Osmanlı Ordusunda Görevli Bir Alman Subayının Anıları Ve Anımsıttıkları
Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) yıllarında Osmanlı Ordusunda Türk askerine komutanlık yapmış Alman Komutanlarından Emekli Tümgeneral Hans Gubr adlı subayın yazdığı bu günlerde okuduğum “Türklerle Omuz Omuza” adlı kitabını okurken o yıllara ait ilginç hazin olayları okuyunca (bazılarını ilk kez duymuştum) sizinle paylaşmak istedim.[i]
O savaşta Almanlarla
Türkler aynı ittifak içinde savaştıkları için, bu Alman komutan, savaş
sırasında Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Mezopotamya ve Filistin’de dolaşarak
Türk ordu birliklilerine tümen komutanı olarak görev yapar. Osmanlının yıkılış
yılları olan Birinci Dünya Savaşı’nda Türk askerleri ile komutanlığı sırasında
tanık olduğu insanı hüzünlendiren ilginç açlık olaylarını kitabında anlatır. Komutanlığı
sırasında başından geçen ve de tanık olduğu pek çok olaylar varsa da biz tespit
ettiğimiz çok ilginç olayları almaya çalıştık.
Doğu Cephesinde Ruslarla
savaşırken Rusların, Arap Çöllerinde İngilizlerle çarpışırken İngilizlerin,
gerek silah, teçhizat ve yiyecek yönünden çok üstün olduklarını, Türk askerinin
de her şeyden oldukça mahrum ve zayıf olduğu apaçık bellidir. Her birlikte her
cephede açlık ileri safhadadır. Alman Paşa kitabının 86 sayfasında Türk
birliklerinin Kafkas cephesinde nasıl açlık çektiğini şöyle anlatıyor:
“Birçok kere yol
üstünde eşek ve at dışkılarının başına çöken ve azap verici açlıklarını
dindirmek için sindirilmemiş tahıl tanelerini ayıklayıp kavuran askerler
gördük. Yemek için hayvan leşlerinden et kesilmesini yasaklamak zorunda kaldım.
Yüzbaşı Rauch merhamet dolu bir ürpermeyle, hiç yiyecek kalmadığı için ölmüş
bir atın derisini kemiren nöbetçiler gördüğünden bahsetti”.
“…Çanakçı-Simsor
üzerinden 10 Ocak’ta Garib’e vardık. Yolda askeri yürüyüş kollarından birinde
ayakları, kulakları ve elleri donmuş olan ve iskeleti çıkacak ölçüde zayıflamış
bulunan insanlar tokatlarının son gücüyle sürünürcesine ilerliyorlardı. Birçoğu
bir daha kalkmamak üzere yığılıp kalıyordu”.
Kafkas Cephesinde Türk
ordusunda görev yapan Alman tümen komutanı komutan Tümgeneral Hans Gubr
gördüklerini böyle anlatıyordu. Onun anıları bizi o yıllara ait başka anılara
götürdü.
Küçüklüğümde köyümde köy
odasında dinlediğim anılardan bazılarını “Yaşam Yokuşum” adlı kitabıma da
almıştım. O köy odalarında ne güzel doyumsuz anılar anlatırlardı. Alman
komutanımız kitabında Kafkas Cephelerindeki anılarını anlatırken, Kafkas
Cephesinde geçen bu anıyı denk düştüğü için buraya da almak istedim:
Köyümde “Halloların
Bekdeş” diye anılan Bektaş Güzel’in (halamın da kocası idi ikisi de rahmete
kavuştu) anlattıklarından aklımda kalanı (kitabıma da almıştım) eklemek
istedim.
“…Gafgasya
Cephesindeydik, asker aç, perişan; sırtımızda bit hiç eksik olmazdı. Bir gün
askerin biri ölü şehit arkadaşının çarığını almış, ıslattı, ertesi günü çarıh
yumuşayınca ateşte kızartıp deriyi et niyetine yidi…” “Bekteş” enişte o zamanları asker arasında
söylenen bu anıyı anlatırken bir destan da anlatmıştı. Hafızamda kalan kısa
bükle şöyle:
“Tiflis’in etrafı
dağdır meşedir,
İçinde oturan beydir
paşadır…”
“Elden ele gider Tiflis
ürünü.” Gerisinin anımsayamıyorum.
Alman komutan Şeyh Sait’le
Türk ordusunda tümen
komutanı olmuş Alman Tümgeneral
Hans Gubr’un kitabından öğrendiğimize göre, Atatürk Cumhuriyeti ve devrimlerine
de kafa tutmuş Şeyh Sait’le de yolu karşılaşır.
“…Yörenin en güçlü Kürt
aşiret reisi olan Şeyh Sait beni burada yeniden selamladı; daha önce Noel
zamanı Elkrak’ta ziyaret etmişti. Bana yeniden saygısını sundu ve emrine vermek
için bir milis kuvveti teşkil etmeye hazır olduğuna dair teminat verdi. Alman General’in gözü Şeyh Said’i hiç tutmaz, ondan
hoşlanmaz (sf. 92).
“Hastanede yaralı askerler açlıktan birbirine saldırıyordu”
Hiçbir kitapta
rastlamadığım duymadığım, Alman Tümgenerali Türk birliklerindeki bu açlık
olayını kitabında yazdıklarını okuyunca dehşete kapıldım. Kitabının 92.
Sayfasında Türk birliklerine tümen komutanlığı yapan Alman General şunları
anlatıyordu:
“Diyarbük’e (Diyarbakır)
yaklaşırken çok daha uzaktan, tarifi mümkün olmayan bir gürültü işittik.
Gürültü Harput’a nakledilmek üzere olan buradaki bir hastaneden geliyordu.
İçeri girdiğimiz zaman korkunç bir manzarayla karşılaştık. Tamamen bakımsız
olan hastalar açlıktan çıldırmış vaziyette birbirlerine saldırıyorlardı. Bir
kısmı diğerlerinin kollarından ve sırtlarından ısırıp et parçaları
koparıyorlardı, diğer bir kısmı ise “ekmek” diye haykırıyor, tepiniyor ve
her şeyi parçalıyorlardı”. Bir sıhhiye subayı düzeni sağlamaya çalışıyordu,
ama nafile açlık hasta askerleri perişan etmişti …”
Doğu Cephelerinde de Arap Çöllerinde de Türk askeri açlıktan,
soğuktan dayanılmaz kış ayazından perişan haldedir. Tümen komutanı Alman General Osmanlı Ordusu
altında görev yapmaya devam ederken tanık olduğu hazin olayları kitabında
anlatmaya devam ediyor. “Yolda giderken bir gün 16 deve leşi ve aralarında 8
deveci cesedi bulduk. Beyaz ölüme bir kaya kovuğunda yakalanmış 9 donmuş asker
gördük. Tümende şubat soğuğunda kayıplarımız fazla olmaya başladı
124 kişi barınaklarda öldü. Bu açlık ve kış soğuğundan asker ister istemez
yerli Kürt halkı ile yakın temas zorunlu idi. Bu temasla birçok subay ve asker
Kürt kadınlarıyla evlenmişti. Bu evlilik sadece köy muhtarının olur vermesiyle
oluyordu. Erkek oradan ayrılırken kadını ve çocukları için gülünç bir miktar
para bırakıyor, artık onlarla ilgilenmiyorlardı. (Sf. 96)
“Kürt Şeyh Sait sözünü
tutmuştu 400 kişilik bir milis kuvvetinin teşkilinin tamamlandığını bildirdi.
Bunlar eski silahlarla donanmış 12- ila15 arası delikanlılar idi; bunlar
taşıyıcı güvenlik görevlisi olarak kullanıldı. Şeyh Sait bana çok güvenilmez
gözüktüğü için onları hiçbir zaman düşmana karşı savaşa sürmedim. Sait tümenin durumu ve mevzileriyle çok
ilgilendiği için casusu olmasından şüpheleniyordum”.
Osmanlı Padişahlarının çoğunluğu saraylarında umarsız yaşarlardı
600 yıl saltanat süren Osmanlının
yıkılışını tamamlayan 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Balkanlardan Arap Çöllerine kadar birbirinden binlerce
km uzakta nice cephelerde asker açlık yoksulluk içinde savaşırken, Osmanlının
Halife Padişahı İstanbul’da saltanatını lüks hayat içinde sürdürüyordu; üstelik
cephelerden feryat gibi yardım isteyen çığlıkları yükselirken, bu yazımızda
gördüğünüz gibi ordumuz askerimiz böylesine sıkıntıda açlık çekiyordu. Böylece
duyarsız umarsız padişahlar nedense Türk halkını “Etrak-ı bi idrak” “idraksiz
Türkler” diye aşağılıyorlar ve de eşlerini karılarını başta Hıristiyanlar
olmak üzere hep yabancı kadınları tercih ediyorlardı. Osmanlı Padişahlarının (36 tanesinden neredeyse
35'inin) eşleri ve anneleri yabancı veya gayrimüslim kökenli cariyelerden
oluşuyordu. (Son Osmanlı Padişahı VI Mahmet Vahdeddin vatan elden giderken beşinci
karısı ile nikahlanıyordu) [ii]
(bilmiyorum
ama Türkler olarak Osmanlı hanedanlarını “ata” diye düşünebilir miyiz, çünkü
peş peşe analarımız yabancı!) Düşünün, yönettiği halkını aşağılayan bir
yönetici olur mu? Hemen aklımıza, “keşke
Yunanlılar kazansaydı” diyen sözde tarihçi yanında, Atatürk ve İsmet Paşa
gibi ulusal kahramanlarımızı “iki ayyaş” diyerek aşağılayan
yöneticilerimiz geliverdi. Ne ki günümüzde “ben Türklükten ayrıldım”
diyen siyasetçiler görüldü.
**
|
Doktorun ismi |
Saraya giriş tarihi |
Hizmet cinsi |
Maaşı (kuruş) |
|
Mavroyani Efendi |
Ağustos 1272 (1856) |
Ser etıbba (Baş Tabip) |
15000 |
|
Molik Efendi |
Eylül 1292 (1876) |
Tabib |
10000 |
|
Kastro Efendi |
Eylül 1292 (1876) |
Tabip |
2000 |
|
Abdülkerim Efendi |
Eylül 1292 (1876) |
Tabip |
5500 |
|
Rıfat Bey |
Kanun-ı evvel 1292 (1876) |
Nöbetçi Tabip |
500 |
|
Hüsnü Bey |
1279 (1863) |
Nöbetçi Tabip |
500 |
|
Hristaki Bey |
1286 (1870) |
Nöbetçi Tabip |
500 |
|
Naum Efendi |
1283 (1867) |
Nöbetçi Tabip |
500 |
|
Duşivoz Efendi |
Teşrin-i sâni 1293 (1877) |
Nöbetçi Tabip |
700 |
|
Gariva Efendi |
Teşrin-i sâni 1293 (1877) |
Nöbetçi Tabip |
700 |
|
Macuki Efendi |
Kanun-ı evvel 1292 (1876) |
Nöbetçi Tabip |
500 |
|
Halil Bey |
1283 (1867) |
Baş cerrah |
300 |
|
Ramık Efendi |
1285 (1869) |
Cerrah |
250 |
|
Osman Efendi |
1271 (1855) |
Cerrah |
250 |
|
Hristaki Efendi |
1286 (1870) |
Cerrah |
250 |
|
Süleyman Efendi |
1272 (1856) |
Cerrah |
250 |
|
İbrahim Efendi |
Teşrin-i sani 1294 (1878) |
Cerrah |
250 |
[iii] Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Siyaset geçmişi de olan (Osmanlı
döneminde milletvekilliği, nazırlık ve Şeyhülislamlık yapmış) ve Cumhuriyet'in
ilanından sonra 150'likler listesine alınarak sürgün edilen Mustafa Sabri
Efendi, 1927 yılında Yunanistan'da çıkardığı “Yarın” gazetesinde bir şiir
yayımlamış ve "Türklükten istifa ettiğini" ilan etmiştir.
Dedem Duran Çavuş’un Savaş Anılarından
Müttefik olmamız nedeni
ile Osmanlı Ordusuna komutanlık yapan Alman Generali Hans Guhr’un “Türklerle
Omuz Omuza” adlı kitabında Arap çöllerindeki yazdıkları bana Dedem Duran
Çavuş’un o bölgelerdeki anılarını anımsattı.
Alman generalin anlattığı Arap
Cephelerindeki olaylar, beni daha önce dedemin anlattığı anılarına götürdü. Dedem
(anamın babası), 105 yaşında vefat eden Duran Çavuş (Satılmış ki o köyüm
Yelek’te torunun torununu gören insandı. Rahmetli dedem şöyle anlatmıştı:
“-Gutulamarede
İngilizlere garşı İslâm torpağını gorumak için çarpışıyoh. Asker aç, askere su
yok, bit, hastalık askeri gırıyo geçiriyo.
Ayağımızda yırtık çarıh, sırtımızda bit, pire; alayımızın çoğu, tüm
zabitler, erlerin yarısı şehit oldu. Alay gumandarı yaralı çadırda yatıyo. Beni
çağırdı.-Oğlum Duran Çavuş, alay perişan zabit erat takviyesi olana gadar
alayımız sana emanet”didi”.
Sonra çölün bazı
bölgelerinden çekilirken, yaralı erlerimizi köylerden geçerken çadır kurup
yaralıyı oraya bırakıp gitmek zorunda kalmıştık. Din gardaşlarımıza rica ettik,
Arap köylüleri güya Allah rızası için bakın diye. Biz ayrıldıktan sonra, Arap
eşkıyası çadırlarda yaralı yatan askerimizi hançerlemişler, belki Osmanlı
altını yuttu ise alalım, diye cembiye dedikleri eğri hançerle yaralı eratımızın
karınlarını deşmişler. Bu Arabın ne dostluğuna güvenilir ne din gardaşlığına
güvenilir”. İstiklal Madalyalı
Dedem Duran Çavuş, değişik cephelerde aldığı kurşun yaralarını gösterip
ağlayarak gözyaşları içinde, hafızamda kalan bunları anlatmıştı.
Düşünebiliyor musunuz, Duran Çavuş,
askerde çavuş olmuş, okuma yazma bilmez. Okuma yazma bilmeyen bir er çavuş alay
komutan vekili oluyor… Böyle çaresiz
cephelerde çarpışmış Osmanlı. Ne ki, Osmanlı da okuma yazma bilmeden paşa
olanlar vardı (Yedi sekiz Hasan Paşa gibi; demek ki Osmanlıyı yıkan
eğitimsizlik) O Duran Çavuş ki, tam 8 sene cepheden cepheye savaşmış İstiklal
Savaşı Gazisi bir eski askerdi.
Arap Çöllerinde bir katliam
Dedem Duran Çavuş’un
anlattıkları ile örtüşen, yine o cephe hatlarında yaşanmış bir olayı (sanırım
Yüzbaşı Selahattin’in Romanı idi) kitaptan okumuştum. Arap Çöllerinde
İngilizlere karşı çarpışan Türk birlikleri çekilirken ağır yaralılarını,
başlarında subay ve doktorları olduğu halde, hastane haline getirdikleri
çadırlarda Irak topraklarında (kardeş Müslüman diye) bazı köylerde bırakırlar.
Bekir Sami’nin tümeni
böyle bir hastanenin bulunduğu Kazımiye Mahallesinden geçerken kasabadan
canhıraş feryatlar duyarlar, görürüler ki çadır hastanelere hücum eden Arap eşkıyası,
kolu bacağı kırık yaralıları yataktaki hastalara birer ip takarak sokakta
sürüyorlar, hastaneleri yağma ediyorlar, hastaları soyuyorlar. Halkın, “Türk
ordusu gitti” diye çekingenliği kalmamış. Bekir Sami Bey, bu dehşetli durumu
görünce Kazımiye halkını bir meydanda toplamaya emir veriyor. Bekir Sami
birlikleri bu vahşeti görmüş kadın, erkek, çocuk, ihtiyar halkı zorla
topluyorlar, kasabadan çıkarıyorlar. Orada 400’den fazla olan Kazımiye halkını
kurşuna diziyor. Bekir Sami bunu yaparken de şöyle mırıldanıyor:
“400 yıllık Osmanlı
tarihinin hesabını görüyorum”. O topraklar 400 yıl Osmanlı yönetiminde kaldığı için
söylemiş olmalı.
Küçüklüğümde, bir yakını uzak
diyarlarda şehit olmuş köylümüz çok yaşlı bir kadın şöyle bir ağıt söylerdi:
(Defterimin kenarına not etmişim):
“Yemen elleri Yemen
elleri,
Ölürken ne didi
Celal’ın dilleri,
Sılada mahzun godun
dulları,
Ne zalım mıssın Yemen
Elleri”.
Osmanlı
Ordusunda Alman Komutan Hans Guhr kitabında, ilginç saptamalarda da bulunur. Birliğinin
bulunduğu bir Kürt köyü yakınlarında 4 Temmuz’u 5 Temmuz’a bağlayan gece her
taraftan müthiş bir silah sesleri gelir. Aniden ortaya çıkan bir düşman
karşısında telaşa düşen birliklerden herkes alarma geçer. Meğer o gece bir tam
ay tutulması olmuştur. Yüzyıllardan beri yöre halkı ay ve güneş tutulmasında
ayı ve güneşi kurtaralım diye gök yüzüne doğru silah atarlarmış. Bu Ay, Güneş tutulmasında “ayı, güneşi kurtaralım” diye
silah atma batıl inancı Anadolu ve Ortadoğu İslam aleminde yakın zamana kadar
süregelmiştir.
“Ermeni meselesinde nasıl tavır alınırsa alınsın, İttihat ve Terakki
hükümetinin bulduğu çözüm her halükârda yanlıştı. Ermenilerin tehciri, ülkenin
adını kötüye çıkardı ve kendinse çok zarar verdi. Çünkü Ermenilerin yaşadığı
birçok yer tek edildi, mevcut olan az sayıdaki tarla ıssızlaştı ve Anadolu’da
zanaatkar kalmadı.
Ayaklanmalarda Türklerin acımasız fanatik zalimler, buna mukabil
Ermenilerin takibata uğrayan zavallı bahtsız Hıristiyanlar olduklarına dair
Batı dünyasında çok yaygın olan kanaat her halükârda yanlış olduğu imajının çok
yaygın olduğudur”. (Aynı kitap sf. 107-108)
Cevat
Kulaksız kulcevat599@gmail.com
Son notlar
[i] (Türklerle
Omuz Omuza Hans Guhr T.Bankası Kültür Yayınları 3. Bask)
[ii] https://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_padi%C5%9Fah_e%C5%9Fleri_listesi
[iii] Kaynak:
https://www.kirmizilar.com/sultan-ii-abdulhamid-in-bashekimi/


