Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 4)
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdahilleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

Yazımızın önceki bölümlerinde ilk dört konuşmacının sunumlarını aktarmıştık. Bu yazımızda Ali Ufuk Arıkan’ın Terörsüz Türkiye ya da Çözüm başlıklı sunumunu aktarıyoruz.

“Bizim cephemizden Cumhuriyeti nasıl kazanacağımız cephesinden süreci nereye oturtacağayız nasıl okuyacağız, bu bundan önceki konularla çok bağlantılı, bundan sonraki başlıkla da klik bağlantısı olan bir konu. Ama bu günümüzü yarınımızı cumhuriyeti kazanma kavramında kazandıran başlı bir konumda örtüşüyor, çünkü tam da içinde yaşadığımız düzenin içinde sürüklediği bir sorunla bağlantılı Kürt sorunu ile bağlantılı.

Şimdi başlarken tahriki yerli yerine oturtmaya ihtiyacımız var, en başta. Tarif ettiğimiz sorun bu düzenin kendisinden kaynaklanan, içinde yaşadığımız sömürü düzenin kendisinden kaynaklanan bir sorun. Dolayısıyla AKP iktidarı da bu düzeni temsil eden hiçbir siyasi partide, DEM Parti dahil, bu süreci temsil edecek Kürt emekçilerin çözümü diye tarif ettikleri şeyin kendisi karşısında kodlamamız lazım, çünkü bu düzeni temsil eden hiçbir aktörden bu ülkenin herhangi bir yurttaşı için yerine tek bir adım geleceğini herhalde düşünmüyoruz. Elbirliği ile yaptıkları zaten cumhuriyetin kendisi.

Şimdi bunu ardını sıralamaya çalışacağım biraz, yaşadığımız gelişmelerin. Bir bağlama oturtmaya çalışacağım, uzatmadan.

Şimdi ikinci çözüm diyoruz adına. Ve aralığa denk geldi Erhan abi 2024 Ekim Meclisin açılış sürecinde Bahçeli’nin pek de beklenmeyen, ama aslını sonrasında öğrendiğimiz bir süreci devam eden görüşmelerin ürünü olan bir jestiyle başladı. Mecliste DEM parti MHP parti sıkışması ve sonrasında işte İmralı umuda çıkışıyla tavsanan diyelim adım. Şimdi biz, ta o gelişme başladığında sürecin kendisinin emperyal açısından da ülkemiz açısından da bölgenin açısından da nereye denk düştüğünde ilişkin az çok fikir sahibi idik. Ve dediğimiz şuydu aslında tam olarak. Belli ki İsrail, İngiltere, ABD AKP iktidarı HeTeŞe, Cihatçı çeteler karar verdiler, beceremedikleri alt edemedikleri Suriye halkını alt etmeye karar verdiler.

Birinci çözüm süreci Suriye operasyonunun sonuçlanacağı hissettirdi, bu sefer hissedeceği sonuçtu. Bu sefer bağladılar sağlama aldılar, ekim ayında gündeme gelen çözüm süreci dolayısıyla sadece, zaten böyle değil ama, Türkiye’deki bir şeyleri yerine oturtalım kan akmasın kardeşlik gelsin falan deyip aldı alacağını AKP iktidarının Türkiye sermaye sınıfının yeni Osmanlı stratejisinin bir yere bağlantısı doğrudan göbek bağı olan bir balıktı. Hemen de ardı sıra geldi. Ekim’in 24 ekiminde sanırım şunu söylemiştik, ilk hedef Suriye’yi düşürmek, ardından İran’ı hedef alacaklar, beş altı ay sürdü toplamda bu ikisinin de gelişmesi şimdi. Bağlandığı yer Türkiye sermaye sınıfında Cumhuriyet düşmanlığında süreçler öyle ilerledi. İlk yıldan itibaren dolayısıyla bizim hedef aldığımız kalkmamız yere Cumhuriyet kalkınması itibariyle hedef olması ile gereken şey, nereye götürmek istiyorsunuz? Çözüm sürecinde indirgeyeceğiz sonuç bu sorunun içeriği doğrultuya dair açıklamaları talep emesi gerekirdi bizim cepheden, bu ülkenin halkı cephesinden. Hiçbir yanıt alamadık. Tarih 2006nın Ekim’inde kadına gidiyoruz. Biz doğrultusuna dahi biz yapmamız gereken bir sürecin parçasıyız. Ama bu doğrultunun yönü açısından neyiler ki bazı açıklamasından yaparak kendisinde bir hafiyelik yaparak anlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla üç tane sürenin bir kısmından çalarak önemli olduğunun düşünerek üç kısa alıntı yapacağım. Bu sürecin üç önemli aktörü üzerinden.

Birincisi bu süreç Mecliste çözülür diyen DEM Parti de aynısını söylüyor, İşte AKP de aynısını söylüyor, böyle çözüm olacak diye. Birinci başlı Meclis başkanından. Bir başka ittifak, önünü kesiyorum süre dolayısıyla. Anadolu topraklarını baştan aşağı zulümle donatan Şah İsmail’e karşı Yavuz Selim in yapmış olduğu bir büyük ittifaktır. 1514 de Çaldıran’da o ittifakın Anadolu’nun Müslüman toplulukların başına daha büyük bir şekilde dolaşmasına vesile olmuştur” diye devam ediyor.

İkincisi, Erdoğan çıkarması Cumhurbaşkanı’nın Çaldıran Kürt, Türk, Arap’ın ortak zaferidir. Biz bu coğrafyada ittifak yapınca ittifak etmedik.

Üçüncü açıklama, İmralı’dan, şimdi teröre devlet gözüyle baksa da yarın MHP kadar en az bu devletin bağlı ayaklarından birisi doğurmaz. Üç ay tartışalım göreceksiniz. Çünkü en stratejik bir halkı devletin müttefiki haline getiriyoruz. Yavuz Selim beyaz bir kâğıt verir ne istersen yap der, sonuç Orta Doğu’nun kapısını ararlar.

Şimdi bu üç açıklamanın doğrultusu bizim bugün Cumhuriyeti nasıl kazanacağımız tartışmasıyla çok yakından ilgili. Çünkü bu ittifakın doğrultusu İmralı’nın Cumhurbaşkanlığının Meclisin doğrultusu cumhuriyet düşmanı, yeni Osmanlıcı ve Türkiye sermaye sınıfının çıkarlarından başka hiçbir çıkarı gözetmiyor. Dolayısıyla Kürt yoksullarının Kürt emekçilerinin Türk emekçilerine Orta Doğunun Türkiye kapılarına Türkiye sermayesine patronlarına Kürt patronlarına sermayenin çıkarları doğrultusunda aşmanın süreci atmanın doğrultusu yönelimi bu.

Şimdi tarih buysa açıklamadıkları doğrultu buysa halk kaldırı buradan görür. Dolaysıyla cumhuriyetçilerin emekçilerin işçi sınıfının bağlayacağı kavga edeceği zemin bu zemin. Diğer başlıklar da işaret edildiği gibi. Bu öneri soru işareti açısından yok. Dolayısıyla sopa gösteriyorlar zaman zaman birbirlerine, zaman zaman da ucuzluyorlar. Biz İsrail’e söz edelim AKP ile çözelim ama, ne büyük şans ki, Kürt hareketinin işleri İmralı dahil tüm aktörlerin Türkiye için çözümden yana dedikleri düşündüm.

Şimdi burada bizim çözümümüz ne olacak. Kavgayı nereden kuracağız, biz devrimciler cumhuriyetçiler, yurtseverler, komünistler sahip çıkacaklar memleketlerine, çünkü tarif ettiğimiz az önceki başlık Yemen Savaşı, İran Savaşı bununla doğrudan ilgili çünkü Kürt emekçilerinin Irak yönetimi ile Kürt yoksullarının İran nasıl ABD’nin aparatı ile Suriye’de yaptıkları gib. Dolayısıyla kavgayı buradan kurmamız lazım. Burada yıllarca bir şey var bu düzenin uyanık olmanın ve kararlı olmanın gereken bir başlıkta kurulur. Türkiye’de Cumhuriyetçiliğin temel özelliklerinden bir tanesi Kürt düşmanlığı olduğuna dair yaygın bir şeyi yaydılar. Bunu becerdiler de bir oranda. En büyük tuzaklardan birisi bu. Cumhuriyetçiler Kürt düşmanı olamaz. Herhangi bir ulusa herhangi bir halka herhangi emekçiye düşmanlığı olmaz. Sınıf düşmanlığı olamaz. Bu ülkeyi yöneten sermaye sınıfından, bunu seçen AKP iktidarından yeni Osmanlıcılığın parçası olan Kandilden Dem Partisinden bunu da tutarsak bizim karşımızda tam da buradan Kürt yoksula Kürt demesiyle değil, Cumhuriyet kadar bunun tapsak şu gençler Kürt yoksullar eylemle ayağa ?? kaldırılan? başka bir çıkış yok. Dolaysıyla memleketimize cumhuriyete sahip çıkacaksak temaların söylediği işaret ettiği Fransız Devrimi sloganlarından birisi, bizim sloganımız bu. Eşitlik özgürlük kardeşlik işçi sınıfının devrimci cumhuriyeti özgürlük kardeşlik sloganını temsil edecek. Sosyalist Türkiye bu ülkenin emekçilerin bu ülkenin halkının o ne cumhuriyeti olacak tam da merkeze çekmek zorundayız”.

 

Son konuşmacı olarak Kaan Eroğuz Anayasa Değişikliği konularındaki konuşmasını şöyle sürdürdü:

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 4)
“1923 Devrimciden 103 yıl geçti ve 103 yıl sonra “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağımız sorusuna cevap bulmak cevap yaratmak için esasında bir araya geldik. Öncelikle şunu belirtmek lazım, bu soru güncel ve doğru sorudur. Bugünün sorusu Cumhuriyeti nasıl koruyacağız değildir. Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabında belirttiği “Cumhuriyetimizi ve egemenliğimizi müdafaa etmesinin çok gerisine düştük. Bugün Cumhuriyetin bütün kurumları kazanımları hırpalanmış tahrip edilmiştir. O yüzden bugün hala Cumhuriyeti Nasıl Koruyacağayız” sorusu belirtilen görülecek bir siyasal hattın veya söylemin 29 Ekimlerde işte Koç’un, Sabancı’nın reklam filmlerine ağlayıp sarı saçlım mavi gözlüm şarkılarıyla bir nostaljinin ötesine geçemeyeceğimizin ortaya koymak gerekiyor. O yüzden “nasıl kazanacağımız” sorusu, Cumhuriyetin nasıl ayağa kaldıracağımız sorusunu önümüze koymamız lazım.

BU soruyu anayasa tartışmaları etrafında yeniden düşünürken tartışırken de ben üç yıl önce Cumhuriyeti nasıl kazandık sorusuna da bir cevap getirmemiz gerektiğini de düşünüyorum, çünkü 103 yıl önce Cumhuriyeti nasıl kazandık sorusunun bir cevabı da halkın kongreler kongre kongre örgütlenmesiyle ve o kongrelerde oluşturduğu anayasalarla anayasallaşma sürecinde görüyoruz. Yani ta demokratik devrim tarihimizde 1876ların Mithat Paşa’lardan, Genç Osmanlılardan baktığımızda egemenliğin santim santim saraylardan padişahlardan alınıp ulusa yönelik mücadelemizden 1876 ya göre eşik olarak 1809 Devrimini bir eşik olarak anayasal tüm bu sürecin taçlandırıldığı Cumhuriyetle taçlandırıldığı önemli bir tarihi eşik olarak da 1923 Devrimini görüyoruz. Ve o sürece giderken bir yandan emperyalizmle dövüşüyoruz, bir yandan saraya karşı bir iç savaş kavgası veriliyor. Bir egemenlik mücadelesi veriliyor ve bu konjonktürde 1921 Anayasası oluşturuluyor. Cumhuriyeti kuruyoruz 1924 Anayasası Cumhuriyetin ilk Anayasası yürürlüğe giriyor.

Yine T.C. Tarihinde 27 Mayıs sonrası 1961 Anayasasında bu ilerici birikimin bir devamı olarak ortaya koymak lazım. Emekçilerin siyasal alana katılma anlamında bir örgütlü güç oluşturabilme anlamında o da kıymetliliğe eşittir.

Şimdi bu bir tarafta, ama siz de biliyorsunuz, karşıdevrim anayasalarla geldi bu memlekete. Yani 27 Mayıs Anayasası’na karşı itibariyle ve 27 Mayıs sonrası oluşan özellikle sol sosyalist ilerici güçlerin toplumsal muhalefetine karşı önce bir 12 Mart kesintisi, memur sendikacılığının yasaklanması işte o kabaran Türkiye Öğretmen Sendikası (TÖS) özellikle kitlesel eylemlerine karşı Memur Sendikası önceliği yasaklandı. Sonra zaten 12 Eylül tüm ilerici devrimci birikim üzerinden adeta boldezer gibi geçti ve o da anayasası ile geldi ve rejimin kurumsallaşması, Cumhuriyet kazanımları Cumhuriyet devrimlerinin kazınması için ortaya bir anaysa koydu. Yakın AKP döneminde bir anayasalarla boğuştuk. İki gün Anayasa referandumunu hatırlıyoruz işte. Fethullahçılarla liberallerle ve o dönem Kürt siyasal hareketinin unsurları ile bir araya gelindi ve Cumhuriyet’in kazanımlarını ortadan kaldırmak için çok önemli bir eşik AKP ile değil AKP nin o yanına getirdiği düzen siyasetinin bileşenleri dediğimiz faktörlerin el birliği ile geçirildi.

Her dönemin bir emekçiliği var, biliyorsunuz, yakın dönemde de var, yani bir anlamda doğrudan iktidarın her karşı devrim hareketine doğrudan arka çıkan onun önünü açan, Cumhuriyetin yıkılmasına hizmet eden ve bunu doğrudan açıklayan kuvvetler. Bir de daha bir çekingen “yetmez ama evet” gibi süslü cümlelerle bu sürecin önünü açan ve karşı devrim sürecini hizmet eden kuvvetler var. Dolayısıyla bu anayasa meselesini tartışırken ve karşı devrim sürecini ortaya koyarken, bunu sadece AKP üzerinden değil, AKP birlikte bu sürecin köşe taşlarını döşeyen düzen siyasetiyle düzen siyaseti ile birlikte okumamız gerektiğini düşünüyorum.

Şimdi yine bir anayasa tartışmasının bir ön çalışma dönemde TBMM ini o çerçeve yasayla birlikte ortaya konuldu. Bütün o güzel siyasetin aktörleri “evet”ler “yetmez ama evet”ler bir şekilde iktidarın önünü açacak ve aslında önümüzdeki süreçte seçimle birlikte önümüze konacak bu anayasa değişikliği bu anayasa referandumuna bir ön hazırlık da TBMM de bir oylama gerçekleştirildi ve çoğunlukta çerçeve yasayı geçirdi. Neyi hedef alıyor bu anayasa meselesi? Alında rejimin devletin tamamen yani 12 Eylül’den itibaren Türkiye’nin hatta emperyalizmin artık arka bahçesi olduğu İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren NATO’ya üye olmasından itibaren başlayan bu karşıdevrim sürecinin artık ileri yıllarında hızlandığını artık son çiviyi de tabuta çakmak için yeni Anayasayı devletin vereceğinin tamamen artık dönüştüğü ve bu değişime hizmet eden tüm aktörlerin de hukukçu anlamında aklanacağı yasal güvencelerin ortaya konulacağı bir değişikliğin hareketindeyiz.

Kimleri hedef alıyor bu anayasa değişikliği bu oturumun benden önceki tüm konuşmalar bunu ortaya koydu. Oyuncuları, vurguncuları, soyguncuları aklayacaklar, onun hukuki alt yapısını oluşturacaklar. Ama maden kazalarında hala daha toprağın altında olan cenazesine dahi ulaşılmayan işçileri daha da yoksullaştıracaklar, daha da açlığa ölüme terk edecekler, onların çocuklarını onların tabutları başında ağlatacaklar, onların eğitim hakkını barınma hakkın ı elinden alacaklar. Kadınları her gün taciz, her gün şiddet bunların önünü açacaklar ve ilerici devrimci kazanımlarımızı tamamen ortadan kaldırmak için yola çıkmış durumdalar.

Bura iki aslında kesimin iki öneli kazanımın hedefe konduğunu görüyoruz. Ta bakın 1990 Tansu Çiller’in açıklamalarını hatırlayın, “devletin içindeki Sovyetler Birliğini dağıtacağız” diye Ergenekon Balyoz kumpaslarının hazırlandığı “ne komünist devletmiş ki özelleştire özelleştire sat sat bitiremedik” açıklamalar demeçler verdiği tüm o süreç içerisindeki bir Kemalist Devrimin o 1923 Devriminin kazanımlarının hedefe konulduğunu,  bir yandan da sol sosyalist Cumhuriyete emekçi bir karaktere yeniden içerek aşma hedefine önüne koyan devrimcilerin düşüncenin üzerinde bir baskı ortamı konulduğu bir süreç yaşadık. Dolayısıyla bugünün Cumhuriyetçi mücadelesinin aslında bu iki kesimin bir araya gelmesinden karşıdevrime karşı anayasa meselesinde böyle olmuş olmak lazım bu karşıdevrim sürecine karşı güç birliği oluşturmasından geçtiğini ifade etmek gerekiyor.  Özellikle şunun altını çizerek konuşmacı olmanın avantajıyla altını çizerek ifade etmek istiyorum. Yani nasıl kazandık soruna hareket etmemiz lazım dedim ya konuşmamın başında şöyle bir özgüven vardı yüz yıl önce, Cumhuriyeti kuran kuşakta. Düşünün yedi düvele karşı, emperyalizme karşı bir mücadele veriyorsunuz, büyük bir yoksunluk büyük bir yoksulluk içerisinde padişahı saltanatından ediyorsunuz ve bir ülke kuruyorsunuz, bir cumhuriyet kuruyorsunuz, padişahın kulu olmaktan, şeyhin şıhın müridi olmaktan, ağanın marabası olmaktan insanları bir yurttaş kimliğe sokuyorsunuz bir Cumhuriyet yurttaşı. Şimdi bunun verdiği bir özgüven vardı insanda ve Cumhuriyet yurttaşı olmanın özgüveni bir ülke kurmanın ve eceli yetenlerin bile yansıyan suyu toprağı uyandırmak, o bataklıkları kurutarak oraya Başkent yapmak, parkları çiçeklendirmek, ağaçlandırmak. Şimdi Cumhuriyetçilerden bu özgüveni çalmaya çalışıyorlar. Diyorlar ki bağımsızlığınız mı korumak istiyorsunuz o zaman NATO’dan çıkarsan bağımsızlığı koruyamazsınız bağımsızlık için NATO’ya muhtaç, tarikatlara cemaatlere muhtaçsın, bu sömürücülere soygunculara muhtaçsın. Değiliz, bu özgüveni yenilemenin aslında yeridir burası muhtaç olduğumuz özgüveni yeniden ayağa kaldırmak, Cumhuriyetle birlikte o Cumhuriyet yurttaşı olmanın o yüzden ayağa kaldırmak. Bunu burasından başka başaracak yer yok, tekrar tekrar altını çizmek gerekiyor, bu düzen hareketinin bu TBMM’nin içerisinde yuvalanmış karşı devrimci ittifakla anayasa önümüze konulacak olan anayasa taslağına kaşı bir mücadele veremeyiz. Bunun yeri yeniden planlardan geçiyor, yeniden ufuklardan geçiyor, yeniden Cumhuriyetçilerin bir araya gelmesinden ve örgütlü mücadelesinden geçiyor. Kazanacağımız bir memleket ver, özellikle genç arkadaşlarıma genç kardeşlerime söylüyorum, kazanacağımız bir gelecek var, kazanacağımız bir cumhuriyet var, hep beraber kazanacağımıza inanıyorum”.

SON

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdahilleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

Bu panelin 6 konuşmacılarından ilk üçününün konuşmalarını 1. Ve 2. Bölümlerimizde sunmuştuk. Bu 3. bölümde Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), konusunu sunacağız.

Erhan Nalçacı Savaşa Sürüklenmek konulu sunumunda şunları söyledi:

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 3)
“Bizim görevimiz Cumhuriyetçilik mücadelemiz Cumhuriyeti yıkan karşı devrimcileri yenmek üzerine kuruldu. Eğer yenmeyi gözetiyorsanız o zaman onun açığını arasınız ve şunu bilirsiniz, aslında hiç de göründükleri kadar değiller, bir sürü açık veriyorlar, buradaki konuşmaların hepsi o açığa değindi aslında. Yani fon krizi açıktır böyle bir soygun böyle bir açıktır. Böylesine bir yağma sınıfsal özelliğini, iğrençliğini ne derseniz deyin. Sınıfların sınırlanması, şöyle de diyebiliriz, seçme seçilme özgürlüğünün ortadan kaldırılması. Çok büyük siyasi bir kriz başladı aslında, bunun hepsine müdahale edeceğiz, müdahale ede ede güçleneceğiz, güçlendikçe daha çok açık verecekler, böyle böyle zafere gideceğiz.

Bu bir eskisini yad edelim toplantısı değildir. Biz nasıl Cumhuriyeti kazanacağız, meselemiz budur esas olan.

Şimdi bu başlıklardan çok önemli bir tanesi savaşa sürüklenme meselesi. Bu bir çığır başlığıdır, bir meşruiyet krizidir. Müdahale edilmesi son derece gerekli olan bir olgudur. Baştan şunu söylemeliyim, biz hümanist değiliz bir kere, savaş konusu, bu bir kere yazılsın. Biz mutlak savaş karşıtı değiliz. Çünkü arkadaşlar biz Cumhuriyetçi devrimci bir cumhuriyet oluşturmak için yola çıktık. Cumhuriyetçiler kurultayı bu anlama geliyor ve cumhuriyeti savaşarak kazanacağız, onları yenerek kazanacağız. Cumhuriyeti emperyalizme savaşarak kazanacağız, yaşatarak koruyacağız. Bunun yerinde olmayan çıksın salondan, bu böyledir arkadaşlar. Cumhuriyeti savaşarak kazanacağız. Mustafa Kemal ve arkadaşları böyle yapmadılar mı? Cephe cephe gezmediler mi? Onlar kahramandılar gerçekten ve savaşmaktan bir adım geri gitmediler. Oysa o anlam da hümanist diyorum, o anlamda siyasiyiz, o anlamda Cumhuriyeti savaşarak kuracağız.

Onların Mustafa Kemal ve arkadaşlarının cepheden cepheye nefer olarak dolaşarak, savaşarak geçti. Ama Cumhuriyeti kurduktan sonra “YURTTA SULH DÜNYADA SULH” dediler. Bunun kendisi antiemperyalist strateji. Çok önemli o yüzden biz de öyle olacağız. Cumhuriyetimiz hiçbir ülkede toprağında gözü olmayacak. Sadece dayanışma için uluslararası ilişkiler kuracağız. Emperyalizme karşı sonuna kadar kurduğumuz Cumhuriyeti savunacağız.

Savaşa sürüklenme meselesi bir konferans konusu aslında. Bir kere emperyalist savaş aslında tekelci sermayenin bütün dünya emekçi halklarına karşı açtığı savaştır. Bunun milliyeti vs. olmaz. Bunun iki yönü vardır, emperyalist savaşa sürüklenmenin iki yönü vardır. Halk savaş eder acı çeker. İkinci yönü çok önemli çünkü bir düşünür şunu söylüyor, haksız savaşlar, emperyalist savaşlar, paylaşım savaşına da dahil olmakta. Bunlar çok büyük meşruti yaratır. Düzen düzeni koruyan bütün korunaklar, bütün zırhlar delinir, çürür, ortadan kalkar ve sizin cumhuriyeti kurmak için çok ünlü bir fırsat verir. Bunu böylece anlamalıyız gerekir. Bir devrimci cumhuriyetin oluşturulmasında bu çok önemli bir unsurdur.

Türkiye’nin bir savaşa sürüklenebileceği en yakın iki olay var gibi görünüyor. Bir kere NATO zirvesi daha temmuzda oldu. Türkiye’nin NATO’ya Batı emperyalizmine yapıştığını gördük. Türkiye 2008 de itibaren biraz daha dengecidir. Ama şimdi ekonomi nedenler siyasi nedenler kendi açıkları, kendi zafiyetleri, bu nedenle Batı emperyalizmine düşmüş durumdalar.

NATO üzerinden Türkiye iki başlıktan savaşa sürükleniyor. Bunun bir tanesi Ukrayna füze savaşıdır, özellikle Kara Deniz çok kritik çok stratejik bir bölge haline gelmiştir. Avrupa en hızlı savaşa hazırlanıyor. Tekelci sermayesi çöküyor ama bir yandan çökerken son şansını kullanarak bütün dünyayı bir savaşa boğmaya çalışıyor. Daha yeni okuduk bütün Almanya’daki gençlere bir mektup gitmiş, savaş durumunda alışacaksınız nereye başvuracaksınız. Cevap vermezseniz 250 Evro cezası var. Yani nasıl savaşa hazırlandıklarını, hazırlık yaptıklarını görüyorsunuz. Büyük bir hızla buraya doğru sürüklüyorlar ve Türkiye’yi de peşlerinden sürükleme ihtimalleri biz, özellikle Kara Deniz formikasyonlarının, biliyorsunuz arka arka gemileri NATO provokasyonu oluyor ve Romanya Türkiye zaten Kara Deniz güvenliği diye bir NATO ülkesi olarak antlaşma yapmış durumdalar. Bulgaristan geçen gün çağırdı, Türkiye’yi ve Romanya’yı, bu konuda. Dolaysıyla oldukça provakatif bir konu. Avrupa’da veya Türkiye’de Kara Deniz üzerinden bir savaşa sürüklenme potansiyeli, Türkiye egemenliğini sağlayan Montrö Antlaşmasının devreden çıkması bu süreçlerde mümkün.

İkincisi çok yeni Mekke Antlaşması. Meclise sundular metni bu anlaşma metni ortaya çıktı. Biz doğrudan doğruya asker göndermeyi, savaşa girmeyi, Suudi Arabistan’a yardım etmeyi öngörüyor. Anlaşma bir sorun olmazsa Meclisten geçecek. Onu engelleyecek bir Meclis yok ve nete inanalım, hemen bitiriyorum hızlı hızlı. İsrail’in bir ağabeyliğinin bir vekalet savaşını sürdürdüğüne mi inanalım arkadaşlar. Yoksa bir Suni pakta girdiğimize mi inanalım. Pakistan da Suudi Arabistan da Pakistan da bir din devleti. Ömer Faruk Hocam söyledi, Türkiye de bir devleti oldu. Sunni Paktı oluşturduğumuza mı yanalım. Cumhuriyetin yıkılmasına en önemlilerinden biri haline geldi. Ve Yemen halkımızın beyninde yüreğinde yer etmiş bir yerdir. “Giden gelmiyor acep nedendir”. Halımız bunu kabul etmeyecektir. Yemen Savaşına dahil olmayı, aksi savaşa dahil olmayı kabul etmeyecek.

NATO KARŞITI OLMAYAN MİLLİYETÇİ DEĞİLDİR. NATO KARŞITI OLMAYAN CUMHURİYETÇİ DEĞİLDİR. SONUNA KADAR TÜRKİYE’MİZİN HALKIMIZIN KENDİSİNE AİT OLMAYAN BİR SAVAŞA SÜRÜKLENMESİNE KARŞI DURACAĞIZ. SONUNA KADAR MÜCADELE EDECEĞİZ SONUNA KADAR, NE OLURSA OLSUN. EĞER SÜRÜKLERSE BUNUN BİR CEZASI OLACAK EGEMEN SINIF İÇİN. BU CEZA BİR EMEKÇİ CUMHURİYETİDİR”.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Mekke Anlaşması Muamması
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7/Ağustos/2026 tarihinde Riyad'da imzalanan ve ilk başlarda kamuoyunun dikkatini pek çekmeyen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, onaylanması için meclise sunulan yasa üzerine kamuoyunun dikkatini çekmiş ve durduk yerde böyle bir anlaşmaya niçin gerek duyulduğu, bu anlaşmanın Yurtta Sulh Cihanda Sulh olarak ifade edebileceğimiz ülkemizin dış politikasına getireceği riskler tartışmaya açılmıştır.

 

Peşinen şunu ifade edelim ki; ülkelerin, karşılıklı çıkarları gerekli kılıyorsa Uluslararası anlaşmalar yapmaları, ittifaklar kurmaları, çok doğaldır.

 

Ancak, uluslararası anlaşma ve ittifakların yapılabilmesi için, ülkelerin ortak ve karşılıklı çıkarlarının böyle bir anlaşmayı gerekli kılması ve bu çıkarlarda ideolojik, sosyolojik, ekonomik, hukuksal ve siyasi ortak paydalarının bulunması, bu anlaşmanın ülke çıkarlarına elverişli olması şarttır.

 

Mekke Anlaşmasının karşı taraflarına bakıyoruz, karşımızda Pakistan ve Suudi Arabistan’ı görüyoruz.

 

Bu ülkelerle, din, mezhep ve ümmet bağı dışında; ideolojik, sosyolojik, ekonomik, hukuksal ve siyasal hiçbir ortak paydamız bulunmadığı gibi, bu anlaşma ile ülkemizin bir çıkar ve yarar sağlama ihtimali de asla yoktur.

 

Ülkemiz; zaten, ideolojik, sosyolojik, ekonomik, hukuksal ve siyasal ortak paydalarımızın bulunduğu Amerika ve batılı devletlerin içinde bulunduğu Nato Savunma İttifakına dahil bir devlet olarak, dış saldırılara karşı Nato'nun koruma şemsiyesi altındadır.

 

Hal böyleyken, ülkenin çıkarlarına uygun olmadığı gibi, bilakis ülke çıkarlarıyla taban tabana zıt Mekke Savunma Anlaşmasını niçin imzaladık öyleyse?

 

Bu sorunun ülkemiz yararına mantıklı ve akla uygun hiçbir cevabı yoktur.

 

Bu nedenle, ülke yararı açısından hiç gerekli olmadığı halde, Mekke Savunma Anlaşmasına niçin taraf olduğumuza yönelik sorumuzun cevapları da; spekülatif, yani, kesin kanıtlara veya net bilgilere değil, tahmine, kurguya veya kişisel muhakemeye dayalı düşünsel cevaplar olacaktır.

 

Hepimiz biliyoruz, ABD Başkanı TRUMP ile ERDOĞAN arasında, kurumsal değil, ülkelerinin iç politikalarına yönelik karşılıklı şahsi çıkarlara dayalı kişisel ve duygusal bir yakınlık (dostluk diyemiyoruz) bulunmaktadır.

 

ERDOĞAN; AKP Genel Başkanı olarak, Dünya lideri ABD Devlet Başkanı TRUMP ile dost olmaktan, onunla yakın dost görünmekten siyaseten hoşlanıyor ve bundan şahsen siyasi çıkar sağlamaya çalışıyor, ABD Başkanı TRUMP da; aynı şekilde, ERDOĞAN'a dost gözüküp ona Amerikan ve şahsi çıkarlarına denk düşen taleplerinin gereğini yerine getirtmekten hoşlanıyor. Nitekim, ABD Başkanı TRUMP; ikide birde demeçler vererek, ERDOĞAN ile yakın dost olduğunu, ondan ne talep ettiyse yerine getirildiğini beyan ediyor. Her iki taraf da halinden çok memnun gözüküyor.

 

ABD Başkanı TRUMP; işte, bu dostluğa dayanarak, İsrail, ABD ve İran arasında başlayan ve devam etmekte olan bu bölgesel savaşa, İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik füze saldırıları, İran destekli Yemendeki Husilerin Suudi Arabistan’a saldırıları üzerinden, Mekke Anlaşmasına dayalı olarak, ülkemizi de Suudi Arabistan’ın savunulması bahanesiyle İran savaşına dahil etmeyi planlamış olamaz mı?

 

Bir adım daha ileri gidelim; Mekke Anlaşmasından kaynaklı olarak Suudi Arabistan’ı savunurken İran Savaşına dahil edilen ülkemizin uğrayacağı olası İran saldırıları nedeniyle, Nato Anlaşmasına dayalı olarak, Türkiye’nin savunulması adına İran Savaşına Nato ülkeleri topyekûn dahil edilebilir mi?

 

Tüm bu yazdıklarımız spekülatif, yani, kesin kanıtlara veya net bilgilere değil, tahmine, kurguya veya kişisel muhakemeye dayalı kesin olmayan bir düşünce ve iddiaya dayalı beyanlardır.

 

Bu anlaşmanın ismi de çok manidardır. Anlaşma Arabistan’ın Mekke şehrinde imzalanmadığı halde, niçin Mekke anlaşması olarak adlandırılmıştır?

 

Biliyorsunuz, Mekke şehri; Suudi Arabistan'ın batısında yer alan içinde Müslümanların hac ve umre yaptığı bir şehirdir. Müslümanlar için kutsal olan Kabe de bu şehrin tam merkezindeki Mescid-i Haram adlı caminin avlusundadır.  

 

Ülkemizin yararı açısından hiç de gerekli olmayan bu savunma anlaşmasına Mekke adının verilmesi, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkemiz vatandaşlarının, bu anlaşma Kabe'yi koruyacak düşüncesiyle gazının alınmasına yönelik olabilir mi acaba?

 

Hangi nedene dayalı olarak imzalanmış olursa olsun, ülkemizin çıkarlarına ve yararlarına asla uygun olmayan bu anlaşmanın, Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmayıp reddedilmesi, ülkemizin yararına olacaktır.

 

25/10/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bahriye Üçok Anısına Laiklik Paneli
Akademisyen Bahriye Üçok’ün ölüm yıldönümü nedeni ile Türkiye’de laiklik paneli düzenlendi.

Kadın hakları ve laikliğin ödünsüz savunucusu, yaşamını bilimsel gerçeğe, kadın-erkek eşitliğine ve Atatürk’ün aydınlanma ilkelerine adamış, ülkemizin daha adil, daha bilimsel ve daha özgür bir geleceğe ulaşması yolunda katledilen aydınlanma şehidi Bahriye Üçok katledilişinin 36. Yılı anısına, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde (Doğan Taşdelen Salonu) panel düzenlendi.

İlahiyat Fakültesine ilk bayan akademisyen olarak atanan Prof. Dr. Bahriye Üçok (10.05.1919-06.10.1990) laikliğin, kadın erkek eşitliğinin, müsbet ilimin şaşmaz savunucusu idi. Dinbaz gericiler, bu akademisyenimizin laikliği çağdaşlığı savunan ileri görüşlü tavrını hoşlanmadıkları için onu ölümle tehdit ediyorlardı. Katledildiği gün evin kargo ile bir paket gelir, Bahriye Üçok, önceleri tehdit edildiğini bildiği için paketten biraz kuşkulanır ve yanındaki kızını yanından uzaklaştır.  Kendisi yalnız paketi açar, açması ile kurgulanmış bir bomba pakette patlar. İlk anda elleri parçalanan Prof. Dr. Bahriye Üçok orada can verir.

Laikliğin vazgeçilmez savunucusu akademisyenin anısına onun 36. Ölüm yıldönümünde böyle etkinliklerle anılmakta. İşte bu nedenle 06.10.2026 günü Yurttaş Birlikteliğinin öncülüğünde Av. Şanal Sarıhan kolaylaştırıcılığında Prof. Dr. Nejla Kurul, Berrin Sönmez konuşmacı olarak katıldılar.

29 Ekim Kadınları Derneği ve Yurttaş Birlikteliği tarafından düzenlenen, suikast sonucu yaşamını yitiren bilim insanı ve siyasetçi Prof. Dr. Bahriye Üçok'u anma ve laiklik kavramını günümüz koşullarında tartışma panelinin tam çözümlemesi ve bölümler halinde kapsamlı analizi aşağıda yer almaktadır. 

1. Panelin Künyesi ve Katılımcılar

 Düzenleyen Kurumlar: 29 Ekim Kadınları Derneği ve Yurttaş Birlikteliği 

 Oturum Başkanı (Moderatör): Şenal Sarıhan (29 Ekim Kadınları Derneği Başkanı, Hukukçu ve İnsan Hakları Savunucusu) 

 Konuşmacılar:

 Berrin Sönmez: Tarihçi, yazar (Medyascope), feminist aktivist. 

 Prof. Dr. Nejla Kurul: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi emekli öğretim üyesi, Eğitim Sen 11. Dönem Genel Başkanı, T24 yazarı. 

Sunucu, panelistleri sahneye davet etmeden önce akademik ve mesleki geçmişlerini katılımcılarla paylaşır: 

 Prof. Dr. Nejla Kurul

 Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi emekli öğretim üyesidir. Aynı fakültede dekan yardımcılığı, Sürekli Eğitim Merkezi Müdürlüğü, Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü ve üniversite senatörlüğü görevlerinde bulunmuştur. Eğitim politikası, eğitim ekonomisi ve finansmanı, yükseköğretimin siyasal ekonomisi, öğretmen örgütlenmesi ve eleştirel eğitim konularında akademik çalışmalar yürütmüştür. Eğitim Sen 11. Dönem Genel Başkanlığı yapmış olup halen T24'te yazmakta ve Tez-Koop-İş Sendikası'nda genel başkan danışmanı ve dergi editörü olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Berrin Sönmez

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tarih Bölümü mezunudur. Akademiye araştırma görevlisi olarak girmiş, I. Dünya Savaşı'na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazmıştır. Doktora tezini yarıda bırakıp öğretmenlik yapmış, ardından tekrar akademiye dönerek İnkılap Tarihi ve Kültür Tarihi dersleri vermiştir. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırılmış, açtığı davaları kazanmasına rağmen idari engeller nedeniyle açıktan emekli olmuştur. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Afyon Kocatepe Üniversitesi'ndeki odalarının kapısına gölge düşmemesi adına 4 kez demir atarak çalışma hayatını tamamlamıştır. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu feminist bir aktivist olup halen Medyascope'ta yazmaktadır. 

B. Şenal Sarıhan'ın Açılış Konuşması

 Anma Kavramının Anlamı: Sarıhan, "anma" sözcüğünün kendisine hep biraz eksik geldiğini, sanki arada bir anımsamak gibi algılandığını ancak değer bırakan insanların aslında hiç unutulmadığını ve bıraktıkları değerlerin peşinden gidilerek yaşatıldığını vurgular. 

 Dernek Tarihçesi ve Gelenek:

1997'deki "Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü" sonrasında kurulan Cumhuriyet Kadınları Derneği'nden (bugünkü 29 Ekim Kadınları Derneği'ne evrilen süreçte) bu yana her yıl Karşıyaka Mezarlığı'na giderek Bahriye Üçok'u andıklarını belirtir. 

 Suikastın Anatomisi: Bahriye Üçok'un düşüncelerini esirgemeyen ancak bunları büyük bir nezaketle ifade eden bir bilim kadını olduğunu söyler. Buna dahi tahammül edemeyenlerin, aydınlanma aracı olan "kitap paketi" görüntüsü altında gönderdikleri bombayla yaşamına son verdiklerini anlatır. Üçok'un kitap geldiği için önce sevindiğini, ancak aldığı tehditler nedeniyle tedirgin olup kızına "Sen yine de uzak dur, ben dışarıda açayım bu paketi" diyerek paketi açtığını ve bu saldırı sonucunda yaşamını yitirdiğini duygusal bir dille aktarır. 

C. Arşiv Görüntüsü: Bahriye Üçok'un TV Konuşması

Bahriye Üçok Anısına Laiklik Paneli
Salonda, Bahriye Üçok'un hedef gösterilmesine ve öldürülmesine gerekçe yapılan televizyon programındaki konuşması izletilir: 

 Soru: Program sunucusu, Üçok'a bir İslam tarihçisi ve İlahiyat Fakültesi'nin ilk kadın öğretim üyesi olarak türbana neden karşı olduğunu sorar. 

 Tarihsel ve Dini Açıklama: Üçok, örtünme ayeti gelmeden önce Arap kadınlarının gayet serbest yaşadığını, Hz. Peygamber'in hür kadınların cariyelerden ayrılması ve rahatsız edilmemeleri için gelen vahyi bildirdiğini anlatır. 

 Nur Suresi 31. Ayet: Kadınların kendileriyle nikah düşmeyen erkeklerin (baba, kayınbaba, kardeş vb.) yanında kendiliğinden görünen ziynetleri (el, yüz, ayak) dışındaki yerlerini örtmelerinin söylendiğini, bunun bir ev içi kıyafeti olduğunu belirtir. 

 Ahzab Suresi 59-60. Ayetler: Kadınların sokağa çıkarken cilbablarını (baştan aşağı örten bol çarşaf/elbise) üzerlerine almalarının istendiğini, bunun gerekçesinin ise "onların (hür kadın olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini sağlamak" olduğunu açıklar. 

 Temel Çıkarım ve Siyasi Eleştiri:

Üçok, burada iki temel amaç olduğunu vurgular: Kadınların iffetlerini koruması ve cariyelerden ayırt edilerek tanınmaları. Günümüzde cariyelik müessesesi kalmadığına ve kadınlar iffetlerini koruyabildiklerine göre Tanrı'nın buyruğunun yerine gelmiş olduğunu ifade eder. Eğer Kur'an'ın lafzına (harfi harfine metnine) bağlı kalınacaksa, kadınların erkeklerle yan yana oturmaması, yüzlerini tamamen örtmesi, cilbab giymesi ve şehirlerarası yalnız seyahat etmemesi gerektiğini söyler. 

 Sonuç: Meselenin dini bir inanç konusu olması halinde buna saygı duyacağını, ancak konunun siyasi bir mesele olarak ortaya döküldüğünü ve doğrudan doğruya Atatürk ilkeleri ile Türkiye'deki laiklik rejimine karşı kullanıldığını kesin bir dille ifade eder. 

D. Berrin Sönmez'in Konuşması

(Not: Konuşmacı sunumu sırasında dil sürçmesi yaşayarak birkaç kez Bahriye Üçok yerine Behice Boran ismini kullanmış, dinleyicilerin ve moderatörün uyarısıyla o dönemde Behice Boran üzerine okuma yaptığı için dilinin sürçtüğünü belirterek düzeltmiştir.) 

 Akademik Öncülüğü:

Kendisi gibi DTCF Tarih Bölümü mezunu olan Üçok'un Orta Çağ Türk-İslam Tarihi kürsüsünde çalıştığını, 1950'li yıllarda kadın hareketinin çok zayıf olduğu bir dönemde "İslam Devletlerinde Kadın Naibeler" ve "Türk Devletlerinde Kadın Hükümdarlar" üzerine çalışarak İslam geleneğinde kadının ikincilleştirilmesine bilimsel bir itiraz geliştirdiğini vurgular. 

 SHP Laiklik Raporu ve Suikast:

 Üçok'un öldürülmeden sadece 3 gün önce, Sosyal demokrat Halkçı Parti (SHP) için hazırladığı Laiklik Raporu'nun 7 sayfalık özetinin basına sunulduğunu hatırlatır. Televizyon programının bir bahane olduğunu, asıl rahatsızlığın bu rapordan kaynaklandığını belirtir. 

 Başörtüsünün Tarihsel ve Sosyolojik Kökeni:

Başörtüsünün dini bir farz olmadığını, çöl ikliminin ve coğrafyanın bir gerekliliği olarak hem kadın hem erkek tarafından kullanıldığını anlatır. Medine'ye hicret sonrasında Yahudi kabilelerle yaşanan kültürel alışveriş sonucunda, Yahudi kültüründeki kadını eve kapatan ve siyah giydiren aşırı baskıcı uygulamaların Müslümanlar arasında da "dindarlık" göstergesi olarak benimsenmeye başlandığını ifade eder. 

 

Bahriye Üçok Anısına Laiklik Paneli

Kişisel Deneyim Sönmez, 1980 darbesine ve YÖK'ün kurulmasının ardından üniversitelerde getirilen başörtüsü yasağına itiraz etmek ve başörtülü arkadaşlarına destek olmak amacıyla 1983 yılında kendi başını örttüğünü anlatır. O süreçte doktorasını tamamlayamadığını ve daha sonra başını açmak zorunda kaldığını paylaşır. 

 Laiklik Raporu'nun İçeriği ve Diyanet Tartışması

 Devletin Tarafsızlığı:

Raporda devletin tüm dinlere, mezheplere, inançlara ve inançsızlara karşı tarafsız, adil ve eşit olması gerektiğinin vurgulandığını belirtir. Anayasa'nın her yurttaşın kendini içinde görebileceği bir "ayna" olması gerektiğini söyler. 

 Diyanet İşleri Başkanlığı:

Raporda Diyanet'in devlet bütçesinden pay almaması ve özerk bir kurum olması gerektiğinin önerildiğini aktarır. Sönmez, bu noktada Üçok'a katılmadığını ifade eder; günümüz Türkiye'sinde Diyanet özerk bırakılırsa mevcut tarikatlardan (örneğin Menzil'den) bir farkı kalmayacağını savunur. Atatürk'ün Diyanet'i kurarken din politikasını laiklik ilkesine uyumlu tutmak ve merdiven altı cemaatlerin halkı hurafelerle yönlendirmesini engellemek amacıyla devlete tabi kıldığını belirtir. 

 Hac Kontenjanları ve Sezai Karakoç Örneği: Diyanet'in devasa bütçesiyle kuralara girmeden VIP hacılar götürdüğünü eleştirir. 1980'lerde şair Sezai Karakoç'a Diyanet tarafından ücretsiz hac teklifi götürüldüğünü, Karakoç'un ise "Benim hacca gitme koşullarım (mali durumum) uygun değil. Siz götürecekseniz o benim haccım olmaz, varın siz gidin" diyerek bu teklifi reddettiğini aktarır. 

 Eğitim, Tevhid-i Tedrisat ve Zorunlu Din Dersi:

 Raporda 1982 Anayasası ile getirilen zorunlu din dersine kesinlikle karşı çıkıldığını belirtir. 

 İslam Tarihinden "Rüşt Yaşı" Örneği: İslam'ın ilk yıllarında Medine'de ölen çocukların hangi mezarlığa gömüleceği tartışıldığında, alimlerin "Çocuklar reşit değildir (o dönem rüşt yaşı 15'tir), dinlerine karar veremeyiz, 15 yaşından önce ölmüşse anne-babasının istediği yere gömeriz" kararı aldıklarını anlatır. Buradan hareketle, soyut düşüncesi gelişmemiş çocuklara dini eğitim dayatılamayacağını; okullarda ancak felsefi odaklı, tüm dinleri tanıtan seçmeli dersler olabileceğini savunur. Günümüzde ahlak bilgisi yerine "ahlakçı dikte edişlerin" yaşandığını vurgular. 

 Umut ve Mücadele:

Gelecekten sadece "umutlu olmanın" bazen insanları pasifleştiren bir prangaya dönüştüğünü, bir kurtarıcı beklemek yerine aktif biçimde itiraz ve mücadele etmek gerektiğini söyler. 

  Aleviler:

 Raporun en önemli maddelerinden birinin de Aleviler üzerine olduğunu, inanç ve ibadet özgürlüğü kapsamında ayrımcılığın önlenmesi ve cemevlerine yasal statü/kurum kimliği tanınması gerektiğinin 1990 yılında bu raporda açıkça yazıldığını ekler. 

E. Şanal Sarıhan'ın Ara Değerlendirmesi

Sarıhan, 1990'lardaki SHP/CHP/Halkçı Parti birleşmeleri sürecinde bu raporların hazırlanmasına büyük emek veren dönemin Genel Sekreter Yardımcısı Güler Tanyolaç'ı anarak sağlık sorunları nedeniyle evden çıkamadığını belirtir ve kadınların aydınlık bir gelecek için verdiği ortak mücadeleye teşekkür ederek sözü Nejla Kurul'a verir. 

F. Prof. Dr. Nejla Kurul'un Konuşması

"Bahriye Üçok'u Şimdi ve Burada Yeniden Düşünmenin Anlamı" başlıklı sunumunda şu temel noktaları ele alır: 

 Buluşmanın ve Düşüncenin Eylemselliği:

Kutuplaştırmanın yoğun olduğu dönemlerde yan yana gelmenin, birlikte düşünmenin başlı başına bir eylem olduğunu vurgular. Birilerinin usta ellerle hazırladığı cici bir kitap paketinin içine yerleştirilen bombayla bir kadının hayatını yok eden korkunç tertibatı kınar. 

 1990'lı Yılların İkilemi: Karanlık ve Aydınlık:

 Karanlık Yüzü: Kürt iş insanlarının öldürüldüğü, Bahriye Üçok (1990), Muammer Aksoy (1990), Uğur Mumcu (1993) ve Ahmet Taner Kışlalı (1999) gibi aydınların katledildiği soğuk ve acı bir on yıldır. 

 Aydınlık Yüzü:

Aynı zamanda 12 Eylül askeri darbesinin taşlaşmış etkilerinin aşılmaya çalışıldığı, kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesi verdiği, işçilerin yeniden hareketlendiği bir ısınma dönemidir. Kurul'a göre cinayetleri planlayan karanlık tertibat, toplumdaki bu özgürlükçü uyanışı ve dönüşümü durdurmak, topluma keder duygusu aşılayarak yapabilirliklerini kısıtlamak istemiştir. 

 "Softalık" ve Katılaşma Eleştirisi:

 Düşünceyi susturan zihniyetin sadece dini dogmalarla hareket edenlerde değil, zaman zaman derece farkıyla muhalif/laik kesimlerde de kendi içine kapanma ve ötekiyle temas etmeme şeklinde görülebildiğini belirterek özeleştiri yapar. 

 Bu durumu açıklamak için Necip Fazıl Kısakürek'in 1930'larda Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yazdığı "Softa" tanımını okur: "Bir fikrin içinde, bir inanışın kabuğunda, kozasında ölen ipek böceği gibi can vermiş insan... Bir itikadın içine bir odaya girer gibi girdikten sonra onun bütün pencerelerini örtüp... kafasını zindana çeviren ve artık dışarısını, güneşi, suyu, hayatı inkâr eden insan." 

 Kurul, sabit fikirlerin insanı hapsettiğini (Nietzsche'ye atıfla), hayatın çoğulluğunu görmemiz ve kendi zindanlarımızdan çıkmamız gerektiğini vurgular. 

 

Bahriye Üçok Anısına Laiklik Paneli

Özgürlükçü Laiklik Anlayışı:

Laikliği sadece "din ve devlet işlerinin ayrılması" şeklindeki dar devletçi tanımdan çıkarıp; özgürlük, eşitlik ve adalet kavramlarıyla kol kola yürüyen, hem inananların hem inanmayanların güvencesi olan "özgürleştirici/çoğulcu bir laiklik" olarak yeniden tanımlamamız gerektiğini belirtir. Kimseye, kendi çocuklarımıza bile "doğru yaşam biçimi budur" diye vaaz verilmemesi gerektiğini, her insanın kendi içinde bir çokluk barındırdığını ifade eder. 

 Günümüz Türkiye'sinde Güç İlişkileri ve Baskı Alanları: Yapay zeka yardımıyla hazırladığı bir diyagram üzerinden Türkiye'deki mevcut tabloyu özetler: 

 Baskı Unsurları:

Siyasal İslamcı devlet yapılanması, el değiştiren Anadolu sermayesi, yargı ve yasama üzerindeki baskılar, tarikat ve cemaatlerin büyümesi, ÇEDES ve benzeri protokollerle okullara bağlanan tarikat hatları, neoliberal kapitalist düzen, kürtaj ve nafaka haklarındaki gerilemeler ve kadın istihdamının hala %33-34 seviyelerinde (her üç kadından ikisinin ev içinde) kalması. 

 Darwin Örneği ve Çıkış Yolu:

Türkiye'de 2017 yılında evrim kuramının müfredattan çıkarıldığını hatırlatarak, Charles Darwin'in bile yüz yılı aşkın süre önce Türlerin Kökeni kitabını kilise ve toplum baskısından çekindiği için 20 yıl boyunca sakladığını anlatır. Günümüzde de yoğun bir baskı ve otosansür olduğunu, ancak bunu aşmanın yolunun yalnızlıktan değil; sivil toplum örgütlerinin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, kadınların ve gençlerin tabanda koalisyonlar ve ittifaklar kurarak birbirine etki etmesinden geçtiğini belirterek konuşmasını tamamlar. 

G. Soru-Cevap Bölümü Başlangıcı

Şanal Sarıhan konuşmacılara teşekkür ederek salondan soru alır. İlk sözü alan katılımcı Rıza Sümer (Şiddetsiz Toplum Derneği Başkanı ve Sonsöz Gazetesi yazarı), sadece Diyanet İşleri Başkanlığı'nın değil, Anayasa Mahkemesi'nin de ele alınması gerektiğini belirterek sorusuna başlar (video bu noktada sona ermektedir).

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdahilleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

Bu panelin ilk iki konuşmacıların konuşmalarını birinci bölümde sunmuştuk. Bu ikinci bölümde Emrah Maraşo ve Ali Rıza Aydın’ın konuşmalarını sunacağız.

Üçüncü konuşmacı olarak Emrah Maraşo Demokrasi ve demokratik alanlara müdahaleler konulu konuşmasında şunları söyledi:

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
“Her şey tarihsel, yani tarihin dışında toplumsal ilişkilerin ve sınıf mücadelelerin dışında hiçbir şey yok.

İkincisi, biz bu tarihsel sürecin içindeki sınırlar ve olanaklarla hareket ediyoruz yani keyfi olarak kafamıza göre hareket eden varlıklar değiliz. Ama bu yetmez üçüncü bir etken daha var.

Üçüncü etken ise, insanın bilinci iradesi ile toplumsal ilişkileri tarihi zorlayan ve gitgide değiştiren bir varlık olmasıdır. Şimdi onu sevenler bize genellikle baktığımızda bu dönemde düzenin bir parçası olarak görünürler. Ve çoğu zamanda bu bakış açısı artıdır. Ama şöyle bir yanılsama, bu süreçlerde hiçbir şey değişmeyecek bu düzen eskisi gibi devam edecek gibi bir yanılsama bir dış bilinç ortaya çıkıyor.

Fakat gerek şimdi gerek dünyada olağanüstü dönemlerde itaatsizlik dönemlerini yaşıyoruz. Savaş, ekonomik krizler, toplumsal çalkanmalar tam da bunun göstergeleri en çok da bu kriz dönemlerinin birinden demokrasi kavramı ve kurumu alıyor.

Demokrasinin içeriğinden bugün bu salondaki hiç kimse hoşlanmıyordur, tüylerimizi diken diken ediyordur. Hatta Yalçın Küçük Hoca da “       ben demokrat değilim anama sövmüşler gibi şeyler söylüyordu. Haklı doğru ancak bunun söylediği değil demokrasi, şimdi bir sivil toplumları emperyalistlerin halk düşmanlarının demokrasisi var, Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyenler demokrasi söylemi ile demokrat adını taşıyan bir tarih örgütlendiler ve halkımızı bu şekilde özlemlerini istismar ettiler. Tabi bunların yanı sıra bir de muhalifler var. Yani halk kitlelerini denetlemekle görevli olan muhalefet akımı diyebiliriz buna. Yani genelde tarihsel olarak düşünelim.

Şimdi bu demokrasi meselesinin üzerinde dururken biraz da o gidişi o nedenle yaptım. Mücadelesinihinden bugüne gelelim, geldiğimi düşünüyorum çünkü tarihi anlamadığımızda tarihsel pratiği Türkiye’nin toplumsal mücadelesini anlamadığımızda ne yazık ki bu günkü demokrasi ile sadece daha doğrusu demokrasi kavramında karşı devrimcilerin, halk düşmanlarının eline diline bırakmış oluyoruz.

Şimdi çok anlamlı bir yerde sokakta Selanik Sokakta, Selanik sadece büyük devrimci M. Kemal Atatürk’ün doğduğu yer değil, aynı zamanda Osmanlıda demokratik hareketlerin, sosyalist hareketlerin kadın erkeklerin doğduğu yer. Buradan çıkalım aşağı doğru yürüyelim bizi Meşrutiyet Caddesi karşılayacaktır, sağımıza döndüğümüzde Mithat Paşa Caddesi, solumuza döndüğümüzde Atatürk Bulvarına uzanıyoruz. Bakın dikkat edin Selanik, Mithat Paşa, Meşrutiyet Atatürk bunlar büyük ileri atılımların büyük devrimci adımlarını yapmış, bedel ödeyerek yapmış, bir milletin bir halkın emekçi halkın aynı zamanda devrimci aydınların başkente kazıdığı isimler. Bunlar boşuna verilen isimler değil, bunu bir kenara yazalım birincisi.

İkincisi buna bağlantılı olarak bir halk düşmanlarının demokrasisi var, bir daha halkın demokrasisi var. Bir gerçek demokrasi var bir de sahtesi var, bunu birbirinden titiz bir şekilde ikiye ayırmamız gerekiyor. Şimdi bizim demokrasimiz her zaman Milli Egemenlikte Milli egemenlik kavramıyla atbaşı giden bir demokrasi, daha doğrusu demokrasimiz milli egemenliği budama aracı, ne demek bu demokrasi. Anayasa demek kanun demek, genel oy hakkı demek, söz ifade hürriyeti özgürlükleri demek. İlk demokrasimizde ilk demokratımız Mithat Paşa 1876 Birinci Meşrutiyettir, padişahın yetkilerini sınırlandırıyor, çeşitli işletmeler, Ziraat Bankası, eğitim kurumlarını kuruyor, bugüne de çok önemli bir şey bırakıyor, 160-170 yıl önce söylüyor bu sözünü, biz yasama ve yürütme yetkisinin uluslararası bir komisyona kesinlikle devredemeyiz, çok rahat bunu kabul etmez. Şerefsizce yaşamaktansa şereflice ölmeyi tercih ederiz” diyor. Bakın bu çok önemli kalır. Yani aklını Türkiye’nin demokrasi geleneği aynı zamanda emperyalizmle sömürgecilikle mücadele eden bir demokrasi gerek. Yani sadece “emperyalistler var, onlardan ilerici adımlar bekliyoruz” gibi bir söz konusu değil. Namık Kemal büyük eserini sürgündeyken yazıyor. Vatan ve hürriyet kavramını Osmanlıya getiren bizim gündemimize sokan Tevfik Fikret Atatürk’ün inkılap ruhu devrim ruhu dediği isi. Keza tarihimizdeki en büyük yazan bir tanesi, Atatürk’ün parçası olduğu 2 yaşında Hapislere giriyor, genç bir subayken, jon Türkler onlar da büyük bir demokrasi mücadelesi sürdürmüşler Abdulhamit istibdadına karşı.

Nihayet Cumhuriyet Devrimi. En büyük atılımızı da Meşrutiyet, iyi tamam ilerici idi, önemli izler bıraktı, ama Cumhuriyet Devrimi bir devrimle tamamlanmasının adıydı. Üstelik bu kopuş sadece, doğru değil bence 1930 ‘arda Türkiye’de tek tek fevkalade idi Kültür Devrimiyle birlikte aydınlanma, halkçılık gibi bir şey oluştu, diye düşünüldü ama doğru değil, biz Kurtuluş Savaşımızda aynı şekilde halkçılıkta yaptık, halk hükümeti ile yaptık, halk iktidarlarıyla yaptık. Atatürk bizzat T.C.nin halk hükümetini ödüyor, şuralarla yönetiliyoruz diyor bakın halkçılık beyannamesi, 1921 Anayasasının temeli olan; orada ne diyor, “T.C. Meclisinin gayesi Türk halkını emperyalizme, emperyalizmin kapitalizmin tahakkümünden kurtarmak ve iradeyi hakimiyeti onun eline vermek. Ona teslim etmek, bizim amacımız bu” diye tarif ediyor kendisi 1921 yılında ve kendisini Türkiye halk hükümeti olarak tanımlıyor. Yani burada aslında demokrasi bizzat egemenlikle ilgili. Yine Atatürk Türk Demokrasisi Fransız İhtilalinin açtığı yolu izliyor” diyor. Bunlar bizim kafamızda uydurduğumuz şeyler değil. Tarih kitaplarında yazan. Ama kitapta da yok, tam bunlar tarihsel gerçekler. Demokrasi, devrim, halkçılık, milliyetçilik hep iç içe geçmiş durumda. Bu sırada şöyle bir şey de vardı, kapitalizmden kurtarmak, emperyalizmden kurtarmak. Meclis içinde tartışmalar oluyor ve soruyorlar milletvekilleri, “bu kapitalizm iç kapitalizmden dış kapitalimden çünkü bizde sermaye yoktur”, diyor. Dış İşleri Vekili Ahmet Üstade.

Ama arkadaşlar yüz sene geçti, Cumhuriyetimizden daha fazla. Şimdi bizim nur topu gibi bir sermayemiz var, yetinmiyoruz, bunlar da sınırlı değil, dolarcılar, borsacılar, fon vurguncuları var; yine yetmiyor tarikatlar, cemaatler var, yine yetmiyor her gün artıyor suç örgütleri, mafyalar, çeteler var. Böyle bir ortamda demokrasi olabilir mi? Halk hükümeti yeşerebilir mi böyle bir ortamda? Böyle bir ortamda çalışanlar, işçiler, emekçiler, köylüler, yolsuzlar, esnaf, halk sınıfları, aydınlar, gazeteciler, öğrenciler bunların sözcü ifade hakları olabilir mi? Olmadığı işte bugün Merdan Yanardağ’lar, Muratel’ler gazeteci arkadaşlarımız içeride. Onların özgürlüklerini talep ediyoruz, onların hakkı için bir selam gönderelim.

Böyle bir ortamın iktidarı ismi üstünde dar bir çevrenin temsilcilerini korumak zorundadır, başka bir şey mümkün değil. Çünkü toplumsal ekonomik yapı bunun üzerine kurulmuş. Yani bir iki üç kişinin karar verdiği “hadi tek adam yönetimi” diye karar verdiği bir şeydir. Bu tarihi bir sorumluluğun karar verdiği bir şey değil doğal bir seyrin gelişimi olarak ortaya çıkan bir gelişme.

Başta Yeni Parti olmak üzere diyorlar ki, “biz kurallı bir sistem kuracağız ehlileştireceğiz bu sistemi dolayısıyla bunlar olmayacak. Kuralın neorealizmi kuralı olmaz, kapitalizm olmaz, hiçbir tarikat cemaat, nurcu kurallara uymaz, bu sistemin karakterine ters, çünkü bu sistem durmadan anarşi üretiyor, kaos üretiyor çünkü buradan besleniyor. Çünkü azınlık, kesimlerin azınlık kesimlerin iktidarından bahsediliyor.

Yine diyorlar ki, Yeni Partili arkadaşlarımız “tek çare sandık”. Kitleler soruyor halkımız soruyor haklı olarak, sandık diyorsunuz da kayyumlar da atıyorlar baştan beri içeri, atıyorlar kayyum getiriyorlar, kendilerine yöneltiyorlar çokça. Ne yapacağız diyorlar insanlar, bu sorunun cevabı yok, ama bizim için bu sorunun cevabı var.

O dediğimiz halkçılık beyannamesi, oradaki hedefler emperyalizmden kapitalizmden kurtarmak, halkımızı devrimci programı devrimci siyasetler ve en önemli halın iradesini yeniden ve onun gücüyle sandığı savunmak, seçimleri savunmak anayasayı savunmak. Kesinlikle sandığı falan küçümseyemeyiz. BU gaflet olur zaten. Seçimleri küçümseyemeyiz, çünkü Türkiye’nin 160-170 yıllık tarihi aslında Anayasa tarihi, genel oy için bunlar için büyütülen mücadeleleri en tarihi olarak ortaya çıkıyor. Ama bugün bizim yapmamız gereken onların nesini savunabiliriz, onların bu kazanımları da büyük kazanımlar öyle sıradan falan değil, onların arkasına güçlü, cumhuriyetçi, devrimci, halkçı toplumcu bir halk gücü koyarak ancak bunları hayata geçirebiliriz. Yaşasın çok bağımsız Cumhuriyet”.

Ali Rıza Aydın, Fon vurgunu mu fon soygunu mu konulu konuşmasını şöyle sürdürdü:                                                                  

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdahilleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

Bu panelin ilk iki konuşmacıların konuşmalarını birinci bölümde sunmuştuk. Bu ikinci bölümde Emrah Maraşo ve Ali Rıza Aydın’ın konuşmalarını sunacağız.

Üçüncü konuşmacı olarak Emrah Maraşo Demokrasi ve demokratik alanlara müdahaleler konulu konuşmasında şunları söyledi:

“Her şey tarihsel, yani tarihin dışında toplumsal ilişkilerin ve sınıf mücadelelerin dışında hiçbir şey yok.

İkincisi, biz bu tarihsel sürecin içindeki sınırlar ve olanaklarla hareket ediyoruz yani keyfi olarak kafamıza göre hareket eden varlıklar değiliz. Ama bu yetmez üçüncü bir etken daha var.

Üçüncü etken ise, insanın bilinci iradesi ile toplumsal ilişkileri tarihi zorlayan ve gitgide değiştiren bir varlık olmasıdır. Şimdi onu sevenler bize genellikle baktığımızda bu dönemde düzenin bir parçası olarak görünürler. Ve çoğu zamanda bu bakış açısı artıdır. Ama şöyle bir yanılsama, bu süreçlerde hiçbir şey değişmeyecek bu düzen eskisi gibi devam edecek gibi bir yanılsama bir dış bilinç ortaya çıkıyor.

Fakat gerek şimdi gerek dünyada olağanüstü dönemlerde itaatsizlik dönemlerini yaşıyoruz. Savaş, ekonomik krizler, toplumsal çalkanmalar tam da bunun göstergeleri en çok da bu kriz dönemlerinin birinden demokrasi kavramı ve kurumu alıyor.

Demokrasinin içeriğinden bugün bu salondaki hiç kimse hoşlanmıyordur, tüylerimizi diken diken ediyordur. Hatta Yalçın Küçük Hoca da “       ben demokrat değilim anama sövmüşler gibi şeyler söylüyordu. Haklı doğru ancak bunun söylediği değil demokrasi, şimdi bir sivil toplumları emperyalistlerin halk düşmanlarının demokrasisi var, Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyenler demokrasi söylemi ile demokrat adını taşıyan bir tarih örgütlendiler ve halkımızı bu şekilde özlemlerini istismar ettiler. Tabi bunların yanı sıra bir de muhalifler var. Yani halk kitlelerini denetlemekle görevli olan muhalefet akımı diyebiliriz buna. Yani genelde tarihsel olarak düşünelim.

Şimdi bu demokrasi meselesinin üzerinde dururken biraz da o gidişi o nedenle yaptım. Türkiye tarihinden bugüne gelelim, geldiğimi düşünüyorum çünkü tarihi anlamadığımızda tarihsel pratiği Türkiye’nin toplumsal mücadelesini anlamadığımızda ne yazık ki bu günkü demokrasi ile sadece daha doğrusu demokrasi kavramında karşı devrimcilerin, halk düşmanlarının eline diline bırakmış oluyoruz.

Şimdi çok anlamlı bir yerde sokakta Selanik Sokakta, Selanik sadece büyük devrimci M. Kemal Atatürk’ün doğduğu yer değil, aynı zamanda Osmanlıda demokratik hareketlerin, sosyalist hareketlerin kadın erkeklerin doğduğu yer. Buradan çıkalım aşağı doğru yürüyelim bizi Meşrutiyet Caddesi karşılayacaktır, sağımıza döndüğümüzde Mithat Paşa Caddesi, solumuza döndüğümüzde Atatürk Bulvarına uzanıyoruz. Bakın dikkat edin Selanik, Mithat Paşa, Meşrutiyet Atatürk bunlar büyük ileri atılımların büyük devrimci adımlarını yapmış, bedel ödeyerek yapmış, bir milletin bir halkın emekçi halkın aynı zamanda devrimci aydınların başkente kazıdığı isimler. Bunlar boşuna verilen isimler değil, bunu bir kenara yazalım birincisi.

İkincisi buna bağlantılı olarak bir halk düşmanlarının demokrasisi var, bir daha halkın demokrasisi var. Bir gerçek demokrasi var bir de sahtesi var, bunu birbirinden titiz bir şekilde ikiye ayırmamız gerekiyor. Şimdi bizim demokrasimiz her zaman Milli Egemenlikte Milli egemenlik kavramıyla atbaşı giden bir demokrasi, daha doğrusu demokrasimiz milli egemenliği budama aracı, ne demek bu demokrasi. Anayasa demek kanun demek, genel oy hakkı demek, söz ifade hürriyeti özgürlükleri demek. İlk demokrasimizde ilk demokratımız Mithat Paşa 1876 Birinci Meşrutiyettir, padişahın yetkilerini sınırlandırıyor, çeşitli işletmeler, Ziraat Bankası, eğitim kurumlarını kuruyor, bugüne de çok önemli bir şey bırakıyor, 160-170 yıl önce söylüyor bu sözünü, biz yasama ve yürütme yetkisinin uluslararası bir komisyona kesinlikle devredemeyiz, çok rahat bunu kabul etmez. Şerefsizce yaşamaktansa şereflice ölmeyi tercih ederiz” diyor. Bakın bu çok önemli kalır. Yani aklını Türkiye’nin demokrasi geleneği aynı zamanda emperyalizmle sömürgecilikle mücadele eden bir demokrasi gerek. Yani sadece “emperyalistler var, onlardan ilerici adımlar bekliyoruz” gibi bir söz konusu değil. Namık Kemal büyük eserini sürgündeyken yazıyor. Vatan ve hürriyet kavramını Osmanlıya getiren bizim gündemimize sokan Tevfik Fikret Atatürk’ün inkılap ruhu devrim ruhu dediği isi. Keza tarihimizdeki en büyük yazan bir tanesi, Atatürk’ün parçası olduğu 2 yaşında Hapislere giriyor, genç bir subayken, jon Türkler onlar da büyük bir demokrasi mücadelesi sürdürmüşler Abdulhamit istibdadına karşı.

Nihayet Cumhuriyet Devrimi. En büyük atılımızı da Meşrutiyet, iyi tamam ilerici idi, önemli izler bıraktı, ama Cumhuriyet Devrimi bir devrimle tamamlanmasının adıydı. Üstelik bu kopuş sadece, doğru değil bence 1930 ‘arda Türkiye’de tek tek fevkalade idi Kültür Devrimiyle birlikte aydınlanma, halkçılık gibi bir şey oluştu, diye düşünüldü ama doğru değil, biz Kurtuluş Savaşımızda aynı şekilde halkçılıkta yaptık, halk hükümeti ile yaptık, halk iktidarlarıyla yaptık. Atatürk bizzat T.C.nin halk hükümetini ödüyor, şuralarla yönetiliyoruz diyor bakın halkçılık beyannamesi, 1921 Anayasasının temeli olan; orada ne diyor, “T.C. Meclisinin gayesi Türk halkını emperyalizme, emperyalizmin kapitalizmin tahakkümünden kurtarmak ve iradeyi hakimiyeti onun eline vermek. Ona teslim etmek, bizim amacımız bu” diye tarif ediyor kendisi 1921 yılında ve kendisini Türkiye halk hükümeti olarak tanımlıyor. Yani burada aslında demokrasi bizzat egemenlikle ilgili. Yine Atatürk Türk Demokrasisi Fransız İhtilalinin açtığı yolu izliyor” diyor. Bunlar bizim kafamızda uydurduğumuz şeyler değil. Tarih kitaplarında yazan. Ama kitapta da yok, tam bunlar tarihsel gerçekler. Demokrasi, devrim, halkçılık, milliyetçilik hep iç içe geçmiş durumda. Bu sırada şöyle bir şey de vardı, kapitalizmden kurtarmak, emperyalizmden kurtarmak. Meclis içinde tartışmalar oluyor ve soruyorlar milletvekilleri, “bu kapitalizm iç kapitalizmden dış kapitalimden çünkü bizde sermaye yoktur”, diyor. Dış İşleri Vekili Ahmet Üstade.

Ama arkadaşlar yüz sene geçti, Cumhuriyetimizden daha fazla. Şimdi bizim nur topu gibi bir sermayemiz var, yetinmiyoruz, bunlar da sınırlı değil, dolarcılar, borsacılar, fon vurguncuları var; yine yetmiyor tarikatlar, cemaatler var, yine yetmiyor her gün artıyor suç örgütleri, mafyalar, çeteler var. Böyle bir ortamda demokrasi olabilir mi? Halk hükümeti yeşerebilir mi böyle bir ortamda? Böyle bir ortamda çalışanlar, işçiler, emekçiler, köylüler, yolsuzlar, esnaf, halk sınıfları, aydınlar, gazeteciler, öğrenciler bunların sözcü ifade hakları olabilir mi? Olmadığı işte bugün Merdan Yanardağ’lar, Muratel’ler gazeteci arkadaşlarımız içeride. Onların özgürlüklerini talep ediyoruz, onların hakkı için bir selam gönderelim.

Böyle bir ortamın iktidarı ismi üstünde dar bir çevrenin temsilcilerini korumak zorundadır, başka bir şey mümkün değil. Çünkü toplumsal ekonomik yapı bunun üzerine kurulmuş. Yani bir iki üç kişinin karar verdiği “hadi tek adam yönetimi” diye karar verdiği bir şeydir. Bu tarihi bir sorumluluğun karar verdiği bir şey değil doğal bir seyrin gelişimi olarak ortaya çıkan bir gelişme.

Başta Yeni Parti olmak üzere diyorlar ki, “biz kurallı bir sistem kuracağız ehlileştireceğiz bu sistemi dolayısıyla bunlar olmayacak. Kuralın neorealizmi kuralı olmaz, kapitalizm olmaz, hiçbir tarikat cemaat, nurcu kurallara uymaz, bu sistemin karakterine ters, çünkü bu sistem durmadan anarşi üretiyor, kaos üretiyor çünkü buradan besleniyor. Çünkü azınlık, kesimlerin azınlık kesimlerin iktidarından bahsediliyor.

Yine diyorlar ki, Yeni Partili arkadaşlarımız “tek çare sandık”. Kitleler soruyor halkımız soruyor haklı olarak, sandık diyorsunuz da kayyumlar da atıyorlar baştan beri içeri, atıyorlar kayyum getiriyorlar, kendilerine yöneltiyorlar çokça. Ne yapacağız diyorlar insanlar, bu sorunun cevabı yok, ama bizim için bu sorunun cevabı var.

O dediğimiz halkçılık beyannamesi, oradaki hedefler emperyalizmden kapitalizmden kurtarmak, halkımızı devrimci programı devrimci siyasetler ve en önemli halın iradesini yeniden ve onun gücüyle sandığı savunmak, seçimleri savunmak anayasayı savunmak. Kesinlikle sandığı falan küçümseyemeyiz. BU gaflet olur zaten. Seçimleri küçümseyemeyiz, çünkü Türkiye’nin 160-170 yıllık tarihi aslında Anayasa tarihi, genel oy için bunlar için büyütülen mücadeleleri en tarihi olarak ortaya çıkıyor. Ama bugün bizim yapmamız gereken onların nesini savunabiliriz, onların bu kazanımları da büyük kazanımlar öyle sıradan falan değil, onların arkasına güçlü, cumhuriyetçi, devrimci, halkçı toplumcu bir halk gücü koyarak ancak bunları hayata geçirebiliriz. Yaşasın çok bağımsız Cumhuriyet”.

Ali Rıza Aydın, Fon vurgunu mu fon soygunu mu konulu konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fon dediğimiz soygun aslında dümdüz değerlendirmesiyle sermaye piyasasının aralarından birinin yaşattığı birinin ortaya çıkardığı fonlar sermaye bir soygun yasasının para yaratılışlarından biri sadece. Bankalarla başlayan öteki kuruluşlarıyla devam eden menkul kıymetleriyle devam eden asarlı piyasa. Peki soru ne, soru şu: Sermaye piyasası olup bu sorunun yanıtını taa 1830 ların sonunda 19. yüzyıla da Kapital’i yazarken Marks zaten verdi, ilgilenen oradan bakabilir. Hayali para yaratma meselesinden başlamış kapital birikimine kadar getirmiş.

Soyguncu sömürücü kapitalistler, soyguncu sömürücüler en iyi sömürürken, toprağı sömürürken, tarımı sömürürken, sanayiyi sömürürken, eğitimi sağlığı sömürürken aklınıza gelen bütün alanlarda sömürüyü yaparken aynı zamanda da bütün alanların piyasasını oluşturma işi ve nihayet bir yöneticinin dediği gibi “ben bu devleti anonim şirket gibi yöneteceğim” diyen yöneticinin dediği gibi, devleti de piyasalaştırmışlar. İşte sermaye piyasası aslında paranın sömürülenlerin tekrar geri dönmesi ve sermaye birikimini artırması için ihtiyaçtan bir piyasa, ama aynı zamanda da paradan para kazanmaların piyasası.

Ancak bu kadar masum değil, neden değil, çünkü sömürücülerin aklı kendi aralarında kazandıkları parayı bir şekilde aklayıp yeniden değerlendirme kara kazanmak onun kumarını oynamak gibi bir alanda yetinmemişler ve demişler ki “biz haktan para toplayalım, bekçiden para toplayalım, çalışandan para toplayalım, topladığımız paraları bitirelim; onlara topladığımız paralara yatırma işliyormuş gibi sanayiye işliyormuş gibi istihdam yaratacakmış gibi ayarlayalım oluşan paraları biz köpükler şeklinde banliyeler şeklinde büyütelim ve birikimimize birikim katalım”. Özeti bu. Böyle olunca fon krizi fon soygunu dediğimiz aslında bütünüyle kapitalizmin sömürünün ise onlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Emek nasıl sömürülüyorsa finans piyasasıyla para üzerinden sömürü böyle yapılıyor.

O Zaman sizin kuşkunuz, bizim kuşkumuz, bir fon soygunu fon hırsızlığından ya da kaçakçılıktan ya da bildiğimiz dümdüz alabildiğine aklınıza gelen bütün kaçakçılık ve soygunlardan farklı olmayan bir soygunla karşı karşıyayız. Para üzerinden bir soygun, o zaman bu soygun düzenin ve düzenin ekonomiği olan ömrünün kapitalist üzerindeki ekonomiği olan sömürünün oyunlarından bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Bu soygunları yapacak olanlar halk değil, bu soygunu yapacak olanlar ahlaklı disiplinli insanlar değil. Bu soygunu yapacak olanlar dürüst insanlar değil. Kimler kapitalistler.

Kapitalistler kendi sömürü düzenlerini yeni sömürü alanları bulmakla uğraşıyorlar. Nitekim çok ilginçtir, kanunla da koruma altına alıyorlar. Kanunsuz ve hukuksuz bir durumla var mı yok mu tartışması yapılıyor ya, bu günlerde. Aslında 24 Ocak kararları ardından gelen 12 Darbesiyle birlikte daha bir yıl bile dolmadan, daha seçimler yapılmadan işbirlikçi Güvenlik Konseyi bir yasa çıkarıyor, yasanın adı “Sermaye Piyasası Kurulu Yasası”. Bu yasada diyor ki “ey halkım biz devlet olarak şeffaf güvenli emin ellerde, devletin denetiminde bir sermaye piyasası oluşturuyoruz, burada parayı alıp satacağız, parayı kâğıt üzerinde de büyüteceğiz. Siz de yatırımlarınızı bize getirin biz onları parça göl göl, deniz deniz okyanus yapacağız ve küçük küçük paralar vermeye çalışacağız. Ama büyük paralar bizde kalacak, özeti bu. Onun için hiç dolandırmayalım, hukuk bunu söylüyor, yargı bunu söylüyor, ekonomistler şunu söylüyor. Üzerine alınmasın o ekonomistler makro mikrocular, kapitalist ekonomist üzerinde çalışanlar üzerine alınmasın hepsi piyasanın bir sömürü araçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Onun için son zamanlarda sıklıkla basında medyada karşımıza çıkan değerli akademisyenlerin yazdığı yazıları değerli bulup okuyalım. Ama lütfen sermaye piyasası gibi devletin denetiminde kontrolünde hem de seçtiğimiz milletvekillerinin öne çıkardığı kanunla güvence altında olan bir düzenin piyasasını oluşturmak anlamında ne hukukla ne yargıyla ne de soyguncuların görüntü paralarını almakla ne de onlara ceza vermekle (kimilerine verilecek kimilerine verilmeyecek) uğraşamayız.

Biz piyasa üzerine devleti de piyasa yapan düzeni sorgulamadan bu düzeni sorgularken aynı zamanda her türlü sömürüyü ekonomist, siyasal, toplumsal, kültürel her türlü sömürüyü sorgulamadan fon krizleri ile daha çok uğraşırız. Nasrettin Hoca hikayeleri gibi gökten 99 düşer 100.  hiç gelmez. O zaman biz sorgulayacağız biz ki hepimiz sorgularken savaşımız da sürdüreceğiz daha bağlar açacağız. O dava açan mesai de yok. Gazetelerde şöyle bir yoklayayım dedim, geçenlerde Türkiye Komünist partisinin Fatma Kaya hakkında açtığı dava dışında dava açan da yok. Mücadele ediyoruz da mücadele eden de yok. Bu mücadeleyi yaparken aynı zamanda acaba bu piyasada bu sömürü düzeninden nasıl kurtuluruz sorusu sorarak onun üzerine kafa yorarak hepimiz sağlıkçılar eğitimciler hukukçular, esnaf işsizler, kadınlarımız çocuklarımız, gençlerimiz hepimiz tek tek nasıl bir Cumhuriyete yaşarsak nasıl bir bizi bu soygun düzeninden kurtarır. Nasıl bir Cumhuriyet bizi bu sömürü düzeninden kurtarır sorusu onun gayretini verme zorundayız. 1848 de Paris Komunu çok ilginç bir anısı var, Cumhuriyetçiler “ileri” diyor, o cumhuriyet sömürü sömürüye teslim olan bir cumhuriyeti değildir. BUGÜNKÜ CUMHURİYETİMİZ 1923 ÜN DEVRİMCİ CUMHURİYETİNİN SÖMÜRÜCÜLER TARAFINDAN, GERİCİLER TARAFINDAN TESLİM ALINMIŞ BİR CUMHURİYETTİR. CUMHURİYET BAYRAMI’NDA BAYRAK SALLAMAKLA DA CUMHURİYET KAZANILMAZ. BU MÜCADELEYİ DEVRİMCİ RUHLA DEVRİMCİ DÜŞÜNCEYİ BİRLİKTE YAPARAK CUMHURİYETİ TEKRAR AYAĞA KALDIRMAK ZORUNAYIZ”.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com


Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget