Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Mekke Anlaşması Muamması
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 7/Ağustos/2026 tarihinde Riyad'da imzalanan ve ilk başlarda kamuoyunun dikkatini pek çekmeyen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, onaylanması için meclise sunulan yasa üzerine kamuoyunun dikkatini çekmiş ve durduk yerde böyle bir anlaşmaya niçin gerek duyulduğu, bu anlaşmanın Yurtta Sulh Cihanda Sulh olarak ifade edebileceğimiz ülkemizin dış politikasına getireceği riskler tartışmaya açılmıştır.

 

Peşinen şunu ifade edelim ki; ülkelerin, karşılıklı çıkarları gerekli kılıyorsa Uluslararası anlaşmalar yapmaları, ittifaklar kurmaları, çok doğaldır.

 

Ancak, uluslararası anlaşma ve ittifakların yapılabilmesi için, ülkelerin ortak ve karşılıklı çıkarlarının böyle bir anlaşmayı gerekli kılması ve bu çıkarlarda ideolojik, sosyolojik, ekonomik, hukuksal ve siyasi ortak paydalarının bulunması, bu anlaşmanın ülke çıkarlarına elverişli olması şarttır.

 

Mekke Anlaşmasının karşı taraflarına bakıyoruz, karşımızda Pakistan ve Suudi Arabistan’ı görüyoruz.

 

Bu ülkelerle, din, mezhep ve ümmet bağı dışında; ideolojik, sosyolojik, ekonomik, hukuksal ve siyasal hiçbir ortak paydamız bulunmadığı gibi, bu anlaşma ile ülkemizin bir çıkar ve yarar sağlama ihtimali de asla yoktur.

 

Ülkemiz; zaten, ideolojik, sosyolojik, ekonomik, hukuksal ve siyasal ortak paydalarımızın bulunduğu Amerika ve batılı devletlerin içinde bulunduğu Nato Savunma İttifakına dahil bir devlet olarak, dış saldırılara karşı Nato'nun koruma şemsiyesi altındadır.

 

Hal böyleyken, ülkenin çıkarlarına uygun olmadığı gibi, bilakis ülke çıkarlarıyla taban tabana zıt Mekke Savunma Anlaşmasını niçin imzaladık öyleyse?

 

Bu sorunun ülkemiz yararına mantıklı ve akla uygun hiçbir cevabı yoktur.

 

Bu nedenle, ülke yararı açısından hiç gerekli olmadığı halde, Mekke Savunma Anlaşmasına niçin taraf olduğumuza yönelik sorumuzun cevapları da; spekülatif, yani, kesin kanıtlara veya net bilgilere değil, tahmine, kurguya veya kişisel muhakemeye dayalı düşünsel cevaplar olacaktır.

 

Hepimiz biliyoruz, ABD Başkanı TRUMP ile ERDOĞAN arasında, kurumsal değil, ülkelerinin iç politikalarına yönelik karşılıklı şahsi çıkarlara dayalı kişisel ve duygusal bir yakınlık (dostluk diyemiyoruz) bulunmaktadır.

 

ERDOĞAN; AKP Genel Başkanı olarak, Dünya lideri ABD Devlet Başkanı TRUMP ile dost olmaktan, onunla yakın dost görünmekten siyaseten hoşlanıyor ve bundan şahsen siyasi çıkar sağlamaya çalışıyor, ABD Başkanı TRUMP da; aynı şekilde, ERDOĞAN'a dost gözüküp ona Amerikan ve şahsi çıkarlarına denk düşen taleplerinin gereğini yerine getirtmekten hoşlanıyor. Nitekim, ABD Başkanı TRUMP; ikide birde demeçler vererek, ERDOĞAN ile yakın dost olduğunu, ondan ne talep ettiyse yerine getirildiğini beyan ediyor. Her iki taraf da halinden çok memnun gözüküyor.

 

ABD Başkanı TRUMP; işte, bu dostluğa dayanarak, İsrail, ABD ve İran arasında başlayan ve devam etmekte olan bu bölgesel savaşa, İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik füze saldırıları, İran destekli Yemendeki Husilerin Suudi Arabistan’a saldırıları üzerinden, Mekke Anlaşmasına dayalı olarak, ülkemizi de Suudi Arabistan’ın savunulması bahanesiyle İran savaşına dahil etmeyi planlamış olamaz mı?

 

Bir adım daha ileri gidelim; Mekke Anlaşmasından kaynaklı olarak Suudi Arabistan’ı savunurken İran Savaşına dahil edilen ülkemizin uğrayacağı olası İran saldırıları nedeniyle, Nato Anlaşmasına dayalı olarak, Türkiye’nin savunulması adına İran Savaşına Nato ülkeleri topyekûn dahil edilebilir mi?

 

Tüm bu yazdıklarımız spekülatif, yani, kesin kanıtlara veya net bilgilere değil, tahmine, kurguya veya kişisel muhakemeye dayalı kesin olmayan bir düşünce ve iddiaya dayalı beyanlardır.

 

Bu anlaşmanın ismi de çok manidardır. Anlaşma Arabistan’ın Mekke şehrinde imzalanmadığı halde, niçin Mekke anlaşması olarak adlandırılmıştır?

 

Biliyorsunuz, Mekke şehri; Suudi Arabistan'ın batısında yer alan içinde Müslümanların hac ve umre yaptığı bir şehirdir. Müslümanlar için kutsal olan Kabe de bu şehrin tam merkezindeki Mescid-i Haram adlı caminin avlusundadır.  

 

Ülkemizin yararı açısından hiç de gerekli olmayan bu savunma anlaşmasına Mekke adının verilmesi, halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkemiz vatandaşlarının, bu anlaşma Kabe'yi koruyacak düşüncesiyle gazının alınmasına yönelik olabilir mi acaba?

 

Hangi nedene dayalı olarak imzalanmış olursa olsun, ülkemizin çıkarlarına ve yararlarına asla uygun olmayan bu anlaşmanın, Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmayıp reddedilmesi, ülkemizin yararına olacaktır.

 

25/10/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Bahriye Üçok Anısına Laiklik Paneli
Akademisyen Bahriye Üçok’ün ölüm yıldönümü nedeni ile Türkiye’de laiklik paneli düzenlendi.

Kadın hakları ve laikliğin ödünsüz savunucusu, yaşamını bilimsel gerçeğe, kadın-erkek eşitliğine ve Atatürk’ün aydınlanma ilkelerine adamış, ülkemizin daha adil, daha bilimsel ve daha özgür bir geleceğe ulaşması yolunda katledilen aydınlanma şehidi Bahriye Üçok katledilişinin 36. Yılı anısına, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde (Doğan Taşdelen Salonu) panel düzenlendi.

İlahiyat Fakültesine ilk bayan akademisyen olarak atanan Prof. Dr. Bahriye Üçok (10.05.1919-06.10.1990) laikliğin, kadın erkek eşitliğinin, müsbet ilimin şaşmaz savunucusu idi. Dinbaz gericiler, bu akademisyenimizin laikliği çağdaşlığı savunan ileri görüşlü tavrını hoşlanmadıkları için onu ölümle tehdit ediyorlardı. Katledildiği gün evin kargo ile bir paket gelir, Bahriye Üçok, önceleri tehdit edildiğini bildiği için paketten biraz kuşkulanır ve yanındaki kızını yanından uzaklaştır.  Kendisi yalnız paketi açar, açması ile kurgulanmış bir bomba pakette patlar. İlk anda elleri parçalanan Prof. Dr. Bahriye Üçok orada can verir.

Laikliğin vazgeçilmez savunucusu akademisyenin anısına onun 36. Ölüm yıldönümünde böyle etkinliklerle anılmakta. İşte bu nedenle 06.10.2026 günü Yurttaş Birlikteliğinin öncülüğünde Av. Şanal Sarıhan kolaylaştırıcılığında Prof. Dr. Nejla Kurul, Berrin Sönmez konuşmacı olarak katıldılar.

29 Ekim Kadınları Derneği ve Yurttaş Birlikteliği tarafından düzenlenen, suikast sonucu yaşamını yitiren bilim insanı ve siyasetçi Prof. Dr. Bahriye Üçok'u anma ve laiklik kavramını günümüz koşullarında tartışma panelinin tam çözümlemesi ve bölümler halinde kapsamlı analizi aşağıda yer almaktadır. 

1. Panelin Künyesi ve Katılımcılar

 Düzenleyen Kurumlar: 29 Ekim Kadınları Derneği ve Yurttaş Birlikteliği 

 Oturum Başkanı (Moderatör): Şenal Sarıhan (29 Ekim Kadınları Derneği Başkanı, Hukukçu ve İnsan Hakları Savunucusu) 

 Konuşmacılar:

 Berrin Sönmez: Tarihçi, yazar (Medyascope), feminist aktivist. 

 Prof. Dr. Nejla Kurul: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi emekli öğretim üyesi, Eğitim Sen 11. Dönem Genel Başkanı, T24 yazarı. 

Sunucu, panelistleri sahneye davet etmeden önce akademik ve mesleki geçmişlerini katılımcılarla paylaşır: 

 Prof. Dr. Nejla Kurul

 Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi emekli öğretim üyesidir. Aynı fakültede dekan yardımcılığı, Sürekli Eğitim Merkezi Müdürlüğü, Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü ve üniversite senatörlüğü görevlerinde bulunmuştur. Eğitim politikası, eğitim ekonomisi ve finansmanı, yükseköğretimin siyasal ekonomisi, öğretmen örgütlenmesi ve eleştirel eğitim konularında akademik çalışmalar yürütmüştür. Eğitim Sen 11. Dönem Genel Başkanlığı yapmış olup halen T24'te yazmakta ve Tez-Koop-İş Sendikası'nda genel başkan danışmanı ve dergi editörü olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Berrin Sönmez

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (DTCF) Tarih Bölümü mezunudur. Akademiye araştırma görevlisi olarak girmiş, I. Dünya Savaşı'na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazmıştır. Doktora tezini yarıda bırakıp öğretmenlik yapmış, ardından tekrar akademiye dönerek İnkılap Tarihi ve Kültür Tarihi dersleri vermiştir. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırılmış, açtığı davaları kazanmasına rağmen idari engeller nedeniyle açıktan emekli olmuştur. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Afyon Kocatepe Üniversitesi'ndeki odalarının kapısına gölge düşmemesi adına 4 kez demir atarak çalışma hayatını tamamlamıştır. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu feminist bir aktivist olup halen Medyascope'ta yazmaktadır. 

B. Şenal Sarıhan'ın Açılış Konuşması

 Anma Kavramının Anlamı: Sarıhan, "anma" sözcüğünün kendisine hep biraz eksik geldiğini, sanki arada bir anımsamak gibi algılandığını ancak değer bırakan insanların aslında hiç unutulmadığını ve bıraktıkları değerlerin peşinden gidilerek yaşatıldığını vurgular. 

 Dernek Tarihçesi ve Gelenek:

1997'deki "Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü" sonrasında kurulan Cumhuriyet Kadınları Derneği'nden (bugünkü 29 Ekim Kadınları Derneği'ne evrilen süreçte) bu yana her yıl Karşıyaka Mezarlığı'na giderek Bahriye Üçok'u andıklarını belirtir. 

 Suikastın Anatomisi: Bahriye Üçok'un düşüncelerini esirgemeyen ancak bunları büyük bir nezaketle ifade eden bir bilim kadını olduğunu söyler. Buna dahi tahammül edemeyenlerin, aydınlanma aracı olan "kitap paketi" görüntüsü altında gönderdikleri bombayla yaşamına son verdiklerini anlatır. Üçok'un kitap geldiği için önce sevindiğini, ancak aldığı tehditler nedeniyle tedirgin olup kızına "Sen yine de uzak dur, ben dışarıda açayım bu paketi" diyerek paketi açtığını ve bu saldırı sonucunda yaşamını yitirdiğini duygusal bir dille aktarır. 

C. Arşiv Görüntüsü: Bahriye Üçok'un TV Konuşması

Bahriye Üçok Anısına Laiklik Paneli
Salonda, Bahriye Üçok'un hedef gösterilmesine ve öldürülmesine gerekçe yapılan televizyon programındaki konuşması izletilir: 

 Soru: Program sunucusu, Üçok'a bir İslam tarihçisi ve İlahiyat Fakültesi'nin ilk kadın öğretim üyesi olarak türbana neden karşı olduğunu sorar. 

 Tarihsel ve Dini Açıklama: Üçok, örtünme ayeti gelmeden önce Arap kadınlarının gayet serbest yaşadığını, Hz. Peygamber'in hür kadınların cariyelerden ayrılması ve rahatsız edilmemeleri için gelen vahyi bildirdiğini anlatır. 

 Nur Suresi 31. Ayet: Kadınların kendileriyle nikah düşmeyen erkeklerin (baba, kayınbaba, kardeş vb.) yanında kendiliğinden görünen ziynetleri (el, yüz, ayak) dışındaki yerlerini örtmelerinin söylendiğini, bunun bir ev içi kıyafeti olduğunu belirtir. 

 Ahzab Suresi 59-60. Ayetler: Kadınların sokağa çıkarken cilbablarını (baştan aşağı örten bol çarşaf/elbise) üzerlerine almalarının istendiğini, bunun gerekçesinin ise "onların (hür kadın olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini sağlamak" olduğunu açıklar. 

 Temel Çıkarım ve Siyasi Eleştiri:

Üçok, burada iki temel amaç olduğunu vurgular: Kadınların iffetlerini koruması ve cariyelerden ayırt edilerek tanınmaları. Günümüzde cariyelik müessesesi kalmadığına ve kadınlar iffetlerini koruyabildiklerine göre Tanrı'nın buyruğunun yerine gelmiş olduğunu ifade eder. Eğer Kur'an'ın lafzına (harfi harfine metnine) bağlı kalınacaksa, kadınların erkeklerle yan yana oturmaması, yüzlerini tamamen örtmesi, cilbab giymesi ve şehirlerarası yalnız seyahat etmemesi gerektiğini söyler. 

 Sonuç: Meselenin dini bir inanç konusu olması halinde buna saygı duyacağını, ancak konunun siyasi bir mesele olarak ortaya döküldüğünü ve doğrudan doğruya Atatürk ilkeleri ile Türkiye'deki laiklik rejimine karşı kullanıldığını kesin bir dille ifade eder. 

D. Berrin Sönmez'in Konuşması

(Not: Konuşmacı sunumu sırasında dil sürçmesi yaşayarak birkaç kez Bahriye Üçok yerine Behice Boran ismini kullanmış, dinleyicilerin ve moderatörün uyarısıyla o dönemde Behice Boran üzerine okuma yaptığı için dilinin sürçtüğünü belirterek düzeltmiştir.) 

 Akademik Öncülüğü:

Kendisi gibi DTCF Tarih Bölümü mezunu olan Üçok'un Orta Çağ Türk-İslam Tarihi kürsüsünde çalıştığını, 1950'li yıllarda kadın hareketinin çok zayıf olduğu bir dönemde "İslam Devletlerinde Kadın Naibeler" ve "Türk Devletlerinde Kadın Hükümdarlar" üzerine çalışarak İslam geleneğinde kadının ikincilleştirilmesine bilimsel bir itiraz geliştirdiğini vurgular. 

 SHP Laiklik Raporu ve Suikast:

 Üçok'un öldürülmeden sadece 3 gün önce, Sosyal demokrat Halkçı Parti (SHP) için hazırladığı Laiklik Raporu'nun 7 sayfalık özetinin basına sunulduğunu hatırlatır. Televizyon programının bir bahane olduğunu, asıl rahatsızlığın bu rapordan kaynaklandığını belirtir. 

 Başörtüsünün Tarihsel ve Sosyolojik Kökeni:

Başörtüsünün dini bir farz olmadığını, çöl ikliminin ve coğrafyanın bir gerekliliği olarak hem kadın hem erkek tarafından kullanıldığını anlatır. Medine'ye hicret sonrasında Yahudi kabilelerle yaşanan kültürel alışveriş sonucunda, Yahudi kültüründeki kadını eve kapatan ve siyah giydiren aşırı baskıcı uygulamaların Müslümanlar arasında da "dindarlık" göstergesi olarak benimsenmeye başlandığını ifade eder. 

 

Bahriye Üçok Anısına Laiklik Paneli

Kişisel Deneyim Sönmez, 1980 darbesine ve YÖK'ün kurulmasının ardından üniversitelerde getirilen başörtüsü yasağına itiraz etmek ve başörtülü arkadaşlarına destek olmak amacıyla 1983 yılında kendi başını örttüğünü anlatır. O süreçte doktorasını tamamlayamadığını ve daha sonra başını açmak zorunda kaldığını paylaşır. 

 Laiklik Raporu'nun İçeriği ve Diyanet Tartışması

 Devletin Tarafsızlığı:

Raporda devletin tüm dinlere, mezheplere, inançlara ve inançsızlara karşı tarafsız, adil ve eşit olması gerektiğinin vurgulandığını belirtir. Anayasa'nın her yurttaşın kendini içinde görebileceği bir "ayna" olması gerektiğini söyler. 

 Diyanet İşleri Başkanlığı:

Raporda Diyanet'in devlet bütçesinden pay almaması ve özerk bir kurum olması gerektiğinin önerildiğini aktarır. Sönmez, bu noktada Üçok'a katılmadığını ifade eder; günümüz Türkiye'sinde Diyanet özerk bırakılırsa mevcut tarikatlardan (örneğin Menzil'den) bir farkı kalmayacağını savunur. Atatürk'ün Diyanet'i kurarken din politikasını laiklik ilkesine uyumlu tutmak ve merdiven altı cemaatlerin halkı hurafelerle yönlendirmesini engellemek amacıyla devlete tabi kıldığını belirtir. 

 Hac Kontenjanları ve Sezai Karakoç Örneği: Diyanet'in devasa bütçesiyle kuralara girmeden VIP hacılar götürdüğünü eleştirir. 1980'lerde şair Sezai Karakoç'a Diyanet tarafından ücretsiz hac teklifi götürüldüğünü, Karakoç'un ise "Benim hacca gitme koşullarım (mali durumum) uygun değil. Siz götürecekseniz o benim haccım olmaz, varın siz gidin" diyerek bu teklifi reddettiğini aktarır. 

 Eğitim, Tevhid-i Tedrisat ve Zorunlu Din Dersi:

 Raporda 1982 Anayasası ile getirilen zorunlu din dersine kesinlikle karşı çıkıldığını belirtir. 

 İslam Tarihinden "Rüşt Yaşı" Örneği: İslam'ın ilk yıllarında Medine'de ölen çocukların hangi mezarlığa gömüleceği tartışıldığında, alimlerin "Çocuklar reşit değildir (o dönem rüşt yaşı 15'tir), dinlerine karar veremeyiz, 15 yaşından önce ölmüşse anne-babasının istediği yere gömeriz" kararı aldıklarını anlatır. Buradan hareketle, soyut düşüncesi gelişmemiş çocuklara dini eğitim dayatılamayacağını; okullarda ancak felsefi odaklı, tüm dinleri tanıtan seçmeli dersler olabileceğini savunur. Günümüzde ahlak bilgisi yerine "ahlakçı dikte edişlerin" yaşandığını vurgular. 

 Umut ve Mücadele:

Gelecekten sadece "umutlu olmanın" bazen insanları pasifleştiren bir prangaya dönüştüğünü, bir kurtarıcı beklemek yerine aktif biçimde itiraz ve mücadele etmek gerektiğini söyler. 

  Aleviler:

 Raporun en önemli maddelerinden birinin de Aleviler üzerine olduğunu, inanç ve ibadet özgürlüğü kapsamında ayrımcılığın önlenmesi ve cemevlerine yasal statü/kurum kimliği tanınması gerektiğinin 1990 yılında bu raporda açıkça yazıldığını ekler. 

E. Şanal Sarıhan'ın Ara Değerlendirmesi

Sarıhan, 1990'lardaki SHP/CHP/Halkçı Parti birleşmeleri sürecinde bu raporların hazırlanmasına büyük emek veren dönemin Genel Sekreter Yardımcısı Güler Tanyolaç'ı anarak sağlık sorunları nedeniyle evden çıkamadığını belirtir ve kadınların aydınlık bir gelecek için verdiği ortak mücadeleye teşekkür ederek sözü Nejla Kurul'a verir. 

F. Prof. Dr. Nejla Kurul'un Konuşması

"Bahriye Üçok'u Şimdi ve Burada Yeniden Düşünmenin Anlamı" başlıklı sunumunda şu temel noktaları ele alır: 

 Buluşmanın ve Düşüncenin Eylemselliği:

Kutuplaştırmanın yoğun olduğu dönemlerde yan yana gelmenin, birlikte düşünmenin başlı başına bir eylem olduğunu vurgular. Birilerinin usta ellerle hazırladığı cici bir kitap paketinin içine yerleştirilen bombayla bir kadının hayatını yok eden korkunç tertibatı kınar. 

 1990'lı Yılların İkilemi: Karanlık ve Aydınlık:

 Karanlık Yüzü: Kürt iş insanlarının öldürüldüğü, Bahriye Üçok (1990), Muammer Aksoy (1990), Uğur Mumcu (1993) ve Ahmet Taner Kışlalı (1999) gibi aydınların katledildiği soğuk ve acı bir on yıldır. 

 Aydınlık Yüzü:

Aynı zamanda 12 Eylül askeri darbesinin taşlaşmış etkilerinin aşılmaya çalışıldığı, kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesi verdiği, işçilerin yeniden hareketlendiği bir ısınma dönemidir. Kurul'a göre cinayetleri planlayan karanlık tertibat, toplumdaki bu özgürlükçü uyanışı ve dönüşümü durdurmak, topluma keder duygusu aşılayarak yapabilirliklerini kısıtlamak istemiştir. 

 "Softalık" ve Katılaşma Eleştirisi:

 Düşünceyi susturan zihniyetin sadece dini dogmalarla hareket edenlerde değil, zaman zaman derece farkıyla muhalif/laik kesimlerde de kendi içine kapanma ve ötekiyle temas etmeme şeklinde görülebildiğini belirterek özeleştiri yapar. 

 Bu durumu açıklamak için Necip Fazıl Kısakürek'in 1930'larda Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yazdığı "Softa" tanımını okur: "Bir fikrin içinde, bir inanışın kabuğunda, kozasında ölen ipek böceği gibi can vermiş insan... Bir itikadın içine bir odaya girer gibi girdikten sonra onun bütün pencerelerini örtüp... kafasını zindana çeviren ve artık dışarısını, güneşi, suyu, hayatı inkâr eden insan." 

 Kurul, sabit fikirlerin insanı hapsettiğini (Nietzsche'ye atıfla), hayatın çoğulluğunu görmemiz ve kendi zindanlarımızdan çıkmamız gerektiğini vurgular. 

 

Bahriye Üçok Anısına Laiklik Paneli

Özgürlükçü Laiklik Anlayışı:

Laikliği sadece "din ve devlet işlerinin ayrılması" şeklindeki dar devletçi tanımdan çıkarıp; özgürlük, eşitlik ve adalet kavramlarıyla kol kola yürüyen, hem inananların hem inanmayanların güvencesi olan "özgürleştirici/çoğulcu bir laiklik" olarak yeniden tanımlamamız gerektiğini belirtir. Kimseye, kendi çocuklarımıza bile "doğru yaşam biçimi budur" diye vaaz verilmemesi gerektiğini, her insanın kendi içinde bir çokluk barındırdığını ifade eder. 

 Günümüz Türkiye'sinde Güç İlişkileri ve Baskı Alanları: Yapay zeka yardımıyla hazırladığı bir diyagram üzerinden Türkiye'deki mevcut tabloyu özetler: 

 Baskı Unsurları:

Siyasal İslamcı devlet yapılanması, el değiştiren Anadolu sermayesi, yargı ve yasama üzerindeki baskılar, tarikat ve cemaatlerin büyümesi, ÇEDES ve benzeri protokollerle okullara bağlanan tarikat hatları, neoliberal kapitalist düzen, kürtaj ve nafaka haklarındaki gerilemeler ve kadın istihdamının hala %33-34 seviyelerinde (her üç kadından ikisinin ev içinde) kalması. 

 Darwin Örneği ve Çıkış Yolu:

Türkiye'de 2017 yılında evrim kuramının müfredattan çıkarıldığını hatırlatarak, Charles Darwin'in bile yüz yılı aşkın süre önce Türlerin Kökeni kitabını kilise ve toplum baskısından çekindiği için 20 yıl boyunca sakladığını anlatır. Günümüzde de yoğun bir baskı ve otosansür olduğunu, ancak bunu aşmanın yolunun yalnızlıktan değil; sivil toplum örgütlerinin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, kadınların ve gençlerin tabanda koalisyonlar ve ittifaklar kurarak birbirine etki etmesinden geçtiğini belirterek konuşmasını tamamlar. 

G. Soru-Cevap Bölümü Başlangıcı

Şanal Sarıhan konuşmacılara teşekkür ederek salondan soru alır. İlk sözü alan katılımcı Rıza Sümer (Şiddetsiz Toplum Derneği Başkanı ve Sonsöz Gazetesi yazarı), sadece Diyanet İşleri Başkanlığı'nın değil, Anayasa Mahkemesi'nin de ele alınması gerektiğini belirterek sorusuna başlar (video bu noktada sona ermektedir).

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdahilleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

Bu panelin ilk iki konuşmacıların konuşmalarını birinci bölümde sunmuştuk. Bu ikinci bölümde Emrah Maraşo ve Ali Rıza Aydın’ın konuşmalarını sunacağız.

Üçüncü konuşmacı olarak Emrah Maraşo Demokrasi ve demokratik alanlara müdahaleler konulu konuşmasında şunları söyledi:

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
“Her şey tarihsel, yani tarihin dışında toplumsal ilişkilerin ve sınıf mücadelelerin dışında hiçbir şey yok.

İkincisi, biz bu tarihsel sürecin içindeki sınırlar ve olanaklarla hareket ediyoruz yani keyfi olarak kafamıza göre hareket eden varlıklar değiliz. Ama bu yetmez üçüncü bir etken daha var.

Üçüncü etken ise, insanın bilinci iradesi ile toplumsal ilişkileri tarihi zorlayan ve gitgide değiştiren bir varlık olmasıdır. Şimdi onu sevenler bize genellikle baktığımızda bu dönemde düzenin bir parçası olarak görünürler. Ve çoğu zamanda bu bakış açısı artıdır. Ama şöyle bir yanılsama, bu süreçlerde hiçbir şey değişmeyecek bu düzen eskisi gibi devam edecek gibi bir yanılsama bir dış bilinç ortaya çıkıyor.

Fakat gerek şimdi gerek dünyada olağanüstü dönemlerde itaatsizlik dönemlerini yaşıyoruz. Savaş, ekonomik krizler, toplumsal çalkanmalar tam da bunun göstergeleri en çok da bu kriz dönemlerinin birinden demokrasi kavramı ve kurumu alıyor.

Demokrasinin içeriğinden bugün bu salondaki hiç kimse hoşlanmıyordur, tüylerimizi diken diken ediyordur. Hatta Yalçın Küçük Hoca da “       ben demokrat değilim anama sövmüşler gibi şeyler söylüyordu. Haklı doğru ancak bunun söylediği değil demokrasi, şimdi bir sivil toplumları emperyalistlerin halk düşmanlarının demokrasisi var, Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyenler demokrasi söylemi ile demokrat adını taşıyan bir tarih örgütlendiler ve halkımızı bu şekilde özlemlerini istismar ettiler. Tabi bunların yanı sıra bir de muhalifler var. Yani halk kitlelerini denetlemekle görevli olan muhalefet akımı diyebiliriz buna. Yani genelde tarihsel olarak düşünelim.

Şimdi bu demokrasi meselesinin üzerinde dururken biraz da o gidişi o nedenle yaptım. Mücadelesinihinden bugüne gelelim, geldiğimi düşünüyorum çünkü tarihi anlamadığımızda tarihsel pratiği Türkiye’nin toplumsal mücadelesini anlamadığımızda ne yazık ki bu günkü demokrasi ile sadece daha doğrusu demokrasi kavramında karşı devrimcilerin, halk düşmanlarının eline diline bırakmış oluyoruz.

Şimdi çok anlamlı bir yerde sokakta Selanik Sokakta, Selanik sadece büyük devrimci M. Kemal Atatürk’ün doğduğu yer değil, aynı zamanda Osmanlıda demokratik hareketlerin, sosyalist hareketlerin kadın erkeklerin doğduğu yer. Buradan çıkalım aşağı doğru yürüyelim bizi Meşrutiyet Caddesi karşılayacaktır, sağımıza döndüğümüzde Mithat Paşa Caddesi, solumuza döndüğümüzde Atatürk Bulvarına uzanıyoruz. Bakın dikkat edin Selanik, Mithat Paşa, Meşrutiyet Atatürk bunlar büyük ileri atılımların büyük devrimci adımlarını yapmış, bedel ödeyerek yapmış, bir milletin bir halkın emekçi halkın aynı zamanda devrimci aydınların başkente kazıdığı isimler. Bunlar boşuna verilen isimler değil, bunu bir kenara yazalım birincisi.

İkincisi buna bağlantılı olarak bir halk düşmanlarının demokrasisi var, bir daha halkın demokrasisi var. Bir gerçek demokrasi var bir de sahtesi var, bunu birbirinden titiz bir şekilde ikiye ayırmamız gerekiyor. Şimdi bizim demokrasimiz her zaman Milli Egemenlikte Milli egemenlik kavramıyla atbaşı giden bir demokrasi, daha doğrusu demokrasimiz milli egemenliği budama aracı, ne demek bu demokrasi. Anayasa demek kanun demek, genel oy hakkı demek, söz ifade hürriyeti özgürlükleri demek. İlk demokrasimizde ilk demokratımız Mithat Paşa 1876 Birinci Meşrutiyettir, padişahın yetkilerini sınırlandırıyor, çeşitli işletmeler, Ziraat Bankası, eğitim kurumlarını kuruyor, bugüne de çok önemli bir şey bırakıyor, 160-170 yıl önce söylüyor bu sözünü, biz yasama ve yürütme yetkisinin uluslararası bir komisyona kesinlikle devredemeyiz, çok rahat bunu kabul etmez. Şerefsizce yaşamaktansa şereflice ölmeyi tercih ederiz” diyor. Bakın bu çok önemli kalır. Yani aklını Türkiye’nin demokrasi geleneği aynı zamanda emperyalizmle sömürgecilikle mücadele eden bir demokrasi gerek. Yani sadece “emperyalistler var, onlardan ilerici adımlar bekliyoruz” gibi bir söz konusu değil. Namık Kemal büyük eserini sürgündeyken yazıyor. Vatan ve hürriyet kavramını Osmanlıya getiren bizim gündemimize sokan Tevfik Fikret Atatürk’ün inkılap ruhu devrim ruhu dediği isi. Keza tarihimizdeki en büyük yazan bir tanesi, Atatürk’ün parçası olduğu 2 yaşında Hapislere giriyor, genç bir subayken, jon Türkler onlar da büyük bir demokrasi mücadelesi sürdürmüşler Abdulhamit istibdadına karşı.

Nihayet Cumhuriyet Devrimi. En büyük atılımızı da Meşrutiyet, iyi tamam ilerici idi, önemli izler bıraktı, ama Cumhuriyet Devrimi bir devrimle tamamlanmasının adıydı. Üstelik bu kopuş sadece, doğru değil bence 1930 ‘arda Türkiye’de tek tek fevkalade idi Kültür Devrimiyle birlikte aydınlanma, halkçılık gibi bir şey oluştu, diye düşünüldü ama doğru değil, biz Kurtuluş Savaşımızda aynı şekilde halkçılıkta yaptık, halk hükümeti ile yaptık, halk iktidarlarıyla yaptık. Atatürk bizzat T.C.nin halk hükümetini ödüyor, şuralarla yönetiliyoruz diyor bakın halkçılık beyannamesi, 1921 Anayasasının temeli olan; orada ne diyor, “T.C. Meclisinin gayesi Türk halkını emperyalizme, emperyalizmin kapitalizmin tahakkümünden kurtarmak ve iradeyi hakimiyeti onun eline vermek. Ona teslim etmek, bizim amacımız bu” diye tarif ediyor kendisi 1921 yılında ve kendisini Türkiye halk hükümeti olarak tanımlıyor. Yani burada aslında demokrasi bizzat egemenlikle ilgili. Yine Atatürk Türk Demokrasisi Fransız İhtilalinin açtığı yolu izliyor” diyor. Bunlar bizim kafamızda uydurduğumuz şeyler değil. Tarih kitaplarında yazan. Ama kitapta da yok, tam bunlar tarihsel gerçekler. Demokrasi, devrim, halkçılık, milliyetçilik hep iç içe geçmiş durumda. Bu sırada şöyle bir şey de vardı, kapitalizmden kurtarmak, emperyalizmden kurtarmak. Meclis içinde tartışmalar oluyor ve soruyorlar milletvekilleri, “bu kapitalizm iç kapitalizmden dış kapitalimden çünkü bizde sermaye yoktur”, diyor. Dış İşleri Vekili Ahmet Üstade.

Ama arkadaşlar yüz sene geçti, Cumhuriyetimizden daha fazla. Şimdi bizim nur topu gibi bir sermayemiz var, yetinmiyoruz, bunlar da sınırlı değil, dolarcılar, borsacılar, fon vurguncuları var; yine yetmiyor tarikatlar, cemaatler var, yine yetmiyor her gün artıyor suç örgütleri, mafyalar, çeteler var. Böyle bir ortamda demokrasi olabilir mi? Halk hükümeti yeşerebilir mi böyle bir ortamda? Böyle bir ortamda çalışanlar, işçiler, emekçiler, köylüler, yolsuzlar, esnaf, halk sınıfları, aydınlar, gazeteciler, öğrenciler bunların sözcü ifade hakları olabilir mi? Olmadığı işte bugün Merdan Yanardağ’lar, Muratel’ler gazeteci arkadaşlarımız içeride. Onların özgürlüklerini talep ediyoruz, onların hakkı için bir selam gönderelim.

Böyle bir ortamın iktidarı ismi üstünde dar bir çevrenin temsilcilerini korumak zorundadır, başka bir şey mümkün değil. Çünkü toplumsal ekonomik yapı bunun üzerine kurulmuş. Yani bir iki üç kişinin karar verdiği “hadi tek adam yönetimi” diye karar verdiği bir şeydir. Bu tarihi bir sorumluluğun karar verdiği bir şey değil doğal bir seyrin gelişimi olarak ortaya çıkan bir gelişme.

Başta Yeni Parti olmak üzere diyorlar ki, “biz kurallı bir sistem kuracağız ehlileştireceğiz bu sistemi dolayısıyla bunlar olmayacak. Kuralın neorealizmi kuralı olmaz, kapitalizm olmaz, hiçbir tarikat cemaat, nurcu kurallara uymaz, bu sistemin karakterine ters, çünkü bu sistem durmadan anarşi üretiyor, kaos üretiyor çünkü buradan besleniyor. Çünkü azınlık, kesimlerin azınlık kesimlerin iktidarından bahsediliyor.

Yine diyorlar ki, Yeni Partili arkadaşlarımız “tek çare sandık”. Kitleler soruyor halkımız soruyor haklı olarak, sandık diyorsunuz da kayyumlar da atıyorlar baştan beri içeri, atıyorlar kayyum getiriyorlar, kendilerine yöneltiyorlar çokça. Ne yapacağız diyorlar insanlar, bu sorunun cevabı yok, ama bizim için bu sorunun cevabı var.

O dediğimiz halkçılık beyannamesi, oradaki hedefler emperyalizmden kapitalizmden kurtarmak, halkımızı devrimci programı devrimci siyasetler ve en önemli halın iradesini yeniden ve onun gücüyle sandığı savunmak, seçimleri savunmak anayasayı savunmak. Kesinlikle sandığı falan küçümseyemeyiz. BU gaflet olur zaten. Seçimleri küçümseyemeyiz, çünkü Türkiye’nin 160-170 yıllık tarihi aslında Anayasa tarihi, genel oy için bunlar için büyütülen mücadeleleri en tarihi olarak ortaya çıkıyor. Ama bugün bizim yapmamız gereken onların nesini savunabiliriz, onların bu kazanımları da büyük kazanımlar öyle sıradan falan değil, onların arkasına güçlü, cumhuriyetçi, devrimci, halkçı toplumcu bir halk gücü koyarak ancak bunları hayata geçirebiliriz. Yaşasın çok bağımsız Cumhuriyet”.

Ali Rıza Aydın, Fon vurgunu mu fon soygunu mu konulu konuşmasını şöyle sürdürdü:                                                                  

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel bölüm 2)
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdahilleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

Bu panelin ilk iki konuşmacıların konuşmalarını birinci bölümde sunmuştuk. Bu ikinci bölümde Emrah Maraşo ve Ali Rıza Aydın’ın konuşmalarını sunacağız.

Üçüncü konuşmacı olarak Emrah Maraşo Demokrasi ve demokratik alanlara müdahaleler konulu konuşmasında şunları söyledi:

“Her şey tarihsel, yani tarihin dışında toplumsal ilişkilerin ve sınıf mücadelelerin dışında hiçbir şey yok.

İkincisi, biz bu tarihsel sürecin içindeki sınırlar ve olanaklarla hareket ediyoruz yani keyfi olarak kafamıza göre hareket eden varlıklar değiliz. Ama bu yetmez üçüncü bir etken daha var.

Üçüncü etken ise, insanın bilinci iradesi ile toplumsal ilişkileri tarihi zorlayan ve gitgide değiştiren bir varlık olmasıdır. Şimdi onu sevenler bize genellikle baktığımızda bu dönemde düzenin bir parçası olarak görünürler. Ve çoğu zamanda bu bakış açısı artıdır. Ama şöyle bir yanılsama, bu süreçlerde hiçbir şey değişmeyecek bu düzen eskisi gibi devam edecek gibi bir yanılsama bir dış bilinç ortaya çıkıyor.

Fakat gerek şimdi gerek dünyada olağanüstü dönemlerde itaatsizlik dönemlerini yaşıyoruz. Savaş, ekonomik krizler, toplumsal çalkanmalar tam da bunun göstergeleri en çok da bu kriz dönemlerinin birinden demokrasi kavramı ve kurumu alıyor.

Demokrasinin içeriğinden bugün bu salondaki hiç kimse hoşlanmıyordur, tüylerimizi diken diken ediyordur. Hatta Yalçın Küçük Hoca da “       ben demokrat değilim anama sövmüşler gibi şeyler söylüyordu. Haklı doğru ancak bunun söylediği değil demokrasi, şimdi bir sivil toplumları emperyalistlerin halk düşmanlarının demokrasisi var, Türkiye’yi küçük Amerika yapmak isteyenler demokrasi söylemi ile demokrat adını taşıyan bir tarih örgütlendiler ve halkımızı bu şekilde özlemlerini istismar ettiler. Tabi bunların yanı sıra bir de muhalifler var. Yani halk kitlelerini denetlemekle görevli olan muhalefet akımı diyebiliriz buna. Yani genelde tarihsel olarak düşünelim.

Şimdi bu demokrasi meselesinin üzerinde dururken biraz da o gidişi o nedenle yaptım. Türkiye tarihinden bugüne gelelim, geldiğimi düşünüyorum çünkü tarihi anlamadığımızda tarihsel pratiği Türkiye’nin toplumsal mücadelesini anlamadığımızda ne yazık ki bu günkü demokrasi ile sadece daha doğrusu demokrasi kavramında karşı devrimcilerin, halk düşmanlarının eline diline bırakmış oluyoruz.

Şimdi çok anlamlı bir yerde sokakta Selanik Sokakta, Selanik sadece büyük devrimci M. Kemal Atatürk’ün doğduğu yer değil, aynı zamanda Osmanlıda demokratik hareketlerin, sosyalist hareketlerin kadın erkeklerin doğduğu yer. Buradan çıkalım aşağı doğru yürüyelim bizi Meşrutiyet Caddesi karşılayacaktır, sağımıza döndüğümüzde Mithat Paşa Caddesi, solumuza döndüğümüzde Atatürk Bulvarına uzanıyoruz. Bakın dikkat edin Selanik, Mithat Paşa, Meşrutiyet Atatürk bunlar büyük ileri atılımların büyük devrimci adımlarını yapmış, bedel ödeyerek yapmış, bir milletin bir halkın emekçi halkın aynı zamanda devrimci aydınların başkente kazıdığı isimler. Bunlar boşuna verilen isimler değil, bunu bir kenara yazalım birincisi.

İkincisi buna bağlantılı olarak bir halk düşmanlarının demokrasisi var, bir daha halkın demokrasisi var. Bir gerçek demokrasi var bir de sahtesi var, bunu birbirinden titiz bir şekilde ikiye ayırmamız gerekiyor. Şimdi bizim demokrasimiz her zaman Milli Egemenlikte Milli egemenlik kavramıyla atbaşı giden bir demokrasi, daha doğrusu demokrasimiz milli egemenliği budama aracı, ne demek bu demokrasi. Anayasa demek kanun demek, genel oy hakkı demek, söz ifade hürriyeti özgürlükleri demek. İlk demokrasimizde ilk demokratımız Mithat Paşa 1876 Birinci Meşrutiyettir, padişahın yetkilerini sınırlandırıyor, çeşitli işletmeler, Ziraat Bankası, eğitim kurumlarını kuruyor, bugüne de çok önemli bir şey bırakıyor, 160-170 yıl önce söylüyor bu sözünü, biz yasama ve yürütme yetkisinin uluslararası bir komisyona kesinlikle devredemeyiz, çok rahat bunu kabul etmez. Şerefsizce yaşamaktansa şereflice ölmeyi tercih ederiz” diyor. Bakın bu çok önemli kalır. Yani aklını Türkiye’nin demokrasi geleneği aynı zamanda emperyalizmle sömürgecilikle mücadele eden bir demokrasi gerek. Yani sadece “emperyalistler var, onlardan ilerici adımlar bekliyoruz” gibi bir söz konusu değil. Namık Kemal büyük eserini sürgündeyken yazıyor. Vatan ve hürriyet kavramını Osmanlıya getiren bizim gündemimize sokan Tevfik Fikret Atatürk’ün inkılap ruhu devrim ruhu dediği isi. Keza tarihimizdeki en büyük yazan bir tanesi, Atatürk’ün parçası olduğu 2 yaşında Hapislere giriyor, genç bir subayken, jon Türkler onlar da büyük bir demokrasi mücadelesi sürdürmüşler Abdulhamit istibdadına karşı.

Nihayet Cumhuriyet Devrimi. En büyük atılımızı da Meşrutiyet, iyi tamam ilerici idi, önemli izler bıraktı, ama Cumhuriyet Devrimi bir devrimle tamamlanmasının adıydı. Üstelik bu kopuş sadece, doğru değil bence 1930 ‘arda Türkiye’de tek tek fevkalade idi Kültür Devrimiyle birlikte aydınlanma, halkçılık gibi bir şey oluştu, diye düşünüldü ama doğru değil, biz Kurtuluş Savaşımızda aynı şekilde halkçılıkta yaptık, halk hükümeti ile yaptık, halk iktidarlarıyla yaptık. Atatürk bizzat T.C.nin halk hükümetini ödüyor, şuralarla yönetiliyoruz diyor bakın halkçılık beyannamesi, 1921 Anayasasının temeli olan; orada ne diyor, “T.C. Meclisinin gayesi Türk halkını emperyalizme, emperyalizmin kapitalizmin tahakkümünden kurtarmak ve iradeyi hakimiyeti onun eline vermek. Ona teslim etmek, bizim amacımız bu” diye tarif ediyor kendisi 1921 yılında ve kendisini Türkiye halk hükümeti olarak tanımlıyor. Yani burada aslında demokrasi bizzat egemenlikle ilgili. Yine Atatürk Türk Demokrasisi Fransız İhtilalinin açtığı yolu izliyor” diyor. Bunlar bizim kafamızda uydurduğumuz şeyler değil. Tarih kitaplarında yazan. Ama kitapta da yok, tam bunlar tarihsel gerçekler. Demokrasi, devrim, halkçılık, milliyetçilik hep iç içe geçmiş durumda. Bu sırada şöyle bir şey de vardı, kapitalizmden kurtarmak, emperyalizmden kurtarmak. Meclis içinde tartışmalar oluyor ve soruyorlar milletvekilleri, “bu kapitalizm iç kapitalizmden dış kapitalimden çünkü bizde sermaye yoktur”, diyor. Dış İşleri Vekili Ahmet Üstade.

Ama arkadaşlar yüz sene geçti, Cumhuriyetimizden daha fazla. Şimdi bizim nur topu gibi bir sermayemiz var, yetinmiyoruz, bunlar da sınırlı değil, dolarcılar, borsacılar, fon vurguncuları var; yine yetmiyor tarikatlar, cemaatler var, yine yetmiyor her gün artıyor suç örgütleri, mafyalar, çeteler var. Böyle bir ortamda demokrasi olabilir mi? Halk hükümeti yeşerebilir mi böyle bir ortamda? Böyle bir ortamda çalışanlar, işçiler, emekçiler, köylüler, yolsuzlar, esnaf, halk sınıfları, aydınlar, gazeteciler, öğrenciler bunların sözcü ifade hakları olabilir mi? Olmadığı işte bugün Merdan Yanardağ’lar, Muratel’ler gazeteci arkadaşlarımız içeride. Onların özgürlüklerini talep ediyoruz, onların hakkı için bir selam gönderelim.

Böyle bir ortamın iktidarı ismi üstünde dar bir çevrenin temsilcilerini korumak zorundadır, başka bir şey mümkün değil. Çünkü toplumsal ekonomik yapı bunun üzerine kurulmuş. Yani bir iki üç kişinin karar verdiği “hadi tek adam yönetimi” diye karar verdiği bir şeydir. Bu tarihi bir sorumluluğun karar verdiği bir şey değil doğal bir seyrin gelişimi olarak ortaya çıkan bir gelişme.

Başta Yeni Parti olmak üzere diyorlar ki, “biz kurallı bir sistem kuracağız ehlileştireceğiz bu sistemi dolayısıyla bunlar olmayacak. Kuralın neorealizmi kuralı olmaz, kapitalizm olmaz, hiçbir tarikat cemaat, nurcu kurallara uymaz, bu sistemin karakterine ters, çünkü bu sistem durmadan anarşi üretiyor, kaos üretiyor çünkü buradan besleniyor. Çünkü azınlık, kesimlerin azınlık kesimlerin iktidarından bahsediliyor.

Yine diyorlar ki, Yeni Partili arkadaşlarımız “tek çare sandık”. Kitleler soruyor halkımız soruyor haklı olarak, sandık diyorsunuz da kayyumlar da atıyorlar baştan beri içeri, atıyorlar kayyum getiriyorlar, kendilerine yöneltiyorlar çokça. Ne yapacağız diyorlar insanlar, bu sorunun cevabı yok, ama bizim için bu sorunun cevabı var.

O dediğimiz halkçılık beyannamesi, oradaki hedefler emperyalizmden kapitalizmden kurtarmak, halkımızı devrimci programı devrimci siyasetler ve en önemli halın iradesini yeniden ve onun gücüyle sandığı savunmak, seçimleri savunmak anayasayı savunmak. Kesinlikle sandığı falan küçümseyemeyiz. BU gaflet olur zaten. Seçimleri küçümseyemeyiz, çünkü Türkiye’nin 160-170 yıllık tarihi aslında Anayasa tarihi, genel oy için bunlar için büyütülen mücadeleleri en tarihi olarak ortaya çıkıyor. Ama bugün bizim yapmamız gereken onların nesini savunabiliriz, onların bu kazanımları da büyük kazanımlar öyle sıradan falan değil, onların arkasına güçlü, cumhuriyetçi, devrimci, halkçı toplumcu bir halk gücü koyarak ancak bunları hayata geçirebiliriz. Yaşasın çok bağımsız Cumhuriyet”.

Ali Rıza Aydın, Fon vurgunu mu fon soygunu mu konulu konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fon dediğimiz soygun aslında dümdüz değerlendirmesiyle sermaye piyasasının aralarından birinin yaşattığı birinin ortaya çıkardığı fonlar sermaye bir soygun yasasının para yaratılışlarından biri sadece. Bankalarla başlayan öteki kuruluşlarıyla devam eden menkul kıymetleriyle devam eden asarlı piyasa. Peki soru ne, soru şu: Sermaye piyasası olup bu sorunun yanıtını taa 1830 ların sonunda 19. yüzyıla da Kapital’i yazarken Marks zaten verdi, ilgilenen oradan bakabilir. Hayali para yaratma meselesinden başlamış kapital birikimine kadar getirmiş.

Soyguncu sömürücü kapitalistler, soyguncu sömürücüler en iyi sömürürken, toprağı sömürürken, tarımı sömürürken, sanayiyi sömürürken, eğitimi sağlığı sömürürken aklınıza gelen bütün alanlarda sömürüyü yaparken aynı zamanda da bütün alanların piyasasını oluşturma işi ve nihayet bir yöneticinin dediği gibi “ben bu devleti anonim şirket gibi yöneteceğim” diyen yöneticinin dediği gibi, devleti de piyasalaştırmışlar. İşte sermaye piyasası aslında paranın sömürülenlerin tekrar geri dönmesi ve sermaye birikimini artırması için ihtiyaçtan bir piyasa, ama aynı zamanda da paradan para kazanmaların piyasası.

Ancak bu kadar masum değil, neden değil, çünkü sömürücülerin aklı kendi aralarında kazandıkları parayı bir şekilde aklayıp yeniden değerlendirme kara kazanmak onun kumarını oynamak gibi bir alanda yetinmemişler ve demişler ki “biz haktan para toplayalım, bekçiden para toplayalım, çalışandan para toplayalım, topladığımız paraları bitirelim; onlara topladığımız paralara yatırma işliyormuş gibi sanayiye işliyormuş gibi istihdam yaratacakmış gibi ayarlayalım oluşan paraları biz köpükler şeklinde banliyeler şeklinde büyütelim ve birikimimize birikim katalım”. Özeti bu. Böyle olunca fon krizi fon soygunu dediğimiz aslında bütünüyle kapitalizmin sömürünün ise onlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Emek nasıl sömürülüyorsa finans piyasasıyla para üzerinden sömürü böyle yapılıyor.

O Zaman sizin kuşkunuz, bizim kuşkumuz, bir fon soygunu fon hırsızlığından ya da kaçakçılıktan ya da bildiğimiz dümdüz alabildiğine aklınıza gelen bütün kaçakçılık ve soygunlardan farklı olmayan bir soygunla karşı karşıyayız. Para üzerinden bir soygun, o zaman bu soygun düzenin ve düzenin ekonomiği olan ömrünün kapitalist üzerindeki ekonomiği olan sömürünün oyunlarından bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Bu soygunları yapacak olanlar halk değil, bu soygunu yapacak olanlar ahlaklı disiplinli insanlar değil. Bu soygunu yapacak olanlar dürüst insanlar değil. Kimler kapitalistler.

Kapitalistler kendi sömürü düzenlerini yeni sömürü alanları bulmakla uğraşıyorlar. Nitekim çok ilginçtir, kanunla da koruma altına alıyorlar. Kanunsuz ve hukuksuz bir durumla var mı yok mu tartışması yapılıyor ya, bu günlerde. Aslında 24 Ocak kararları ardından gelen 12 Darbesiyle birlikte daha bir yıl bile dolmadan, daha seçimler yapılmadan işbirlikçi Güvenlik Konseyi bir yasa çıkarıyor, yasanın adı “Sermaye Piyasası Kurulu Yasası”. Bu yasada diyor ki “ey halkım biz devlet olarak şeffaf güvenli emin ellerde, devletin denetiminde bir sermaye piyasası oluşturuyoruz, burada parayı alıp satacağız, parayı kâğıt üzerinde de büyüteceğiz. Siz de yatırımlarınızı bize getirin biz onları parça göl göl, deniz deniz okyanus yapacağız ve küçük küçük paralar vermeye çalışacağız. Ama büyük paralar bizde kalacak, özeti bu. Onun için hiç dolandırmayalım, hukuk bunu söylüyor, yargı bunu söylüyor, ekonomistler şunu söylüyor. Üzerine alınmasın o ekonomistler makro mikrocular, kapitalist ekonomist üzerinde çalışanlar üzerine alınmasın hepsi piyasanın bir sömürü araçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Onun için son zamanlarda sıklıkla basında medyada karşımıza çıkan değerli akademisyenlerin yazdığı yazıları değerli bulup okuyalım. Ama lütfen sermaye piyasası gibi devletin denetiminde kontrolünde hem de seçtiğimiz milletvekillerinin öne çıkardığı kanunla güvence altında olan bir düzenin piyasasını oluşturmak anlamında ne hukukla ne yargıyla ne de soyguncuların görüntü paralarını almakla ne de onlara ceza vermekle (kimilerine verilecek kimilerine verilmeyecek) uğraşamayız.

Biz piyasa üzerine devleti de piyasa yapan düzeni sorgulamadan bu düzeni sorgularken aynı zamanda her türlü sömürüyü ekonomist, siyasal, toplumsal, kültürel her türlü sömürüyü sorgulamadan fon krizleri ile daha çok uğraşırız. Nasrettin Hoca hikayeleri gibi gökten 99 düşer 100.  hiç gelmez. O zaman biz sorgulayacağız biz ki hepimiz sorgularken savaşımız da sürdüreceğiz daha bağlar açacağız. O dava açan mesai de yok. Gazetelerde şöyle bir yoklayayım dedim, geçenlerde Türkiye Komünist partisinin Fatma Kaya hakkında açtığı dava dışında dava açan da yok. Mücadele ediyoruz da mücadele eden de yok. Bu mücadeleyi yaparken aynı zamanda acaba bu piyasada bu sömürü düzeninden nasıl kurtuluruz sorusu sorarak onun üzerine kafa yorarak hepimiz sağlıkçılar eğitimciler hukukçular, esnaf işsizler, kadınlarımız çocuklarımız, gençlerimiz hepimiz tek tek nasıl bir Cumhuriyete yaşarsak nasıl bir bizi bu soygun düzeninden kurtarır. Nasıl bir Cumhuriyet bizi bu sömürü düzeninden kurtarır sorusu onun gayretini verme zorundayız. 1848 de Paris Komunu çok ilginç bir anısı var, Cumhuriyetçiler “ileri” diyor, o cumhuriyet sömürü sömürüye teslim olan bir cumhuriyeti değildir. BUGÜNKÜ CUMHURİYETİMİZ 1923 ÜN DEVRİMCİ CUMHURİYETİNİN SÖMÜRÜCÜLER TARAFINDAN, GERİCİLER TARAFINDAN TESLİM ALINMIŞ BİR CUMHURİYETTİR. CUMHURİYET BAYRAMI’NDA BAYRAK SALLAMAKLA DA CUMHURİYET KAZANILMAZ. BU MÜCADELEYİ DEVRİMCİ RUHLA DEVRİMCİ DÜŞÜNCEYİ BİRLİKTE YAPARAK CUMHURİYETİ TEKRAR AYAĞA KALDIRMAK ZORUNAYIZ”.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com


Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel)
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 103. Yılında ve şimdiki iktidar zamanında Cumhuriyetimizin sıkıntılı durumlarını yaşadığımız şu günlerde, “Cumhuriyeti Nasıl Kazanacağız” konulu panel düzenlendi.

Ankara Makine Mühendisleri odası salonunda Türkiye Halk Temsilcileri ve Cumhuriyetçiler Kurultayı desteği ile 23.10.2026 günü düzenlenen “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” konulu panelin kolaylaştırıcısı Hülya Küçükaras yanında konuşmacı olarak    Ömer Faruk Eminağaoğlu(Tarikatlar ve laiklik konusunda), Gamze Yücesan (emek ve direnişler), Emrah Maraşo (Demokrasi ve demokratik alanlara müdaheleler), Ali Rıza Aydın (fon vurgunu mu fon soygunu mu), Erhan Nalçacı (savaşa sürüklenmek), Ali Ufuk Arıkan(terörsüz Türkiye ya da çözüm), Kaan Eroğuz (anayasa değişikliği) konularındaki konuşmalarıyla katıldılar.

İlk Konuşmayı yapan Hukukçu Ömer Faruk Eminağaoğlu, konu hakkında şunları söyledi:

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel)
“Tarikatlar ve laiklik konusunda, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar Türkiye’de gündemden hiç düşmeyen konu hem tarikatlar boyutu hem laiklik konusu.

Tarikatlar ne zaman ön planda ve etkin bir şekilde karşımızda. Örgütlenme etkinliğinin çok uygulanamadığı her alanda tolumun örgütlenerek öne çıkamadığı hak ve özgürlüklerin etkin bir biçimde kullanamadığını gördüğümüz zaman işte tarikatların olabildiğince etkin bir biçimde topluma nüfus ettiğini, kendi değer yargılarını ve düşünceleriyle toplumu biçimlendirdiğini ve yönlendirdiğini görüyoruz. Temel sorun burada toplum ne kadar çok örgütlenirse, örgütlenme özgürlüğünü ne kadar etkin kullanırsa tarikatların alanı etkinliği o kadar daralıyor etkisizleşiyor. Bu Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hep önümüze çıkan bir sorun olduğunu söyledim.

1925 yılında tarikatların cemaatlerin dağıtılmasına yönelik 677 sayılı yasa çıktı ama, çıkan bu yasaya rağmen tarikatlar dağıtılabildi mi? Dağıtılamadı ve daha sonra çok partili siyasi yaşama geçildiğinde özellikle tarikatların toplumun nüfus ettiği alanlardaki gücünden yaralanmak isteyen, Cumhuriyetin değerlerini benimsenmediği partiler tarikatların gücünün yanlarında ellerine geçirerek de hareket etmek isteyince tarikatların gücü hiçbir şekilde eksilmeden toplum yapısı içerisinde devam etti. Ve üstelik hem sermaye gücünü ele geçirerek hem kamuda nüfus sahibi olarak bu şekilde etkinliklerini daha da artırarak devam ettiler.

Bugüne geldiğimizde aynı şekilde iktidar partilerinin ve özellikle AKM döneminde iktidar partisinin tarikatların gücünden olabildiğince yararlandığını, hatta tarikatların kim daha güçlü olacak şekilde birbirleri ile sistem içinde yarışır hale geldiğini görür, işte “birisi gidiyor gerisi geliyor diyemeyeceğim her biri aynı sistem içerisinde olabildiğince kim daha etkin olacak şeklinde birbirinin önüne geçme mücadelesi veriyorlar.

Burada tarikatları geri plana atmanın yolu, az önce örgütlenme özgürlüğünü söyledim. Örgütlenme özgürlüğünün temelinde de bütün özgürlüklerin temelinde de olması gereken laiklik, laiklik özgürlüklerin özgürlüğün temelidir” diyoruz. Diyoruz ama laikliğin en temel, en genel, doğru tanım sanırım, din işlerinin devlet işlerinden ayrılması gibi çok yüzeysel çok soyut bir tanım değil, laikliğin en doğru tanımı “egemenliğin kime ait olduğu, egemenliğin kim tarafından nasıl kullanıldığı şeklindeki tanım, eğer egemenlik millet tarafından halk tarafından kullanılıyorsa egemenlik halka aitse halkın koyduğu kuralların geçerli olması” demek. Eğer egemenlik halka ait değil, gökyüzüne Tanrıya ait ise, bu sefer Tanrının oyduğu kurallarla yönetilmek bütün alanların Tanrının koyduğu kurallarla yönetilmesi yürütülmesi, kul olmaktan çıkılamaması demek. Böyle bir tabloda özgürlüklerin ne ölçüde kullanılabileceği de doğal olarak en önemli sorulardan birisi. Yani egemenlik eğer halka ait ise millete ait ise, milletin koyduğu kurallara göre bir yönetim söz konusu ise, burada elbette laik bir yönetimden söz edebiliyoruz.

Türkiye’de aynı şekilde tarikatların etkinliğinin çok partili siyasal yaşamla daha da öne çıktığından bahsettik. Laikliğe yönelik saldırılar da doğru orantılı olarak bu şekilde devam etti. Tarikatların sistemde etkinliği doğal olarak laikliğe saldırıların da olabildiğince arması anlamına geliyor.

Laiklik dediğinizde en önemli sorunlar hiç kuşkusuz ki eğitim alanında sorun. Hiç kuşkusuz ki, işte 3 Mart Devrim yasaları var. 3 Devrim yasası bunlardan bir tanesi Tevhidi Tedrisat Yasası, işte eğitim alanındaki sorun, bir başkası laikliğin temel anlamında kurulan Şeriye Vekaletinin kapatılmasıyla kurulan tarikatların cemaatlerin dinsel kurumları ele geçirilip orada toplumu biçimlendirmesi amacıyla kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı bir devrim kurumu olarak kurulmuş, ancak bu gün kuruluş amacının tamamen dışına çıkmış, laikliğe aykırı eylemleriyle merkezi haline gelmiş, bütçesi ile olanaklarıyla faaliyetleriyle. Bir başka laiklik dediğimiz zaman öne çıkan konulardan birisi de tartışmasız hukuk alanı, eğitim, diyanet ve hukuk dediğimiz zaman laiklik konusunda en çok üzerinde durmamız gereken konuların başında gelen bu üç temel konu.

Evet bugün bu konuları tartışıyoruz ama, herhalde Türkiye gibi bir model bir ülke dünyada bir başka yerde yok. Neden yok, anayasamızda laiklik değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez bir ilke. 1937 de Anayasamıza girmiş. Ancak değiştirilmesi teklif edilemez bir ilke olmasına rağmen, laiklik böyle bir tabloda laikliği benimsemeyen bu çerçevede hareket etmeyen bir örgütün, bir partinin gelip de bir ülkeyi yönetmesi ancak ve ancak bir darbeyle olabilir. Hukuk içerisinde demokrasiyle, demokratik yöntemlerle asla ve asla söz konusu olamaz. Ancak bugün Türkiye’de hukuk dolanılarak Anayasa etkisiz anayasa anayasallaştırarak değil, laik ve demokratik Cumhuriyet’e aykırılığı olan bir siyasi parti tarafından yönetilen bir ülke konumundayız. Böyle bir parti bu aykırı eylemlerin sonlandırmak yerine olabildiğince artırarak yoluna devam ediyor. Bu Anayasa Mahkemesince verilmiş bir karar ve 2008 yılından bu yana laikliğe aykırı eylemlerin her geçen gün saymakla bitmiyor, böyle bir tabloda laik olmayan programı her şeyiyle “kutlu dava” diyerek de bunu açıkça ifade eden bir siyasi parti yönetimindeki bir ülkede ne derece laiklik yaşanılabilir. Her geçen gün kadın haklarıyla ilgili sorunlar her geçen gün aklımıza ne gelirse her alanda hukuk dolanılarak yapılan düzenlemelerle, işte imamlara nikah yetkisi verilmesi bugün baktığımda sayılar yüzde ikiye kadar çıkmış, gibi algıda standartlar gibi hukuk her alanda dolanılarak laik olmayan bir parti tarafından yönetilen ama adımıza kendimize laik bir ülke dediğimiz konumdayız. Ve bu her geçen gün sorunları artırarak gelmiş durumda.

Türkiye Avrupa’da İnsan Hakları hukukuna en önemli kazanımı laikliğe aykırı bir partinin demokratik bir yönetim yönetip yönetemeyeceği Refah Partisi kapatma davasıdır bu dava İspanya’ya model olmuştur, diğer ülkelere model olmuştur, amma onun çok daha ötesine geçilerek bugün o İnsan Hakları Mahkemesi kararı görmezden gelinerek laikliğe aykırılığı zirveye taşıyan, demokrasi ile kendisini bağlı hissetmeyen bir siyasi parti yönetiminde öyle bir sorunlarla karşı karşıya kalmış konumdayız. Laikliğe bağlı olmayan bir partide de millet egemenliğinin, halkın egemenliğinin ne derece etkin olacağı da hiç tartışmaya gerek yok”.

Oturumun ikinci konuşmacısı Gamze Yücesan (emek ve direnişler) konusunu anlatırken şunları söyledi:

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel)
“Cumhuriyeti nasıl kazanacağız. Bu soru bizi geçmişe ve geleceğe bakmaya çağırıyor, geçmişte Cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını ilerici ve devrimci birikimini sahipleniyoruz.

Bugüne baktığımızda ise Cumhuriyete yönelik ciddi saldırılar var. Karşı devrimci günlerdeyiz, Cumhuriyete dönük saldırılar emekçi halka emekçi halkın çalışma ver yaşam koşullarına yönelik saldırılardan asla ayrı düşünülemez ve geleceğe bakıyoruz, çünkü gelecek için bizim mücadelemiz Cumhuriyeti tarihsel hatırasını yaşatmak değil, Cumhuriyeti emekçilerin ellerinde yeniden kazanmak.

Bugün konuşmamda üç konuya değinmek istiyorum, ilk olarak Cumhuriyeti toplumsal konularla düşünmek. İkincisi Cumhuriyeti kim kazanacak ve son olarak nasıl bir Cumhuriyet olacak.

Cumhuriyeti toplumsal sınıflarla düşünmek dediğim zaman neyi kastediyorum. Cumhuriyet tarihte atılmış, ileriye doğru atılmış çok önemli bir adım. Saltanattan halk egemenliğine, tabaklıktan yurttaşlığa, gericilikten laikliğe doğru devrimci ve ilerici bir adım. Bunu sahipleniyoruz. Ama güne baktığımızda bugün Cumhuriyet milletin kazanımlarına yönetim kazanımlarına yönelik tüm saldırılar bu ülkenin emekçilerine, emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarına yönelik saldırılardır. Laikliğin tasfiyesi, kamusal eğitimin aşınması, sağlığın piyasalaşması, kamusal varlıkların özelleştirilmesi, sosyal hakların geriletilmesi ve yurttaşlığın içinin boşaltılması bu ülkenin emekçileri için en büyük tehdittir. Yani Cumhuriyetin bağımsızlıkçı kamucu ve laik birikimi takviye edilirken emekçilerin de hakları güvenceleri ve kazanımları hedef alınmaktadır. Dolayısıyla bir kez daha Cumhuriyetin getireceği emekçi ile düşünmek zorundayız.

Bugün memlekete ciddi bir işçileşme süreci yaşıyoruz. Türkiye’de her on çalışandan yedisi ücretli çalışan, yani şimdi Türkiye artık emekçi toplumu ve Türkiye’deki emekçi toplumun karşısındaki en büyük yara işsizliktir. İşsizlik çalışmak zorunda bırakılan, çalışmaya muhtaç bırakılan ve ondan mahrum bırakılan büyük kitleler anlamına geliyor. İşsizliği en çok kadınlar ve gençlerde görüyoruz. Eğer işsizliği aşıp işe girebilirse işçi sınıfının büyük çoğunluğu kendilerini düşük ücretler, uzun çalışma saatleri güvencesiz koşullar bekliyor.

İşçi sınıfı bugün Türkiye’de çalıştıkça çok daha uzun saatler çalıştıkça yoksullaşıyor. Her geçen gün daha çok çalışan ve yoksullaşan maktan bahsediyoruz. Biz buna “çalışan yoksulluğu” diyoruz. Uzun saatler çalışmak hem bedensel hem zihinsel yıpranmadır. Sermayenin sürdürebilme bir araya gelince her gün bir iş cinayetine uyanıyoruz. B unu kanıksıyoruz. Ücretlere baktığımızda ise bugün Türkiye’de asgari ücret toplumudur. Her çalışandan biri asgari ücretlidir. ASGARİ ÜCRET ŞU ANDA AÇLIK SINIRININ ALTINDA. Dolayısıyla gerçekten geçim sıkıntısının içinde olan milyonlardan bahsediyoruz.

Cumhuriyeti nasıl kazanacağız (panel)
Bir parça çarpıcı gerçek ise, bugün Türkiye emekçileri Türkiye de işçi sınıfı hayata yalnızca ücret vadi ile bağlanıyor. Ne demek istiyorum, emekçilere kırdan gelen kırsaldan gelen destek azalmıştır. Eğitim ve sağlık piyasalaşmıştır. Onlara ulaşmak için uğraşmak gerekir. Dolaysıyla ücret bağı koptu şu anda hayattan kopacak bir yanlardan bahsediyoruz.

Bugün Türkiye’de insanlar derin bir yoksulluk karşısında emekliler ömür boyu çalışmışlar, bir gelir güvencesini sağlayamıyorlar. Gençler iş bulamıyor, kadınlar bir yanda kötü çalışmak zorunda kalarak düşük ücretle çalışırken bir yandan da evin bakım sorumluluğunu omuzlarında taşıyor. Çocuklar okula ya aç gidiyor ya da eğitim hayatından çekilip çalışma yaşamına katılmak mesleklere mahkûm olmak zorunda.

Şimdi bir kere daha söylüyorum ki Cumhuriyetin geleceğinin işçi sınıfının ve emekçilerle birlikte kuracağız. Çünkü biz Cumhuriyeti yalnızca kazanımlarını savunmuyoruz onun tarihsel sınırlarını da tanımak zorundayız. Eşitlik olmadan Cumhuriyet eksik kalır.

Peki bu Cumhuriyeti kim kazanacak.

AKP-RTE iktidarı sanki ülkede “darul harb” varmış gibi ülkeyi yağmalıyor, yandaşlarını zengin ediyor ve de yağmalıyor.

Özellikle devlet kadrolarına atamalarda liyakate uyulmayıp sadakat düşüncesi ile eş dost tanıdık akraba, onun akrabası düşünce ile yapılan atamalar, kayırmaları, tabi dışlamaları, yolsuzlukları, rüşvet ve yasa dışı işlemlerin artmasına neden olduğu bilinmekle son olarak rastladığımız “fon yolsuzluk” olayları da devlet kademelerindeki çürümeyi dışa vurmuştur. Tüm bu yolsuzlukların kaynağı olan AKP-RTE iktidarı da her türlü yoğunlaşan artan yolsuzlukların kamuoyuna duyurulmasını istemediği için, gazetecileri yazdıkları bu yazılar yüzünden bahaneler bularak hapse atmakta. Gazete ve televizyonları kapatarak halka duyurulmasını önleyerek basın hürriyetini ihlal etmekte.  “Basın halkın müşterek sesidir”, basın millet adına iktidarı denetler, basın hürriyetinin olmadığı bir ülke asla çağdaş olamaz, dünyada itibarı da olmaz.

Ayrıca, dinsel düşüncesi ağır basan Şevki Yılmaz ve tarikatçıların Laik T.C. nin laik yapısına kafa tutarcasına “darul-harb” düşüncesi ile, “muhalefete kalmasın yağmalayın” bağnazlığı ile Cumhuriyetimiz tarihinde görülmemiş cüretle bu tür yolsuzlukların, ne yazık ki arttığını görüyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti, İslam hukuku (fıkıh) ve uluslararası hukuk açısından kesinlikle bir "darül harp" (savaş ülkesi) değildir. "Darül harp" kavramını bahane ederek hırsızlık, gasp, yağma veya dolandırıcılık gibi suçları meşru göstermeye çalışmak hem dini hem de hukuki olarak büyük bir sapmadır ve ağır bir suçtur.

Türkiye sanki Darul-hab’teymiş gibi yağmalıyorlar


AKP-RTE iktidarının kendi yandaşlarına yan çıkan uygulamalarına, yolsuzluklarına, fon dolandırıcılıklarına baktığımız zaman, ülke sanki bir “Darul harp”diyarı imiş gibi uygulamalar içinde olduğunu adeta gözlemliyoruz. Ayrıca soruşturma ve idari uygulamalara muhalif ve yandaş uygulama konumlarına baktığımızda, bir hukuk devletinde herkese eşit uygulanması gereken yasal uygulamalar, iktidar yandaşlarına ayrıcalık ve koruyucu bir tavır görülürken, muhalif vatandaşlara yer yer adeta sanki bir düşman hukuku uygulanıyor görünümünü taşımakta. 

Bu konuda, Gazeteci yazar Rıza Zelyurt şöyle diyor: “Olayların özü; AKP lileri yetiştiren Nakşibendi tarikatının Halidi şeyhlerine göre “Türkiye darul-harb’dir. Yani kafir ülkesi”dir . Bu yüzden tarikatçıların dinine göre yağmalanması heleldir..! Çıkıp ta bu vurgunu kınayan bir tarikat şeyhi ve ilahiyatçı gördünüz mü?”

Şevki Yılmaz’ın Dedikleri

Şevki Yılmaz, 1990'lı yıllardaki Refah Partisi döneminde yaptığı çok sayıda radikal, sert ve provokatif siyasi konuşmayla tanınan bir isimdir. Bahsettiğiniz "Türkiye darül harptir, yağmalanabilir / devlete vergi verilmez / devlet malı gasp edilebilir" yönündeki söylemler, Türkiye'deki bazı radikal marjinal gruplar veya figürler tarafından geçmişte savunulmuş.

Şevki Yılmaz ile İlgili Benzer Tartışma Yaratan Diğer Konular Şunlardır:

Türkiye sanki Darul-hab’teymiş gibi yağmalıyorlar
28 Şubat Süreci: 1990'lardaki sert ve hakaretamiz konuşmaları nedeniyle 28 Şubat sürecinde hakkında davalar açılmış, milletvekilliği düşürülmüş ve bir dönem yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştır.

"Ne Varsa Satın" Açıklaması: Yakın dönemde (2021-2022 civarı) katıldığı bir programda, ekonomiyle ilgili olarak "Seçimi kaybedersek muhalefete bir şey kalmasın, ne varsa satın" şeklinde yorumlanan ifadeleri nedeniyle büyük tepki toplamış ve gündeme gelmiştir. [i]

Tarihin En Örgütlü İhaneti

“Eski AKP Milletvekili Yazar Orhan Miroğlu bugün (19 Ekim 2026) X’te yayınladığı yazısında şöyle diyor:

“Türkiye, servetine servet katmaktan başka bir amacı olmayan ve bunun için her yolu, her yöntemi mubah gören, servetini kaybettiğinde ondan geriye hiçbir şey kalmayacak olan birtakım adamların taammüden ve hemen hiçbir engelle karşı karşıya kalmadan uyguladıkları bir kötülükle ve kendi tarihinin en örgütlü, en kollektif ihanetiyle karşı karşıya kaldı. Beka sorunu diye bir şey varsa o da bu ihanet ve bu kötülüğün ta kendisidir”.

Fon Yolsuzluğunda Ülkenin Parasal Kaybı

        Fondaki ilk görüşe göre net tek rakam yok çünkü 3 ayrı zarar kalemi hesaplanıyor:

   1. Doğrudan fon içindeki para:

Konuşulan rakam 18 milyar dolar ile 25 milyar dolar arası. Tasfiye edilen 66 fonun portföyü bu kadar.

   2. Borsanın toplam değer kaybı:

Borsa İstanbul son 1 ayda BİST 100'de %15, BİST 100 dışı hisselerde %38 düştü. Bu düşüşün toplam portföy kaybı 5,3 trilyon TL yani yaklaşık 100 milyar dolar olarak hesaplanıyor.

Ali Babacan ve Özgür Özel'in dile getirdiği rakam bu gazete memur.com Özgür Özel buna dayanarak "Krizin maliyeti önce 20 milyar dolardı, sonra 90 milyar oldu, şimdi uzmanlar 110 milyar dolar diyor. 6 Şubat depremi 100 milyar dolara mal olmuştu, bu ondan büyük" dedi (sozcu.com.tr3) Devletin geri isteme hesabı:

Hazine / TMSF 141 gerçek kişi ve 73 şirkete "187 milyar 653 milyon TL'yi geri ödeyin" yazısı gönderdi. Şimdiye kadar iade edilen miktar ise sadece 2 milyar 1 milyon 170 bin TL olarak açıklandı (haber.sol.org.tr) Bir de CHP'li Cevdet Akay'ın iddiası var: 3 milyar + 5 milyar olmak üzere 8 milyar dolar dijital varlık yaratılarak yurt dışına kaçırıldı diyor (karabukhabermerkezi. Com) Resmi olarak Hazine ve Maliye Bakanlığı / SPK henüz kesinleşmiş toplam zarar tablosu yayınlamadı, soruşturma devam ediyor.[ii]

Vurgunu Kim Yaptırdı?

“Bir ay oldu, bir fon vurgununu gündüz-gece konuşuyoruz. Bu krizin ekonomimize doğrudan maliyeti önce 20 milyar dolardı. Sonra 90 milyar dolara çıktığını açıkladılar. Şimdi uzmanlar 110 milyar dolara ulaştığını söylüyor.

50 binin üzerinde vatandaşımızın hayatını kaybettiği o 6 Şubat depremi ‘asrın felaketi’ 100 milyar dolarlık kayba neden olmuştu.

Asrın soygunu, asrın dolandırıcılığı, asrın vurgunu; asrın felaketi olan 6 Şubat depreminden daha büyük hasar yaratmıştır.

Erdoğan bir aydır bu sorunu çözecek bir yöntemi ortaya koyamıyor. Bu kadar açık sorumluluğu varken ‘Dış güçler bize sabotaj yaptı’ diyor.

Sayın Erdoğan, fon şirketlerinin yönetimine o AKP’li isimleri dış güçler mi atadı? Fatma Betül Sayan Kaya Hanım’a 2,2 milyarlık vurgunu dış güçler mi yaptırdı?

Sorumlu Erdoğan. Niye? O kurumlara tek tek atamaların hepsinin altında imzası var.” Alıntı

         Dini AçıdanTürkiye’de “darul harb” Durumu

• Meşruiyet Zemin Yoktur:

         Diyanet İşleri Başkanlığı ve İslam alimlerinin ezici çoğunluğuna göre, ezanın okunduğu, Müslümanların ibadetlerini özgürce yerine getirebildiği ve can/mal güvenliğinin yasal koruma altında olduğu Türkiye gibi ülkeler darülharp olarak nitelendirilemez.

• Malın Dokunulmazlığı:

          İslam dini, kimsenin malının haksız yere yenilmesini kabul etmez. Bir yer "darül harp" olarak iddia edilse bile, orada yaşayan sivillerin malını yağmalamak, hırsızlık yapmak veya insanları dolandırmak İslam ahlakıyla ve hukukuyla tamamen çelişir. Kul hakkı her şartta geçerlidir.

Hukuki Açıdan “darul harb”  Durum

            Ağır Ceza Müeyyideleri:

          Türk Ceza Kanunu'na (TCK) göre hırsızlık, yağma (gasp), dolandırıcılık ve mala zarar verme gibi eylemler çok ciddi hapis cezalarıyla sonuçlanır.

            Örgütlü Suç Kapsamı: Bu tür dini kavramları suistimal ederek insanları organize bir şekilde dolandırmaya veya mallarına çökmeye çalışan yapılar, "dini inanç ve duyguların istismarı suretiyle nitelikli dolandırıcılık" veya "suç işlemek amacıyla örgüt kurma" suçlarından yargılanır.

Dârülharp (Arapça) Nedir

        İslam hukukunda (fıkıh) Müslümanların siyasi otoritesi ve şerî hukukunun geçerli olmadığı, gayrimüslimlerin yönettiği ve İslam ile henüz barış (ahit/mütareke) anlaşması yapılmamış ülkeleri tanımlamak için kullanılan bir kavramdır.

Temel Özellikleri

 Siyasi ve Hukuki Statü: Ülkenin yönetim, yargı ve yasaması İslam esaslarına dayanmaz.

 İki yaşamlama:

Geleneksel fıkıhta dünya, İslam ülkesi anlamındaki Dârülislam ve savaş/küfür ülkesi anlamındaki Dârülharp olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır.

 Mezheplere Göre Şartlar:

Özellikle Hanefî mezhebinde (Ebû Hanife), bir memleketin Dârülislam’dan Dârülharp’e dönüşmesi için; küfür hükümlerinin tamamen uygulanması, başka bir kâfir ülkesine sınırdaş olması ve Müslümanlar ile zimmîlerin can/mal güvenliğinin kalmaması gibi ağır şartlar aranır.

İslam Hukukundaki Tartışmalar

İbadet ve Sosyal Hayat:

Fakihler dârü-lharp sayılan yerlerde ibadetlerin yapılıp yapılamayacağı, faiz ve ticaret hukuku gibi konularda farklı görüşler öne sürmüştür. Türkiye’nin Durumu:

İslam âlimlerinin ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi otoritelerin genel görüşüne göre, ezanın okunduğu, ibadetlerin serbestçe yapıldığı, bağımsız bir ordu ve hukuki düzenin bulunduğu Türkiye bir dârül-harp değil.

Cevat Kulaksız kulcevat599@gmail.com

 

Sonotlar



[i]  (Şevki Yılmaz- Vikipedi Şevki Yılmaz (1955, İzmit, Kocaeli), Türk siyasetçi, TBMM 20. dönem Rize milletvekili. 1990'larda provokatif ve hakaretamiz konuşmalar yapmış bir siyasetçi...)

[ii] https://www.sozcu.com.tr/amp/fon-vurgunu-asrin-felaketinden-buyuk-p370185


Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget