Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Vergi'de adaleti sağlayacağız ama nasıl?

Bugün (02/09/2026) benim için bir ilk.

 

Zira, bugüne kadar hiçbir siyasi partiye üye olmamıştım.

 

Bu kuralımı bozarak, hayatımda ilk kez bugün, Yeni Parti'ye üye oldum. Şu an itibariyle Yeni Parti'nin (54202631) nolu üyesiyim.

 

Bu yazımı sorumlu bir Yeni Parti üyesi olarak yazıyorum.

 

Bugün, Sayın Genel Başkanımız, yeni açılan genel merkez binasında il başkanlarına hitaben bir konuşma yaptı ve Yeni Parti'nin niçin kurulduğunu ve neler yapmayı planladığını nazari olarak izah etti.

 

Bir yazının boyutlarını aşacağı için, beni ve tüm halkımızı bir vatandaş olarak çok yakından ilgilendiren vergi adaleti üzerinde duracağım.

 

Genel Başkanımız iktidara geldiğimizde vergi adaletini sağlayacağız hayata geçireceğiz sözünü verdi. Halkımızın, yapacağız edeceğiz gibi vaat içeren ancak çözüm için somut bir öneri getirmeyen geleceğe dönük sözlere pek kulak asmadığını, herkes gibi sayın genel başkan da mutlaka biliyordur. Eminiz ki; önümüzdeki günlerde vergi adaletini sağlayacak olan somut çözüm yolları da halkımızla paylaşılacaktır.

 

Biz somut çözüm yollarının paylaşılmasını beklemeden, vergi adaleti açısından bazı sorular soracağız ve bu soruların cevapları, sanırım somut çözüm önerileri içinde yer alacaktır.

 

Bize göre bu ülkenin en önemli sorunu, diğer sorunların da sebebi olan, vergi adaleti sorunudur.

 

Devlet halkına hizmet götürür, bunun için vardır. Kamu hizmetlerinin yapılabilmesi için de çok doğaldır ki; gelire, paraya ihtiyaç vardır, kamu hizmetlerine(giderlerine) harcanacak olan kamu gelirlerinin en önemli unsuru, halktan vergi almaktır.

 

Ama, alınacak olan bu vergilerin adil, makul ve herkesin kazancına ve gelirine göre olması da bir anayasa kuralıdır.

 

AKP ve hatta daha önceki iktidar dönemlerinde verginin adil bir şekilde alındığına, vergide adaletin sağlandığına tanık olmadım ben.

 

Vergide adaleti sağlamanın ilk şartı; kazançlarına bakılmaksızın, mal ve hizmet alımlarından dolayı her vatandaştan eşit olarak alınan vasıtalı vergilerin cins ve oranlarının azaltılarak veya bazı temel mal ve hizmet alım satımlarından tamamen kaldırılarak toplam vergi içindeki oranının asgari düzeye indirilmesidir.

 

Örneğin; soframızdan atamayacağımız, bir zamanlar aç kalırsam peynir, zeytin ekmek yerim doyarım dediğimiz, çok temel gıda maddeleri olan ülkemizde üretilen bildik yerli beyaz peynir, çökelek. lor ve Zeytin’den alınan KDV'yi tamamen kaldıracak veya çok sembolik bir düzeye indirecek misiniz?

 

Marka, motor hacmi ve beygir gücü itibariyle ülkemizin yol durumları ve hız tahditleri nedeniyle gerçek anlamda lüks ve özel olan otomobiller hariç, bugün artık lüks olmaktan çıkan, sayıları,  ülkelerin medeniyet ve gelişmişlik ölçüsü olarak değerlendirilen belli motor hacimlerini ve beygir güçlerini aşmayan, örneğin;  elektrikli ve akaryakıtla çalışan 1100-1600 cc motor hacmini ve azami 150 beygir gücünü aşmayan otomobillerden alınan Özel Tüketim Vergilerini(ÖTV) tamamen kaldırarak sıfıra indirecek misiniz?

 

2025 senesine kadar alım satımlarından sıfır ÖTV alınan, bugün ise yanılmıyorsam %8 oranında ÖTV alınan gerçekten çok özel amaç taşıyan çok dar ve servet sahibi kişileri ilgilendiren yat, tekne, kotra ve gezinti gemilerinden gerçek anlamda ve büyük oranlarda ÖTV alacak mısınız?

 

Zaruri harcama olmayan lüks ve keyfe keder, çok özel Pırlanta elmas inci gibi lüks ve değerli ziynet eşyalarından alınan KDV oranını artıracak ve hiç alınmayan sıfır  ÖTV vergisini, hem de yüksek oranlarda almaya başlayacak mısınız?

 

Bugün için her medeni insanın özel araçlarında, ticari araçlarda, nakliye araçlarında ve çiftçinin traktöründe kullandığı ve artık lüks ve özel bir tüketim olmayan benzin ve motorinden alınmakta olan Özel Tüketim Vergisini (ÖTV), bazı koşullarda gemilere verilen akaryakıtlarda olduğu gibi, sıfır yaparak kaldıracak mısınız?

 

Vergiyi gerçek usulde tabana yayan, hizmet ve mal alım satımlarından ziyade, gerçek kazançları vergilendiren, vasıtalı vergileri çok aza indiren, vergi denetimlerini çok iyi yapan bir yeni vergi düzeni kuracak mısınız?

 

Vasıtalı vergilerin adaletsizliği ortadadır. Yapılması gereken, kazanan yüksek gelir sahibi olan kişi ve kurumları kayıt altına alarak gerçek usulde vergi mükellef tabanının büyütülmesidir. Bunu sağlayacak mısınız?

 

Lüks olmayan otomobil alım satımından, avukatlık ve sağlık hizmeti gibi zaruri ve temel hizmet alımları nedeniyle ödenen KDV'yi çok asgari düzeye indirecek veya tamamen kaldıracak mısınız?

 

Yani, hizmeti alanı KDV ile boğarak, hizmeti satıp kazanç elde edenlerin kazancını denetlemeden onların vergi kaçırmalarına göz yumacak mısınız?

 

Kısacası, bugüne kadar yapıldığı gibi, kaçırılması imkânsız olan akaryakıt pompalarına, yazar kasalara ve post cihazlarına yansıyan KDV ve ÖTV gibi kolay ve zahmetsiz yollarla vergi toplama düzenine son verecek misiniz?

 

KDV ve ÖTV, trafik cezaları gibi denetlenmesi ve tahsili çok kolay olan vasıtalı ve garantili yollarla, hiç sıkıntıya girmeden vergi toplayarak, halkının sırtına binerek, halkına gün yüzü göstermeyen, adeta dilenci yapan yoksullaştıran, yoksulluğu oya çeviren,  yoksulluğu azaltacak yerde yoksulluğu yöneten, üretmeden bütçe sağlamak suretiyle ülkeyi yönetmek yerine,  üreterek, ileri teknoloji ve katma değer yaratarak, ihracat ve ithalat dengesini kuran,  cari açık vermeden ve haksız vergilerle fakir halkın sırtına binmeden ülkeyi yönetmeyi başaracak mısınız?

 

Ülkenin ekonomisinin sırtında kambur olan, kar garantili olarak ve yap işlet devret modeliyle yapılan,  köprü, tünel, yol ve şehir hastanelerini, her türlü riski göze alarak devletleştirecek ve ülkemizi soyan bu haksız uygulamaya son verebilecek misiniz?

 

Bütçemizin kanayan yarası devlet israfına, itibardan tasarruf olmaz anlayışına, en başta kamudaki lüks araba saltanatına son verebilecek misiniz, çok vip makamlar dışında, kamudaki araba sayısını gerçek ihtiyaç seviyesine indirerek, marka ve model olarak yerli ve standart seviyelere indirecek misiniz?

 

Kamudaki yurt dışı gezilerini, zaruri olanlarla sınırlayarak asgari düzeye indirecek misiniz?

 

Şimdilik aklımıza gelenler bunlar. Aklımda olduğu halde burada yazmakta partim adına şimdilik sakıncalı bulduğum çok önemli bir öneri ve sorumu şimdilik saklı tutuyorum.

 

Evet, ben bu soruları bir Yeni Parti üyesi olarak yöneticilerime soruyor ve cevaplarını kamuoyu önünde bekliyorum.

 

02/09/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Osmanlı Ordusunda Görevli Bir Alman Subayının Anıları Ve Anımsıttıkları

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) yıllarında Osmanlı Ordusunda Türk askerine komutanlık yapmış Alman Komutanlarından Emekli Tümgeneral Hans Gubr adlı subayın yazdığı bu günlerde okuduğum “Türklerle Omuz Omuza” adlı kitabını okurken o yıllara ait ilginç hazin olayları okuyunca (bazılarını ilk kez duymuştum) sizinle paylaşmak istedim.[i]

O savaşta Almanlarla Türkler aynı ittifak içinde savaştıkları için, bu Alman komutan, savaş sırasında Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Mezopotamya ve Filistin’de dolaşarak Türk ordu birliklilerine tümen komutanı olarak görev yapar. Osmanlının yıkılış yılları olan Birinci Dünya Savaşı’nda Türk askerleri ile komutanlığı sırasında tanık olduğu insanı hüzünlendiren ilginç açlık olaylarını kitabında anlatır. Komutanlığı sırasında başından geçen ve de tanık olduğu pek çok olaylar varsa da biz tespit ettiğimiz çok ilginç olayları almaya çalıştık.

Doğu Cephesinde Ruslarla savaşırken Rusların, Arap Çöllerinde İngilizlerle çarpışırken İngilizlerin, gerek silah, teçhizat ve yiyecek yönünden çok üstün olduklarını, Türk askerinin de her şeyden oldukça mahrum ve zayıf olduğu apaçık bellidir. Her birlikte her cephede açlık ileri safhadadır. Alman Paşa kitabının 86 sayfasında Türk birliklerinin Kafkas cephesinde nasıl açlık çektiğini şöyle anlatıyor:

Birçok kere yol üstünde eşek ve at dışkılarının başına çöken ve azap verici açlıklarını dindirmek için sindirilmemiş tahıl tanelerini ayıklayıp kavuran askerler gördük. Yemek için hayvan leşlerinden et kesilmesini yasaklamak zorunda kaldım. Yüzbaşı Rauch merhamet dolu bir ürpermeyle, hiç yiyecek kalmadığı için ölmüş bir atın derisini kemiren nöbetçiler gördüğünden bahsetti”.

…Çanakçı-Simsor üzerinden 10 Ocak’ta Garib’e vardık. Yolda askeri yürüyüş kollarından birinde ayakları, kulakları ve elleri donmuş olan ve iskeleti çıkacak ölçüde zayıflamış bulunan insanlar tokatlarının son gücüyle sürünürcesine ilerliyorlardı. Birçoğu bir daha kalkmamak üzere yığılıp kalıyordu”.

Kafkas Cephesinde Türk ordusunda görev yapan Alman tümen komutanı komutan Tümgeneral Hans Gubr gördüklerini böyle anlatıyordu. Onun anıları bizi o yıllara ait başka anılara götürdü.

Küçüklüğümde köyümde köy odasında dinlediğim anılardan bazılarını “Yaşam Yokuşum” adlı kitabıma da almıştım. O köy odalarında ne güzel doyumsuz anılar anlatırlardı. Alman komutanımız kitabında Kafkas Cephelerindeki anılarını anlatırken, Kafkas Cephesinde geçen bu anıyı denk düştüğü için buraya da almak istedim:

Köyümde “Halloların Bekdeş” diye anılan Bektaş Güzel’in (halamın da kocası idi ikisi de rahmete kavuştu) anlattıklarından aklımda kalanı (kitabıma da almıştım) eklemek istedim.

“…Gafgasya Cephesindeydik, asker aç, perişan; sırtımızda bit hiç eksik olmazdı. Bir gün askerin biri ölü şehit arkadaşının çarığını almış, ıslattı, ertesi günü çarıh yumuşayınca ateşte kızartıp deriyi et niyetine yidi…”  “Bekteş” enişte o zamanları asker arasında söylenen bu anıyı anlatırken bir destan da anlatmıştı. Hafızamda kalan kısa bükle şöyle:

Tiflis’in etrafı dağdır meşedir,

İçinde oturan beydir paşadır…”

“Elden ele gider Tiflis ürünü.”  Gerisinin anımsayamıyorum.

Alman komutan Şeyh Sait’le

Türk ordusunda tümen komutanı olmuş Alman Tümgeneral Hans Gubr’un kitabından öğrendiğimize göre, Atatürk Cumhuriyeti ve devrimlerine de kafa tutmuş Şeyh Sait’le de yolu karşılaşır.

“…Yörenin en güçlü Kürt aşiret reisi olan Şeyh Sait beni burada yeniden selamladı; daha önce Noel zamanı Elkrak’ta ziyaret etmişti. Bana yeniden saygısını sundu ve emrine vermek için bir milis kuvveti teşkil etmeye hazır olduğuna dair teminat verdi. Alman General’in gözü Şeyh Said’i hiç tutmaz, ondan hoşlanmaz (sf. 92).

“Hastanede yaralı askerler açlıktan birbirine saldırıyordu”

Hiçbir kitapta rastlamadığım duymadığım, Alman Tümgenerali Türk birliklerindeki bu açlık olayını kitabında yazdıklarını okuyunca dehşete kapıldım. Kitabının 92. Sayfasında Türk birliklerine tümen komutanlığı yapan Alman General şunları anlatıyordu:

Diyarbük’e (Diyarbakır) yaklaşırken çok daha uzaktan, tarifi mümkün olmayan bir gürültü işittik. Gürültü Harput’a nakledilmek üzere olan buradaki bir hastaneden geliyordu. İçeri girdiğimiz zaman korkunç bir manzarayla karşılaştık. Tamamen bakımsız olan hastalar açlıktan çıldırmış vaziyette birbirlerine saldırıyorlardı. Bir kısmı diğerlerinin kollarından ve sırtlarından ısırıp et parçaları koparıyorlardı, diğer bir kısmı ise “ekmek” diye haykırıyor, tepiniyor ve her şeyi parçalıyorlardı”. Bir sıhhiye subayı düzeni sağlamaya çalışıyordu, ama nafile açlık hasta askerleri perişan etmişti …”

Doğu Cephelerinde de Arap Çöllerinde de Türk askeri açlıktan, soğuktan dayanılmaz kış ayazından perişan haldedir.  Tümen komutanı Alman General Osmanlı Ordusu altında görev yapmaya devam ederken tanık olduğu hazin olayları kitabında anlatmaya devam ediyor. “Yolda giderken bir gün 16 deve leşi ve aralarında 8 deveci cesedi bulduk. Beyaz ölüme bir kaya kovuğunda yakalanmış 9 donmuş asker gördük. Tümende şubat soğuğunda kayıplarımız fazla olmaya başladı 124 kişi barınaklarda öldü. Bu açlık ve kış soğuğundan asker ister istemez yerli Kürt halkı ile yakın temas zorunlu idi. Bu temasla birçok subay ve asker Kürt kadınlarıyla evlenmişti. Bu evlilik sadece köy muhtarının olur vermesiyle oluyordu. Erkek oradan ayrılırken kadını ve çocukları için gülünç bir miktar para bırakıyor, artık onlarla ilgilenmiyorlardı. (Sf. 96)

Kürt Şeyh Sait sözünü tutmuştu 400 kişilik bir milis kuvvetinin teşkilinin tamamlandığını bildirdi. Bunlar eski silahlarla donanmış 12- ila15 arası delikanlılar idi; bunlar taşıyıcı güvenlik görevlisi olarak kullanıldı. Şeyh Sait bana çok güvenilmez gözüktüğü için onları hiçbir zaman düşmana karşı savaşa sürmedim.  Sait tümenin durumu ve mevzileriyle çok ilgilendiği için casusu olmasından şüpheleniyordum”.

 

Osmanlı Padişahlarının çoğunluğu saraylarında umarsız yaşarlardı

600 yıl saltanat süren Osmanlının yıkılışını tamamlayan 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Balkanlardan Arap Çöllerine kadar birbirinden binlerce km uzakta nice cephelerde asker açlık yoksulluk içinde savaşırken, Osmanlının Halife Padişahı İstanbul’da saltanatını lüks hayat içinde sürdürüyordu; üstelik cephelerden feryat gibi yardım isteyen çığlıkları yükselirken, bu yazımızda gördüğünüz gibi ordumuz askerimiz böylesine sıkıntıda açlık çekiyordu. Böylece duyarsız umarsız padişahlar nedense Türk halkını “Etrak-ı bi idrak” “idraksiz Türkler” diye aşağılıyorlar ve de eşlerini karılarını başta Hıristiyanlar olmak üzere hep yabancı kadınları tercih ediyorlardı. Osmanlı Padişahlarının (36 tanesinden neredeyse 35'inin) eşleri ve anneleri yabancı veya gayrimüslim kökenli cariyelerden oluşuyordu. (Son Osmanlı Padişahı VI Mahmet Vahdeddin vatan elden giderken beşinci karısı ile nikahlanıyordu) [ii]


(bilmiyorum ama Türkler olarak Osmanlı hanedanlarını “ata” diye düşünebilir miyiz, çünkü peş peşe analarımız yabancı!) Düşünün, yönettiği halkını aşağılayan bir yönetici olur mu?  Hemen aklımıza, “keşke Yunanlılar kazansaydı” diyen sözde tarihçi yanında, Atatürk ve İsmet Paşa gibi ulusal kahramanlarımızı “iki ayyaş” diyerek aşağılayan yöneticilerimiz geliverdi. Ne ki günümüzde “ben Türklükten ayrıldım” diyen siyasetçiler görüldü.

**

Doktorun ismi

Saraya giriş tarihi

Hizmet cinsi

Maaşı (kuruş)

Mavroyani Efendi

Ağustos 1272 (1856)

Ser etıbba (Baş Tabip)

15000

Molik Efendi

Eylül 1292 (1876)

Tabib

10000

Kastro Efendi

Eylül 1292 (1876)

Tabip

2000

Abdülkerim

Efendi

Eylül 1292 (1876)

Tabip

5500

Rıfat Bey

Kanun-ı evvel 1292 (1876)

Nöbetçi Tabip

500

Hüsnü Bey

1279 (1863)

Nöbetçi Tabip

500

Hristaki Bey

1286 (1870)

Nöbetçi Tabip

500

Naum Efendi

1283 (1867)

Nöbetçi Tabip

500

Duşivoz Efendi

Teşrin-i sâni 1293 (1877)

Nöbetçi Tabip

700

Gariva Efendi

Teşrin-i sâni 1293 (1877)

Nöbetçi Tabip

700

Macuki Efendi

Kanun-ı evvel 1292 (1876)

Nöbetçi Tabip

500

Halil Bey

1283 (1867)

Baş cerrah

300

Ramık  Efendi

1285 (1869)

Cerrah

250

Osman Efendi

1271 (1855)

Cerrah

250

Hristaki Efendi

1286 (1870)

Cerrah

250

Süleyman Efendi

1272 (1856)

Cerrah

250

İbrahim Efendi

Teşrin-i sani 1294 (1878)

Cerrah

250

[iii] Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Siyaset geçmişi de olan (Osmanlı döneminde milletvekilliği, nazırlık ve Şeyhülislamlık yapmış) ve Cumhuriyet'in ilanından sonra 150'likler listesine alınarak sürgün edilen Mustafa Sabri Efendi, 1927 yılında Yunanistan'da çıkardığı “Yarın” gazetesinde bir şiir yayımlamış ve "Türklükten istifa ettiğini" ilan etmiştir.

Dedem Duran Çavuş’un Savaş Anılarından

Müttefik olmamız nedeni ile Osmanlı Ordusuna komutanlık yapan Alman Generali Hans Guhr’un “Türklerle Omuz Omuza” adlı kitabında Arap çöllerindeki yazdıkları bana Dedem Duran Çavuş’un o bölgelerdeki anılarını anımsattı.

    Alman generalin anlattığı Arap Cephelerindeki olaylar, beni daha önce dedemin anlattığı anılarına götürdü. Dedem (anamın babası), 105 yaşında vefat eden Duran Çavuş (Satılmış ki o köyüm Yelek’te torunun torununu gören insandı. Rahmetli dedem şöyle anlatmıştı:

“-Gutulamarede İngilizlere garşı İslâm torpağını gorumak için çarpışıyoh. Asker aç, askere su yok, bit, hastalık askeri gırıyo geçiriyo.  Ayağımızda yırtık çarıh, sırtımızda bit, pire; alayımızın çoğu, tüm zabitler, erlerin yarısı şehit oldu. Alay gumandarı yaralı çadırda yatıyo. Beni çağırdı.-Oğlum Duran Çavuş, alay perişan zabit erat takviyesi olana gadar alayımız sana emanet”didi”.

Sonra çölün bazı bölgelerinden çekilirken, yaralı erlerimizi köylerden geçerken çadır kurup yaralıyı oraya bırakıp gitmek zorunda kalmıştık. Din gardaşlarımıza rica ettik, Arap köylüleri güya Allah rızası için bakın diye. Biz ayrıldıktan sonra, Arap eşkıyası çadırlarda yaralı yatan askerimizi hançerlemişler, belki Osmanlı altını yuttu ise alalım, diye cembiye dedikleri eğri hançerle yaralı eratımızın karınlarını deşmişler. Bu Arabın ne dostluğuna güvenilir ne din gardaşlığına güvenilir”. İstiklal Madalyalı Dedem Duran Çavuş, değişik cephelerde aldığı kurşun yaralarını gösterip ağlayarak gözyaşları içinde, hafızamda kalan bunları anlatmıştı.

         Düşünebiliyor musunuz, Duran Çavuş, askerde çavuş olmuş, okuma yazma bilmez. Okuma yazma bilmeyen bir er çavuş alay komutan vekili oluyor…  Böyle çaresiz cephelerde çarpışmış Osmanlı. Ne ki, Osmanlı da okuma yazma bilmeden paşa olanlar vardı (Yedi sekiz Hasan Paşa gibi; demek ki Osmanlıyı yıkan eğitimsizlik) O Duran Çavuş ki, tam 8 sene cepheden cepheye savaşmış İstiklal Savaşı Gazisi bir eski askerdi.

Arap Çöllerinde bir katliam

Dedem Duran Çavuş’un anlattıkları ile örtüşen, yine o cephe hatlarında yaşanmış bir olayı (sanırım Yüzbaşı Selahattin’in Romanı idi) kitaptan okumuştum. Arap Çöllerinde İngilizlere karşı çarpışan Türk birlikleri çekilirken ağır yaralılarını, başlarında subay ve doktorları olduğu halde, hastane haline getirdikleri çadırlarda Irak topraklarında (kardeş Müslüman diye) bazı köylerde bırakırlar.

Bekir Sami’nin tümeni böyle bir hastanenin bulunduğu Kazımiye Mahallesinden geçerken kasabadan canhıraş feryatlar duyarlar, görürüler ki çadır hastanelere hücum eden Arap eşkıyası, kolu bacağı kırık yaralıları yataktaki hastalara birer ip takarak sokakta sürüyorlar, hastaneleri yağma ediyorlar, hastaları soyuyorlar. Halkın, “Türk ordusu gitti” diye çekingenliği kalmamış. Bekir Sami Bey, bu dehşetli durumu görünce Kazımiye halkını bir meydanda toplamaya emir veriyor. Bekir Sami birlikleri bu vahşeti görmüş kadın, erkek, çocuk, ihtiyar halkı zorla topluyorlar, kasabadan çıkarıyorlar. Orada 400’den fazla olan Kazımiye halkını kurşuna diziyor. Bekir Sami bunu yaparken de şöyle mırıldanıyor:

“400 yıllık Osmanlı tarihinin hesabını görüyorum”.  O topraklar 400 yıl Osmanlı yönetiminde kaldığı için söylemiş olmalı.       

         Küçüklüğümde, bir yakını uzak diyarlarda şehit olmuş köylümüz çok yaşlı bir kadın şöyle bir ağıt söylerdi: (Defterimin kenarına not etmişim):

“Yemen elleri Yemen elleri,

Ölürken ne didi Celal’ın dilleri,

Sılada mahzun godun dulları,

Ne zalım mıssın Yemen Elleri”.

 

          Osmanlı Ordusunda Alman Komutan Hans Guhr kitabında, ilginç saptamalarda da bulunur. Birliğinin bulunduğu bir Kürt köyü yakınlarında 4 Temmuz’u 5 Temmuz’a bağlayan gece her taraftan müthiş bir silah sesleri gelir. Aniden ortaya çıkan bir düşman karşısında telaşa düşen birliklerden herkes alarma geçer. Meğer o gece bir tam ay tutulması olmuştur. Yüzyıllardan beri yöre halkı ay ve güneş tutulmasında ayı ve güneşi kurtaralım diye gök yüzüne doğru silah atarlarmış. Bu Ay, Güneş   tutulmasında “ayı, güneşi kurtaralım” diye silah atma batıl inancı Anadolu ve Ortadoğu İslam aleminde yakın zamana kadar süregelmiştir.

Alman General “Ermeni Tehciri Yanlıştı” diyor. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunda tümen komutanı olarak görev yapan Alman Hans Guhr, cepheleri dolaşırken Osmanlı tebaası Ermenilerle de karşılaşır ve gözlemlerini şöyle anlatır: “Anadolu’da hemen hemen bütün zanaatları ellerinde tutan zeki, iş bilir ve çalışkan Ermeniler, onların yaptıkları işlere muhtaç olan Türklerden fahiş ücretler istemekle kalmıyor, üstelik her fırsatta onları kandırmayı seviyorlardı.  Ermeniler böylece çok zengin oldular.  Daha iyi evlerde oturuyorlardı; daha değerli atları ve develeri vardı, karılarının elbiseleri ve mücevherleri Türklerinkinden daha pahalıydı.  Bu da Türklerin kıskançlığına ve hoşnutsuzluğuna sebep oluyordu. Dolayısıyla aileler ve köyler arasında, nihayet bütün ülkede çatışmalar çıktı. Hükümet gücünün ortaya koymak zorunda kaldı ve ağır cezalar da verildi. Üstelik iki tarafın din adamları da işe karıştı ve cemaatlerini kışkırttılar. Bu yüzden nefret arttı ve kavgalar daha kanlı oldu.

“Ermeni meselesinde nasıl tavır alınırsa alınsın, İttihat ve Terakki hükümetinin bulduğu çözüm her halükârda yanlıştı. Ermenilerin tehciri, ülkenin adını kötüye çıkardı ve kendinse çok zarar verdi. Çünkü Ermenilerin yaşadığı birçok yer tek edildi, mevcut olan az sayıdaki tarla ıssızlaştı ve Anadolu’da zanaatkar kalmadı.

Ayaklanmalarda Türklerin acımasız fanatik zalimler, buna mukabil Ermenilerin takibata uğrayan zavallı bahtsız Hıristiyanlar olduklarına dair Batı dünyasında çok yaygın olan kanaat her halükârda yanlış olduğu imajının çok yaygın olduğudur”.  (Aynı kitap sf. 107-108)

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Son notlar



[i] (Türklerle Omuz Omuza Hans Guhr T.Bankası Kültür Yayınları 3. Bask)

[ii] https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_padi%C5%9Fah_e%C5%9Fleri_listesi 

[iii] Kaynak: https://www.kirmizilar.com/sultan-ii-abdulhamid-in-bashekimi/


26/30 Ağustos Zafer Haftası Ve Bayramı Kutlu Olsun

Milli duyguları gelişmiş bir Türk olarak; Türklerin kazandıkları, tarihin sayfalarında şanlı yerlerini alan tüm zaferleri, hiçbir ayrım yapmadan anmak ve bunlarla gurur duymak, başlıca görevimizdir.

 

26 Ağustos; büyük bir tesadüf eseri olarak, Türklerin Anadolu’ya ayak basarak ele geçirdikleri, Türklere Anadolu'nun kapısının açıldığı, Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerini sağlayan Alpaslan komutasında kazanılan 1071 Malazgirt Meydan Savaşının yanı sıra, 30/Ağustos/1922 de büyük taarruz ile sonuçlanarak bugünkü son Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun temel taşını oluşturan Kurtuluş Savaşımızın ve büyük zaferin kutlandığı zafer haftasının da yıldönümüdür.

 

Alpaslan sayesinde elde edilen Anadolu'nun; sonradan emperyalist devletler tarafından işgal edilen topraklarında, son Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuna olanak sağlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün liderliği ve başkomutanlığında kazanılan,  düşmanın denize döküldüğü,  güçlü emperyalist ve işgalci devletlere diz çöktürüldüğü, Sevr’in çöpe atıldığı büyük zaferin; yani, 30 Ağustos 1922 büyük taarruzun (Kurtuluş savaşının); mahalline gidilerek,  ATATÜRK'ün ismi dahi anılmadan, devletin üst kademelerince devlet protokolüyle kutlanan Malazgirt Savaşı ve zaferiyle perdelenmeye, gölgelenmeye ve adeta yok sayılmaya çalışılması ve bu uygulamanın, iktidarın vazgeçilemez bir alışkanlık ve geleneği haline getirilmesi, çok üzücü olup, bu durum asla ve asla kabul edilemez.

 

Aynı tarihlere rast gelen bu iki büyük zafer; dönüşümlü olarak, bir yıl Malazgirt de diğer yıl da Afyon Kocatepe de devlet protokolüyle, hak ettiği görkem ve önemle kutlanamaz mı?

 

Elbette kutlanır.

 

Ancak, iş başındaki Saray iktidarının ve bugün için, onun artık küçük mü yoksa büyük mü olduğu pek anlaşılamayan ortağı, her yıl, Malazgirt Savaşının ve zaferinin devlet protokolüyle görkemli bir şekilde mahallinde kutlanmasını tercih etmekte ve ATATÜRK ve silah arkadaşlarının kazandığı 26/30 Ağustos 1922 tarihlerini kapsayan Zafer Haftasına hak ettiği önemi vermediklerini Türk Milletine göstermektedirler. Bu saygısızlığı, millet olarak asla kabul etmiyoruz.  

 

Saray İktidarının tüm ortaklarıyla mahalline giderek kutladıkları 1071 Malazgirt Zaferiyle kazanılan Anadolu topraklarının, Birinci Dünya Savaşından sonra emperyal güçler tarafından işgal edilerek kaybedilmiş olduğunu ve bu toprakların yeniden ve aynen 1071 de olduğu gibi, ATATÜRK tarafından geri alındığını, bu toprakların son kazananının ve kurtarıcısının, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olduğunu, bile istisna herkes, kafalarına kazımak zorundadır.   

 

İş başındaki Saray iktidarının ileri gelenleri; bu kabul edilemez ayrımcılıklarıyla, adeta, kendilerinin en yakın varlık nedeni olan babalarını, dedelerini, analarını, ninelerini görmezlikten gelerek, daha gerilere gidip, yüzlerini dahi görmedikleri, isimlerini dahi hatırlamadıkları büyük dedelerini ve büyük ninelerini önceleyerek onları yüceltme gibi bir davranışı sergilemektedirler. Olması gereken, bu konuda bir ayrımın yapılmaması, tümüne aynı saygının gösterilmesi ve önemin verilmesidir.

 

Dinle ilgisi kalmayan, siyasallaşan, Saray İktidarının arka bahçesine dönüşen öncesiyle ve sonrasıyla Diyanet İşleri Başkanları da, zafer haftasına denk gelen Cuma hutbelerinde; ATATÜRK'ün adını anmamayı alışkanlık ve gelenek haline getirmiş olup, Diyanet İşleri Başkanının; bu sene de, 26/30 Ağustos Zafer Haftasını ve Bayramını ve ATATÜRK'ün adını anıp anmayacağını, ona rahmet dileyip dilemeyeceğini, merakla bekliyoruz.

 

Demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti ve onun kurucusu, bu vatanın kurtarıcısı ATATÜRK, Türk Milletinin olmazsa olmazı ve  kırmızı çizgisidir. Sıfatı ve makamı ne olursa olsun, ister seçilmiş, isterse atanmış olsunlar; herkes,  bu kırmızı çizgiyi bir milim dahi aşamaz ve sevmese de saygısını esirgeyemez. Türk ve insan olmanın ilk şartı, ATATÜRK'e saygılı olmak ve ona hak ettiği değeri vermektir.

 

Başkomutanlığı,  oturduğu yerden ve Anayasada yer alan ve sembolik bir değer ifade eden bir hükümden yararlanarak yapay olarak değil,  emperyalist devletleri harp meydanlarında dize getirerek,  ülkemizi düşmanlardan kurtarmak suretiyle ve canı pahasına hak eden,  laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyetini kurarak bizlere hediye ve emanet eden,  ezeli ve ebedi,  gerçek ve tek Başkomutanımız ve liderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ümüzün manevi kişiliğinde kutladığımız 26 Ağustos Zafer haftamız ve 30 Ağustos Zafer Bayramımız,  “NE MUTLU TÜRK'ÜM” diyebilen tüm halkımıza kutlu ve mutlu olsun.

 

Bu zaferi kazanan ve bizlere yaşatan, en başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, artık hepsi aramızdan ayrılmış bulunan, generalinden Er’ine kadar, zaferde payları bulunan; askerinden siviline, erkeğinden kadınına, tüm silah arkadaşlarına, Allah'tan rahmet diliyor, aziz hatıraları önünde minnetle ve saygıyla eğiliyoruz.  

 

26/08/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Sorgu İle Savunma Farklı Şeylerdir

AKP iktidarı sayesinde, ülkenin acil çözüm bekleyen sorunları yerine, ülke çapında muhalif belediyelere yönelik olarak açılan siyasi davaların duruşmalarını takip edip tartışıyoruz. Yani, ülkenin yararına olmayan yapay meseleleri tartışarak havanda su dövüyoruz.

 

İBB Başkanı İMAMOĞLU ve arkadaşları hakkında açılan davanın duruşmaları ülkemiz için gündem oluyor. İMAMOĞLU'nun savunma hakkının kısıtlandığından dem vuruyoruz.

 

Aslında, yargılamanın başında, iddianamenin okunmasından sonra yapılan yargısal işlem, sanıkların sorgularının yapılması işlemidir, savunma alma değildir.

 

Yargılamayı yapan hakimler heyeti; bu sorgu safhasında, iddianamede sanığa yöneltilen suçlamalara konu edilen iddiaları hatırlatırlar ve bu iddialarla ilgili olarak ne diyeceğini sanığa sorarlar. Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme iddianame ile bağlı değildir, bu iddiaları peşinen kanıtlanmış sayamaz, duruşma öncesinde, duruşmaya hazırlık döneminde dosyada mevcut delilleri ve iddianameyi okurken maddi hakikate ulaşmak ve eylemin hukuki tavsifini doğru yapabilmek adına, sanığa soracakları soruları belirleyerek not alır ve duruşma açıldığında sanığın sorgulanması safhasında bu soruları sanığa sorarak cevaplarını almaya çalışırlar. Bu sorular, tarafsız ve bağımsız yargıda, maddi hakikate ulaşmaya yönelik sanığın lehine ve aleyhine sonuçlar doğurabilecek sorulardır. Hakim'in yargılamadaki ve doğru kararı vermekteki başarısı, bu sorgu aşamasının başarılı geçmesiyle doğru orantılıdır.

 

Uygulamada; bu sorgu aşaması savunma aşamasıyla karıştırılmaktadır. Aslında farklı kavramlardır.

 

Hakimler dahi, iddianame okunduktan sonra sorguya başladığında, sanığa, haydi savunmanı yap derler ve bu yanlıştır.

 

Evet sorguda sanığa sorulacak sorulara sanığın vereceği cevaplar, genellikle hakkındaki iddiaları inkara ve bu iddiaların doğru ve gerçek olmadığına ve kendisini savunmaya yönelik olsa da, yapılan işlem sorgulamadır. Sanık yönünden sorgulamada kendisine yöneltilen iddialara ve kendisine sorulan sorulara vereceği cevaplar, içerik itibariyle bir ön savunma niteliğindedir.

 

Çoğu avukat arkadaşımız da, özellikle müvekkili sanık tutuklu ise, sorgudan hemen sonra veya oturum kapatılırken, tahliye talebine esas olmak üzere, müvekkilinin suçsuz olduğuna yönelik savunma yapmakta ve tahliye istemiyle yetinmeyerek, nihai savunmasını yapmış gibi, müvekkilinin beraatine de karar verilmesini talep etmektedir. Tahliye talebine gerekçe olarak yapılan kısa savunma, savcının esas hakkındaki mütalaasını sunmasından sonraki aşamada yapılması gereken nihai savunma değildir. Tahliye talebiyle yetinilmelidir.

 

SANIKLAR;

 

Sorgu aşamasını müteakip, delillerin ortaya konulması, ikamesi ve tartışılması sonrasında,

 

Gerçeğe ulaşma yönünden şayet eksik kalmışsa, mahkemece resen veya tarafların talepleriyle yapılacak olan kovuşturmanın genişletilerek tamamlanmasından,

 

Ve iddia makamından esas hakkındaki mütalaasının alınmasından sonra gelinen bu son noktada,

 

Haklarındaki iddialarla ilgili olarak toplanan ve tartışılan dosya içeriği tüm delilleri değerlendirip bir senteze varacakları asıl ve nihai savunmalarını yapacaklardır.

 

Asıl önem verilmesi ve üzerinde durulması gereken savunma, bu nihai savunmadır. Nihai savunma, yargılama biterken, yasaya göre sanığa sorulması gereken “son sözünüz nedir”? sorusunun cevabı ve karşılığı değildir, Yargılamanın üç temel ayağından birisi olan savunmanın bel kemiği olan ana savunmadır.

 

Bu savunma; sanığın, iddia makamının esas hakkındaki mütalaasına karşı, dosyadaki tüm delilleri değerlendirerek kendi lehine bir sentez oluşturacağı, hükme esas alınacak olan nihai savunmadır.

 

İşte, asıl önemli olan ve İMAMOĞLU'nun dikkat etmesi ve mutlaka sonuna kadar kullanması gereken savunma, savcının esas hakkındaki mütalaasının sunulmasından sonra yapacağı bu nihai savunmadır.   

 

23/08/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget