Son yıllarda camilerde cenaze törenlerinde alkış olayı eleştiriliyor, buna büyük oranda tepki gösterenler var. Hele az da olsa “türkülerle gömün beni” türküsünün avazını çok seven kimseler “türkülerle gömün beni” diye vasiyet ettiklerini de duyuyoruz.
Türklerin Orta Asya’da inandıkları Şamanizm’de ölüm bir son
değil, ruhun başka bir dünyaya yaptığı kutsal bir yolculuk olarak kabul edilir.
Şamanlar, ruhun güvenli bir şekilde öteki aleme geçmesini sağlamak ve kötü
ruhları uzaklaştırmak amacıyla cenaze törenlerinde şaman davulu eşliğinde bir
ibadet gibi ritüeller gerçekleştirirler. Ayrıca o yılların yazılı birçok
kaynaklarda, bir kimse bir başkası için dua etmek hoşnutluğunu bildirmek
isterse ona şöyle dua ettiğini okumuştum: “Tanrı sana alkış versin”, veya
“Gök Tanrı sana alkış versin”. Alkış sözcüğü genelde övme beğenme
anlamına da geldiği görülmekte. [i]
Eski Orta Asya kültüründe,
Türkler 8 yüzyıl öncesinde İslam ve cami ile tanışmadan önce Orta Asya’da iken inançları
gereği davulu kutsal sayarlardı. Günümüzde bile şaman inancı olan Orta Asya’nın
ıssız vadilerinde Şaman inancını sürdüren topluluklar bulunmakta. Şaman ayini
yapan lider süslü davulu ile cenazelerde öteki şölenlerde dansa benzer
ritüelinde döne döne gösteri yapar. Davulun kutsal sayılması edeni ile bir
komutan önemli bir yere geldiği zaman ona obanın Şaman lideri tarafından davul
ve tuğ verilirdi. Orta Asya Şaman kültüründe cenazeler, cesetten şeytanı kötü
ruhları uzaklaştırmak için davul çalarak defnedilirdi. Şimdi bile Orta Asya’nın
kuzey bölgelerinde kuytu vadi yerleşkelerde yaşayan topluluklarda Şamanizm ve
davul çalma ritüeli halen sürdürülmekte.
İbadethanelerde
camilerde alkışın tarihi
Bazı camilerde cenaze törenleri yapılırken ölen kişinin
kültür durumuna göre alkış olayına rastlıyoruz, buna bazı tutucular tepki
gösterse de zaman zaman buna tanık oluyoruz.
Burada Sayın Soner Yalçın’ın Tağut adlı kitabından ilginç
alıntılar yapalım.
II.Abdülhamid’in
sarayında “alkış bölüğü vardı”
Osmanlı’nın Duraklama ve Gerileme Devirlerinde bazı
padişahların saraylarında seçkin dalkavukçuları varken Osmanlı’nın yıkılış
yıllarının padişahlarından II. Mahmud’un sarayında “alkış bölüğü” vardı. Yine
bazı Osmanlı saraylarında padişahlar geleceği öğrenmek için falcılarından
üfürükçülerden medet umuyorlardı.
Avrupa’daki ülkeler matbaanın, bilimin, sanayi devriminin,
çağdaşlığın ivmesini yakalayıp hızla her sahada ilerlerken, Osmanlı
saraylarında padişahların nelerle uğraştığını ibretle öğreniyoruz. Güya padişah
halk nazarında itibarını artırmak için alkışçılar tutardı.
“Şeyh Tevfik Efendi, II. Abdülhamid’in “baş/ser
alkışçısı” idi. Sarayda altı kişilik alkış bölüğü vardı! Padişah Cuma
namazını kılmak için saraydan çıkarken ser er alkışçısının işaretiyle, alkış
çavuşları bağırarak şöyle derdi: “Uğrun hayır ola, yaşın uzun ola, hak
teala efendimize ömürler vere, devletinle çok yaşa” …Padişah camiye
varınca bu kez şöyle alkışlanırdı: “Yardımcın Allah ola,
yaşın uzun ola, hak Teâlâ efendimize ömürler vere, devletinle çok yaşa” …
II. Abdülhamit sonradan son sözü “Padişahım şevketinle, devletinle bin
yaşa” değiştirdi! Namazdan sonra “büyük alkış” denen “uğurun
hayır ola” denirdi. Halk da söylenenlere eşlik ederdi.
Bayram namazında, Kadir gecesinde de benzer alkış
merasimleri yapılırdı: Camiye giderken “uğurun hayır ola”; camiye
varınca “yardımcın Allah ola”, camiden çıkarken “uğurun
hayır ola”, saraya girerken “yardımcın Allah ola”…
Sarayın alkışçıları böylece padişaha alkış tutup onu çokça överlerdi.
Kültürümüzde camide “alkış” geleneği var. Şemseddin Sami,
Kamus-ı Türki adlı eserinde “alkış” terimini “el çırparak
bülendavaz ile (yüksek sesle) bağırarak edilen takdir ve tahsin (değer verme,
beğenip güzel bulma) şeklinde açıkladı. Türk tarihinde “alkış”
insanların kendileri, yakınları ve sevdikleri için övgü, kutsama, iyilik
dilemek amacıyla söyledikleri kalıplaşmış sözlerdi. Tanrıya seslenmeydi, sözlü
kültür geleneğimizdi. Zamanla yazıya döküldü: 158 adet Türkçe Mezar ve kaya
taşlarından oluşan Yenisey Yazıtları’nda “alkış” var;
övgü-kutsama-iyiliklerini sayma anlamında.
Kaşkarlı Mahmut!un Divanü
Lügati’t-Türk sözlüğünde de “alkış”, övgü ve dua olarak
tanımlandı. “Ol begg alkış berdi” …Yani o beyi övdü…
Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig eserinin yedi
yerinde “alkış” geçiyor.
Alkış Dede Korkut Kitabı’nda da geçiyor: “Dedem Korkut,
Basat’ın Tepegöz’ü öldürdüğü destanda, “Basat’a akış virdi” diyor. Eski Türkçe “alka” övmek, kutsamak fiilinden
“iş” son ekiyle türetildi; “övgü”, “değer verme” anlamında.
Selçuklularda “serhenk” denen çavuşlar “alkış”
tan sorumluydu. 14. Yüzyılda “Işkname”de “Atadan böyle
midir bana alkış/ Hasret oduna yanam yaz kış” deniyor. Eskiden “alkış”
sözle, yazıyla yapılırdı.
Biçimi ne olursa olsun günümüzde alkışın taşıdığı anlam
yüceltmek, onaylamak, övmek, kutsamaktır. Alkış salt iki eli birbirine vurma eylemi
değil; kültürümüzde derin bir anlamı var. Alkış tezahürat değildir. Seyirciyi
etkilemek, coşturmak için Romalı oyun organizatörlerinden miras, içten
pazarlıklı “şakşak” ile “alkışı” birbirine
karıştırmamalıyız…Eskiden camiler salt ibadet yapılan yer değildi, alkış bir
duadır”.
İlahiyatçı Prof. Dr. Yaşar
Nuri Öztürk bir videoda şunları söylüyordu:
“Hazreti Peygamber zamanında maaşlı imam yoktu, bu günkü
manada cami yoktu. Cami Peygamberin mektebidir, karargahıdır. Camide
toplananlara para ile namaz kıldıran bir memur yoktur. Maaşla namaz kıldıran
yoktur, maaşla bir namaz kıldıranların kıldıkları namazları fasıktır,
iadeleri gerekir. [ii] Yatıp kalkıyor camilerde verdiği
vergilerle orda birilerine maaşlar vererek, namaz kıldırıyor bu namaz geçerli
değildir. İslam fıkhının tarih boyunca herhangi derecedeki herhangi bir müştehiydi[iii]
para ile namaz kıldıran adamın kıldırdığı
namaz geçerlidir dememiştir. Bunu yani maaşla namaz kıldırmayı 14. Yüzyılın
başlarında Osmanlı icat etti, o güne kadar yok böyle bir şey. İbadetler
alanında iştihat yapamazsın peygamberin yaptığının aynısını yapacaksın”. [iv]
Kulaksız kulcevat599@gmail.com
SONNOTLAR
[i]https://www.google.com/search?q=%C5%9Famanlar+cenazeyi+davulla+defnederler&oq=%C5%9Famanl
ar+cenazeyi+davulla+defnederler&gs_lcrp=EgZjaHJvbWUyBg
[ii] Fasik
Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan, günah işlemeyi alışkanlık haline getiren
veya büyük günahları açıktan işleyen kimselere verilen isimdir. İtaatten çıkmak yoldan sapmak
[iii] İslam
hukukunda ayet ve hadisleri derinlemesine inceleyerek, hakkında açık hüküm
bulunmayan konularda din ve hukuki hüküm (içtihat) çıkarma yetkisine sahip en
üst düzey din bilginlerine müçtehit denir
[iv] Kaynak:
Tağut Soner Yalçın. Kırmızı Kedi Yayınları 2024

Yorum Gönder