Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Tabulaştırılan  Tayyip
Siyaset dünyamızda dini siyasete alet ederek iktidarını sürdüren R.T. Erdoğan öylesine dini siyasi çıkar haline getiriyor ki, Kemal Kılıçdaroğlu’na “senin namaz kılarken çekilmiş bir resmin var mı” diyerek dini siyasete alet etmeyi zirveye çıkarıyor. Çağdaş dünyada Avrupalı bir lider, aynı sözü “senin kilisede ibadet ederken çekilmiş bir resmin var mı” biçiminde rakip bir parti liderine söylemiş olsa, inanın ö sözü söyleyen lideri tefe koyup perişan ederler. Çünkü çağdaş dünyanın demokratik ülkeleri bulundukları refah düzeyine laik demokrasi ile ulaşmış olduklarından laiklikten asla ödün vermezler. 
 “Nas ümmet” diyerek dinsel simgeleri kullanan ve de zaten laik demokrasiye asla inanmayan ve diliyle de söyleyen R.T. Erdoğan’ın, iktidara geldiği 2002’den bu yana fırsat bulduğu her ortamda dini siyasete alet ettiğini nice örneklerden biliyoruz. Almanya 180-200 yıldır kilise yapmazken, Türkiye’de durmadan oraya buraya cami yapılmasını sağlayan isteyen R. T. Erdoğan, iktidarı döneminde çokça cami yapmayı bilime hizmet ettiğini sanıyor. Fen liselerini es geçip durmadan imam hatip okulu açan dinci RTE ve varlıklı yandaşları fakirin çocuğunu imam hatip okullarına yönlendirirken, kendi çocuklarını Amerika ve İngiltere’de okutuyorlar. Kendilerini İslamcı gösteren yöneticileri, müsbet ilimle ileri giden Batılı çağdaş ülkelere bir baksınlar, hangisinde din ağırlıklı İncil hatip liseleri var? İmam hatip liseleri müspet bilim öğretmez sadece kendilerine biatçe sorgulamayan, araştırmayan, düşünmeyen nesiller yetiştirir. Dinciliği, şeriatçılığı ön plana çıkaran 50 civarındaki Müslüman ülkelere bir bakın hangisi çağdaş, hiçbiri değil; hepsi de tek adamla yönetiliyor, hepsinde de demokrasi yok, hepsi de çağın en gerisindeler, bu ülkelerin hiçbirinde yüzyıllardır bir icatlar (buluşları) yok.   
Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesini şimdiye kadar görülmemiş düzeyde öylesine artırıyor ki üç beş yatırımcı bakanlığın bütçesinden de daha fazla bütçe ayırıldığına tanık oluyoruz.(2)  Yine İmam maaşları da sanki bir devlet memuru gibi bu yönetimde eski yönetimlere göre oldukça fazla artırıldığı görülüyor. Bir imamın yaptığı görev bir devlet memurunun yaptığı hizmet kadar olamaz. Çağdaş dünyada Avrupa’da din adamlarının devlet memuru gibi maaş almadıklarını görüyoruz, en son   Yunanistan’da maaş alan papazların maaşları hükümetçe iptal edilmiştir. Dini konulardaki yanlışları yüreklice çekinmeden söyleyen Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk şunları söylüyor. “Parayla namaz kıldıran imamların arkasında namaz kılınmaz haramdır”. (Eğer bunlar doğru ise Diyanet İşleri Başkanlığı neden halka yanlış uygulamaları ve hurafeleri söylemez, Diyanetin görevi halkı aydınlatmak değil midir). Bakıyoruz Diyanet İşleri Bakanı Amerika’da, İngiltere’de süper villalar satın almış, Hicazda almış olsa anlarım.
          “Anıtkabir’i yıkıp cami yapacağız”
Tabulaştırılan  Tayyip


Bilgisayarımda saklı duran Babası R. T. Erdoğan kızı ile yan yana fotoğrafı bulunan başı örtülü Sümeyye Erdoğan, günümüzde iç çatışmaların halen devam ettiği Suriye ile bağlantı kurulduğu o resimde şunlar yazılı idi:
“Suriye’de olan Devrim İslam’ın zaferidir. İnşallah çok yakında Türkiye’de Kemalist rejimi yıkıp yerine şeriatı kuracağız. Allah’ın izniyle ilk işimiz Anıtkabri yıkıp cami yapmak olacaktır”.
Yine aynı Sümeyye Erdoğan babası R.T. Erdoğan’la yan yana durdukları bir resimde aynen şunlar yazılıdır:
“Babam İslam aleminin halifesi sayılır, yolsuzluk yapmış olsa bile bunu İslamiyet için yapmıştır”. 
Görüldüğü gibi, R.T. Erdoğan kendi ailesi içinde aile üyelerince halife olarak görüyor. Oysa Halifelik öteki devrim kanunlarıyla birlikte 3 Mart 1924’te TBMM’nin kabul ettiği Üç Devrim Yasası’ndan biri olan 431 sayılı yasa ile hilafet bu ülkede kaldırılmıştır. Halifeliği tekrar getirmek isteyen kişiler laik anayasa hükmünce devrim kanunlarına muhalefetten yargılanması gerekir.
Batı ülkelerinin Osmanlıya göre gelişmesinin temel nedeni kilise ve devletin ayrılması... Toplumun, laik yasalarla yönetilmesidir.
Müslüman ülkelerde ise kutsallığın kaynağını oluşturan ve yaşamın her alanını düzenleyen tek yasa şeriattır. Şeriatla yönetilip ilerlemiş çağdaşlaşmış bir devlet yoktur.
Tabulaştırılan  Tayyip

Baba Recep Tayyip Erdoğan bir ay kadar önce “emr-i hak vaki oluncaya kadar buradayım” diyerek ölünceye kadar iktidarda kalmayı arzuladığını söylerken, kızı Sümeyye de “babam İslam aleminin halifesi” diyerek babasının halife olduğunu anlatmaya çalışarak onu tabulaştırıyordu. Bilmiyorum İslam devletlerinin içinde ömrünün sonuna kadar iktidarda kalmayı düşünürken, halife olmayı da düşünen başka bir devlet adamı var mıdır? 
Söz ettikleri İslam şeriatı ile zenginleşen çağdaşlaşan bir İslam ülkesi gösterebilir misiniz? Dünyada 50 civarında olduğunu bildiğimiz dini saikle yönetilen laikliğe hor bakan Müslüman ülkelere bir bakınız hangisi Batı anlamında ileri gitmiş çağdaşlaşmıştır. Hiç birisi değil, hepsi de “tek adam” la yönetiliyor hepsinde de de demokrasi yok, hepsi de çağın en geri ülkeleri ve hiçbirinde bilimsel bir buluşları yok, hepsi de çağdaş Batı ülkelerine muhtaçlar.
Ergün Poyraz’ın Takunyalı Führer kitabının 23. Sayfasında şunları yazıyordu: “Tayyip Erdoğan Türk kökenli değildi. Türklük şuuru da taşımıyordu. Zorunlu olmadıkça Türk sözünü kullanmıyor, Türklüğü ve Türk Milliyetçiliğini ayırımcılık olarak görüyordu. Tayyip’in 2004 Ağustos’unda Gürcistan gezisi sırasında şunları söylüyordu: “Ben Gürcü’yüm. Ailemiz Batum’dan Rize’ye göçmüş bir Gürcü ailesidir”.  (3)
Takunyalı Führer Ergün Poyraz 1.baskı 2010 sf 23 

Tayyibi tabulaştıranlar
“Müslümanlar derhal halife seçmelidir”!
Sadece Tayipler mi şeriat istiyor? Atatürk Devrimlerini es geçip her türlü dinciliği savunan kişi ve partiler şimdiki dinç iktidardan cesaret alan HÜDA PAR’a yakın Peygamber Sevdalıları Vakfı’nın İstanbul Bağcılar’da düzenlediği mitingde Vakıf Onursal Başkanı Mehmet Göktaş, derhal halife seçilmesi isteğini dile getirmiş. HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nun da aralarında olduğu kitleyi bulunca, ulema olarak gördüğü Diyanet’e ve iktidara şu çağrıyı yapmış:
“Buradan bütün ulemaya sesleniyorum, yöneticilere sesleniyorum. Bu ülkenin İslam adına söz söyleme hakkı olan bütün sevdalılarına, âlimlerine sesleniyorum. Eğer Allah’ı razı etmek istiyorsak, eğer Resul’ünün ruhunu şad etmek istiyorsak, eğer Gazze’nin kurtuluşu adına gerçekten ciddi bir adım atmak istiyorsak derhal halife seçmelidir. Müslümanlar halifesini seçmelidir artık. Yetmez mi yüz yıldır yetim kaldığımız, halifesiz kaldığımız, öksüz kaldığımız, süründüğümüz, parçalandığımız, bölündüğümüz yetmez mi? Onun için derhal en kısa zamanda Müslümanlar başına halifelerini seçmelidir. Hilafet çalışmaları başlamalıdır.”
Çağdaş dünyada Laik T. C. nin bir parti başkanı ve Laik T. C. nin Cumhurbaşkanının kızı Laik T. C. Anayasasına aykırı olan söylem ve eylem içinde bulunuyorlardı. Demokrasiyi ve laik düzeni özümsemiş olan Cumhurbaşkanına karşı bunları söyleyebilir miydi? Unutmayalım ki çağın en zengin refah içindeki ülkeler o zenginliğe laik demokrasi ile ulaşmışlar. “Demokrasi bizim için bir tramvaydır, amaçladığımız yere geldiğimiz zaman o tramvaydan ineriz” diyen demokrasiye inanmayan bir düşünce adamı ile çağdaşlığa ulaşamayız. Tramvaydan indi, arzuladığı tek adam yönetimini kurdu, ne oldu ülke düze mi çıktı?
(Bu satırları yazarken internete girmem gerekti. Birkaç ay önce İstanbul’da bir yürüyüşün videosu geldi. Videoda Suudi Arabistan bayrakları eşliğinde insanlar tekbir getiriyorlar, “hilafet hilafet” diye topluca slogan atıyorlardı.) Oysa Halifelik İslam tarihinde İslam toplumlarına felaket getirmişti, (Dört halifenin üçü- Osman, Ömer, Ali -katledildiler. Bir Kerbela olayı ile yüzyıllardır Müslümanlar matem tutuyor).
Unutmayalım ki ülkeden laiklik gider de şeriat düzeni gelirse, tıpkı Taliban Afganistan’ı gibi toplum perişan olur, en çok da kadınlar zarar görür. Bir zamanlar (Taliban sözünün geçtiği bir ortamda RTE şöyle demişti “Onlarla (Taliban) “bizim gönül bağımız var”).
Şimdi R. T. Erdoğan’ın insanlar tarafından örneklerini izlediğim video ve okuduğum kitaplardan nasıl   tabulaştırıldığına örnekler verelim.
Zaman zaman sosyal paylaşım sitelerinde ve öteki bazı sitelerden veya cep telefonuma gelen videolardan tabulaştırmaya örnekler vermek istiyorum.
Birkaç gün önce telefonuma gelen videoda, bir kadın “benim peygamberim Recep Tayyip Erdoğan” diye bağırıyordu. Yine başka bir videoda “ben karımla kızımı Recep Tayyip Erdoğan (RTE) ile yatakta görsem aklıma bir şey gelmez” diyordu. Yine genç bir kadın “yarap yarap benim ömrümden al Tayyibin ömrüne ver, çünkü o namaz kılıyor”. Başka bir videoda bir erkek, “karımla kızımı Tayyiple aynı yatakta görsem aklıma bir şey gelmez” diyordu.
İki yıl kadar önce, Batıkent’te bir marketin semtlere müşteri servis ring aracında dönüyorduk.  Pahalılıktan bahsederken biri “RTE ülkeyi iyi yönetemiyor” gibi eleştirel laflar edilince arkalardan bir genç kız aynen şöyle dedi, “size Tayibin bokunu yediririm ha, ne kötülüyorsunuz”!  Böylesine vatandaş RTE yi tabulaştırıyordu, 80 yaşını geçtim bir parti liderini böylesine tabulaştıran kimselere rastlamamıştım. 

Tayyip Musa peygamber soyundan “mı? 
 Bu yazıma tabulaştırma örnekleri kaynakları derlerken Ergün Poyraz’ın Takunyalı Führer kitabını okuyordum. Kitabın 35. Sayfasına gelince şunlar yazılı olduğunu gördüm. “Tayyip’in bir dönem basından sorumlu başdanışmanlığını yapan Akif Beki Tayyip için 18 Şubat 2009 tarihli Radikal Gazetesindeki köşesinde “Musa peygamber soyundan geliyor” diye yazıyor böylece onu tabulaştırıyordu”. 
“Tayyip’in baş danışmanlığını yapan Akif Beki, aynı zamanda CIA Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller’in en yakın dostları arasında yer alıyordu. Beki, “Erdoğan’ın Harfleri” adlı kitabının 14. Sayfasında, “şerler hayra dönüşüyor” başlığı altında şu cümleleri kullanıyordu:
“Ve Tayyip Erdoğan’ın harfler hiyerarşisindeki peygamberin karakteristik özelliklerini taşıyor hem de hayatı, bu peygamberin yaşam öyküsüyle paralellik gösteriyordu.” (4)
AKP Diyarbakır il Başkanı Ömer İleri il başkanı olarak seçildikten sonra 12 Ocak 2025'te yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Nuh Peygamber olarak benzetmesi yaptı: “Geminin kaptanı Nuh Peygamberse hiçbir endişeye kapılmayacağız…” dedi. (5)

"AKP'li Şener Yediyıldız, Recep Tayyip Erdoğan'ı peygamber ilan etti"
AKP’li vekilden 'seçim fetvası'
Tabulaştırılan  Tayyip
Cumhuriyet’ten Cemil Ciğerim’in aktardığına göre “AKP Ordu Milletvekili Yediyıldız bir vekil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı peygamber benzetme yapmasının ardından 2023 seçimlerinde herhangi bir oyun 'kılınmayan namazdan, tutulmayan oruçtan, gidilmeyen hacdan daha önemli' olduğunu savunan 'seçim fetvası' açıklamıştır. Şenyıldız, geçen ay katıldığı bir nikâhta yaptığı konuşmada da “Sayın Cumhurbaşkanımızın sünnetini yerine getirmeden de defteri vermek istemiyorum” ifadelerini kullanmıştı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Mersin Milletvekili Alpay Antmen de görüntüleri sosyal medya hesabından paylaşmış, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ı konuyla ilgili açıklama yapmaya çağırarak, “AKP Ordu Milletvekili Şener Yediyıldız, Recep Tayyip Erdoğan’ı peygamber ilan etti! Nikâh töreninde “Sayın Cumhurbaşkanımızın sünnetini yerine getirmeden nikâh defterini vermek istemiyorum” diyor. 
AKP Düzçe Milletvekili Düzce İmam Hatip Lisesi mezunu olan Fevai Aslan’ın Allaha şirk koşan konuşması “Dünya liderliği kabiliyetinde ve Allahuteala’nın bütün vasıflarına toplamış bir lider Sayın Recep Tayyip Erdoğan var.
Türkiye rüşvet ve yolsuzluk kovuşturmalarıyla sarsılırken insanın inanılması çok akıl sağlığını bozacak hiçbir Müslümanın kabul edemeyeceği türden savunmalara geliyor. Başbakan bakan ve çocuklarının isimlerinin karıştığı olayları içeren telefon tapeleri belge ve fotoğraflar toplumda geniş yer bulup yankılanırken sözde Ak Partililer de savunmalarının dozunu artırmaya başladılar. Yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla dış güçlere ait paralel devlet adı altında birleşen gruplara bağlayan AKP lier sonunda yolsuzlukların nedenini akıllara zarar bir gerekçeye dayandırdılar. Ancak bu gerekçeye kadar gelen süreç biraz uzun sürdü. Bir dönem İstanbul’da metrobüs istasyon açılışında açtıkları pankartta Erdoğan’ı “son Osmanlı Padişahı” diye millete lansetmeye çalıştılar. Tayyip Erdoğan’a da bir nebze yaranabilmek ve çevresinde yer alabilmek için sınır tanımayan açıklamalarda bulunan AKP’liler Erdoğan’ı ikinci Peygamber ilan ettiler. Yetmedi sonunda kantarın topuzunu kaçırdılar. Son yolsuzluk soruşturmasıyla önü kesilmesi gerekenleri ileri sürdüğünde Erdoğan için akla ziyan öyle gerekçe ileri sürdüler ki bu kadar da olmaz dedirtti. AKP Düzce Milletvekili Fevai Aslan “bütün inanç değerlerini bir kenara bırakıp Başbakan Erdoğan için “Allah’ın vasıflarını taşıyor, onun için engellemek istiyorlar” deme mecburiyetinde bulundu. İşte insanın kanını donduran inanç dışı tanımlama: “Başımızda öyle bir lider var ki dünya liderliği kabiliyetinde ve Allahuteala’nın bütün vasıflarını toplamış bir lider sayılacak bir tayip Erdoğan var. (6)
         R.T.Erdoğan’ı böylece tabulaştıran, peygambere benzetilen nice örnekler varken ve de basına yansımışken, ne yazık ki R.T. Erdoğan hiçbirine itiraz etmemiş, benzetenleri uyarmamış, sanki bu benzetmelerden haz duyuyormuş memnun oluyormuş intibaını veriyor veya bunda siyasi bir çıkar umuyor olmalı. Yukarıda biz birkaç benzetmeleri aldık, daha da çokları var ama sayfalarımız yeterli değil. Oysa tüm bu dinsel benzetmeler kesinlikle dinen yasaktır, İslami ifadeyle günahtır. Bu benzetmeleri elbette R.T. Erdoğan biliyor olmalı ve duyuyor olmalı. Ne ki bu yanlışlığı bu peygamber benzetmelerini günah olduğunu Diyanet İşleri başkanlığı bile gerekli eğitici öğretici uyarıyı yapmıyor.                          
                                *
Trabzonlu yaşlıca Yaşar amca seçim günü seçim kuruluna gelerek “Tayyip Erdoğan'a burdan mı rey veriliyor? Diyor, “yanlış olmasın ha” diye de seçim kurulunu uyarıyor.
                                *  

          RTE nin su içtiği bardağı kutsal saydılar.
Kırıkkale’de günün konusu olan ve akıl sır ermeyen bardak...
AKP grup toplantısına katılan Kırıkkale heyeti tarafından çorlanan bardak, şükür özel bi muhafazayla Kırıkkale’ye sağ salim ulaştırılmış...
Tez vakit bardak görücüye çıkartılıp, vatanın milletin aydınlanması sağlanır... ne de olsa bu kutsal! bardakla recep Tayyip Erdoğan hazretleri su içmiş... (7)
En doğru yolu Atatürk gösteriyor:
“Bugün ilmin, fennin, bütün kapsamı ile medeniyetin ışığı karşısında filan veya falan şeyhin uyarmasıyla maddi ve manevi mutluluğu arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum.
Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin gerektirdiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.” – 
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 30 Ağustos 1925, Kastamonu.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

1)Tabu: Kimi eski, ilkel kavimlerde dinsel inanış olarak, kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması ya da kullanılması yasak olan, aksi yapıldığında zararı dokunacağı düşünülen kimi insan, hayvan ya da nesne.
2)(Diyanet. Yıllık bütçe: ₺174.389.341.000 (2026); Personel sayısı: 140.859 (2023 yıl sonu itibarıyla)
3) https://www.youtube.com/watch?v=SCp-FlKVuQk
4)Takunyalı Führer Ergün Poyraz sf 35 1.baskı 2010
5)https://www.youtube.com/watch?v=eIhdJhqmkCo
6)https://www.youtube.com/watch?v=SCp-FlKVuQk
7)http://www.ilgazetesi.com.tr/…-kirikkalede/0119781/



Gerçekten Vicdanları Çok İnciten  Bir Durum
AKP iktidarı tarafından,  en düşük emekli maaşının 20 milyon liraya çıkarılması girişiminin topluma çok büyük bir jest olarak sunulması,  emeklilerimizi ve ana muhalefet partisini çileden çıkardı. Emeklilerimiz ayakta, ana muhalefet partisi CHP de emekli aylıklarının daha iyi duruma getirilmesi için eylemde olup, mecliste nöbet tutmaktalar.

 

Emeklilere reva görülen maaş ile geçinilemeyeceğinde,  iktidarıyla muhalefetiyle herkes hem fikir. Ancak,  iş çözüme geldiğinde,  iktidar,  emeklinin durumunu düzeltmeye bir türlü yanaşmıyor, emeklileri gözden çıkarmış bir iktidar var ülkemizde.

 

Tabi büyük bir oy potansiyeline sahip emeklilerimizin de,  AKP iktidarını yönetimde tutan bugüne kadarki yanlış oy tercihlerinin,  bugün içine düşürüldükleri yoksullukta büyük payı var. Maalesef,  bugün geçinemeyecek düzeyde çok düşük emekli aylığı alan emeklilerimizin çoğunluğu,  laik düşünemedikleri için, dini siyasete alet eden sözde  alınları secdeye değdiği gerekçesiyle oylarıyla AKP iktidarına destek vererek,  bindikleri dalı kesmişlerdir. Bugün emekli olup da geçinebilecek düzeyde gelir dilimine sahip daha aydın ve laik düşünebilen,  gerçekleri görebilen,  muhakeme edebilen AKP iktidarına oy vermeyen kesim,  oylarıyla AKP iktidarını başımızda tutan yoksul emeklilerimizin de haklarını savunur hale düşürülmüştür.

 

İş başındaki AKP iktidarı ile Cumhur İttifakı adı altında her alanda işbirliği içindeki MHP'nin tutumu,  çok ilginç bir hal almıştır.

 

MHP;  görünürde AKP iktidarının resmen bir koalisyon ortağı değildir. Bir benzetme yapmak gerekirse,  aralarında bir nikah yoktur,  ancak birbirlerine öyle sadık ve bağlılar ki, aralarından su sızmamakta, Katolik nikahını bile kıskandıracak bir birliktelik içindeler.

 

AKP biliyor ki; MHP ve onun oyları olmadan iktidarda kalması imkansız. MHP de biliyor ki; çok az sayıdaki milletvekili ile AKP'nin eksiğini tamamlıyor ve her ikisi ancak bir iktidar olabiliyorlar. Her ikisi de birbirlerine muhtaç, iktidar olmak ve iktidarın nimetlerinden faydalanmak da çok güzel.

 

En önemlisi,  AKP de,  MHP de, bugün için son baharlarını yaşamakta olduklarının, ilk seçimde yok olacaklarının iktidardan düşeceklerinin,  iktidar nimetlerinden yoksun kalacaklarının çok farkındalar ve iktidarın tadını çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar, muhalefeti yok sayıyorlar,  demokrasinin çoğulcu bir rejim olduğunu umursamıyorlar, muhalefetten gelen tüm önerileri otomatikman birlikte reddediyorlar.

 

Geçtiğimiz grup toplantısında,  MHP lideri BAHÇELİ;  emeklinin maaşının sefalet aylığı olduğunu net bir şekilde itiraf etti ve bu durumun düzeltilmesi için elimizi değil gövdemizi taşın altına koymamız gerektiğini savundu.

 

Ben dahil herkes, çok umutlandık. Tamam dedik, ilk kez,  MHP,  AKP'den ayrı düşünecek ve muhalefetin,  emekli maaşlarının artırılmasına ilişkin önergesine muhalefetle birlikte olumlu oy kullanacak diye düşünmeye başladık.

 

Meclisin ilgili komisyonunda emekli maaşları görüşülürken emekli maaşlarının yükseltilmesine dair  muhalefetin verdiği önerge,  her zaman olduğu gibi, AKP ve MHP'nin blok oylarıyla kabul edilmedi ve en düşük emekli maaşı iktidarın öngördüğü gibi 20 milyon olarak benimsendi.

 

Bu ne büyük bir çelişkidir MHP adına.

 

Genel Başkan BAHÇELİ; grup toplantısında yaptığı konuşmasında,  emeklinin durumunu düzeltmek için,  elimizi değil,  gövdemizi taşın altına koymalıyız diyor, MHP'nin komisyondaki üyeleri ise, bırakınız gövdeyi,  tırnağını taşın altına koyma gereğini duymuyorlar.

 

Ben,  MHP üyeleri liderleri BAHÇELİ'yi dinlemediler, ona rağmen isyan edercesine aksine oy kullandılar diyemiyorum,  bu imkansız bir şey. İşin tabiatına aykırı. Tavşana kaç tazıya tut demenin siyasi bir versiyonudur bu. BAHÇELİ görünürde emekliden yana bir tavır alarak emekliye şirin görünürken, el altından da fiili ortağımız AKP'nin sözünden çıkmak yok,  onlar ne isterlerse o doğrultuda oy vereceksiniz demiş olmalı ki; komisyonda,  muhalefetin önergesi, AKP ve MHP'nin oy birliğiyle reddedilmiştir. Bu çelişkinin başka bir izahı asla olamaz.

 

Burada BAHÇELİ ve MHP tarafından yapılan şey, halkımızla ve emeklilerimizle dalga geçmektir, aklımızla alay etmektir, iyi polis rolünü oynamaktır, Türk Milletine ve emeklilerimize yapılan büyük bir saygısızlıktır. Gerçekten, vicdanları çok inciten bir durumla yüz yüzeyiz.

 

17/01/2026

Güner YİĞİTBAŞI

İyi Polis
Bülent ARINÇ'ı,  politikayla ilgisi olan herkes bilir mutlaka. 

 

Dün akşam (13/01/2026) Sözcü Televizyonuna çıkarak bir röportaj verdi.  Sunucu,  bazı sorular sordu ve o cevapladı. 

 

Yine, bazı sorulara verdiği cevaplarla,  bir AKP'li olarak, AKP ye muhalefet yapıyor görüntüsünü verdi, yani iyi polis rolünü başarıyla oynadı. 

 

Örneğin;   özellikle İMAMOĞLU'nun tutukluluğunu eleştirdi. 

 

Bülent ARINÇ ile ilgili olarak 17/06/2022 tarihinde bir yazı yazmışız ve orada demişiz ki; 

 

“AKP'nin  kurucularından, kendi deyimiyle AKP içinde özgül ağırlığı olan bir kişi(ydi). 

Bir zamanlar belki öyleydi. 

Partinin ağır ağabeyi idi. 

Şimdi yüzünü dahi görmek istemese de, ERDOĞAN'da kendisine bir zamanlar ağabey derdi. 

ERDOĞAN sıcak bakmadığı halde, bu özgül ağırlığından yararlanarak, seçimlerden sonra direndi ve kendisini kerhen de olsa Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçtirmeyi başardı, Devlet protokolünün ikinci koltuğuna oturdu ve zaman zaman Meclis Başkanı olarak Cumhurbaşkanlığına da vekalet ederek, vekaleten de olsa Devletin bir numaralı koltuğuna da oturma onurunu kazandı. 

Meclis Başkanlığı tercihi,  erken ve yanlıştı bize göre, sonradan iki numaralı koltuktan inerek, bakanlık koltuklarına oturdu, bize göre attan inip eşeğe binmeyi kendisine yakıştırabildi. 

Aslında, Bülent ARINÇ'ın parti içindeki statüsü ERDOĞAN ile eşitti. 

ERDOĞAN;  AKP içinde eşitler arasında birinciydi sadece. 

Bülent ARINÇ hukukçu kimliğine, birikimlerine ve hitabetine rağmen, ERDOĞAN'ın karizması karşısında aciz kaldı, mum gibi eridi. 

Zaman zaman kamuoyunun hoşuna giden çıkışlar yaptı parti içinde, esmese de gürledi.   

Hiçbir çıkışının sonucunu getiremedi, eleştirileri semeresiz kaldı, sonunda hep geri çekildi. 

Parti içindeki haklı eleştiri ve uyarılarındaki İnandırıcılığını, samimiyetini ve saygınlığını yitirdi. 

 

Tekrar dün akşam Sözcü Televizyonunda yayınlanan röportajına dönecek olursak, İMAMOĞLU'nun Cumhurbaşkanlığı adaylığıyla ilgili soruya verdiği cevap,  Meclis Başkanlığı koltuğunda oturmuş ve bir hukukçu olan tecrübeli siyasi kimliğine asla yakışmadı.  Bu cevabı,  izleyenlere olumlu ve tarafasız gibi gelen bazı beyan ve görüşlerinde pek samimi olmadığını, parti içinde iyi polis rolünü başarıyla oynadığını, aslında bugünkü AKP zihniyetinden pek farklı düşünmediğini ortaya koydu. 

 

Neymiş efendim? İMAMOĞLU adaylığını erken ilan etmiş, yani erken ötmüş, erken öten horozu keserlermiş.  Bugün İMAMOĞLU'nun içine düşürüldüğü, başına gelen tüm haksızlıkların,  haksız tutuklanmasının tek nedeni de buymuş. 

 

Bülent ARINÇ;  İMAMOĞLU'na yapılan haksızlıkların sorumlusu olarak, bizzat İMAMOĞLU'nu işaret etmiş ve erken öten horozun başına keserler, sesini kısarlar deyiminden hareketle, İMAMOĞLU'nun muhatap olduğu hukuksuzlukların haklı ve doğal olduğunu ima etmiştir. 

 

İMAMOĞLU'nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı, Bülent ARINÇ'ın iddia ettiği gibi erken açıklanmamıştır.  Seçim tarihine daha üç sene gibi uzun bir sürenin var olması, İMAMOĞLU'nun adaylığının erken açıklandığına kanıt kabul edilemez.  İMAMOĞLU CHP'nin adayı olup;  CHP'nin Cumhurbaşkanı adayını açıklama zamanını tayin hakkı da CHP'ye aittir. 

 

Kaldı ki;  İMAMOĞLU'nun adı, KILIÇDAROĞLU'nun aday olarak kaybettiği 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri için de Cumhurbaşkanı aday adayı olarak zikredilmiş ve büyük bir seçmen kitlesi, 2023 seçimleri öncesinden itibaren İMAMOĞLU'nu Cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istedikleri yolundaki iradelerini ortaya koymuşlardır.  Bu nedenle, seçmen iradesinin de 2023 den bu yana İMAMOĞLU'nu Cumhurbaşkanı adayı olarak görmek istedikleri şeklinde tecelli ettiği için, İMAMOĞLU'nun adaylığının ilanı asla erken olmamıştır. 

 

Bülent ARINÇ;  İMAMOĞLU'nun başına gelen hukuksuzluklarla,  erken ilan edilen adaylık açıklaması arasında sebep sonuç ilişkisi kurmak suretiyle, AKP Genel Başkanının İMAMOĞLU'na yönelik haksız ve hukuksuz yargı operasyonuna gizli bir destek sunmuştur. 

 

Kurucusu olduğu AKP içinde bugün düşürüldüğü pasif durum, AKP'nin;   kuruluş amaç ve misyonundan uzaklaşarak, ERDOĞAN ile özdeş bir şahıs ve devlet partisi haline gelmesi, ülkeyi yönetemeyerek acze düşmesi karşısında,  Bülent ARINÇ'ın;  kurucusu olduğu partisinden istifa ederek köşesine çekilmesi gerekirken, kendisi için olmasa da oğlu ve diğer aile yakınlarına yönelik beklentileri nedeniyle istifa etmeyerek,  hala AKP de kalıp iyi polisi oynamaya çalışması,  ARINÇ adına bir itibar kaybına neden olmaktadır. 

 

15/01/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Ankara’da emekli astsubaylar basın bildirisi ile sorunlarını kamuoyuna açıkladılar

Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Genel Merkezince, astsubayların hak ve sorunlarını kamuoyuna duyurmak için 10 Ocak’ta Ankara Ulus Meydanı’nda Atatürk anıtı önünde basın bildirisi açıklandı, kamuoyuna şu bildiriyi yayınladılar:

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “geçmişini bilmeyen geleceğe yön veremez” sözünden hareketle, astsubay camiasının geçmişten günümüze verdiği onurlu hak arama mücadelesini, yaşanan mağduriyetleri ve bugün hala karşılık bulmayan haklı taleplerimizi kamuoyuna anlatmak üzere bugün burada toplanmış bulunuyoruz.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün (yukarıdaki) sözü astsubay camiasının yarım asrı aşan onurlu mücadelesini en yalın biçimde tarif etmektedir.

İşte bu farkındalıkla burada ve ülke genelindeki şubelerimizde geçmişten günümüze adalet arayışında yapılan fedakarlıkları, yaşanan haksızlıkları ve yıllar geçmesine rağmen karşılanmayan meşru taleplerimizi bir kez daha kamuoyunun vicdanına emanet etmek için toplandık.

17 Ekim 2025 tarihinde Astsubaylar Günü’nde, 15.000 astsubayın Anıtkabir’de tek yürek olarak haykırdığı talepler, bu mücadelenin ne kadar haklı ve ne kadar geniş bir toplumsal karşılığı olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Bugün burada, 1970-1975 yılları arasında yaşanan astsubay hak arama mücadelesinin 51. Yıldönümünde, o onurlu direnişi anmak ve yarım asırdır çözümlenmeyen özlük hakları sorunlarını bir kez daha yüksek sesle dile getirmek için toplandık.

1970li yıllar, ülkemizin güvenliğini canları pahasına omuzlayan, dağlarda, sınırda ve kışlalarda görünmez yükler taşıyan astsubayların, görevlerini kusursuz bir şekilde yerine haklarını savunmada yalnız ve çaresiz bırakıldığı bir dönem olarak tarihe geçti.

Bu yıllar, tüm baskılılara rağmen onurlarından asla vazgeçmeyen astsubayların verdiği haklı ve unutulmaz bir adalet mücadelesinin sembolü oldu.  1970 yılında Devlet Personel Kanunu’nda yapılan düzenlemelerle başlayan hak kayıpları, yıllar içinde sistematik bir adaletsizliğe dönüşmüş,1975’e gelindiğinde ise en kıdemli astsubayların maaşları, “hiyeyarşi” gerekçesiyle yapılan yan ödeme ve iş güçlüğü düzenlemeleriyle, fiilen yarbay seviyesinden asteğmen düzeyine indirilerek kabul edilemez bir kırılma noktasına ulaşmıştır.

Bu açık adaletsizliğin giderilmesi için sıralı amirlere yapılan tüm başvurular cevapsız bırakılmış, meşru talepler, sessizlik duvarına çarpmıştır.

Bunun üzerine 8-9-10 Ocak 1975 tarihinde, astsubaylar ülke genelinde protesto eylemleri gerçekleşmiştir.

Bu onurlu yürüyüşe, yalnızca üniformalar değil, fedakarlığın sessiz mimarı olan astsubay eşlerinin yürekleri de meydanlarda yer almıştır. O dönemin muktedirleri tarafından dile getirilen “astsubaylar, eşlerinin eteklerinin altına sığındılar” söylemi dönemin en büyük utançlarındandır.

Ne var ki bu haklı talebin bedeli, sadece o gün için değil, kuşaklar boyunca taşınan ağır bir sorumluluk ve derin bir mağduriyet olarak tarihe kazınmıştır.

Sadece iki gün göreve getirmedikleri için meslektaşlarımız:

-6 ay ile bir yıl arasında hapis cezalarına,

-Zorunlu tayinlere, kuvvet ve sınıf değişikliklerine,

-Derece ve kademe ilerlemelerinin durdurulmasına,

-Hatta ordudan ihraçlara maruz bırakılmıştır.

Bu suçtan birden fazla kez cezalandırılmışlardır.

Bir suçtan birden fazla kez cezalandırılmasılardır.

Aynı fiil nedeniyle defalarca cezalandırılan bu insanlar, hukukla bağdaşmayan bir anlayışın mağduru olmuş, verilen bu cezaların maddi ve manevi sonuçlarını ise tam 51 yıldır kesintisiz şekilde taşımak zorunda bırakılmıştır.

1975 yılında:

-       Tutuklanan 630

-       Açığa alınıp sonra ceza alan 2236

-       Emekliliğe sevk edilen 74 olmak üzere,

Toplam 2940 onurlu astsubay, devlete sadakatle hizmet etmiş olmanın bedelini, cezalandırma, sürgün ve itibarsızlaştırma yoluyla ödemek zorunda bırakılmış, bu ağır yük sadece kendilerine değil, fedakâr eşlerine ve çocuklarına da taşınmıştır.

Bugün, bu açık adaletsizliğin mağduru olan 2940 meslektaşımızı ve ailelerini saygıyla irtihal edenleri rahmetle, hayatta olanları ise yarım asrı aşan bu haksızlığın tanıkları olarak kamu vicdanına emanet ediyoruz.

Ülkemizde yıllar içerisinde birçok suça ve suçluya af çıkarılmışken;

Yalnızca haklarını aradıkları için, bu meslektaşlarımızın cezalarının yarım asrı aşkın süredir devam etmesi, açık bir vicdansızlık ve ağır bir adaletsizliktir.

Bugün hayatta olan yaklaşık bin mağdur astsubay, yarım asrı aşan bir adaletsizliğin sessiz tanıkları olarak yaşamlarını sürdürmektedir.

Vefat edenlerle birlikte sayısı 2940’a ulaşan meslektaşımız, yalnızca görevlerini ve haklarını savundukları için ömür boyu süren bir cezaya mahkûm edilmiştir.

Aradan geçen bunca yıla rağmen bu haksızlığın hala giderilmemiş olması, vicdanları yaralayan derin bir boşluk olarak karşımızda durmaktadır.

Artık bu tarihi yükün taşınamayacak kadar ağır olduğu açıktır; sicil affı bir tercih değil, gecikmiş bir adalet ve devlet onuru meselesidir.

O günlerin canlı tanığı, 1972 mezunu Emekli Astsubay Ökkeş Kadri Bakçır’ın şu tespiti, bugün de yolumuzu aydınlatmaktadır:

“Hak arama eylemlerinin, “haklı kalmak” felsefesiyle yapılması, camiamız adına büyük kazanımlar sağlayacaktır”.

Bugüne geldiğimizde tablo değişmemiştir.

Astsubaylar hala özlük hakları için meydanlardadır.

Defalarca tayin edilmiş, en az üç şark görevini ailesiyle birlikte ülkenin en zor  en yoksun ve en tehlikeli coğrafyalarında yerine getirmiş bir astsubayın; ömrü boyunca aynı şehirde, aynı masada görev yapmış bir memurla aynı emekli maaşına mahkûm edilmesi, sadece bir hak kaybı değil, bilinçli bir görmezden gelmenin ve kurumsallaşmış bir hak kaybı değil, bilinçli bir görmezden gelmenin ve kurumsallaşmış bir vicdansızlığın açık göstergesidir.

Bu vatan için ölümü görev bilmiş astsubaylar, emeklilikte unutulmak istemiyor.

Bugün emekli astsubay maaşları 25.000 ile 35 000 TL arasında sıkışmış durumdadır.

Bu gelirlerin önemli bir bölümü, 30.143 TL olarak açıklanan açlık sınırının altında kalırken, bir kısmı ise ancak bu sınırın hemen üzerinde, hayata tutunmaya çalışmaktadır.

Oysa yoksulluk sınırı 98,188 TL gibi ürkütücü bir seviyeye ulaşmıştır.

Ortaya çıkan bu tablo, yıllarını vatan savunmasına adamış, fedakarlığı meslek edinmiş emekli astsubaylar için ne sosyal adaletle ne de insan onuruna yakışır bir yaşam anlayışıyla bağdaşmaktadır.

Bir albay, emekli olduğunda görevdeyken aldığı maaşın yaklaşık yüzde yetmişini almaya devam ederken, bu emekli maaşı neredeyse göreve yeni başlayan bir teğmenin maaşıyla aynı seviyede kalmaktadır.

Buna karşılık bir astsubay, ömrünü verdiği mesleğinden emekli olduğunda, görevdeyken aldığı maaşın ancak yüzde 43 üne mahkûm edilmekte, aldığı emekli aylığı ise henüz mesleğinin başındaki bir astsubay çavuşun maaşının yarısına bile yaklaşmamaktadır.

Aynı üniformayı taşımış, aynı riskleri göze almış, aynı zamanda, aynı sorumlulukları yüklenmiş personel arasında bu denli derin bir uçurum yaratmak ne adaletle açıklanabilir ne vicdanla savunulabilir ne de devlet aklıyla izah edilebilir.

Burada açık bir işsizlik değil, bilinçli bir haksızlık vardır ve biz, bu haksızlığın daha fazla ertelenmeden derhal sona erdirilmesini talep ediyoruz.

Bu nedenle:

Yıllardır görmezden gelinen yapısal adaletsizliğin giderilmesi için, 17.000-18.000 puanın memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu oluşacak tazminatın çalışan ve emekli tüm astsubayların maaşlarına yansıtılmasını;

Ek göstergelerin en az 4800 olacak şekilde günün gerçeklerine uygun biçimde yeniden düzenlenmesini;

2023 yılında çalışan memurlara verilen ve bugün yaklaşık 21.000 TL seviyesine ulaşan seyyanen zammın, sosyal devlet ilkesinin gereği olarak emekli astsubaylara da aynen yansıtılmasını;

En düşük emekli aylığı uygulamalarında prim gün sayısının esas alınmasını;

Astsubaylığın sorumluluk, görev ve risk düzeyiyle uyumlu biçimde eğitim seviyesinin dört yıllık lisans düzeyine çıkarılmasını;

2000-2003 devresi astsubayların sigorta başlangıçlarına ilişkin mağduriyetlerin, Kamu Denetçiler Kurumu’nun açık tavsiyesine uygun şekilde yasal düzenlemeyle giderilmesini;

Astsubayların 3-4 Şark görevi yaptığı, iki yıllık okula rağmen mecburi hizmetinin fazla olduğu göz önüne alındığında; mecburi hizmet ve şark görevlerinin, adalet ve motivasyon esaslı bir anlayışla yeniden yapılandırılmasını ve nihayet yalnızca hak aradıkları için cezalandırılan 1975 mağduru meslektaşlarımız adına gecikmiş bir adalet olarak derhal iade-i itibarlarının yapılmasını kararlılıkla talep ediyoruz.

Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği olarak buradan bir kez daha yüksek sesle ve tereddütsüz ilan ediyoruz.

Bu mücadele yalnızca emekli astsubayların değil, bugün görevinin başında olan meslektaşlarımızın ve yarının astsubaylarının onur mücadelesidir.

Gücünü birlikten, cesaretini haklılıktan alan bu dava, görmezden gelinen her haksızlığın, ötelenen her talebin ve yok sayılan her emeğin karşısında dimdik duracaktır.

Siyasette, bürokraside ve kamuoyunun vicdanında, haklarımız teslim edilince, adalet sağlanan ve bu eşitsizlik son bulana kadar susmayacağız, geri çekilmeyeceğiz, mücadeleden vazgeçmeyeceğiz”.

Emekli Astsubaylar, eşleri yakınları ile basın açıklaması sırasında çeşitli sloganlarla afişlerle uğradıkları maddi kayıpları halka ve ilgililere duyurmaya çalıştılar.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Ankara’da emekli astsubaylar basın bildirisi ile sorunlarını kamuoyuna açıkladılarAnkara’da emekli astsubaylar basın bildirisi ile sorunlarını kamuoyuna açıkladılar


Uluslararası İlişkilerin Altın Kuralı
Uluslar ve ülkeler arası ilişkilerde;  duygusallık, sevgi, dostluk ve kardeşlik yoktur, karşılıklı saygı vardır. Ulusların ve ülkelerin karşılıklı yararları ve çıkarları ön plandadır. İlişkilere bu karşılıklı yarar ve çıkarları yön verir. Uluslararası ilişkilerde olması gereken; barış içinde,  karşılıklı olarak birbirlerinin egemenlik haklarına, toprak bütünlüğüne ve toprak üstü ve altı zenginliklerine saygı duymaktır.  

 

Türk insanı olarak maalesef çok duygusalız ve bu duygusallığımızı dış politikalarımıza, uluslararası diplomatik ilişkilerimize de yansıtıyoruz maalesef.

 

Mesela Pakistan ve Azerbaycan'ı ve başlarına yönetici olarak kim gelirse gelsin bu iki ülkeyi yöneten kişileri,  kardeş ilan ediyoruz. Çok yanlış.

 

Aralarında kan bağı olan gerçek kardeşler arasında dahi,  karşılıklı menfaat çatışması halinde,  bu kardeşliğin kanlı bıçaklı düşmanlığa çevrildiğine dair örnekleri görüyor ve yaşıyoruz.

 

Ayinesi iştir kişinin,  söze bakılmaz. Pakistan ve Azerbaycan ile ülkemizi kardeş ilan eden karşılıklı söylemlere rağmen; bu iki ülke,  hala.  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini bağımsız bir devlet olarak tanımış ve  kabul etmiş değillerdir. Bu nasıl bir kardeşliktir diye isyan etmeye hakkımız yoktur, zira ülkeler arasında kardeşlik diye gerçek bir bağ ve yakınlık yoktur, ülkelerin çıkarları söz konusudur, aslında.

 

Bir ülkeyi ve liderini kardeş ve/veya dost olarak ilan ederseniz, öyle bir an gelir ve olay yaşarsınız ki; bu kardeş ve dost yakıştırmanız,  sizi güç durumda bırakabilir. Öyle bir olay olur ki, bu olay karşısında nasıl bir tavır koyacağınızı şaşırır ve apışıp kalırsınız.

 

Mesela iş başındaki AKP iktidarının lideri ERDOĞAN ile yakın ilişkisi olan ve ERDOĞAN'ın kendisine kardeşim dediği Venezüella’nın devlet başkanı Mudura'nın,  yine kendisine dostum dediği ve kendisini dostu olarak ilan ettiği ABD başkanı Turump tarafından uyurken sarayından paketlenerek gözaltına alınıp  kaçırılmasından sonra, ERDOĞAN'ın; hiç alışık olmadığımız bir şekilde,  lehde veya aleyhte bir yorum yapamaması ve sessizliğe gömülmesinin temelinde de, duygusallığının esiri olarak ve uluslararası ilişkilerin diplomatik kurallarına aykırı bir şekilde, vakti zamanında Mudura'yı kardeş, Trump'u da dost olarak ilan etmiş olması yanlışlığı yatmaktadır.

 

ERDOĞAN için gerçekten zor bir durum, ERDOĞAN'ın dostu Trump, yine ERDOĞAN'ın kardeşi egemen Venezüella devletinin başkanı Mudura'yı Uluslar arası hukuka aykırı olarak paketleyerek gözaltına alıp kaçırmıştır. Yukarı tükürse bıyık aşağı tükürse sakal, eylemi kınasa bir türlü,  desteklese bir türlü, Allah kimsenin başına vermesin.

 

Ülkemizin önünde yatan bir SDG ve ondan kaynaklı Suriye meselesi var. Ülkemizin güvenliği ve olası bir Kürt Devletinin kurulmasına kadar gidecek olması nedeniyle önem arz eden Kuzeydoğu Suriye’deki silahlı SDG oluşumunun Suriye merkezi Şam yönetimiyle entegrasyonu nedeniyle ortaya çıkacak olan bir olumsuzlukta, İsrail ve Amerika’nın, kendi ülkelerinin yararları ve çıkarları için SDG'den yana tavır almaları ve Türk Ordusunun ise,  Suriye’de SDG'ye karşı askeri operasyon kararı almaları-ki; koşullar SDG'den yana tavır alacaklarını işaret ediyor-halinde, ERDOĞAN'ın dostum dediği ve dost ilan ettiği Trump,  ERDOĞAN'ın gözünün yaşına bakacak ve dostluk gösterecek mi acaba?

 

Bekleyip hep birlikte göreceğiz.

 

04/01/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Mhp Ne Yapmak İstiyor?
Şu anda kriz dönemini yaşayan teröre son,  Kürt sorununun çözümü ve ÖCALAN'a umut hakkı tanınması sürecinin görünürdeki vekil mimarı MHP ve onun genel başkanı BAHÇELİ ne yapmak istiyor?

 

Şam merkezi yönetimi ile SDG arasında imzalanan 10 Mart Mutabakatı ile merkezi Şam yönetimine entegrasyonu için SDG'ye 2025 yılı sonuna kadar tanınan süreye rağmen, SDG'nin mutabakata uyarak Entegrasyona yanaşmaması üzerine, MHP sözcüsü;  sürenin bittiğini sık sık tekrarlayarak, SDG için Türkiye olarak gereğinin yapılması imasında bulunmaktadır.

 

MHP; neyin veya nelerin yapılmasın istiyor olabilir?

 

Bu konuda fazla seçenek yok.

 

Ya, PKK ve ÖCALAN verdiği sözü tutamadı,  PKK Suriye’deki uzantılarıyla birlikte silah bırakamadı, PKK'nın Suriye’deki uzantısı SDG'nin;  10 Mart Mutabakatına uymayarak Suriye’nin Kuzeydoğusundaki silahlı siyasal varlığına son verip Suriye merkezi yönetimiyle entegrasyon eylemini gerçekleştirmediğini gerekçe yaparak,  meclis komisyonunu lağvederek,  sürece kaldığı yerde son vereceksiniz veya SDG ve onun arkasındaki, SDG'nin iplerini ellerinde tutan ve SDG'nin, Şam yönetiminden bağımsız olarak Kuzeydoğu Suriye’de silahlı ve özerk bir oluşum olarak devamından yarar sağlayan ve bu oluşumu destekleyen,  silah ve parasal yardımda bulunan ABD ve İsrail ile savaşı göze alacaksınız.

 

Bölgede yayılmacı bir dış politika izleyen, Büyük Ortadoğu projeleri olan, yanı başında  Üniter ve güçlü bir Suriye devleti istemeyen İsrail ve onun vazgeçilmez hamisi ABD'nin bölgede uyguladıkları dış politikalarını yakından izleyen her aydın kişinin gözlemleyebildiği kadarıyla, İsrail lideri Netanyahu ile ABD lideri Trump arasındaki kanka seviyesindeki yakınlığa, her iki ülkenin ortak çıkarlarına, daha geçtiğimiz günlerde kutlanan yılbaşı gecesindeki Trump ve Netanyahu birlikteliklerine baktığımızda; SDG'nin Suriye’deki statüsü konusunda,  İsrail ve ABD'nin ittifak halinde oldukları,  inkar edilemez bir gerçektir.

 

Bu koşullarda,  MHP'nin aklına uyarak,  SDG'ye yönelik olarak bir operasyona kalkışılması halinde,  bunun operasyon olarak nitelendirilmesi hafif kalacaktır. Bu eylem,  SDG ve destekçileri İsail ve ABD'ye savaş ilanı olacaktır.

 

Daha şimdiden bütçesi trilyonlarca lira açık veren bir ülke olarak içinde bulunduğumuz bu ekonomik koşullarda böyle bir savaşa hazır mıyız? biz bilemiyoruz.  

 

SDG'ye yönelik bir silahlı operasyona kalkışılmadan önce, bunun sonuçları çok iyi düşünülmeli, ABD'ye rağmen girişilecek bir operasyonun,  ABD baskısıyla yarıda kesilerek sonlandırılmak zorunda kalınması halinde; bunun,  ülkemizin itibarına ve caydırıcılığına vereceği çok büyük ve onur kırıcı zarar,  asla göz ardı edilmemelidir.

 

02/01/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget