Haber Güncel

Son Konular
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Eğitim Ferhan Şensoy Fikret Bila Fırat Kozok Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Sami Türk Hikmet Çetinkaya Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Kurtul Altuğ Köşe Yazıları Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Rıza Zelyut Sabahattin Önkibar Saygı Öztürk Sağlık Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Spor Sözcü yazarları Süheyl Batum Tarih Tarım Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Utku Çakırözer Uğur Dündar Uğur Mumcu Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yazı Dizileri Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen chp genel lozan muharrem ince Çiğdem Toker Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Ümit Zileli İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Şükran Soner

Uluslararası İlişkilerin Altın Kuralı
Uluslar ve ülkeler arası ilişkilerde;  duygusallık, sevgi, dostluk ve kardeşlik yoktur, karşılıklı saygı vardır. Ulusların ve ülkelerin karşılıklı yararları ve çıkarları ön plandadır. İlişkilere bu karşılıklı yarar ve çıkarları yön verir. Uluslararası ilişkilerde olması gereken; barış içinde,  karşılıklı olarak birbirlerinin egemenlik haklarına, toprak bütünlüğüne ve toprak üstü ve altı zenginliklerine saygı duymaktır.  

 

Türk insanı olarak maalesef çok duygusalız ve bu duygusallığımızı dış politikalarımıza, uluslararası diplomatik ilişkilerimize de yansıtıyoruz maalesef.

 

Mesela Pakistan ve Azerbaycan'ı ve başlarına yönetici olarak kim gelirse gelsin bu iki ülkeyi yöneten kişileri,  kardeş ilan ediyoruz. Çok yanlış.

 

Aralarında kan bağı olan gerçek kardeşler arasında dahi,  karşılıklı menfaat çatışması halinde,  bu kardeşliğin kanlı bıçaklı düşmanlığa çevrildiğine dair örnekleri görüyor ve yaşıyoruz.

 

Ayinesi iştir kişinin,  söze bakılmaz. Pakistan ve Azerbaycan ile ülkemizi kardeş ilan eden karşılıklı söylemlere rağmen; bu iki ülke,  hala.  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini bağımsız bir devlet olarak tanımış ve  kabul etmiş değillerdir. Bu nasıl bir kardeşliktir diye isyan etmeye hakkımız yoktur, zira ülkeler arasında kardeşlik diye gerçek bir bağ ve yakınlık yoktur, ülkelerin çıkarları söz konusudur, aslında.

 

Bir ülkeyi ve liderini kardeş ve/veya dost olarak ilan ederseniz, öyle bir an gelir ve olay yaşarsınız ki; bu kardeş ve dost yakıştırmanız,  sizi güç durumda bırakabilir. Öyle bir olay olur ki, bu olay karşısında nasıl bir tavır koyacağınızı şaşırır ve apışıp kalırsınız.

 

Mesela iş başındaki AKP iktidarının lideri ERDOĞAN ile yakın ilişkisi olan ve ERDOĞAN'ın kendisine kardeşim dediği Venezüella’nın devlet başkanı Mudura'nın,  yine kendisine dostum dediği ve kendisini dostu olarak ilan ettiği ABD başkanı Turump tarafından uyurken sarayından paketlenerek gözaltına alınıp  kaçırılmasından sonra, ERDOĞAN'ın; hiç alışık olmadığımız bir şekilde,  lehde veya aleyhte bir yorum yapamaması ve sessizliğe gömülmesinin temelinde de, duygusallığının esiri olarak ve uluslararası ilişkilerin diplomatik kurallarına aykırı bir şekilde, vakti zamanında Mudura'yı kardeş, Trump'u da dost olarak ilan etmiş olması yanlışlığı yatmaktadır.

 

ERDOĞAN için gerçekten zor bir durum, ERDOĞAN'ın dostu Trump, yine ERDOĞAN'ın kardeşi egemen Venezüella devletinin başkanı Mudura'yı Uluslar arası hukuka aykırı olarak paketleyerek gözaltına alıp kaçırmıştır. Yukarı tükürse bıyık aşağı tükürse sakal, eylemi kınasa bir türlü,  desteklese bir türlü, Allah kimsenin başına vermesin.

 

Ülkemizin önünde yatan bir SDG ve ondan kaynaklı Suriye meselesi var. Ülkemizin güvenliği ve olası bir Kürt Devletinin kurulmasına kadar gidecek olması nedeniyle önem arz eden Kuzeydoğu Suriye’deki silahlı SDG oluşumunun Suriye merkezi Şam yönetimiyle entegrasyonu nedeniyle ortaya çıkacak olan bir olumsuzlukta, İsrail ve Amerika’nın, kendi ülkelerinin yararları ve çıkarları için SDG'den yana tavır almaları ve Türk Ordusunun ise,  Suriye’de SDG'ye karşı askeri operasyon kararı almaları-ki; koşullar SDG'den yana tavır alacaklarını işaret ediyor-halinde, ERDOĞAN'ın dostum dediği ve dost ilan ettiği Trump,  ERDOĞAN'ın gözünün yaşına bakacak ve dostluk gösterecek mi acaba?

 

Bekleyip hep birlikte göreceğiz.

 

04/01/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Mhp Ne Yapmak İstiyor?
Şu anda kriz dönemini yaşayan teröre son,  Kürt sorununun çözümü ve ÖCALAN'a umut hakkı tanınması sürecinin görünürdeki vekil mimarı MHP ve onun genel başkanı BAHÇELİ ne yapmak istiyor?

 

Şam merkezi yönetimi ile SDG arasında imzalanan 10 Mart Mutabakatı ile merkezi Şam yönetimine entegrasyonu için SDG'ye 2025 yılı sonuna kadar tanınan süreye rağmen, SDG'nin mutabakata uyarak Entegrasyona yanaşmaması üzerine, MHP sözcüsü;  sürenin bittiğini sık sık tekrarlayarak, SDG için Türkiye olarak gereğinin yapılması imasında bulunmaktadır.

 

MHP; neyin veya nelerin yapılmasın istiyor olabilir?

 

Bu konuda fazla seçenek yok.

 

Ya, PKK ve ÖCALAN verdiği sözü tutamadı,  PKK Suriye’deki uzantılarıyla birlikte silah bırakamadı, PKK'nın Suriye’deki uzantısı SDG'nin;  10 Mart Mutabakatına uymayarak Suriye’nin Kuzeydoğusundaki silahlı siyasal varlığına son verip Suriye merkezi yönetimiyle entegrasyon eylemini gerçekleştirmediğini gerekçe yaparak,  meclis komisyonunu lağvederek,  sürece kaldığı yerde son vereceksiniz veya SDG ve onun arkasındaki, SDG'nin iplerini ellerinde tutan ve SDG'nin, Şam yönetiminden bağımsız olarak Kuzeydoğu Suriye’de silahlı ve özerk bir oluşum olarak devamından yarar sağlayan ve bu oluşumu destekleyen,  silah ve parasal yardımda bulunan ABD ve İsrail ile savaşı göze alacaksınız.

 

Bölgede yayılmacı bir dış politika izleyen, Büyük Ortadoğu projeleri olan, yanı başında  Üniter ve güçlü bir Suriye devleti istemeyen İsrail ve onun vazgeçilmez hamisi ABD'nin bölgede uyguladıkları dış politikalarını yakından izleyen her aydın kişinin gözlemleyebildiği kadarıyla, İsrail lideri Netanyahu ile ABD lideri Trump arasındaki kanka seviyesindeki yakınlığa, her iki ülkenin ortak çıkarlarına, daha geçtiğimiz günlerde kutlanan yılbaşı gecesindeki Trump ve Netanyahu birlikteliklerine baktığımızda; SDG'nin Suriye’deki statüsü konusunda,  İsrail ve ABD'nin ittifak halinde oldukları,  inkar edilemez bir gerçektir.

 

Bu koşullarda,  MHP'nin aklına uyarak,  SDG'ye yönelik olarak bir operasyona kalkışılması halinde,  bunun operasyon olarak nitelendirilmesi hafif kalacaktır. Bu eylem,  SDG ve destekçileri İsail ve ABD'ye savaş ilanı olacaktır.

 

Daha şimdiden bütçesi trilyonlarca lira açık veren bir ülke olarak içinde bulunduğumuz bu ekonomik koşullarda böyle bir savaşa hazır mıyız? biz bilemiyoruz.  

 

SDG'ye yönelik bir silahlı operasyona kalkışılmadan önce, bunun sonuçları çok iyi düşünülmeli, ABD'ye rağmen girişilecek bir operasyonun,  ABD baskısıyla yarıda kesilerek sonlandırılmak zorunda kalınması halinde; bunun,  ülkemizin itibarına ve caydırıcılığına vereceği çok büyük ve onur kırıcı zarar,  asla göz ardı edilmemelidir.

 

02/01/2026

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Suriye Çıkmazı
Suriye bir çıkmaz sokak içinde debeleniyor.

 

Suriye'yi bu çıkmaz sokağa sokan en büyük ve asli neden;  Suriye'nin kuzeydoğusunda konuşlanmış olan bugün SDG olarak anılan PKK'nın Suriye kolu YPG/PYD!nin; ABD tarafından  İŞID ile mücadelede bizim yol arkadaşımız ve silahlı gücümüz denilerek desteklenerek silahlandırılması ve bölgede yeni bir Kürt devletinin kurulmasında esas alınacak bir askeri ve siyasal özerk bir statü kazanmış olması  ve Büyük Kürdistan'ın kurulabilmesi için gerekli olan  kazanılan bu statünün  muhafaza edilmek istenmesi, merkezi Şam yönetimiyle entegrasyonun,  Kuzeydoğu Suriyede kazanılmış olan bu statünün kaybı sonucunu doğuracak olmasıdır.

 

Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan sekiz maddelik 10 Mart Mutabakatında; Suriye’nin Federatif bir yapısının olacağına ve Suriye'nin Kuzeydoğusunda yerleşmiş bulunan SDG oluşumuna da,  bu federal yapı içinde özerk ve bağımsız bir federe devlet statü tanınacağına ilişkin açık bir hüküm yoktur.

 

Mutabakatın 2. maddesine göre; Kürt toplumu, sadece Suriye devletinin asli bir unsuru olarak kabul edilecek ve vatandaşlık haklarıyla anayasal hakları güvence altına alınacaktır.

 

Mutabakatın 4. maddesine göre ise; Kuzeydoğu Suriye’deki tüm sivil ve askeri kurumlar, Suriye devleti yönetimi çerçevesinde entegre edilecek , sınır kapıları , havaalanları ve petrol ile gaz sahaları  devlet kontrolü altına alınacaktır.

 

!0 Mart Mutabakatının bu 2. ve 4. maddelerinden anlaşıldığı kadarıyla, tek bir üniter Suriye devleti olacak ve etnik ve dini kökenlerine bakılmaksızın,  herkes Suriyeli sayılacaktır.

 

Nitekim mutabakatın 1.  maddesinde de; Tüm Suriyelilerin siyasi süreçte temsil edilme ve devlet kurumlarına katılım hakkının; din ve etnik kökenlerinden bağımsız olarak sadece liyakat esasına göre güvence altına alınacağı yazılıdır.

 

Mutabakatın yukarıda zikrettiğimiz maddelerinden; Kuzeydoğu Suriye’de konuşlanan SDG topluluğuna özerk ve federe bir yapı oluşturma izni verilmediği, Suriye’nin; etnik ve dini kökenlerine bakılmaksızın Suriyeli olarak tanımlanan tüm vatandaşlarından oluşan üniter bir Suriye devleti olarak yapılandırılacağı,  açıkça anlaşılmaktadır.

 

10 Mart Mutabakatının uygulanması için öngörülen süre 31Aralık 2025 itibariyle sona erecektir.

 

SDG'nin;  imza koyduğu bu mutabakata uygun davranmadığı gibi,  bu mutabakata uymayı da asla düşünmediği anlaşılmakta ve sorun da bundan kaynaklanmaktadır.  

 

Sürece katkı sunan ÖCALAN;  yılbaşı nedeniyle yayınladığı son mesajında bu konuda açık bir tavır sergilememiş ve bilakis mesajın satır aralarında yer alan “ SDG ile Şam yönetimi arasında 10 Mart’ta imzalanan mutabakat çerçevesinde dile getirilen temel talep,  halkların kendi kendini bir arada yönetebileceği demokratik bir siyasal modeldir. ” ibareleri kafa karıştırmıştır. ÖCALAN'ın; ”Halkların kendi kendilerini bir arada yönetebileceği bir siyasal model” tanımlamasının altı çizilmelidir.

 

ÖCALAN; 10 Mart Mutabakatında yer almadığı halde, mutabakata göre temel talebin; halkların kendi kendini bir arada yönetebileceği demokratik bir siyasi model olduğunu açıklayarak,  10 Mart Mutabakatını çarpıtmış ve mutabakatın öngörmemesine rağmen, Suriye topraklarında;  halkların, yani Kürtleri temsil eden SDG'nin de, diğer halklarla birlikte,  kendi kendini yöneteceği özerk ve/veya federe bir siyasal model oluşturabileceğini savunarak, Kuzeydoğu Suriye’de konuşlanan SDG'nin Suriye Şam merkezi yönetimiyle entegrasyonuna karşı görüş bildirmiştir.

 

İçinde bulunduğumuz bugünün koşullarında, Suriye sorununun çözümü,  bölgede söz sahibi ve etkin olan ABD, Türkiye ve İsrail'den,  ekonomik ve askeri olarak en güçlü olanın iradesiyle çözüme kavuşacaktır. Bu durumda,  görüldüğü kadarıyla,  sonuç olarak, Suriye sorununun çözümünde,  ABD'nin,  yani, ERDOĞAN'ın dostu olan ve ERDOĞAN'ı öve öve bitiremeyen ABD Başkanı TRUMP'ın dediği olacaktır.

 

Yazımızı,  ABD eski Dışişleri Bakanı Kissinger'in meşhur sözüyle bitirelim.

 

ABD eski Dışişleri Bakanı Kissinger, bir zamanlar ne demiş?” ABD'nin düşmanı olmak tehlikelidir. Ancak, dostu olmak ölümcüldür. ”

 

31/12/2025

Güner YİĞİTBAŞI

Hukukçu

Hangisi Doğru?

Aynı konunun, sadece bir doğrusu vardır.

 

Aynı konunun iki doğrusu olamaz, mantık kurallarına aykırıdır.

 

Gündemdeki konu ya doğrudur ya da yanlıştır.

 

Bir taraf doğru,  diğer taraf yanlış diyorsa, taraflardan birisi mutlaka yalan söylüyordur.

 

Konuyu sanırım anladınız.

 

Uyuşturucu operasyonunda sanık sıfatıyla ifadesine başvurularak Adli Tıp da alınan  kan örneğinde uyuşturucu olup olmadığı araştırılan Fenerbahçe Spor Klübü Başkanı Sadettin SARAN'dan bahsediyoruz,  yanılmıyorsunuz.

 

Sadettin SARAN'ın özel hayatı ve uyuşturucu kullanıp kullanmadığı ve bunları başkalarına temin edip etmediği,  kişi olarak beni ilgilendirmez gözüküyorsa da, Sadettin SARAN;  ülkemizin her yaştan milyonlarca taraftarı olan ve bu taraftarlarının icabında çocuklarının rızklarını keserek hiç kaçırmadan maçlarına gittiği topluma mal olmuş en güzide takımlarımızdan biri olan Fenerbahçe Spor Kulübünün topluma mal olmuş başkanı olarak, milyonlarca taraftara rol model olacağından,  özel yaşantısına dikkat etmesi gereken, gerektiğinde özel yaşantısı dahi eleştirilebilecek bir kişiliktir.  

 

Bir Fenerbahçe taraftarı, hukukçu ve bu toplumun bir ferdi olarak, Dünya toplumu için büyük bir sağlık ve yaşam sorunu haline gelen uyuşturucunun da,  bir iddia olarak,  içine karıştığı Sadettin SARAN olayında bir şeyler yazmak,  sanırım bizim de hakkımızdır.

 

Sadettin SARAN; hakkındaki iddialar ve ifadeye çağrılması üzerine bulunduğu yurt dışından derhal dönerek savcılığa ifade,  Adli Tıpa da  incelenmek zere kan örneğini vermiş ve örnek bir davranış sergilemiştir.

 

Kendisi, hiçbir şekilde ve asla uyuşturucu kullanmadığını büyük bir güven içinde beyan etmiş olmasına rağmen, Adli Tıp'dan gelen raporda,  inceleme sonucunun pozitif olduğu açıklanmıştır. Bunun üzerine Sadettin SARAN bu rapora itiraz ederek, raporun doğru olmadığını,  asla uyuşturucu kullanmadığını ısrarla yinelemiş ve hatta bugün özel bir kuruluşa giderek yeniden kan örneği vermiş ve uyuşturucu kullanmadığını beyan etmiştir.

 

Sadettin SARAN'ın;  bugün,  özel bir kurumda ikinci kez verdiği kan örneğinin pozitif çıkması halinde,  tartışma sonlanacak ve Sadettin SARAN'ın savunma içgüdüsüyle yalan beyanda bulunmuş olduğu ve Adli Tıp raporunun doğru ve gerçek olduğu ortaya çıkacaktır.

 

Özel kurumdan gelecek olan kanda uyuşturucu madde bulunup bulunmadığına yönelik raporun negatif çıkması ve Adli Tıp raporuyla çelişmesi halinde, sorun çözülmeyecek ve ortaya daha da karışık ve Adli Tıp ve yargı adına iyice sorgulanması gereken çok ciddi bir durum çıkacaktır.

 

Zira, Adli Tıp; özel bir kanunla kurulmuş olan ve adli tıbbı ilgilendiren konularda yargı organlarına resmi bilirkişilik yapan ve vereceği görüş ve raporlara itibar edilmesi gereken, raporlarıyla yargının hükümler kurduğu.  resmi ve en yüksek bir bilirkişilik kurumudur.

 

Bu nedenle,  çok affedersiniz ama,  iki ucu boklu değnek  bir durumla yüz yüzeyiz maalesef.

 

Her iki raporun çelişmesi halinde, bu çelişkinin şöyle veya böyle, ama bir şekilde giderilmesine ve doğru sonuca ulaşılmasına kadar, raporlarına güven duyulması gereken, yasayla raporlarına itibar bahşedilen Adli Tıp Kurumu da,  milyonlarca taraftara rol modellik yapması gereken Fenerbahçe Başkanı  Sadettin SARAN da,  güven ve itibar kaybına uğrayacaktır.

 

24/12/2025

Güner YİĞİTBAŞI


Toplantı Ve Gösteri Yürüyüşü Ve Protesto Hakkı
Değerli okurlar;  bu yazı,  ülkemizde hukuken var olduğu halde iş başındaki iktidar tarafından fiilen uygulanmayan anayasamız esas alınarak kaleme alınmış olup, yazımızdan dolayı ülkemizde anayasa ve demokrasi var mı ki? siz hayal mi kuruyorsunuz diye beni eleştirmeyin lütfen.

 

Şimdi yazımıza geçebiliriz.

 

İş başındaki AKP iktidarı en başta olmak üzere, aşağı yukarı tüm sağ iktidarlar,  demokrasiyi;  insanların,  beş yılda bir yapılan seçimlerde,  seçim sandığına giderek oylarını atmaları ve bu oylarıyla ülkeyi yönetecek iktidarları belirlemelerine ve belirlenen bu iktidarın,  yeni seçimlere kadar,  seçmene hiç hesap vermeden,  ülkeyi, kah yasalara ve anayasaya uyarak,  kah uymayarak,  istedikleri gibi yönetme hak ve yetkisini elde etmiş olmaya indirgerler.

 

Bilmezler veya çok iyi bildikleri halde, işlerine gelmediği için bilmez gözükerek,  demokrasilerin sandıktan çıkan  çoğunlukçu değil,  çoğulcu bir sistem olduğunu hiç dikkate almadan, kendi çoğunluklarına göre bildikleri gibi at koştururlar, kendilerini eleştirenlere de,  utanmadan ve sıkılmadan  sandığı işaret ederler, ben sana hesap vermem,  benden ancak seçmen çoğunluğu sandıkta hesap sorabilir, seçimleri bekle lütfen derler. Ülkemizde,  seçmen iktidarı belirleyince,  o iktidarlar yeni seçimlere kadar adeta bir dokunulmazlık kazanırlar. Bu durum, çoğulcu, azınlığın da söz hakkı bulunan batı tipi gerçek demokrasilere açıkça aykırı olup, demokrasinin çarpıtılması, demokrasinin nimetlerinden istifade ederek demokrasinin yok edilmesi ve yozlaştırılmasıdır. Başka bir anlatımla,  Türk tipi demokrasidir bunun adı.

 

Gerçek demokrasilerde seçimle iş başına gelen iktidarlar; kendilerini, yürürlükteki anayasa ve yasalarla bağlı hissederler, anayasa ve yasalara saygı duyarlar. Seçmen,  onlara yürürlükteki anayasa ve yasa hükümlerine göre ülkeyi yönetmeleri,  vatandaşların anayasal hak ve özgürlüklerine saygı göstermeleri,  bu hak ve özgürlükleri kısıtlamamaları ve engellememeleri koşuluyla ülkeyi yönetme hak ve yetkisini tanımıştır.   

 

Mevcut iktidara oy vermiş olan iktidar yanlısı ve/veya oy vermemiş olan muhalif seçmenin; seçim bitti,  benim görevim sonlandı, yeni seçimlere kadar iktidarın anayasa ve yasa dışı karar ve icraatlarına karşı sesimi çıkarmadan, iktidarı eleştirmeden,  bireysel olarak veya mensubu olduğum toplumsal gruplar yoluyla toplu olarak,  anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü, eleştiri ve protesto hakkımı kullanamam diyemeyeceği gibi, siyasal iktidarlar da, ben sandıktan çıktım,  sizler beni eleştiremezsiniz, toplantı ve gösteri yürüyüşü ve protesto hakkınızı kullanamazsınız,  ben size kamu güvenliği ve emniyeti gibi uyduruk nedenlerle yasaklar getirir ve bu haklarınızı kullanmanızı, emrindeki orantısız kolluk gücünü, demir barikatları, tomaları ve biner gazlarını kullanarak engellerim, diyemez.  

 

İşte ülkemizin durumu budur.  

 

İş başındaki AKP iktidarı; ben sandıktan çıktım,  milli irade bana beş yıllık yetki verdi,  yeni seçimlere kadar beş yıl boyunca ülkeyi  istediğim gibi yönetirim, eleştiri, yürüyüş,  toplantı, gösteri, protesto, anayasa falan tanımam, anayasal haklarınızı kullanmaya kalkarsanız yasak kararı alırım, yollara ve meydanlara çıkmanızı engellemek amacıyla yolları, köprüleri kapatırım, metro, otobüs ve vapur seferlerini durdururum, polis barikatları kurarım, polisi üzerinize salar su ve biber gazı sıkarak sizi engeller ve gücümü gösteririm demektedir.  

 

Siyasal iktidarın asli görevlerinden ilki;  ne idüğü belirsiz,  hayali ve uydurma cafcaflı sözlerle,  kamu düzenini, kamu güvenliğini ve emniyetini yok edeceği bahanesinin arkasına gizlenerek, vatandaşının anayasal hak ve özgürlüklerini yasaklamak değil,  kamu gücünü ve yetkilerini kullanarak, vatandaşının bu anayasal hak ve özgürlüklerini kullanırken ortaya çıkacak olası engelleri ortadan kaldırarak bu hakların kullanılmasını sağlamak olmalıdır.

 

Vatandaşların anayasal toplantı ve gösteri yürüyüşü ve protesto haklarını kullanmalarını yasak getirip engellemek için,  iktidarın arkasına sığınmak zorunda kaldığı kamu düzeni, kamu güvenliği ve emniyetini sağlamak,  o kadar zor mudur? Ben,  anayasal haklarını kullanmak isteyen vatandaşımın ve kamunun emniyet ve güvenliğini sağlayamıyorum ve o nedenle yasak getiriyorum demek,  siyasal iktidarın acizliğinin açık bir  itirafıdır.

 

Aslında,  siyasal iktidar;  anayasal hakların kullanılmasını yasaklarken,  kamunun güvenliğine ve emniyetine önem verdiğini ve bunun  zarar göreceğini düşünmemekte olup,  anayasayı sürekli ihlal eden, Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararlarına uymayan, ülkeyi zora sokan kötü yönetiminin eleştirilmesinin, bu yolla iktidarının siyaseten yıpranmasının önüne geçerek kendi kötü yönetiminin selametini, güvenliğini ve emniyetini düşünmektedir.

 

Anayasal hakların kullanılmasını yasaklarken,  kamunun güvenliğini, düzenini,  selametini ve emniyetini düşündüğünü ileri süren siyasal iktidar da, aslında  görmekte ve bilmektedir ki; yasak kararı alınmasa, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, güvenlik güçlerinin güvencesinde bir düzen içinde yapılacak ve kimsenin burnu kanamadan, ortalık karışmadan, polisle vatandaş çatışmadan sonlanacaktır. Yasaklama kararı alındığında ise, iktidarın güya korktuğu başına gelmekte, gösteri haklarını kullanmak isteyen vatandaş ile buna engel olmak isteyen polis karşı karşıya gelerek çatışmakta,  ortalık siyasal iktidarın basiretsizliği yüzünden karışmakta gözaltılar ve soruşturmalar devreye girerek ülkede iktidar eliyle kamu düzeni bozulmaktadır.

 

Siyasal iktidar; aslında çok iyi bildiği bu gerçeği artık görmeli ve kamu güvenliğini, emniyetini ve asayişi bahane ederek anayasal hakların kullanılmasını yasaklamamalı, bilakis bu hakların kullanmasını güvence altına alan gerekli emniyet tedbirlerini almak suretiyle toplumun huzurunu sağlamalıdır.

 

18/12/2025

Güner YİĞİTBAŞI

Özgür Özel Chp Ve Ülkemizin Şansıdır
Ülkemiz AKP iktidarı döneminde siyaseten büyük bir şanssızlık yaşamış ve sanırım bu şanssızlık 2028 Mayısına kadar sürmeye devam edecektir.

 

İşte,  ülkemizin bu şanssız döneminin sonlarında ortaya çıkan ve CHP'nin başına geçen Özgür ÖZEL;  CHP Genel Başkanı olarak partinin başına geçtiği andan bugüne kadar artarak devam eden, devamlı yükselişe geçen siyasal ve insansal performansıyla CHP ve ülkemizin geleceği adına büyük bir şans  olduğunu göstermiştir.

 

Özgür ÖZEL;  KILIÇDAROĞLU döneminde meclis grup başkan vekili olarak,  meclis ve meclis dışında,  partisine yönelik olarak iktidarın sataşmalarına ve gerçek dışı beyanlarına karşı hazırcevap,  ateşli, etkileyici,  haklı ve yerinde cevaplarıyla,  basın toplantılarıyla, benim olduğu gibi, herkesin dikkatini çekmiş ve çok sevilmiştir. Buna rağmen, CHP İstanbul İl Örgütünün ve İMAMOĞLU'nun desteğini arkasına alarak CHP Genel Başkanlığına seçildiğinde,  herkes gibi ben de,  acaba emanetçi bir genel başkan mı olacak kuşkusunu taşıyordum.

 

Sonrasında koşullar öyle değişti ve gelişti ki; Özgür ÖZEL, değişen ve  gelişen çok zorlu bu yeni koşullarda genel başkanlık yapmak zorunda kaldı. Bu zor koşullar;  aslında, ilk başlarda  Özgür ÖZEL adına bir talihsizlik olarak görüldüyse de, bu zorlu koşullar ÖZEL adına bir sınav ve şans olmuş ve bu zorlu koşullarda genel başkanlık yaparken,  gerçek liderlik özelliklerini ve yeteneklerini ortaya çıkarma ve topluma gösterme imkanını bulmuş ve bu imkanı çok başarılı bir şekilde değerlendirmeyi başarmıştır.

 

Özgür ÖZEL; siyaseten liderlik başarısını kanıtladığı gibi, yine parti içinde altı ay ara ile peş peşe yaşanan,  Manisa Büyük Şehir Belediye Başkanı Ferdi ZEYREK ve Manisa  Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah DURBAY'ın genç yaşlarında ve en verimli çağlarında beklenmeyen ölümleri üzerine,  hem Manisa Milletvekili ve hem de CHP'nin Genel Başkanı olması nedeniyle,  partisinin mensupları ve hemşerisi olan kaybettiğimiz bu iki değerli belediye başkanlarının ölümlerinden sonra duyduğu büyük üzüntü ve acıyı; tüm benliğinde, vicdanında ve ruhunda yaşayarak hiç çekinmeden tüm samimiyetiyle ve duygusallığıyla, yüreğinde hissettiği büyük acıyı ağlayarak hiç kimseden çekinmeden dürüstlükle sergileyen, cenazelere en az ailesi kadar sahiplenerek, politikacı üzeri insanlığını, vefa duygusunu ortaya koyan tutumuyla,  alışık olmadığımız bir politikacı profilini ortaya koymuş ve siyasi başarısını,  insanlığı ve etik değerleriyle de taçlandırmış,  liderlik konusundaki üzerindeki tüm kuşkuları dağıtmış ve CHP'nin yeni lideri olarak kendisini tescil ettirmiştir.

 

Özgür ÖZEL; genel başkan seçildiği günden bu yana yaşadığı siyasi zorlu koşular ve manevi acılar, peş peşe mitinglere koşarak yaptığı konuşmalarla bedenen ve ruhen oldukça yıpranmıştır. Seçimlerin zamanında yapılacağı varsayıldığında,  seçimlere kadar,  önünde zorlu geçeceği muhakkak olan uzan bir zaman vardır ve bu zamanını beden ve ruh sağlığı için ekonomik olarak kullanmak zorundadır.

 

Bu nedenle, biz diyoruz ki; Özgür ÖZEL,  CHP mitinglerine ara vermeden devam etmelidir,  ancak bu konuda tek adamlığı bırakarak, CHP'nin lidere dayalı bir kişi ve tek adam partisi olmadığını,  ilkeler ve kurumsal bir parti olduğu gerçeğini de ortaya koyması adına,  CHP mitinglerinde değerli grup başkan vekillerine de görevler vermeli,  mitinglerde onların konuşmalarının önünü açarak kendisini fazla yormamalıdır.  

 

17/12/2025

Güner YİĞİTBAŞI

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget