’lılar yeni zenginlikler, altın bulma hevesinde idiler. Kızılderililer bu gelen “tanrısal” görünümdeki adamlara ne istedilerse verdiler. Sonunda bir gün sürtüşme ve çatışmalar başladı. Kafileler halinde Avrupalılar başta Kızılderililer olmak üzere, İknalar, Astekler, Mayalar olmak üzere milyonlarca yerliyi katlettiler. Avrupa’dan gelenler, bu yerlileri insandan saymıyorlar, av hayvanı öldürür gibi yerli öldürüyorlardı.  O zamanları ölen bir Kızılderili katliamcısının mezar taşında şunlar yazılıdır: “Burada Ynn S. Love yatmaktadır. Yaşam boyunca Tanrının kendisine adadığı 98 Kızılderili’yi öldürmüştür. Yılsonuna değin bu sayıyı yüze çıkaracağını umarken İsa’nın kararında ölümsüzlük uykusuna dalmıştır.”
Amerika’nın gerçek zengin kültürü olan Mayalar, Astekler, İnkalar,  para altın uğruna yok edilmiştir.
Bu nedenle eski Mısır şiirinde şöyle bir dize vardır: “Dünyada ne kadar kötülük varsa başı altındır”. Parayı bilmeyen, altına değer vermeyen Kızılderililer’den Kanada Kızılderilileri paraya “Fransız yılanı” adını takmışlar.(3)
Kızılderili ve zenci kadınlara sürekli tecavüz edilirdi.
Afrika’dan bir av hayvanı gibi yakalanıp gemilere doldurulan zencilerin kadınları daha gemide iken beyaz tüccarlar ve gemiciler tarafından tecavüz edilmeye başlanılırdı. Yorum yapmadan Evrensel’de yazan Mumia Abu Jamal’ın Tecavüz etme hakkı başlıklı yazısından şu iki paragrafı size sunalım:
“… Amerika’nın yerlileri olan Kızılderili kadınlar savaş ganimeti olarak görüldü. Kızılderililerle sürdürülen sözde savaşın bir parçası da kadınlara kitlesel tecavüz edilmesiydi. Aynı şekilde Afrika’dan getirilen kara derili kadınlara köle ticareti yapılan gemilerde tecavüz edilmeye başlandı. Bu kadınların büyük bir kısmı, gemicilerin tecavüzüyle yaşamaktansa azgın dalgalarla dolu okyanusa atlayarak ölmeyi tercih ettiler. 
Kadınlar açısından köle gemileri belki korku merkezleri idi, ama ABD’nin güney eyaletlerindeki fidanlıklardaki yaşam resmen vahşetti. Orada sürekli tecavüze uğradılar. Ne kadar çocuk doğururlarsa o kadar çok köle işçi ortaya çıkıyor ve sömürgeci beyazların zenginliği artıyordu. Köle erkekler de kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddette belli bir rol oynadı. Beyaz köle sahipleri siyah kadınlardan zevklerini alınca onları siyah erkeklere damızlık olarak terk ediyorlardı. 20. yüzyılın başına kadar ABD’de siyah kadına tecavüz bir suç değil, beyaz erkeğin ilk gece kullanım hakkı olarak görülmekteydi”.(4)
Siyah kölelere kaba elbiseler giydirilir, çok basit kulübelerde oturtulur ve tarlalarda eli yamçılı gözlemcilerin kontrolü altında çok çalıştırılırlardı. Georgialı Howel Cobb elinde 1000 kadar siyah köle ile 10 bin dönümlük bir arazide pamuk yetiştiriyor, böylece bedava çalıştırılan kölelerin emeği sayesinde Amerika halkı alabildiğine zenginleşiyordu.
Amerikan başkanlarının bile yüzlerce köleleri vardı, örneğin George Washington, James Madison ve Thomas Jefferson gibi isimlerin çoğu köle sahibi idi, Jafferson’un 600 kölesi vardı.
Siyahilerin girebildikleri mekânlarda tuvaletler ve lavabolar, otobüslerde oturacakları yerler bile ayrıydı. 1955 te Rose Parks adlı bir siyahi kadın yasalar gereği otobüste yerini bir beyaz vatandaşa vermediği için tutuklandı.
Ömürleri boyu köle olarak kalacak siyahilerin beyaz efendilerinden olan gayri meşru çocukları da köle olurdu. Hıristiyan dinine geçmiş olsalar bile kölelikleri değişmezdi. Efendisine direnen bir kölenin öldürülmesinin cinayet sayılmayacağı kanunlarla belirlendi. (5)
ABD de Zenciler de Kızılderililer de aşağılanırdı

Dünyanın en özgür ve demokratik ülkesi bilinen, dünyanın birçok devletine “demokrasi getireceğim” diyerek müdahale eden ABD de acaba kendi yurttaşları arasında özellikle Zenci ve beyazlar arasında gerçekten eşitlik var mıdır? Nasıl demokrasi getireceklerini,  “Orta Doğu’da 22 ülkenin sınırlarını değiştireceğiz” diyerek “Irak’ta, Yemen’de, Afganistan’da, Libya’da daha birçok yerde milyonlarca insanları katlederek gördük, halen bu ülkeler de kan gölü içindeler.  Ve de 300 yıldır Kızılderili ve zenci dışlamaları ve katliamlarını son polisin yaptığı insanlık dışı vahşi zenci katledilmesinde gördük.
Bunu, eli arkadan ters kelepçe ile bağlı yüz üstü yatan siyahî vatandaşı, polisin eli cebinde gayet doğalmış gibi ayakları ile basarak katletmesine bakarak karar verebilirsiniz.

Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız 
Sonnotlar
(1)Kız Kulesindeki Kızılderili Sunay İş Bankası Yayınları Akın sf 90
(2)https://insamer.com/tr/amerikada-ayrimci-politikalar-ve-siyahi-mucadele-tarihi_542.html
(3) Kız Kulesi’ndeki Kızılderili Sunay Akın sf 52-53
(4)Tecavüz etme hakkı Mumia Abu Jamal 5.11.2018 https://www.evrensel.net/yazi/82606/tecavuz-etme-hakki
(5)ABD de ırkçılığın kısa tarihi Sözcü 8.6.2020 Sinan Meydan Sözcü sf 4

Rüzgar Gibi Geçen 50 Yıl
İnsanlar; genç iken,  yaşamın içinde yoğun ve aktif rol üstlendikleri dönemlerde, o hızlı koşuşturmaya rağmen,  yaşamın çok yavaş ilerlediğini, ayların ve yılların bir türlü geçmek bilmediğini düşünürler.
Geleceğe yönelik planlar yaparlar kafalarında, bu planların gerçek olması,  sanki kaf dağına ulaşmak kadar zordur, onlar için.
Çocuklarımız büyüsünler, okusunlar,  hayata atılsınlar, evlensinler, bizler de bir an önce sağlıklı bir şekilde yüzümüzün akıyla emekli olalım ve köşemize çekilerek,  daha sakin bir hayat yaşayalım, ömrümüzü bu şekilde mutlu olarak tamamlayalım diye hayaller kurarız, ama zaman bir türlü geçmek bilmez sanki.
Ama, işin aslı hiç de öyle değildir.
Yıllar ve zaman geçmiyor derken; bir bakmışsınız,  yıllar birbirini kovalamış ve rüzgar gibi gelip geçmiş.
Yaşınız yetmişleri bulmuş, çocuklarınız okumuşlar ve evlenerek kendilerine hayat kurmuşlar, yuvadan uçup gitmişler, torunlarınız olmuş, nesil değişmiş, çoktan emekli olmuşsunuz ve eşinizle baş başa yalnız kalıvermişsiniz.
Zihninizdeki yaşam filminizin makarasını şöyle geriye doğru sarar ve bir gözünüzün önünden film şeridi gibi geçirirsiniz, yaşarken geçmez sandığınız o gençlik yıllarını,  gözünüzün önünden yetmiş saniyede geçiriverirsiniz ve yaşamın, aslında çok hızlı bir şekilde,  rüzgar gibi gelip geçiverdiği gerçeğiyle yüzleşirsiniz.
Bu sefer de,  yaptıklarınız ve yapamadıklarınızla,  yaşamınızın rüzgar gibi hızla akıp geçen yıllarına hayıflanırsınız. Birçok keşkeleri sayıklarsınız. Ama,  iş işten geçmiştir artık.
Değerli okurlar, bunları niçin yazdığımı merak ettiğinizin farkındayım.
2020 senesinin haziran ayının da yarısına gelmek üzereyiz.
Birden aklıma geldi, her ne kadar Ankara Hukuk Fakültesinin son sınıfında, yani mezuniyet senemizde, 68 kuşağının sıkça karşılaştığı öğrenci olayları ve boykotlar nedeniyle, 1970 senesinin Haziran ayında yapılması gereken mezuniyet sınavımız Eylül ayına ertelenmiş ve 1970 yılının Haziran ayında A. Ü. Hukuk Fakültesinden mezun olmamız gerekirken, güz döneminde mezun olmuş isek de; normal koşullarda, 1970 senesinin Haziran ayı sonunda mezun olacağımız düşünüldüğünde, benim ve sevgili sınıf arkadaşlarımın Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmalarından bu yana,  tam 50 sene geçmiş bulunmaktadır.
Haziran. 2020 itibariyle,  50. mezuniyet yılımızı kutluyoruz.
Geçmez sandığımız yıllar, farkında olmadan  ne çabuk geçmiş, şöyle geriye dönüp bir baktığımızda, sanki dün gibi.
Tabi,  bu rüzgar hızında geçen 50 yıl,  acımasızlığını göstermiş ve aramızdan,  çok değerli birçok hukukçu sınıf arkadaşımızı da beraberinde sonsuzluğa götürmüş bulunmaktadır.
1970 AÜHF mezunlarını,  ulu bir çınar'a benzetirsek, bu koca çınar, yılların ve doğa kanunlarının gereği olarak bazı aşınmalara uğramış,  çınarın bazı dalları kırılmış ve bazı yaprakları dökülmüş olsa da,  çınar'ın ana gövdesi, henüz dimdik ayakta olup, hayatta kalmayı başaran bizler için, buruk da olsa hayat halen devam etmektedir.
50 yıl önce Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olarak; 12 Mart 1971, 12. Eylül. 1980 askeri darbelerinin antidemokratik olağanüstü ve ağır koşullarında ve sonrasında yargıç, savcı, avukat, hukuk müşaviri, idareci, diplomat,  emniyetçi, devletin çeşitli kademelerinde bürokrat olarak,  ülkemize başarıyla üstün hizmetlerde bulunan tüm 1970 mezunu arkadaşlarımın 50 mezuniyet yıllarını yürekten kutluyor, bundan sonraki yaşamlarında kendilerine sağlık ve mutluluklar, hayattan koparak aramızdan ayrılan arkadaşlarımıza da, Allahtan rahmetler diliyorum.
Son söz olarak şunu da üzülerek söylemek zorundayım.
1970 Ankara Hukuk Fakültesi mezunları olarak; çoğumuzun,  unumuzu eleyip eleğimizi duvara astığımız, hayatımızın son demlerini yaşadığımız içinde bulunduğumuz bu dönemde; yargının,  hak, hukuk ve adaletin yok edildiğine, yargı bağımsızlığının ayaklar altında çiğnendiğine, yargıya güvenin kalmadığına, adaletin çöktüğüne, Cumhuriyet Savcılarının ekseriyetinin,  cumhuriyetin savcısı olduklarını unutarak, birilerini memnun etmek adına,  hukuk dışı iddianamelere ve tutuklama taleplerine imza attıklarına, bazı yargıçların da yasal koşulları olmadığı halde önüne gelen herkesi, kolaylıkla ve acımasızca tutukladıklarına tanık olmak en büyük üzüntümüzdür.
68 kuşağından gelen, çok değerli ve  iyi hocalardan, çok  iyi eğitim alan, çok iyi hukuk nosyonuna ve bilgisine sahip olarak yetişen  1970 yılı mezunu gerçek hukukçular olarak, ülkemiz ve hukuk adına çok üzgünüz, yüreğimiz yaralı ve kırgınız.

Güner Yiğitbaşı

06/06/2020
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Din adamı farkı
Laik Devletin laik din adamı
Laik devletin din adamı ile dinsel devletin din adamlarının söylem ve davranışlarında farklılık olduğunu, ABD de siyahî George Floyd polis Derek Chauvin tarafından gırtlağının sıkılarak öldürülmesi sonunda gelişen bir olayda farkına vardım.
ABD Başkanı Donald Trump, zenci vatandaşın polis tarafından öldürülmesi ertesinde dalga dalga gelişen şiddetli protestolar karşısında ürkmüş olmalı ki, Başkan panikleyerek eline aldığı İncil’le bir kilisenin girişindeki panonun önünde görünmesi laik grupların şiddetli eleştirisine neden olmuştu. Ayrıca, bu İncil-kilse şovuna en ciddi tepkiyi din adamları verdi. Şiddetli protestolardan yılan, belki de korkan Başkan Trump’un bu din-İncil gösterisine sığınmasına karşı, Washington Kilisesi Piskoposu Marianne Budde,  laik düşüncesi ağır bastığı için “çileden çıktım, bizim ahlaki liderliğe ihtiyacımız var ve O yaptığı her şey bizi bölüyor”,  diyor.
Din adamı farkı

Daha sonra Başpiskopos Michael Curry de, Başkan Trump’un bu siyasi şovu karşısında tepkisini göstererek, “bir kilise binasını ve kutsal kitabı siyasi amaçla kullanmaktadır”  diyor. Acaba bizde de, böylesine laikliği bu denli savunan din adamımız var mıdır? Bizdeki din adamları, laiklik aleyhinde, laikliği getiren Atatürk aleyhinde durmadan, Atatürk düşmanlarına gaz veren dedikodular üretmekteler. 
Bir zenci kökenli elleri arkadan bağlı yere yatırılmış savunmasız vatandaşın polis tarafından katledilmesini haklı olarak protesto eden vatandaşlarını Başkan “teröristler” diyerek suçlamıştı. Sonrasında hızla ve şiddetli olarak gelişen protestolar karşısında kiliseye İncil’e sığınması din adamlarını bile çileden çıkarmıştı.
Bizdeki bir din adamı da böyle
Bakınız, laik, özgür devlet ve vatandaşların bulunduğu ABD de iktidarda bulunan bir lidere karşı özgürce tepkisini koyan din adamları bile dinsel şovu eleştirirken, aynı özgür tepki ve davranışın Türkiye’de olup olamayacağını bir düşünün. Günümüzde bu mümkün mü?
Görevinde laikliği savunan komutanlardan eski Genel Kurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın vefatı sonrası Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Burhan İşliyen’in sosyal medya hesabından “Ey mevta” diyerek yaptığı paylaşımını içimiz sızlayarak izledik.  Ne hazin ki, Atatürk’ün Laik TC nin kuruluşunda kurulan Diyanet İşleri Başkanlığında çalışan bir görevlinin
Atatürk’ün izinde giden, onun laiklik devlet ruhunu taşıyan en büyük komutanının vefatında paylaşımı ne kadar acı bir durum. Laikliğin erdemini ancak çağdaş düşünceli insanlar bilir.
Oysa görev yaptığı döneminde ABD himayesinde PKK ya Irak’ın kuzeyinde Çelik Harekatı ile en büyük darbeyi vuran, görev yaptığı sırada TSK dan en çok FETO’cuyu eleyen Karadayı’ya yönelik  paylaşımda Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı İşliyen şu ihanet mısralarına ortak oluyordu:
Ne kadar büyüktü dindara kinin,
Hacıya, hocaya uzardı dilin.
Konuşsana mevta bitti mi pilin?
Oksijen tüpleri yok tabutların,
Söyle de bir nefes versin putların”.
Toplumu,  Laik Cumhuriyete,  Atatürk’e, onu savunan komutanlara karşı kin ve düşmanlık telkin eden sözde bu şiire, Diyanette görevli bir yetkilinin ortak olması üzüntü vericidir. Bir kere hiçbir komutan dindara karşı kini yoktur, olmamıştır. Atatürk ve ondan sonra gelen komutanlar,  din sömürücülerine, dini kullananlara karşı olmuşlardır.
Din adamı farkı

Hele son mısrada “putların” derken kesinlikle Atatürk’ü ima etmektedir. Ülkemizin kurucu önderi, ulusal kahramanı Atatürk’e yapılan bu “put” benzetmesi, onu kötüleme, düşmanlaştırma amacından başka bir şey olamaz.  Anlaşılan o ki, bu örnek ve nice Atatürk’ü kötüleyen eylemler Atatürk düşmanlığını yaymaktır. Zaten ne demişti bir yetkili “iki ayyaş”; bu söz ve davranışlar, Atatürk düşmanlığının sinyalini yandaşlarına vermektir.
Çünkü onlar biliyorlar ki Atatürk’ün dediği gibi, “bu ülkeye yapılan en büyük kötülük din kisvesi altında yapılmıştır” özdeyişin bilincinde idiler. İnceleyin tarihimizi, tüm darbeler, Cumhuriyete musallat olan kötülükler din kullanılarak yapılmıştır.  Laiklik, erdemli çağdaş yönetimlerin aydınlanma özüdür, mayasıdır;  laiklikten şaştınız mı irtica, yıkım, gerilik gelir. Tüm İslam ülkeleri bunun sancısı ile kıvranmaktadır. Şimdi de Türkiye’de 18 yıldır yönetimde “dinci kinci nesil yetiştireceğiz” diyen, dini ve dincileri ön plana çıkaran bir yönetim bulunmaktadır.
Bu çirkin paylaşım için bir vatandaş da meşhurların şu mizahi taşlamalı şiirlerle cevap veriyor:
Olmayasın karaktersiz
Çok konuşan yerli yersiz
Adın doğru kendin hırsız
Karanlıkta dolaşırsın…
(Aşık Veysel),
Fikrimi sarsmadı şimdiye değin
Arsızca sözleri bilmem ne beyin
Bana çifte atan şaşkın eşeğin
Kendi çiftesiyle beli kırılır
(Rıza Tevfik),
………………
Bize kâfir demiş müftü efendi
Dutalım ben ana diyem Müselman
Varıldıkta yarın divan-ı Hakk’a
İkimiz de çıkarız anda yalan
(Nefî),
Çok da mağrur olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezâran mest-i mağrûrun humârın görmüşüz
(Nâbi),
https://veryansintv.com/diyanetin-ikinci-adamindan-tepki-ceken-paylasim/
Gezi Parkında cesur bir imam
İsterseniz geriye dönemlim 2013 teki “Gezi Parkı” olaylarına ve orada bir din adamımızın başına gelenleri hatırlayalım.
Her uygar devlette protesto etmek her yurttaşın hakkıdır. İşte bu protesto hakkını kullanmak için,  çevresel için başlatılan protestoya binlerce kişi katılmış; protestoya katılanlara, tıpkı Trump’ın “teröristler” dediği gibi, zamanın Başbakanı RTE de “teröristler” demişti. Üstelik bizzat Başbakan tarafından “Dolmabahçe Camisinde içki içtiler, başörtülü bacımıza saldırdılar” diyerek protestocular suçlanmıştı.
Dolmabahçe Camisi İmamı Halil Necipoğlu, bu iftirayı yalanlamış, cami içinde alkol kullanan görmedim” demişti. Zamanın muktedirleri de, “vay sen benim yalanımı nasıl çıkarırsın” der gibi, intikamcı bir tavırla din görevlisi Halil Necipoğlu uzak bir yere hemen sürülmüştü.
Acaba, ABD de Başkan Trump’u eleştiren papaz başka yere sürülmüş müdür. Eleştirinin, protestonun demokratik bir hak olan ülkede olmasa gerek.
Bu yazımda asıl vurgulamak istediğim şudur, aradaki farkı görebiliyor musunuz, bir din adamı (ABD de) özgürce başkanı eleştirip laikliği savunuyor; biz de ise dini siyasete alet eden Başbakanın yalanını çıkardığı, doğruları söylediği için cezalandırılıyor.
Bırakın bunu, acaba bizde de laikliği savunan, dini siyasete alet eden siyasileri eleştiren bir din adamımız var mıdır ki.  Fikir ve ifade özgürlüğü, laikliğin erdemi burada önem kazanıyor.  Şöyle bir dünyaya bakınız, fikir ve ifade özgürlüğünün alabildiğine özgür olduğu, devletin laik düzen üzerine oturduğu devletlere bir bakın, hepsi de çağın ilerisine geçmiş devlet ve milletlerdir. Batı ülkeleri böyledir, her alanda çağın ilerisine geçmiş çağdaş devletlerdir. Bir de fikir ve ifade özgürlüğünün olmadığı, laikliğin öcü görüldüğü, ne ki “laiklik dinsizlik” olarak görüldüğü Müslüman ülkelerine bir bakınız, hepsi de çağın gerisinde kalmış, tek adamla yönetilen fakir ülkelerdir.

Din adamı farkı

Eski TBMM Başkanı Cemil Çiçek de şöyle diyor: “Bu ülke, siyaseten ve dinen kandırılmışların ülkesi”.
Bu da bizden başka bir din adamı
Aşağıda anlatacağım Patriğin konuşmasını vermeden önce, oğlumun tanık olduğu ve bana anlattığı bir cami imamımızın konuşmasını anımsadım. Oğlum Ü.B.K.  Ankara Gaziosmanpaşa’da AB, IMF delagosyonlarının kaldığı binanın karşısındaki camiye Cuma namazı kılmaya gider.  (Oğlum o binada koruma olarak çalışıyor). İmam cuma vaazında bakıyor ki, cemaatin birçoğu yabancı kökenli insanlar. Türkçe vaazında imam,  her cümleyi söyledikten sonra onlar da anlasınlar diye İngilizcesini de söylüyor. Duyunca şaşırdım, böylesine bizde aydın bilgili imamlar da var mıymış diye sevindim.
İstanbul’da Cem Vakfının 17. Kuruluş Yıldönümü gecesinde Türkiye Ermenileri Patriği adına Peder Zaven Bıçakçıyan davet üzerine toplantıda şu konuşmayı yapar:
“-….. Bu gün eğer biz sorunları yaşıyorsak, bakmak ve korumakla yükümlü olduğumuz insanı ve doğayı göz ardı ettiğimizden, sıhhatli bir şekilde sevgi ortamının oluşması gerekiyor, güven ortamının oluşması gerekiyor, eşitlik ortamının oluşması gerekiyor. Bu sorumluluk tamamen insana verilmiş bir görevdir.
Sayın başkan, göçler başladı kuraklık yüzünden. Bu gün o kuraklık insanın yüreğinde başlamıştır ve o kuraklık yüzünden insanlar birbirini dışlıyor. Çünkü bir insanın istirahat edebileceği, huzur duyabileceği başka ülkeler değildir, başka bir insanın yüreğidir. (alkışlar). Onun için kanunların bana verdiği hakları istemiyorum ben, ben yüreğinizde yer istiyorum. Eğer ben sizin yüreğinde isem, size ait olan her şey benimdir. Ama yürekte değilsem, hiçbir şey bana ait değildir, ben dışlanmışımdır. O aradığımız güzellikler, barış, sevgi neden yok, dedim, bunun iki tür insandan kaynaklandığını söyledim. Birisi din adamlarından, diğeri de politikacılar yüzünden (alkışlar). Çünkü din adamları vaaz ettiklerini yaşamıyorlar, politikacılar da vaad ettiklerini yerine getirmiyorlar”(alkışlar)
Bu gün ülkemizde hangi camideki imam vaazında, İstanbul’lu hemşerimiz Zevan Bıçakçıyan gibi böylesine bir empati yaparak, siyasetçileri ve din adamlarını (imamları) eleştiren konuşma yapabiliyor. Din adamlarının görevi siyasilere yaranmaktan ziyade, doğruları çekinmeden, korkmadan söylemelidir.

Cevat Kulaksız 


Cevat Kulaksız 
AHIR ZAMAN ŞEYHLERİ
Durmaz keramet satar
Ahir zaman şeyhleri
Her gün battıkça batar,
Ahir zaman şeyhleri

Farzı geriye atar,
Nafile oruç tutar,
Dini paraya satar,
Ahir zaman şeyhleri

Beline kuşak bağlar,
Sözleri yürek dağlar
Para toplarken ağlar,
Ahir zaman şeyhleri

Ağlaması göz boyar,
Her gün ayağı kayar,
Kendini adam sayar,
Ahir zaman şeyhleri

Başına sarık sarar,
Kendine mürit arar,
İlmi yok neye yarar,
Ahir zaman şeyhleri

Dünyaya kucak açar,
Zoru görünce kaçar,
Her yere küfür saçar,
Ahir zaman şeyhleri

Şeyhlik ulu bir iştir,
Hakka doğru gidiştir
Yaklaşılmaz ateştir,
Ahir zaman şeyhleri

Salih şeyhler nerdedir,
Kötüler her yerdedir,
Hak yoluna perdedir,
Ahir zaman şeyhleri.
Ahmet Yesevi (1093-1166)  Demek ki şeyhler, bin senedir şimdiki gibi din adına çoğu toplumları sömüren, rahatsız eden kimselermiş.

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget