Nisan 2017
Abbas Güçlü Ahmet Tan Alev Coşkun Ali Eralp Ali Sirmen Ali Tartanoğlu Alican Uludağ Altan Öymen Arslan BULUT Ataol Behramoğlu Atilla Kart Aydınlık yazarları Ayşenur Arslan Barış Yarkadaş Bedri Baykam Bekir Coşkun Bilim Teknik Bozkurt Güvenç Burak H. Özdemir Bülent Soylan Can Ataklı Can Dündar Celal Şengör Cengiz Önal Cengiz Özakıncı Cevat Kulaksız Ceyhun Balcı chp Coşkun Özdemir Cumhuriyet yazarları Cüneyt Arcayürek Çiğdem Toker Deniz Kavukçuoğlu Doğan Kuban Dr. M. Galip Baysan Dünya haberleri Ece Temelkuran Eğitim Ekonomi Emin Çölaşan Emine Ülker Tarhan Emre Kongar Erdal Atabek Erdal Atıcı Eren Erdem Ergin Yıldızoğlu Erhan Karaesmen Erol Manisalı Ertuğrul Kazancı Ferhan Şensoy Fırat Kozok Fikret Bila genel Gündüz Akgül Güner Yiğitbaşı Güngör Mengi Güray Öz Gürbüz Evren Hakkı Keskin Hasan Pulur Hayrettin Ökçesiz Hikmet Çetinkaya Hikmet Sami Türk Hulki Cevizoğlu Hüner Tuncer Hüseyin Baş Işık Kansu Işıl Özgentürk İlhan Cihaner İlhan Selçuk İlhan Taşçı İnci Aral İrfan O. Hatipoğlu İsmet İnönü Kemal Baytaş Kemal Kılıçdaroğlu Köşe Yazıları Kurtul Altuğ Kürşat Başar Levent Bulut Levent Kırca Leyla Yıldız lozan Mehmet Ali Güller Mehmet Faraç Mehmet Haberal Mehmet Halil Arık Mehmet Türker Melih Aşık Merdan Yanardağ Meriç Velidedeoğlu Mine Kırıkkanat Miyase İlknur muharrem ince Mustafa Balbay Mustafa Mutlu Mustafa Sönmez Mümtaz Soysal Müyesser Yıldız Necati Doğru Necla Arat Nihat Genç Nilgün Cerrahoğlu Nuray Mert Nusret Ertürk Oktay Akbal Oktay Ekinci Oray Eğin Orhan Birgit Orhan Bursalı Orhan Erinç Ömer Yıldız Özdemir İnce Özgen Acar Özgür Mumcu Öztin Akgüç Rıza Zelyut Rifat Serdaroğlu Ruhat Mengi Sabahattin Önkibar Sağlık Saygı Öztürk Selcan Taşçı Serpil Özkaynak Sevgi Özel Sinan Meydan Siyaset Soner Yalçın Sözcü yazarları Spor Süheyl Batum Şükran Soner Tarım Tarih Tayfun Talipoğlu Tekin Özertem Tülay Hergünlü Tülay Özüerman Tünay Süer Türey köse Türkiye Türkkaya Ataöv Uğur Dündar Uğur Mumcu Utku Çakırözer Ümit Zileli Vatan Yazarları Video Yakup Kepenek Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Öztürk Yazı Dizileri Yener Güneş Yeniçağ yazarları Yılmaz Özdemir Yılmaz Özdil Yurt Yazarları Yüksel Pazarkaya Zeki Tekiner Zeynep Göğüş Zeynep Oral Zulal Kalkandelen

İki meslektaş ve yazarın karşılıklı atışmaları! - Güner Yiğitbaşı
Hasan Saim Öztürk,benim çok değerli meslektaşım olup, kendisi de sosyal medyada fıkra türü, kısa günlük siyasi olayları değerlendiren ve görüşlerini bildiren değerli yazılar yazar,kendisini büyük bir beğeni ve zevkle izler ve yazılarını okurum.

Sayın Hasan Saim Öztürk; 28.Nisan.2017 akşamı, yine facebook sayfasından bir paylaşımda bulundu. Bu paylaşımı aynen şuydu;r.  “Herşeye ve yargıya hakim bir iktidarla ancak çok güçlü bir parti örgütü başedebili“ Bu paylaşımla, benim yorumuma göre, CHP ve onun lideri Sayın KILIÇDAROĞLU hedefleniyordu. Zira, referandumda hayır oylarının kazanamamasının sorumluluğu,bazı çevrelerce CHP ve onun liderine yıkılmak isteniyordu.

Referandum ve öncesindeki genel ve yerel seçimlerdeki başarısızlıklarda ve ülkenin AKP iktidarına mahkum edilmesinde, pek tabiidir ki, CHP ve onun liderinin de hataları olmuştur, ancak tüm kusuru ve suçu, CHP ve onun liderine yüklemek,büyük bir haksızlıktır.

Bu duygular içinde,Hasan Saim Öztürk arkadaşımın“Herşeye ve yargıya hakim bir iktidarla ancak çok güçlü bir parti örgütü baş edebilir. “ paylaşımına bir yorumla cevap verdim, o da bana cevap verdi, derken karşılıklı atıştık diyelim.

Sevgili meslektaşım bu paylaşımını ve bu paylaşım sonrası ikimiz arasında vuku bulan karşılıklı yazışmaları, alenen facebook ortamında yaptığı için, onun özel iznini almadan, yazar arkadaşım Hasan Saim Öztürk bey ile aramızda geçen karşılıklı yazışmalardan bir makale yaratarak, bu karşılıklı yazışmalara, aşağıda tırnak içinde aynen yer veriyoruz.

Hasan Saim Öztürk ( H.S.Ö )-”Herşeye ve yargıya hakim bir iktidarla ancak çok güçlü bir parti örgütü baş edebilir.”

Güner Yiğitbaşı ( G.Y. )-”Herşeye ve yargıya hakim bir iktidarla, çok güçlü bir parti örgütü de baş edemez değerli kardeşim. Çok akıllı, her türlü kısa vadeli menfaatinden arınmış,olup biten gerçekleri görüp tarafsız bir şekilde değerlendirebilen,muhakeme edebilen,sorgulayan,gerçek müslümanlığın ne olduğunu bilen ve din istismarcılarına kapısını kapatabilen,ben de ve benim çocuklarımda yok da, birilerinde ve çocuklarında niçin var,benim çocuklarım da en az onların çocukları kadar akıllı diyebilen, seçmen çoğunluğu baş edebilir.”

H.S.Ö- “M.K.Atatürk....gibi “

G.Y.- “Değerli kardeşim, saydığım özellikler sadece Atatürk de yok,Atatürk'te, çok daha fazlası var, niçin dindar ve kindar nesil yetiştirmek için laik eğitime son veriyorlar, benim yazdığım türden seçmen kitlesi çoğalmasın diye.Ana muhalefet partisinin liderini değiştirince hemen laik eğitim mi gelecek?Referandumda dahi, tüm muhalif kanadın güç birliğine rağmen,bazı dış etmenlerin de etkisiyle hayır'ı kazanamayan bir toplumda, Kılıçdaroğlu ne yapsın? Referandumda Baykal ve İnce gibi ağır toplar,parti dışından Barolar Birliği Başkanı,İstanbul Barosunun eski başkanı,sizler ve bizler yazılarımızla katkı yapılmasına rağmen,sonuç ortada,ülkenin laik ve demokrat kumaşı bu kadar,bu kumaşı dokuyacak sistemi iktidar engelliyor.”

H.S.Ö- “Degerli Meslektaşım, söylenecek çok söz ve özel anılarım gözlemlerim ve tanıklıklarım var. O kadar ağır hata var ki. En iyisi hasta olmadan bu işi bırakıp kenara çekilmek, ya da sineye çekmek devam etmek.”

G.Y- “Ana muhalefet partisinin ve lider kadrosunun mutlaka eksikleri vardır,ancak, inanın bunlar, başarısız sonuca çok etkili değil.Seçime, hem de AKP gibi bir partinin iktidardayken girmesi,iktidar olmanın yasal ve parasal gücünü elinde tutup sonuna kadar kullanması,Türk siyasi tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş seçim başarılarının temel nedenidir,bir neden de Türk seçmeninin tarihten gelen CHP alerjisi.Ülkeyi kötü yönetmesine rağmen;seçmen, AKP ye oy vermeyeceğiz de kime oy vereceğiz,muhalefet mi var demiyor mu, cinlerim başıma üşüşüyor .Bir partinin ve liderinin iktidarda başarılı olup olmayacağı, ona bir şans vererek anlaşılabilir,iş başına getirmeden,devletin yasal ve parasal imkan ve gücünü ona vermeden anlaşılamaz.Bugün ülkemizde,muhalefet partileri tarafından verilip de kanunlaştırılabilen kanun teklifleri, bir elin beş parmağını geçemez.Ana muhalefete, irmik ve şeker vermeden, helva kar diyen bir seçmen çoğunluğu var.Kılıçdaroğlu da bunu bildiği için,seçim propagandalarında yalvarıyor,bize bir dönem imkan verin diye.Emekliye vaat ettiği iki maaş ikramiyeye rağmen alınan oylar ortada, bu ülkedeki işsizler,geçinemeyen dar gelirli işçi,memur ve emeklileri oy verse, CHP iktidar olur,ama insanlarımızda sınıf bilinci yok.Kılıçdaroğlu ve CHP ne yapsın?Güç birliğine rağmen referandumda çoğunluğu sağlayamayan muhalif kesim, milletvekili seçiminde doğal olarak bölünecek,çöpe gidecek olan oyların da etkisiyle AKP yine tek başına iktidar.”

H.S.Ö- “Seçmene uygun yapılanma ve organizasyon strateji halkla ilişkiler şart. Bu yapılamazsa tabelayı indirmek gerekir.İktidar partisi bunu büyük ölçüde gerçekleştiriyor.Halka güven vermeyen bir halk partisi, umut olmadığı surece bu işi başaramaz.Siyasette pazarlama taktikleri önemli.Asıl ekseninden ayrılmadan kendi program ve düşüncesini kabul ettirme sanatı.Kısaca siyaset ikna sanatı diye düşünüyorum.”

G.Y- “Değerli arkadaşım, iknaya açık bir toplum yok ortada,işte hep birlikte gördük referanduma sunulan anayasa değişikliğinin, bugün dahi pratikte olmayan demokrasimizi yok edeceğine ikna edilemeyen yüzde elliyi geçen bir seçmen kitlesini, ikna et bakalım.Adam,anayasa paketini okumadan ve anlamadan anayasa paketine değil, o paketi sunan kişiye bakarak evet diyor.Halkımızın büyük çoğunluğu,dinlediği şarkının içeriğine sözlerine bakmadan; müziğine, kulağına gelen hoş nağmelere bakıyor,Sayın Erdoğan'ın belagati iyi, damardan, kulağa hoş gelen laflar ediyor, ama seçmen içeriğine, ne söylediğine,söylediklerinin doğru olup olmadığına bakmıyor,İngilizce bilmeyen bir kişinin İngilizce bir şarkıyı, nağmeleri kulağına hoş geldiği için beğenmesi gibi,yaşayıp göreceğiz ömrümüz varsa,tarih tekerrür edecek mi?

Karşılıklı yazılı söyleşimiz burada sonlanıyor.

Değerli arkadaşımın; “seçmene uygun yapılanma ve organizasyon strateji halkla ilişkiler şart. Bu yapılamazsa tabelayı indirmek gerekir.İktidar partisi bunu büyük ölçüde gerçekleştiriyor.”görüşüne buradan ek bir cevap vermek gerekirse;iktidarı eline geçirmiş ve bu iktidarı on beş yıldan bu yana tek başına kullanan ve de iktidarı bırakmak istemeyen AKP; bu nedenle, elindeki iktidar ve meclis çoğunluk gücüyle istediği yasayı kolaylıkla çıkarabiliyor ve istediği kararı kolaylıkla alabiliyor,halkın vergileriyle oluşan ve tüyü bitmemiş yetimin üzerinde hakkı olan devletin parasını, hesap vermeden, kendi siyasi menfaati uğruna hiç acımadan harcıyor,seçmene uygun yapılanma ve organizasyonu, AKP kendi içinde değil, bizzat devletin içinde yapıyor,devletin yapılanmasını ve organizasyonunu seçim kazanma üzerine yapıyor ve devletin örtülü ve örtüsüz parasal olanak ve ödeneklerini kullanarak, kötü yönetimiyle yoksul bıraktığı halkla, sadece laf salatasına ve vaatlere dayalı değil, devlet kesesinden sağladığı anlık ve sıcak parasal maddi menfaat ilişkisi kurarak,seçmeni; dalda değil, elinde bir kuşla sandığa götürüyor.

Umarım okurlar da yorumlarıyla bu söyleşiye katkı sunarlar.

Tüm işçi ve emekçi kardeşlerimizin, 1.Mayıs İşçi Bayramlarını, tüm halkımızın da Bahar Bayramlarını en iyi dileklemizle kutluyoruz.

30.04.2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Telefonda Seks Dolandırıcılığı - Cevat Kulaksız
Telefonla çeşitli para dolandıranları gördük de, telefonla seks yaparak dolandırıcılık yapanları görmemiştim. Sokaklarda, telefon numaraları ve ilgili bayanın isminin yazılı olduğu seks yapmaya çağıran kartpostalları görmüşsünüzdür.
Demek ki, ülkemizde fuhuş ve seks sektörü de reklamlar yönüyle de bayağı ilerlemiş görünüyor!
Telefon dolandırıcılığına seks de karıştığını telefonuma gelen birkaç mesajdan öğrenince şaştım kaldım. İnanmazsınız diye telefonuma gelen mesajın resmini çektim. Mesajın birinde şunlar yazılı idi:
023780009143 bu numara mesajın hem altında hem de üstünde yazılı idi. Aynen şöyle yazılı idi:
“SELAM BEN BENRNA SENİNLE ATEŞLİ SOHBET YAPMAK İSTİYORUM ARA SANA ZEVKLİ ANLAR YAŞATAYIM BU NUMARADA BEKLİYORUM” ve aynı numara.
Telefonla aradığınız zaman muhtemelen çok pahalı bir telefon faturası geleceği muhakkak. Yani işin içine biraz seks de katarak, telefonla ince bir dolandırıcılık yapıyorlar.
Bazıları,  yine cep telefonları ile “bir borcunuzdan dolayı icra başlatılacak” şeklinde mesaj atıyorlar. Mesajı alan telaşa kapılıyor, telefonla aramaya başlayınca, özel ve anlaşmalı telefona fazlaca paralar yazılıyor, faturalara. Yani iletişim araçları modernleştikçe yukarıdaki malum sektörde de ona paralel artış gözlenmekte.
Bazıları telefon mesajları ile cinsel gücü artırıcı vıyagra gibi haplar, “geciktirici, azdırıcı, büyütücü  kremler” vb metotlarla meraklıları dolandırıyorlar. Sipariş verip istedikleri zaman da, paketten diş macunu gibi garip jeller, hiç alakası olmayan on para etmeyen nesneler, hatta “salatalık”  çıkıyormuş.

TELEFONDA BAŞIMA GELEN GARİP BİR SEKS OLAYI
Telefonda Seks Dolandırıcılığı - Cevat Kulaksız
Bundan sekiz-on kadar önceydi. Evimden otobüs durağına yürüyordum. Yolda giderken telefonum çaldı. O zaman telefonum akıllı telefon değildi.
Açtım, bir telefon sapığının aradığını konuşmasından anladım. Bu sapıkla konuşmamızın tüm ayrıntılarını okuyuncuya anlatmaktan utanır-haya ederim, öylesine ahlaksızca şeylerden bahsediyordu ki anlatamam. Adam telefonda, “donunu sıyır, cinsel organını eline al, beni becer” diyordu. Ben öylesine şaşırdım ki, ne diyeceğimi bilemedim, öylece kalakaldım. Sadece “nasıl olacak bu iş” diye adama bağırdım. Adam öylesine anlatıyordu ki, burada onun çok açık saçık ifadelerini buraya yazamam.  Telefondaki adama, “arkadaş senin işin gücün yok mu bu ne sapıklık”, dedim. Telefonu kapattım, ama o kadar şaşırdım ki, şok oldum ki, orada dikilip kaldım”. Yüzüm kızarmış, elim titriyordu.
Karşıdan gelen bir komşu benim şok olmuş halimi görünce, “ne oldu komşu yüzün bir değişik, bir şey mi var”, diyordu. Bilmiyorum, başım döndü, dedim gerçeği anlatamadım.  Adam, “tansiyonun falan düşmüştür, kenara otur, dinlen” dedi, gitti.
Günlerce bunu unutamadım,  şikâyet etmek de aklıma gelmedi.  Beni şok eden bu olayı haftalarca eşime dahi anlatamadım, yanlış yorumlar, diye.  Telefon görüşmesini günler sonra, belki şikâyet ederim, düşüncesiyle görüşme saatini, gününü bir kenara yazmıştım.
Bunu böylece kendi kendime sorgulayıp dururken, iki ay mıydı, bir süre sonra telefon eden kişiyi şikâyet etmek için, konuşmamızda arayan kişinin kim olduğunu öğrenmek amacıyla,  gününü, yaklaşık saatini savcılığa dilekçe ile başvurdum kişinin tespit edilmesini istedim. Savcılık,  yaptığı araştırmada o saatlere yakın zamanlarda üç kişiyle konuştuğumu, ikisi çok yakın akrabam (biri rahmetli kardeşim, biri de eşimin kardeşi -kayınço idi), asıl aradığım üçüncü kişi de bilmem ne adlı “Sucu” soyadlı biri tarafından Antalya’dan  arandığımı,  savcının gönderdiği yazılı cevaptan öğrendim, adresini vermiyordu).
Telefonda Seks Dolandırıcılığı - Cevat Kulaksız
Gerçekten de günümüzde az da olsa böyle paylaşım sitelerinde, telefonlarda sapıklar aramızda bulunmakta. Ama şimdilerde ve çoğunlukta telefondaki seks sapıkları, meraklısının ilgisini çekmek için arattığı numarasındaki adamını telefonda tutarak çok fazla para yazdırmasını (para dolandırmayı) sağlamaktalar.  Sadece yandaki mesajda olduğu gibi, mesajla telefonunu bildirir. Bunlar telefon sapığı olmaktan ziyade, aranacak kişiye aratmaya teşvik etmek için resimdeki gibi, seksi sözler, güya yaptıracağı “ateşli” muameleyi mesaja yazar. Çoğunlukla başka ülkelerde bulunan, bu numaraları arayan kişi dolandırıcının tuzağına düşer.  Telefon özel anlaşmalı bir telefon olduğundan, belki de iki üç dakikası konuşma ücreti 200-300 lira olacaktır. (Polisin anlattığına göre bu telefon görüşmelerinden 700-800 lira fatura edilen mağdurlar varmış). Yani telefonda seksi ateşli sözlerle tuzağa düşen saflardan para dolandırmaktalar. Emniyet yetkililerinin anlattıklarına göre, bu numaralar yut dışında olduğu için, ülkemizdeki polisin de bunu takip etmesi, araştırması çok zor ve sıkıntılı oluyormuş. Onun için “vatandaşların bu –ateşli seks-mesajlarına aldanmamaları”  isteniyor.
Dönelim bizim Antalya’lı “Sucu”  soyadlı sapığa. İş bununla kalmadı, durumu eşimin kardeşine de anlattım, o daha da pirelenip sinirlendi, “enişte ben Hacca gitmiş adamım, bu şerefsizliği yapar mıyım”,  dedi, telefonda münakaşa ettik, o günden beri aramız açık.
Sonunda telefonda olanı biteni, yazışmaları eşime anlattım. Benim aramadığımı karşı taraftaki adamın aradığını söyledimse de, eşim inanmak istemedi, karşı tarafın aradığına pek inanmadı, “karşı taraf ne diye masraf edip seni arasın, belki sen aramışsın” diyerek bana sataşmaya başladı, “ayıkla pirincin taşını”. Ben de, adamı ban arasam savcıya tespit için neden dilekçe vereyim, dedim de, yatıştı.
Onun için böylesi telefonlarda vatandaşlar daha dikkatli olmalılar.
Yani iletişim alanında teknoloji arttıkça, insanları dolandırma metotları da artmaya başlıyor. Bize düşen daha dikkatli olmak, telaşa kapılmadan onların ağına düşmemektir.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Yankesicilik ve Dolandırıcılık Büro Amirliğinden basına yapılan açıklamaya göre, en çok uygulanan dolandırıcılık yöntemleri şöyle açıklandı:
On yaygın 10 internet dolandırıcılığı
1.Sosyal ağ dolandırıcılığı
2.Bahis dolandırıcılıkları
3. Kriz vurguncuları
4. Yaşlıları korkutanlar
5. Büyük kazanç vaadi
6. İzinsiz faturalandırma
7. Bankadan şifrenizi sorarlarsa...
 8. Virüslü e-postalar
9. Sahte aracı kuruluşlar
10. Oltaya gelenler
               www.chip.com.tr
https://www.teknokulis.com/haberler/guncel/2016/02/07/1-dakika-icinde-telefonu-kapatmazsaniz-tuzaga-dusersiniz
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com


Gururumuz Eda - Gündüz Akgül
Sevgili Dostlar,
İki yıldır TEOG sınavlarında büyük bir gurur yaşıyorum.
Geçen yıl Varto İlçemizden, köyüm Çallıdere’nin (Harik) kuzey doğusuna düşen ve aramızda yarım saat ara bulunan Dağlıca (Caneseran) Köyüne bağlı Seyit Kamer Mezrasından Ezgi Beytaş TEOG birincisi olmuş ve “BİZİM EZGİ” başlıklı yazımla sevincimi ve gururumu sizlerle paylaşmıştım.
Bu yıl TEOG Türkiye birincileri arasında yer alan ve bana ayni gururu yaşatan Eda Beytaş, bizim Ezgi’nin küçük kardeşidir.
Yani yine bizim Eda’mız.
Bu gençlerin bütün aile büyüklerini tanırım, okumuş öğretmen olmuş kuzenleri arkadaşımdır.
Benim okula başladığım 1948-1949 yıllarında, bucağımıza bağlı 30 civarında ki köylerden 5 tanesinde 3. Sınıfa kadar, iki tanesinde ise 5. Sınıfa kadar eğitim yapılıyordu.
Ben 3. Sınıfa kadar eğitim yapan Teknedüzü (Badan) köyündede okuduktan sonra, şu anda Ezgi ile Eda’nın öğretim gördüğü, Çayl Yaratılı İlköğretim Bölge Okulu adıyla eğitim veren Çaylar (Büyük Üstükran) bucağında, 4 ve 5. Sınıfı okuyarak 1952-1953 ders yılında ilkokulu bitirdim.
Bizim dönemimizin zor koşullarında okumanın önemini çok iyi bilen biri olarak, bu gün memleketimde okuyup, tüm ülkede ki yaşıtlarıyla yarışan ve yine de onlara göre zor koşullarda yaşayan Ezgi’lerin,  Eda’ların Türkiye birincileri olmaları bana gurur veriyor.
Birinciliği kazanan bu pırıl, pırıl gençlerin yaşıtlarına göre büyük sorumlulukları vardır.
Büyük illerde yaşayan varlıklı ailelerin ve memurların çocukları yazın gönlünce tatil yapıp dinlenirken, bu gençler tatil döneminde aile bütçesine katkıda bulunmak için köyde çalışıyorlar.
Belki anımsayanınız vardır.
Geçen yıl Ezgi birinciliği kazanırken kuzu otlattığı bir fotoğrafla basında yer almıştı.
Hemşerim olan bu gençlerle gurur duymamın ve sevinmenin bir nedeni de, bizim dönemimizde okumayı çok zor koşullarda yakalayanlar iki elin parmakları sayısında iken, 1966 Varto depremi sonrasında, çoğu büyük şehirlere göç etmiş hemşerilerimin çocuklarına okuma olanağı yaratmak için büyük fedakârlıklar yaptıklarını ve çocuklarının da okuyarak bu emeklerini boşa çıkarmadıklarını görüyor ve mutlu oluyorum.
Sevgili Eda, seni kutluyor, başarılarının devamını diliyorum.
Sizler bizim geleceğimizsiniz.
Seni seviyorum Eda.

29.04.2017
Gündüz AKGÜL
Emekli Cumhuriyet Savcısı
Not: (parantez içindeki köy adları bizim dönemimizin adlarıydı, sonra değiştirildi)

Gül'den AKPM yorumu: “Kapsamlı bir reform sürecine yeniden girilmesi gerektiğine inanıyorum”
Abdullah Gül AKPM kararını yorumladı
Başta Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan olmak üzere, Hükümet üyeleri ve ileri gelen AKP liler,  AB -AKPM ye “eyy, eyy” diye esip gürlerken, 11 . Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, mantıklı bir yorum getirerek “Kapsamlı bir reform sürecine yeniden girilmesi gerektiğine inanıyorum” dedi.
Reform falan yapalım da, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen, hiçbir liderine verilmeyen ayrıcalıklar, “evet” dediğiniz ucube anayasa değişikliğinin hiçbir maddesi çağdaş demokrasi kurallarına kesinlikle uymuyor. AB ilgilileri, “bu anayasa değişikliği ile Türkiye AB ye giremez, müzakereler başlayamaz” diyorlar, buna ne diyeceğiz?
Bu konuda, aşağıda siteden alıntı yaptığımız yazıda, 11 . Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün açıklamaları, hükümet yetkililerine, Başbakana ve Cumhurbaşkanı R.T. Edoğan’a göre daha ılımlı, daha gerçekçi olsa gerek.
11 .Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, internet sitesinde, AKPM'nin Türkiye'yi yeniden denetim sürecine alma yönündeki kararını değerlendirdi.
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye’nin Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin (AKPM) kararını her şeye rağmen soğukkanlı bir şekilde değerlendirmek gerektiğini ifade ederek, "Türkiye’nin geleceği, halkımızın mutluluğu ve arzu edilen ekonomik büyüme seviyelerine yeniden ulaşabilmek için 15 Temmuz hain darbe girişiminin yarattığı psikolojik travmayı süratle üzerimizden atarak, ülkemizin demokrasi, hukuk ve insan hakları standartlarını evrensel kriterlere yaklaştıracak kapsamlı bir reform sürecine yeniden girilmesi gerektiğine samimiyetle inanıyorum. Bu şekilde oluşturulacak özgürlükçü ve reformcu iklimin sadece ülkemizin sorunlarının çözümü için değil, bölgemizin güvenlik ve refah beklentilerinin karşılanmasına da katkı sağlayacağını değerlendiriyorum" ifadelerini kullandı.
SOĞUKKANLILIK ÇAĞRISI
Karardan büyük üzüntü duyduğunu ve konunun soğukkanlı bir şekilde değerlendirilmesi ve kamuoyunda anlaşılması için bir süre beklemeyi tercih ettiğini ifade eden Gül, bu arada ilgili makamların da sorumlulukları icabı vermeleri gereken tepkileri ortaya koyduğunu vurguladı.
Gül, geniş Avrupa coğrafyasında demokrasi, insan hak ve özgürlükleri ile hukukun üstünlüğünün tesisi ve korunması amacıyla kurulan AKPM'de, Refah Partisi ve Fazilet Partisi milletvekili olarak 10 yıl süreyle görev aldığını ve pek çok komitesinde aktif çalıştığını, Türkiye'nin de kurucu üyesi olduğu bu teşkilatın Soğuk Savaş sırasında ve sonrasında Avrupa’nın demokratik dönüşümünde ve gelişiminde oynadığı rolü bizzat gördüğünü ve yaşadığını anlattı.
Abdullah Gül, 1990’lı yıllarda terörle mücadele başta olmak üzere siyasi ve ekonomik pek çok krizle uğraşmak durumunda kaldığı için demokrasi, özgürlükler ve hukuk alanında sorunlar yaşayan Türkiye'nin 1996'da AKPM tarafından denetim sürecine alındığını hatırlatarak, şunları kaydetti:
KAPSAMLI BİR REFORM
"Başbakan, Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığım AK Parti iktidarları sırasında siyasi, ekonomik ve hukuk alanlarında hayata geçirdiğimiz kapsamlı reform süreci neticesinde 2004'te denetim sürecinden çıkarıldığımız hatırlanacaktır. AK Parti'nin gerçekleştirdiği yapısal değişiklikler ve düzenlemeler AKPM’de taraflı tarafsız herkesin büyük desteğini almış ve nitekim ilk defa bir Türk milletvekili bugünkü Dışişleri Bakanımız Sayın Mevlüt Çavuşoğlu 2010'da AKPM Başkanlığına seçilmişti."
Avrupa’da görülen çok marjinal ve aşırıcı siyasi akımların temsilcilerinin AKPM’de her daim olduğunu belirten Gül, şu görüşlere yer verdi:
"Hatta bunlar ön yargılarıyla hareket ederek Türkiye'ye karşı her zaman olumsuz tutumlar da sergilemişlerdir. Bununla birlikte, AK Parti mensubu bir milletvekilini başkan seçebilecek kadar açık fikirli ve yeri geldiğinde Türkiye'yi destekleyen ana akım siyasi partiler ve önemli şahsiyetler AKPM’de daima etkin olmuşlardır. Türkiye'nin AKPM serüvenini yakından bilen, bütün bu süreci bizzat yaşamış ve katkıda bulunmuş bir siyasetçi ve devlet adamı olarak AKPM’nin bu kararını her şeye rağmen soğukkanlı bir şekilde değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Türkiye'nin geleceği, halkımızın mutluluğu ve arzu edilen ekonomik büyüme seviyelerine yeniden ulaşabilmek için 15 Temmuz hain darbe girişiminin yarattığı psikolojik travmayı süratle üzerimizden atarak, ülkemizin demokrasi, hukuk ve insan hakları standartlarını evrensel kriterlere yaklaştıracak kapsamlı bir reform sürecine yeniden girilmesi gerektiğine samimiyetle inanıyorum. Bu şekilde oluşturulacak özgürlükçü ve reformcu iklimin sadece ülkemizin sorunlarının çözümü için değil, bölgemizin güvenlik ve refah beklentilerinin karşılanmasına da katkı sağlayacağını değerlendiriyorum."

Alıntıdır

Hukuk mu? - Tünay Süer
Eski Cumhuriyet savcılarından Avukat Yazar Güner Yiğitbaşı Haber Güncel’de Kılıçdaroğlu Yanılıyor başlıklı yazısında;
“ KILIÇDAROĞLU aceleci davrandı ve Anayasa Mahkemesi Başkanının AYM'nin 55.kuruluş yıl dönümünde yaptığı konuşmasında dile getirdiği; ”Anayasa koyucunun lafzı, anlamı ve amacı bakımından açık bir şekilde düzenlediği kuralları yorum yoluyla değiştirmek esasen mahkeme eliyle anayasa değişikliği yapmak anlamına gelir. “sözlerini yanlış yorumlayarak, Anayasa Mahkemesi Başkanının Referandumda YSK tarafından mühürsüz oylarla ilgili olarak alınan kararı eleştirerek referandumun meşruiyetini tartışma konusu yaptığı şeklindeki tespitine asla katılmıyoruz.”demiş ve nedenlerini anlatmış.
Şahsen ben de yanıldığım için üzgünüm.
Sn.Güner yazısının sonuna doğru “Kılıçdaroğlu’nun ;AYM Başkanının bu beyanlarından, referandum ile ilgili bir sonuç çıkarması, YSK'ya bir eleştiri getirildiğini savunması,yanlış ve iyimser bir yorumdur.
Sayın Kılıçdaroğlu şunu çok iyi bilmelidir ki; konu Anayasa Mahkemesine taşınırsa, Anayasa Mahkemesinin bugünkü yapısıyla vereceği karar çok açık ve nettir,”demiş…
Evet, şimdi düşünüyorum da, Yiğitbaşı’nın dediği gibi Anayasa Mahkemesi Başkanı (AYM) Zühtü Arslan sanki brifing verir gibiydi.
Yumuşak bir üslupla konuşması ve sıkça tekrarladığı “Sayın Cumhurbaşkanım” hitapları dikkatimi çekmişti.
Oysa Arslan’ın;
“Anayasamıza göre Türkiye Cumhuriyeti devletimizin bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik, laik ve sosyal bir devlettir.
Demokratik cumhuriyeti, onun kurucusu olan Mustafa Kemal'in gösterdiği "muasır medeniyet seviyesine" taşımak hepimizin görevidir. Hiç şüphesiz ki bunun yolu adaleti sağlamaktan geçmektedir” sözleri güzeldi.
Sonra Sultan Abdülhamid’ten Meclis-i Mebusan'dan bahsetmesi hoşuma gitmemişti.
Sn. Güner’in yazısını okuyunca aklıma Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2016 da Rize Ziraat Çay Bahçesinde çay topladığında yanında olan Sayıştay Başkanı Recai Akyel, Danıştay Başkanı Zerrin Güngör, Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in olduğu görüntüler geldi.
O zaman bu olay epey tartışılmıştı.
AKP kadrolaşmaya çoktan başlamıştı demekki.
CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş, Adalet Bakanlığının 1500 hâkim açığı var diyerek  “Avukatlıktan Hâkimliğe Geçiş Sınavı”yaptığını ve mülakatla 900 hakimin alındığını bunların 800 nün AKP üyesi ve yöneticileri olduğu iddiasında bulundu.
Barış Yarkadaş araştırmacı bir gazetecidir ve boş konuşmaz.
Bu arada CHP’li Avukat yazar Cemil Can 24 Nisan 2017 tarihli “Atı “Ç”Alan getirir mi başlıklı yazısında
AYM’nden sonuç alınamamış olması halinde, 6 ayı geçirmeden AİHM’ne başvuru önünde bir engel yoktur.
AİHM’nde; Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 14. maddesinde tanınan “Adil yargılanma hakkı” ile 25/b maddesinde ifade edilen “Siyasi haklar”ın ihlal edildiği ileri sürülmelidir.
AİHM, sadece hukuka aykırılığı saptayıp hüküm altına alacağı için, halk oylaması Türk makamları tarafından iptal edilene kadar geçerliliğini sürdürecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin, AİHM’nin verdiği karara uymaması söz konusu olabilir mi?
Elbette olabilir…
Bunun ise bir müeyyidesi yoktur!
Belki, Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyelik başvurumuzu askıya alabilirler.
Hepsi o kadar.
AKP hükümetleri de zaten AB’yi çoktan gözden çıkarttılar…
Dilin kemiği yok; “Halkoylamasını tanımıyorum” demek kolay…
Önemli olan, bundan sonra ne yapılacağını söylemek ve onun çözüm olup olmadığıdır.
Çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini birkaç yıllık milletvekili maaşı alabilmek için satanlara, yazıklar olsun!..
Cumhuriyete ihanet edenlere lanet olsun!..
Halkın inandığı değerleri tekrar ederek, halkı aldatanlar kahrolsun!..Demiş.
Ben bu yazıyı yazarken Yüksek Seçim Kurulu CHP'nin ve Vatan Partisi'nin itiraz başvurusuna 36 sayfalık ret gerekçesini açıkladı. YSK, "Tam kanunsuzluk (!) koşulları oluşmamıştır" denildi.
Hukukun guguk yapıldığı bir ülkeye döndük.
Ve umudumuz AİHM ye kalmış.
Böyle bir durum insanı kahrediyor…
Tünay Süer
27 Nisan 217

https://haberguncel.blogspot.com.tr/2017/04/kilicdaroglu-yaniliyor-guner-yigitbasi.html
https://www.haberturk.com/gundem/haber/1242921-cumhurbaskani-erdogan-rizede-cay-topladi
https://kemalistportal.com/index.php/2017/04/24/cemil-can-yazdi-ati-calan-getirir-mi/

Demokrasinin Ülkelere Sağladığı Güç Ve Saygınlık
Demokrasilerde; seçimler, sistemin olmazsa olmazıdır.Ancak, seçim zorunlu ise de, tek başına yeterli değildir.

Bir ülke;sadece, ülkeyi yönetenlerin seçimle iş başına gelmeleri nedeniyle demokrat olamaz.

Bir ülkede gerçek demokrasinin varlığından bahsedebilmek için, zorunlu olan seçimlerin, aynı zamanda adil ve eşit koşullarda yapılması da gerekir.

Bu da yetmez, öncelikle basın ve düşünceyi açıklama özgürlükleri olmak üzere, sadece kuru bir şekilde anayasa ve yasalara yazmak suretiyle değil, onları koruyan ve teminat altına alan, uygulanabilir kılan,ihlal edilmeleri halinde bu ihlalleri etkin bir şekilde denetleyebilen kuvvetler ayrılığı ilkesinin gereği olan bağımsız bir yargı ile teminat altına alınan insan hak ve özgürlüklerinin de bulunması gerekir.

Kuvvetler ayrılığının, bağımsız bir yargının, üstünlerin hukukunun değil, hukukun üstünlüğünün, hesap sorulabilirliğin, şeffaflığın, sivil toplum örgütlerinin, iktidarı siyaseten ve mali olarak etkin bir şekilde denetleyebilen meclisin,  seçim barajı kaldırılarak meclis içinde oluşturulacak çoklu ve etkin bir muhalefetin bulunması da,gerçek bir demokrasi için, en az seçimler kadar elzemdir.

Eşit koşullarda ve adil bir şekilde yapılmayan Referandumdan;YSK'nın,yasaya açıkça aykırı bir şekilde aldığı mühürsüz oyları geçerli kılan kararının da etkisiyle,kıl payı evet oyu alan yeni anayasa ile bizim anladığımız şekilde gerçek bir demokrasinin ülkemizde gerçekleşmeyeceği ve işlemeyeceği çok açıktır.

Üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından, geçtiğimiz günlerde ülkemiz için alınan denetim altına alınma kararı da, maalesef ülkemizde demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri adına bir şeylerin iyi gitmediğinin açık bir göstergesi olmuştur.

Sayın Başbakan, birkaç ay önce yakın ve uzak komşularımız olan devletler arasında dostumuzu çoğaltacak, düşmanlarımızı azaltacağız demesine rağmen, bugün dostlarımızı artıramadığımız bir yana, kendilerine dost gözüyle baktığımız, Irak ve Suriyede IŞİD terör örgütüyle mücadele için oluşturulan koalisyonun en önemli ortakları olan Amerika ve Rusya ile bu koalisyon içinde dahi sorunlar yaşamaktayız.

Osmanlının; kötü yönetimler ve alınan kötü kararlar sonunda, bir zamanlar tüm dünyayı titreten gücünü, saygınlığını, inandırıcılığını ve caydırıcılığını yitirerek, hasta adam konumuna getirildiğini ve hasta adam damgasını yedikten sonra da, gün ve  gün eriyip gittiğini, asla unutmamalıyız.

Hasta adam damgasını yememek,saygınlığımızı,inandırıcılığımızı ve caydırıcılığımızı kaybetmemek için, devlet olarak  güçlü olmak, güçlü olmak için de, yukarıda önemli olanlarını sıraladığımız, en başta basın ve düşünceyi açıklama özgürlükleri olmak üzere, insan hak ve özgürlüklerine, kuvvetler ayrılığı ilkesine,yargı bağımsızlığına, etkin bir meclis denetimine, insanların örgütlenme haklarına, güçlü bir ekonomiye, şeffaflığa, hesap vermeye hazır olmaya saygılı ve sahip olmak zorundayız.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin; geçtiğimiz gün,Suriye ve Irak'ta bulunan Sincar ve Karaçok dağlarındaki PKK ve PYD kamplarına yönelik olarak yaptığı hava harekatı üzerine, sözüm ona müttefikimiz ve IŞİD ile mücadelede koalisyon ortağımız olan  Amerika ve Rusya'nın, bu harekat sebebiyle ülkemize karşı sergiledikleri, dostlukla ve ülkemizin menfaatleriyle asla bağdaşmayan, ülkemizin güvenliği için büyük tehlike arz eden PKK ve onun uzantısı PYD ve YPG yararına gösterdikleri tepkilere kızmak yanında, bu tepkilerden ülkemiz yararına dersler de çıkarmak zorundayız.

Bu nedenle, anayasada ne yazarsa yazsın,öncelikle insan hak ve özgürlüklerine, kuvvetler ayrımına,yargı bağımsızlığına,hukukun üstünlüğüne,şeffaflığa saygılı demokratik bir ülke olduğumuzu, uygulamalarla tüm dünyaya göstermeliyiz ve özellikle, orta doğuda Suriye ve Irak sınırları içinde yapacağımız harekatlar konusunda, tek başına ve  anlık kararlar almak yerine, ülkemizin  menfaatlerini masaya yatırarak, konuyu mecliste tartışarak, özellikle ana muhalefet partisinin de görüşlerini aldıktan sonra, bir daha geri adım atmamak üzere, şeffaf ve kalıcı kararlar almalıyız.

Suriye ve Irak sınırları içinde uygulanmak üzere alınan ve uygulanmaya başlanan  veya ileride alınacak ve uygulamaya konulacak olan sınır ötesi harekat kararlarında, Amerika, Rusya ve/veya bir diğer devlet ya da devletlerin olası muhalefetleri, önceden düşünülmeli ve değerlendirilmeli, o devletlerin endişelerini yok edecek olan haklı nedenlerimiz anlatıldıktan sonra, ülke yararı için alacağımız kararların uygulanmasına, geriye dönüş yapmadan,sonuna kadar devam etmeliyiz, Aksi halde, saygınlığını, inandırıcılığını ve caydırıcılığını yitiren bir ülke konumuna düşeceğimiz, bu durumdan da ülke olarak zarar göreceğimiz unutulmamalıdır.

27/04/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Güner Yiğitbaşı

Johannes Hahn: “Türkiye'ye üyelik dışında bir teklif sunmalıyız”
AB ye giriş sevdamızı hatırlayınız, ne kadar mutlu olmuştuk AB ye giriyoruz diye. Birçokları AKP-RTE alkışlar tutmuş, övgüler yağdırmıştı, hele yandaş görünen medya uçan kaçan başlıklar atmıştı. Ama bilmiyorlardı ki, başa gelen iktidar takiyeci, demokrasiye inanmayan, zamanı gelince “demokrasi tramvayından inecekti”. AB yi bile kandırdılar, sonra kendileri başkalarınca (PKK, FETO vb) kandırıldılar, böylece her şeyde geriye giderek kandırmalarla 15 yılı doldurdular. Doğulu kafasıyla Batı’lı kafasına biz nasıl uyum yapacaktık, kafada sorular vardı, sonuç belli oldu.
İşin başında böyle bir demokrasi rüzgârı estirdikse de, daha sonra ülkede, çakma cıla dökülmeye başladı, çağın gerisine doğru sürüklenmeye, demokrasi teklerken ekonomimiz Cumhuriyet tarihinin en geri endeksine geriledi.
Neyse bu girişten sonra biz AB-AKP-RTE gündemine dönelim.

“GÖRMEMİŞİN OĞLU” GİBİYDİK SANKİ
 17 Aralık 2004’teki Brüksel zirvesi dönüşünde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, dönemin başbakanı RTE ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü havaalanında bindirilmiş kıtalarla karşılamış, şehre kadar konvoy oluşturmuş ve gündüz vakti patlattığı havai fişeklerle Erdoğan’ın “bayram” ilan ettiği Türkiye’nin AB “Üyeliği”ni kutlamıştı. Görmemişin oğlu gibi gündüz gözüne havai fişekler patlatmıştık.
Zaten RTE demokrasiyi içine sindirememiş,  demokrasiyi bir tramvaya benzetmiş, amacına ulaştığı zaman da “zamanı gelince tramvaydan inerim”demişti. İşte tam tramvaydan inme zamanında AB tokadı vuruverdi. Sen demokrasiyi tek adam yönetimine çevirirsen, seni de böyle yönünü çevirirler. Önce biz aynaya bakalım, kendi demokrasicimize bakalım, çağdaş demokrasiyi ülkemizde uyguladık mı? Yoksa iktidardan inmek için, muhaliflere en şeytani kumpaslar kurarak çağ dışı bir tavır içindekiydik, önce bir özeleştiri yapalım. AGİK raporunda belirtilenler hem de noksanlarıyla birlikte doğruydu, yani raporda belirtilen yanlışları yapmıştık. Demokrasiyi tek adam yönetimine çevirmiştik. Bizimkiler AB ye atıp tutuyorlar ama bir de empati yap içine sözde demokrasine bak.
Bizimkiler o zamanları 2013-2014 den bahsedip AB ye gireceklerini, vizelerin kalkacağını oy için halka söylüyorlardı ama 2006’da Barroso, “üyelik müzakerelerinin en az 2021’e kadar süreceğini, yani 2021’den önce Türkiye’nin AB’ye tam üye olamayacağını” resmen açıklamıştı. Nereden nereye, şimdi geldiğimiz noktaya bir bakın.
Johannes Hahn: “Türkiye'ye üyelik dışında bir teklif sunmalıyız”

ŞİMDİ NE OLDU? AVRUPA’YA HAVA ATIYORDUNUZ İŞTE GERÇEKLER:
Telif hakkı AFP Image caption Avrupa Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Johannes Hahn, Brüksel - Ankara ilişkileri için "Mevcut durum sürdürülebilir değil" diyor.
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Johannes Hahn, Türkiye ile ilişkilerin temelden gözden geçirilmesi için üye ülkeleri harekete geçmeye çağırdı.
AB üyesi ülkelerin yetki vermesi durumunda komisyonun harekete geçeceğini ve Brüksel - Ankara ilişkilerini yeniden düzenleyecek bir sürecin başlatılabileceğini söyledi.
AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarıyla Brüksel'de görüşen Hahn, önerinin üye ülkelerin liderleriyle de müzakere edilmesini istiyor.
İngiltere'de yayınlanan Financial Times gazetesi, Hahn'ın açıklamalarını "Brüksel'den ilk kez Türkiye'nin AB üyelik sürecini noktalayacak ve yerine güncellenmiş bir Gümrük Birliği anlaşmasını koyabilecek somut bir adım geliyor" diyerek yorumladı.
Hahn, "Masayı tamamen temizleyelim ve gelecekte işbirliğinin nasıl olabileceğine bakalım. Varolan unsurların parçaları da bu gözden geçirmeye dahil edilebilir" diye konuştu.
Üyelik Dışı Seçenekler
Ankara - Brüksel ilişkilerinde istikrarın sağlanması gerektiğine vurgu yapan Hahn, "Mevcut durum sürdürülebilir değil" ifadesini kullandı ve taraflar arasındaki gerilimi düşürüp işbirliğini artıracak yeni bir yapının konuşulabileceğini söyledi.
Genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Hahn, tarafların üyelik dışında ekonomik alanlarda işbirliğini güçlendirebileceğine inandığını ifade etti.
Türkiye'deki 16 Nisan referandumunun ardından Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş yönünde atılacak adımların AB'yi endişelendirdiğini söyleyen Hahn, Avrupa Konseyi'nin endişelerini paylaştığını belirtti ve referandum sonucu için 'tehlikeli bir geriye gidiş' olarak yorumladı.
Resmi olmayan sonuçlara göre referandumda seçmenlerin yüzde 51,4'lük bölümü cumhurbaşkanlığı sistemine geçişi öngören 18 maddelik anayasa değişikliği için 'Evet' demişti.
Ancak muhalefetteki CHP ve HDP, Yüksek Seçim Kurulu'nun henüz sandıklar kapanmadan mühürsüz zarfların da geçerli sayılması yönünde aldığı kararın yasalara aykırı olduğu gerekçesiyle konuyu yargıya taşımıştı.

AVRUPA TÜRKİYE’Yİ DENETLEYECEK
Johannes Hahn: “Türkiye'ye üyelik dışında bir teklif sunmalıyız”
AKP-RTE 15 yıldır “uçtuk kaçtık” diyedursun, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin “yeniden denetim”  kararı ile Avrupa tarihinde ilk defa Türkiye, Avrupa’nın siyasi ve hukuki denetim sürecine tabi tutulacak.
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), Türkiye’yi 2004 öncesindeki gibi yeniden ‘siyasi ve hukuksal denetim’e aldı. Karar, 45’e karşı 113 oyla alındı. 12 üye oylamada çekimser kaldı. Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden olan Türkiye de AKPM’de temsil ediliyor. Oylamada 11 AK Parti’li, dört CHP’li, iki HDP’li ve bir MHP’li üye bulunuyordu. HDP’li parlamenterler Türkiye’nin denetime alınması yönünde oy kullandı.
Süreçte, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin temel değerlerini uygulaması izlenecek.
Şimdi AKP-RTE yönetimine sormak lazım: Demokrasimiz de, ekonomimizde de, insan hakları karnemiz de en gerilerde. Oraya buraya lüks cami yapmakla, Avrupa’nın hiç bir ülkesinde olmayan saray yapmakla, her şehre ülkeyi geriye götürecek imam hatip açmakla ülke kalkınamaz geriye gider.  Hele bir de dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan diktatörlük  gibi ucube başkanlığa geçiyoruz  ki, artık dünyanın diline düştük sayılır. “Saçlar önünüze döküldü”, artık kendinize dönecek misiniz?
Cevat Kulaksız

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR
1- https://mulkiyehaber.net/abye-vizesiz-seyahat-ya-da-gunduz-vakti-havai-fisekler/ AKP-RTE ile ancak bu kadar AB üyeliği olur.
2-  Kaynak: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39701054
3-  https://mulkiyehaber.net/avrupa-turkiyeyi-denetleyecek/

Kılıçdaroğlu Yanılıyor - Güner Yiğitbaşı
KILIÇDAROĞLU aceleci davrandı ve Anayasa Mahkemesi Başkanının AYM'nin 55.kuruluş yıl dönümünde yaptığı konuşmasında dile getirdiği;”Anayasa koyucunun lafzı, anlamı ve amacı bakımından açık bir şekilde düzenlediği kuralları yorum yoluyla değiştirmek esasen mahkeme eliyle anayasa değişikliği yapmak anlamına gelir. “sözlerini yanlış yorumlayarak, Anayasa Mahkemesi Başkanının Referandumda YSK tarafından mühürsüz oylarla ilgili olarak alınan kararı eleştirerek referandumun meşruiyetini tartışma konusu yaptığı şeklindeki tespitine asla katılmıyoruz.

Cumhurbaşkanına bağlılığı tartışılmaz olan ve bugün (25.04.2017) Anayasa Mahkemesinin 55. kuruluş yıl dönümünde, Cumhurbaşkanına brifing verircesine yaptığı konuşmada sıkça tekrarladığı “Sayın Cumhurbaşkanım” hitapları karşısında,Anayasa Mahkemesi Başkanının, Cumhurbaşkanını karşısına alacak ve onu üzüp kızdıracak anlamlara gelen bir konuşma yapmayacağı çok açıktır.

Sayın AYM Başkanı,yaptığı konuşmasında, çok açık bir şekilde yasa koyucudan değil, anayasa koyucudan bahsetmektedir, evet, yasayı da anayasayı da meclis yapar ama, yasa ile anayasa farklı yasal düzenlemelerdir.

Yüksek Seçim Kurulu, yorum yoluyla,298 sayılı seçim kanununda yer alan, mühürsüz oy pusulalarının geçersiz olduğuna ilişkin açık bir yasa maddesini değiştirmiştir.

Anayasa Mahkemesi Başkanı ise; konuşmasında, çok açık olarak, anayasa koyucunun açık bir şekilde düzenlediği kuralları yorum yoluyla değiştirmek, mahkeme eliyle anayasa değişikliği yapmak anlamına gelir demektedir.

Bu nedenle,KILIÇDAROĞLU'nun;AYM Başkanının bu beyanlarından, referandum ile ilgili bir sonuç çıkarması, YSK'ya bir eleştiri getirildiğini savunması,yanlış ve iyimser bir yorumdur.

Anayasa Mahkemesi Başkanı; bu beyanlarıyla, CHP'nin anayasaya aykırılık iddiasıyla OHAL KHK leriyle ilgili olarak yaptığı başvuru üzerine, başkanlığını yaptığı Anayasa Mahkemesinin, Olağanüstü hal Kanun Hükmünde Kararnameleriyle ilgili olarak almış olduğu yetkisizlik kararının savunmasını yapmıştır.Bu beyanların, YSK'nın bir yorumla mühürsüz oyları geçerli sayan kararıyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

Ancak, AYM Başkanının bu beyanları doğrultusunda YSK kararı değerlendirilecek olursa, bu beyan, yaptığı bir yorumla 298 sayılı seçim yasasının açık bir hükmünü değiştiren YSK'ya da bir eleştiri getiriyorsa da, Sayın KILIÇDAROĞLU şunu çok iyi bilmelidir ki; konu Anayasa Mahkemesine taşınırsa, Anayasa Mahkemesinin bugünkü yapısıyla vereceği karar çok açık ve nettir, “YSK bir yüksek yargı organıdır ve kararları kesindir, esasen bir hak ihlali de yoktur, bilakis seçmenin hakkı kendisine teslim edilmiştir,ben yetkili değilim,” şeklinde olacaktır.

25/04/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

Ulusal Eğitim Derneğinin üyeleri dernek kuruluşunun 14., Köy Enstitülerinin 77. Kuruluş yılını konferans ve müzik dinletisi ile kutladılar.
Köy Enstitüleri ile birlikte 17 Nisan’da kurulan Ulusal Eğitim Derneği üyeleri, gerek derneklerinin gerekse Köy enstitülerinin kuruluşlarını dernek binasında Yazar Öner Yağcı’nın[1]Köy Enstitülerinin Çağdaş Edebiyatımıza Katkıları” konulu konferans vermesi ile kutlama yaptılar.  Aynı gün etkinliği izleyen üyelere çeşitli yiyecek içecek ikramları yanında, Öğretmen Serdar Erden Bayram, izleyenlere gitar ve bağlama ile müzik dinletisi sundu.  
Açılışı yapan Dernek Başkanı Nazım Mutlu şunları söyledi:
Ulusal Eğitim Derneği Üyeleri 14. Kuruluş, Köy Enstitülerinin 77. Kuruluş Yıldönümünü Kutladılar
“Derneğimizin kuruluşunun 14. yılındayız. Aslında anmamız geçen haftaydı, ama araya referandum girince bu haftaya aldık. 14 yıldır o ruha uygun, onun ilkelerine içeriğine uygun çalışmaları sürdürüyoruz. Bu vesile ile “Köy Enstitülerinin Cumhuriyet edebiyatına katkıları” konulu konferansı yazar Öner Yağcı tarafından sunulacak. Derneğimiz çeşitli kültürel ve sosyal etkinliklerle faaliyetini sürdürmekte, Öğretmen Dünyası dergimizi de derneğimizin 38 yıldır yayın organı olarak her ay sürdürüyoruz.
Son günlerde referandumla toplumu geren yoran olay yaşadık. Köy enstitüleriyle onun simge adlarından İsmail Hakkı Tonguç’un demokrasiyle ilgili bir paragraflık sözünü size aktaracağım, alında yaşadığımız her şeyin özünü yansıtıyor, Tonguç diyor ki:
“Demokrasinin iki çeşidi vardır biri zor ve gerçek olanı, öbürü kolayı oyun olanı. Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halk esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklikler ister. Bu zor demokrasidir, ama gerçek demokrasidir.
İkincisi, kâğıt ve sandık demokrasisidir, okuma yazma bilsin bilmesin, toprağı, işi olsun olsun olmasın, demogaji ile serseme çevrilen halk bir sandığa elindeki kâğıdı atar, böylece kendi kendini yönetmiş sayılır, bu oyundur, kolaydır, Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz demokrasinin kolayını seçtik, çok şeyler göreceğiz daha…” Yaşadığımızı ikinci tür demokrasi olduğunu biz zaten günlük yaşantımızdan pratikten görüyoruz, tanık oluyoruz; birincisine dönük çalışmalarımızı hep birlikte sürdüreceğiz, bizden yana ne umutsuzluğa, ne karamsarlığa, ne de yılgınlığa gerek var”.
Bu anma gününün anısına, Köy Enstitülerinin çağdaş edebiyata katkısı konusunda Yazar Öner Yağcı, salondaki yazar arkadaşları ile öğrencilik anısını da anlatırken, özetle konuşmasını şöyle sürdürdü:

Ulusal Eğitim Derneği Üyeleri 14. Kuruluş, Köy Enstitülerinin 77. Kuruluş Yıldönümünü Kutladılar
“Ben burada kendimi sınavda hissediyorum bir öğrenci gibi hissediyorum, çünkü salonda bizden yaşça büyük ağabeylerimiz yazarlar var. O zaman TÖB-DER yöneticiliğimizde de anılarımız oldu. O mücadelelerimiz Türkiye’nin bu gününü aydınlatan günler olarak hatırlıyorum. Ondan daha önce 17 Nisan 1940 kurulma sevincini yaşadığımız Köy Enstitüsü olayı. Cumhuriyetin Köy Enstitüsü gibi kurumları edebiyatımızı da önemli katkılarda bulundu. Bu katkılar Cumhuriyet tılsımını Anadolu’da binlerce yıl süren insanlaşmada aramalıyız. İnsanlar birbirinin kulu olmakla insanlar yüz yıllar süren bir savaşım vermişler. Şeyh Bedrettin’den, Baba İshak’ına, Köroğlusundan Dadaloğlusuna, eski yıllardaki simge isimlerden gelip Namık Kemallere, Tevfik Fikretlere, İttihat Terakki’nin, Türkiyeyi Birinci Cihan Harbine soktu diye suçlu ilan edilen İttihat Terakkicilerin bu topraklar için yaptıkları güzel işleri bir tarafa itmek, yok saymak olacak iş değil. Çünkü onların attıkları temel olmasaydı, askeri okullarda Anadolu çocuklarının okum hakkı verilmemiş olsaydı, sadece saray ve çevresindeki insanların daha doğar doğmaz paşa unvanı almasıyla oluşturulan bir ordu devam etmiş olsaydı ne Mustafa Kemal yetişirdi, ne de Kurtuluş Savaşı’nın öncülüğünü yapan diğer kadrolar yetişebilirdi. İttihat ve Terakkinin 1908 devrimiyle getirdiği güzellikler Cumhuriyetin hazırlayıcısı Cumhuriyetin, besleyicisi, ana gıdaları olmuştur” diye söylememiz gerekir. Mustafa Kemal, biz Namık Kemal’in Tevfik Fikret’in büyüdük, onları kendimize ilke kabul ettik demekle Nazım Hikmet’in söylediği damarı damara bağlayarak bize aktarıyor. Cumhuriyetten sonra bu mücadelenin özgün bir noktaya geldiğini bir atılımın olduğunu görüyoruz bu gün vardığımız noktada. Köy Enstitülerinin açıldığı günden başlayarak 16/17 Nisana kadar süren bir düşmanlık söz konusu. Bu düşmanlık 1940 ların ikinci yarısından sonra o dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisini bile içten parçalayarak, 1946 da başlayan çok partili yaşamla birlikte sürekli o Cumhuriyet güzelliği ve erdemin güzelliklerini yok etmek, eski çirkinliklerine eski bağnazlıklarına, eski cahilliğe dönme,  1940 ların ortalarından itibaren bize giydirilmeye çalışılan bir deli gömleği söz konusu. Demokrat Partinin kuruluşu ve “en iyi işbirlikçiliği ben yaparım, Türkiye’de zaman palazlanmak ta olan burjuvazi, toprak ağalığı ile birlikte ABD nin işbirlikçisi olarak günümüzdeki “ben eşbaşkanım” diye fısıldamadan öte, artık meydanlarda biler bağırarak söylenen bir söz vardı. 1950 lerde DP geldi. On yıl Demokrat Partinin engellemeye çalıştığı Cumhuriyetin budanmaya çalıştığı ama budadıkça yeni şeyler geliştiğini görüyoruz ki Cumhuriyetin nasıl bir erdem olduğunu ortaya çıkarıyor. Cumhuriyetin ilk yetiştirdiği kadrolar, kendileri Cumhuriyete o kadar borçlu, kendilerini insan yapan bir yönetime o kadar borçlu duyumsuyorlardı ki, o borcu ödemek için amansız bir savaşıma girdiler. Cahilliğin yüzde 90 egemen olduğu, din sömürüsünün neredeyse yüzde 99 unu insanların beyinlerine yüreklerine kadar işlemiş olduğu bir toplumda güzel adımlar atılmasını sağladılar. Ve öyle öğrenciler yetiştirdiler ki işte onların yetiştirdiği bu öğrenciler 1920 li-30 lu-40 lı yıllarda “T.C.NİN TEMELİ KÜLTÜRDÜR” belirlemesi ile birlikte gerçekleştirilen bir kültürel, o cahilliği yenme, işsizliği ortadan kaldırma ve insanları düşünen insanlar, gerçekten insan olabilen, gerçekten insanlaşabilen insanlar haline getirme savaşımında çok büyük adımlar atmışlardı. 1950-60 arasındaki süren o diktatörlük döneminde 60 lardan sonra başlayan yine aynı biçimde, 27 Mayıs’ın molasıyla birlikte 63-64 ten itibaren yeniden Adalet Partisinin gerçekleştirdiği aynı politikalara karşı, 68 kuşağı denilen bir efsanenin çıkması aynı Kurtuluş Savaşı’ndaki Kuvayi Milliye nasıl ki “Çoban Ateşlerini” farklı amaçlar için bir araya gelen insanların nasıl tek bir amaca yönlendirilerek, tek bir bayrak altında tek bir cephede oluşturmasını gerçekleştirmişse, ondan sonraki çok büyük bir atılım olan 17 Nisan 1940 da açılan Köy Enstitüleri nasıl ki aynı bir biçimde halk hareketine dönüşebilecek ölçüde ki aradan geçmiş 70-80 yıla yakın zamandan sonra hala tartışılan, hala insanların umut olarak aradıkları, umut olarak var olmasının nasıl doğru bir gerçeklik olduğu bir 68 kuşağının ortaya çıkmasıyla belli oldu. İşte o Cumhuriyete kendisini borçlu hisseden kuşaklar öyle öğrenciler, öyle çocuklar, öyle gençler yetiştirmişti ki,  yeni efsane doğdu 68 efsanesi ve Deniz Gezmiş’in adıyla simgeleşen bir direnişin adı.

Ulusal Eğitim Derneği Üyeleri 14. Kuruluş, Köy Enstitülerinin 77. Kuruluş Yıldönümünü Kutladılar
Ondan sonra yaşadık 12 Martlardır, 12 Eylüllerdir, baskı dönemleri, Milliyetçi Cepheler girdi 70 li yıllardan itibaren yaşamımıza tüm bunlar ırkçı ve dinci bağnazlığın asıl dünyanın egemeni ben olacağım” diyen küreselleşme adı 1990 lardan sonra küreselleşme adıyla dünyaya egemen olmak isteyen emperyalizmin pompaladığı, desteklediği yeşil dolarla ırkçı ve dinci birilerinin eline teslim etmek istediği bir Türkiye ve bunun için de o Cumhuriyetin güzelliklerini, erdemlerini savunmaya çalışan birilerinin direndiği bir Türkiye’nin savaşımı vardı.
Bu savaşımın 16 Nisan’da geldiği nokta şu, isterse hiçbir hile olmamış olsun, YSK lu da çok demokratik davrandı, demokrasimizde demokratik işledi, “hayır” diyenler, “evet” diyenler özgürce kardeşçe kucaklaşarak özgürce toplantılarını yaptılar, oylarını kullandılar” diye düşünsek bile o oy muazzam bir başarı insan açısından. Bu kadar baskıya, bu kadar zulme, bu kadar para savrulmaya, bu kadar inanç sömürüsüne karşı gerçekten çok büyük bir başarı. Aziz Nesin’in yüzde 90 demesinde muazzam bir ironi var, sonra 60 a indi. İnsanlar aptal değil, insanlar aptallaştırılıyor izlenen politikalarla, insanlar salaklaştırılıyor, insanlar düşünemez duruma getiriyor, insanlar cahil bırakılıyor, insanlar din sömürüsüyle insan olmaktan çıkartılıyor. Bu koşullarda 1940 lardan beri verilen mücadelelerle çok şeyler yapılmış. Hadi bu 48 in içerisinde bilinçli bir biçimde verilmeyen oyları sayalım, birileri tam anlamıyla cumhuriyetin değerlerini savunmuyor diye en acımasız bir biçimde bunu yüzde 30 a 35 e indirsek bile, gerçekten yüzde 35 bile tek bir insanın var olmasını düşünürsek, o kadar 15 milyon, 20 milyon kişinin bu anlamda bir cumhuriyet savaşına girmesi çok anlamlı bir başarıdır.
Ulusal Eğitim Derneği Üyeleri 14. Kuruluş, Köy Enstitülerinin 77. Kuruluş Yıldönümünü Kutladılar
Bu arada bizim kendi yanlışlıklarımızın, kendi eksikliklerimizin üstüne gidip de bunun bunca parçalanmışlık içerisinde, hatta ideolojik olarak zaman zaman son olmaktan çıktığının yaşandığı koşullarda da kendi kendimize özeleştiri yapmamız gereken şeyler var ama bütün bunlara karşın gerçekten bu 16 Nisan’da alınan sonuç insana olan umudun tükenmediğini gösteriyor.
Dünyaya egemen olmak isteyenler korku ve yalanla yönetiyorlar, bunu altına baskı, zulüm, tabanca, tüfek, işkence, en önemli silahları korku ve yalan. Görüyorsunuz adam bu gün bir şey söylüyor ertesi günü tam tersini söylüyor, milyonlarca insan yine alkışlıyor, “beni hiç kimse aldatmadı” diyor, ertesi gün Bush da beni aldattı” diyor, “Obama da beni aldattı” diyor, yine alkış. Böyle bir yalanla baş etmek mümkün değil, ayaküstü söyleniyor. Ama korkuyla baş etmek mümkün, Aziz Nesin’in Korkudan Korkmak” diye bir kitabı vardı. Korku derken şunu öğrendim ki, korkunun en önemli korkusu umut, korkunun en büyük düşmanı umut. Eğer umudu yok edebilirse, eğer umudu yanlışlara yönlendirebilirse korku o zaman egemenliğini kuruyor, kurmak istediği tolumda, coğrafyada ya da tarihsel dönemde. Ama umut kendi kendini yeşertmeye devam ediyorsa ki gerçekten dünyanın büyük sanatçıları, büyük edebiyatçıları, büyük politikacıları çok iyi keşfetmiş. Örneğin Nazım Hikmetin umut sözcüğü hangi şiirlerinde var, diye taramaya girdim, yani çok yorum yapmadan her şiirindeki umutları yorumlayamazsınız. İlk kitaba da bu adı vermiştim Umut İnsanda diye.
Köy Enstitüleri edebiyatının umuda, bizim insanlaşma umudumuza nasıl katkılar getirdiğini anlamamız için ondan bir öncekilerden el almışlar. El alma deyimi bizim birikimlerimizi yarına aktarma, yarınki kuşaklara aktarma kültür ve sanatla olmakta. Sanat ve tarihdeki doğru yanlış sentezleri iyi algılayıp, umutla geleceğe doğruları yansıtmamız gerekir.
Köy Enstitüleri edebiyatının Cumhuriyeti güzelleyen ve Cumhuriyeti bu kadar insanın hala sahiplendiği, hala benimsediği güzellik haline getiren olay devrin sanat ve edebiyatçıları ile mümkün olmuştur. Dinci mezhepçi bir edebiyat politikası ile yetiştirilmeye bıraksa idik, şimdi biz, Türkiye’yi, özellikle 1950 lilerden sonra izlenen politikalarla bu gün 16 Nisandaki referandumda alacağımız sonuç yüzde beşi yüzde onu geçmezdi, hayır oylarının. O uygulanan eğitime karşın işte 1920 li yıllarda Cumhuriyetin ilk kuşaklarının yetiştirdiği ve sonra Köy Enstitülerinden topu topu 20 binden olan eğitimci sayısı şu anki bir milyon eğitim emekçisinin yüzde biri bile değil. Bu kadar az sayıdaki insanın nasıl bir doğruluktan hareket etmiş olmalılar ki, bu gün hala bir değer, bir önem, değer olduğunu sorduğumuz zaman şunu görüyoruz,  Cumhuriyet dönemi ile birlikte, özellikle dil devrimiyle birlikte, Türkçe’nin güzelliğine kavuşması, Türkçe ile insanların ana dilleriyle düşünmeye başlamasıyla birlikte sanat edebiyat dediğimiz insanlığı, bu günden yarına aktaran, insanlığın bu günden yarına gidişinin en değerli kaynaklarını verilerini bize sunan güzellikle birlikte, müziğinden resmine, mimarisinden edebiyatına, sinemasına, tiyatrosuna kadar sanatın her alanında Cumhuriyetle birlikte müthiş atılımların başlamış olduğunu görüyoruz. İşte bu müthiş atılımların biri de Köy Enstitüleri atılımı idi. Köy Enstitülerine öğrenci olarak giden o 11-12-13-14 yaşlarındaki kız ve erkek çocukları gittikleri zaman şununla karşılaştılar, ellerinde Osmanlıca metinler dışında, Osmanlıca yazılmış büyük ölçüde Divan Edebiyat şiirleri dışında edebiyat adına pek bir şeyin olmadığı, ama Tanzimat Dönemiyle birlikte yavaş yavaş Ömer Seyfettinlerin, Ziya Gökalplerin Türkçe eserleri ile birlikte yavaş yavaş Türkçe denilen bir olayın keşfedilmeye başlanmasıyla birlikte bir memleket edebiyatının, bize milli edebiyat diye öğretilir, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar gibi ustalarını yetiştiren bir edebiyat memleket edebiyatı. Küçümsememekle birlikte bu edebiyat yurt sevgisini insanların gönlüne kazıyan bir edebiyattı.
Ulusal Eğitim Derneği Üyeleri 14. Kuruluş, Köy Enstitülerinin 77. Kuruluş Yıldönümünü Kutladılar
Bir tarafta Baba Tonguç’un başında olduğu Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Başbakan İsmet İnönü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in büyük umutlarla desteklediği bir Köy Enstitüleri projesi nedir, insanları insanlaştıralım, feodalizmin egemen olduğu toplumumuzda dinin ve ağaların insanların üzerindeki egemenliğini insanların kul eden, köle eden egemenliğini yıkalım Köy Enstitüleriyle yıkalım.  Köy Enstitüleriyle biz yaratalım politikasıyla açılmış olan kurumlardan yetişen çocuklar, o pırıl pırıl işlenmemiş zekâya sahip çocuklar birden bire yurt sevgisi denile bir gerçeklikle, Türkçe denilen kendi ana dilinin güzelliğiyle karşılaşınca ve bir de kendilerine ülkede daha önceki dönemlerde yaşanılan gerçekleri anlamlı bir biçimde aktarıp anlaşma savaşımında tek tek insanlara da büyük görevler düştüğünü aktarmasıyla birlikte şu gerçeklik oluyor, düşünmeye başlıyorlar. Köy enstitülerden daha fazla olanaklara sahip olan okul ve kurumlar böyle yurtsever kalıcı edebiyatçı, kendi toplumunun dokusunu kendinde yaşayan insanların ruhunu, yüreğini, kalbini, beynini anlayan ve algılayan bunun başka insanlara aktarılmasını da sağlayan bir edebiyat yaptılar. İşte insanların Köy Enstitülerinde yaşamla iç içe, üretimle iç içe ve bilgi dediğimiz bir güzellikle buluşup da merak dediğimiz, bunun arkasına şu varmış şunu da öğrenmeliyim, bunun arkasında bu da varmış bunu da öğrenmeliyim” diye arayışlara girdiği ve insanlaşma savaşımında kendisine kendisinin bile tahmin edemediği insana çok büyük görevler olduğu bilincine varmasıyla birlikte bir bakıyoruz ki, romanından öyküsüne, denemsinden şiirine kadar edebiyatın her dalında edebiyatçılar fışkırmaya başlıyor. 50 lerden itibaren başlayarak gerçekten altın yıllarımız olarak TC nin insanlaşma savaşımındaki en güzel birikimi en güzel yıllardı, 68 kuşağına kadar.

Ulusal Eğitim Derneği Üyeleri 14. Kuruluş, Köy Enstitülerinin 77. Kuruluş Yıldönümünü Kutladılar
Köy enstitülerinden yetişen edebiyatçıların cumhuriyete ve insanlaşma kavgasına en büyük katkısını şöyle anlatabiliriz, kendi insanını doğru anlayarak geleceğe aktarma anlamındaki başarısı, Cumhuriyetin insanlaşma kavgasına kattığı katkı en büyük başarıdır. İnsanlaşma kavgasında edebiyatın yeri çok çok önemlidir. Tüm sanatlarda olduğu gibi edebiyat da, bu günün eserlerini, doğrularını yarına aktarmada en büyük gerçekliktir”.
Yazar Öner Yağcı, Köy Enstitülerinin yetiştirdiği sanatçılar, işlevleri önemi, Türk edebiyatına katkıları konusunda geniş açıklamalarda bulundu.
Yağcı’nın konuşmasından sonra karşılıklı soru ve açıklamalar ve katkılarla sona erdi. Konferans sonunda Öğretmen Serdar Erden Bayram’ın bağlama ve gitarı ile müzik dinletisi izlendi.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
SONNOTLAR

[1] ÖNER YAĞCI KİMDİR: 
1951 Tokat Zile doğumlu, ilköğrenimini Yozgat Yerköy’de tamamladı. Tokat İlköğretmen Okulunu 1969 da bitirdi. Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünü 1975 de bitirdi.  Okurken üç yıl Dev-Genç davasından hapiste geçti. 12 Mart döneminde Dev-Genç davasında iki yıl kadar tutuklu kaldı. Ağrı Taşlıçay’da öğretmenlik, Sarıkamış’ta askerlik yaptı. 12 Eylül Döneminde yöneticilerinden olduğu TÖB-DER hakkında açılan davada yargılandı, beş yıl hapis yattı. 1974 den beri birçok dergide yazıları yayınlandı, çeşitli yayınevlerinde çalıştı. Kardelenle Akademik Kitabevi roman başarı ödülünü, Turnalarla 88 Madaralı roman ödülünü, 94 Sabahattin Ali Kültür Günleri onur ödülünü, 1995 Troya Edebiyat Ödülünü, 2011 Dil Derneği Türk Dili onur ödülünü aldı. PEN yazarlar Derneği, Edebiyatçılar Derneği, Edebiyatçılar Derneği, Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, Vesam 68 liler Birliği kurumlarda yöneticilik yaptı.
Romanlarından başka Kültür Sanat Edebiyat Siyaset konulu deneme inceleme ve araştırmalarıyla da tanınıyor. 40 yılı aşkın süre de çeşitli dergilerde yazılar yazdı., ülkemizin birçok yöresinde toplantılara katıldı, 1987 den bu yana 40 dan fazla yapıtlarından başlıcalar şunlar,  Roman: Kardelen, Turnalar, Gökyüzüne Akan Irmak, Yediveren, Kaptan Kirvir Yaşasın Yenilenler,
İncelemeler: Fedailer Mangası, Şükran Kurdakul, Yunus Emre, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Pir Sultan Abdal, Hayyam, Ezop, Azizi Nesin aydınlığı, Aydınlığın Ustaları, Aydınlıklar Önümüzde, Dil Kaleminin Enstitüsü, Savaş ve Edebiyat, Nazım Hikmet Aydınlığı, Küreselleşme Sürecinde Edebiyatımız, Emperyalizm ve Yurtsevelik, Nazi Kampları, Sonsuza Rüzgârdı 68 iki arkadaşıyla birlikte,  Roman Aşkıyla, Beyler Bu Vatan’a Nasıl Kıydınız, Edebiyat  Aşkıyla Savaş’ı unutmak. Aydınlık Aşkıyla
Denemeler: Umut insanda, Yine de İyimser
Derlemeler: Nazım’dan Armağan (iki arkadaşıyla birlikte) Yaşama Yön Veren Sözler, Çocuk Hakları Sözlüğü, Çocuk Bahçesi, Cumhuriyet Dönemi Edebiyat Seçkisi, Cumhuriyet Dönemi Denemeler Seçkiler. Son olarak Vedat Günyol Deneme ödülü aldı.

İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batıralım - Tünay Süer
Türkiye için halen hukuk devleti denilebilinir mi?
Hukuk kurumları  “Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, HSYK “yürütmenin emrinde olursa demokrasiden söz edilebilinir mi?
Ordumuz bugün özgür müdür?
Hayır…
TSK’nin başkomutanına bir bakalım;
15 Temmuz gecesi darbeci subaylar tarafından esir alınmış ama istifa etmemiş.
Ordusu iktidarın ordusu haline getirilmiş, askeri okullar kapatılmış, binlerce er, subay ve general tutuklanmış  (Kurunun yanında yaş ta yanmış)aslı astarı varmıdır araştırmaya gerek duymamış.
Yine binlerce okulları kapatılmış mezuniyet döneminde olan Harbiyeli gençler sokağa atılmış,
18 adamız Yunanistan tarafından işgal edilmiş sesi soluğu çıkmamış.
Böyle genelkurmay başkanı olabilir mi?
Hiç değilse onuru ile neden istifa etmez?
                                                                        ***            
Erbakan’ın “kanlımı yapılacak, kansız mı yapılacak” sözleri geldi aklıma.
Kansız sayılamayacak bir devrimin kapısı FETÖ örgütünün darbe girişimi (!)  ile açıldı.
248 vatandaşımızın 15 Temmuz gecesi şehit edilmesi ve sonrası sivil bir darbe yedik.
Darbe girişimini “Allahın lütfü ”olarak telaffuz eden Erdoğan önce OHAL ilanı ile ardından 16 Nisan Halk Oylaması’nı kendi lehine çevirterek darbesini resmileştirmiştir.
YSK’nın başına AKP yandaşı birisini başkan yaparak ve diğerlerini atayarak yıllardır seçimleri kazanan ve tek adam olarak Türkiye’yi yöneten Erdoğan’ın yapacağı tek şey kalmıştır artık.
 O da, Anayasa’nın 4.maddesini yürürlükten kaldırmaktır.
                                                                          ***
Hatırlarsanız Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanlarından! Mehmet UçumTwitter’da “Sessiz değil Halkımız gümbür gümbür bir Devrim yapıyor farkında mısınız? Halk kendi Devletini kurmak için adım atıyor, 16 Nisan Kutlu Olsun” diye yazmıştı.
Hangi halktan bahsettiğini anlayamamıştık çünkü Erdoğan tüm konuşmalarında tek millet der ama milletin adını sır gibi saklarcasına telaffuz etmez.
Biz Türk Milleti olduğumuza göre kurulacak devlet acaba Ermeni, Rum veya Yahudi devletimidir?
Öyleyse bu devleti nerede kuracaklar sorusu gelmişti akıllara.
Düşünebiliyormusunuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sanki ortamalı olmuş, kapanın elinde kalacakmış gibi yazmış Mehmet Uçum denen adam…
Bu cesareti nereden almış ve bu ne cüret?
Yasalara göre suç olan bu sözlerinin hesabı bugün sorulamasa da, yargının özgür olacağı bir gün mutlaka kendisinden sorulacaktır.
Bu başdanışmanın kendi devletini kurmak sözleri bana ister istemez Takunyalı Führer kitabında Erdoğan hakkındaki iddiaları hatırlattı.
Kitaplığımdan çıkartıp o sayfayı buldum.(Sayfa 28)
Kitaba göre Tayyip anne tarafından Batum  göçmeni bir Gürcü Yahudisiydi. Baba tarafından Cumhuriyet öncesi Potamya   olarak bilinen Güneysu ilçesine bağlı Dumankaya ya da Rumca ismiyle
 Pilihoz köyünden eşkıya Bakatalı Teyup'un torunuydu.Yani Rum'dur !!! Deniyor.
Bu görüşler çeşitli yazarlar ve şahıslar tarafından defalarca dile getirilmesine rağmen Erdoğan sadece bir kez bir televizyon kanalında bunların yalan olduğunu ve Türk olduğunu söylemişti.
Onun kökenleri en çok merak edilen, araştırılan ve yorumlanan kişiler arasındadır
Peki, o zaman neden bu konuda doğru dürüst bir açıklama yapmıyor ve bu sözleri çürütmüyor diye merak ediyorum.
Hiç kimse hangi ırktan, hangi anadan babadan doğacağını tayin edemez.
Önemli olan insan olarak doğmaktır.
Cumhuriyeti yok etmek için böylesine istekli olması, TC leri ortadan kaldırması, ders kitaplarından Atatürk Devrimlerini ve İstiklal Savaşımızı kaldırması, Andımızı yasaklaması en önemlisi ülkeyi çağın gerisine taşımak istemesi işte bu sebepten kafalarda istifam yaratmaktadır.
AYM Başkanı Zühtü Arslan'ı bugün sonuna kadar dinledim. Büyük bir yüreklikle referandumun şaibeli olduğunu söyledi.
Kendisini kutlarım.
Geçirdiğimiz referandum için şaibeli demek az kalır aslında.
Çünkü referanduma hile karışmış ve vatandaşların oyları YSK tarafından gasp edilmiştir.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi “Türkiye’de Demokratik Kurumların İşleyişi” konulu oturumda, Türkiye'nin 2004'te çıktığı denetim sürecine yeniden alınmasıyla ilgili tasarı oylandı. AKPM, Türkiye'yi siyasi denetim altına alma kararı verdi. AKPM, 45'e karşı 113 oyla Türkiye'yi siyasi denetime aldı.
Türk’e Türkten başka dost yoktur bunu ne zaman anlayacağız acaba?
AKP Grup Başkanvekili Naci Bostancı ise katıldığı CNN Türk yayınında yaptığı konuşmada Hukuk devleti olma konusunda eksiklikler olabilir, ama bu hasmane bir tavır dedi.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin kararı hasmane olabilir  tabiî ki ama Hukuk devletiydik hukuku yok ettik.
O zaman iğneyi kendimize, çuvaldızı  başkasına batıralım.

Tünay Süer
25 Nisan 2017


https://odatv.com/erdoganin-kokeni-nerelere-dayaniyor-0808141200.html

https://www.facebook.com/ergun.poyraz.98/posts/480199332126081

Çarpıtılan Tarih - Gündüz Akgül
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarında tarihi bir gerçeğin nasıl saptırıldığı konusunu yazılı medyadaki bir haberden öğreniyoruz.
Haber şöyle;
“Balıkesir'in Bandırma İlçesi’ndeki 23 Nisan kutlamalarında, 15 Temmuz Şehit Ramazan Konuş İmam Hatip Ortaokulu öğrencilerinin sahnelediği, geçmişten günümüze Türk devletlerinin anlatıldığı gösteride, Atatürk’ü canlandıran öğrenci sahnede, "1'inci Cihan Harbi sonrası imparatorluğumuz çöktü. Öz vatanımız dahi işgal olundu. Sultan Vahdettin tarafından Anadolu’ya gönderildim. Erzurum ve Sivas’ta kongreler düzenledik. Benim kurduğum devletin diğer devletlerden farkı, milli iradeye dayalı cumhuriyet olmasıdır. Yaşasın milli idare, yaşasın cumhuriyet, yasasın büyük Türkiye" dedi.
Bu söylemi, geleceğinin nasıl karartıldığının farkında olmayan pırıl, pırıl bir çocuğa söyletenler resmen gerçek tarihi saptırmaktadırlar.
Bir an için bu söylemin doğru olduğunu kabul edelim ve tarihi gerçeklerin bu söylemle örtüşüp örtüşmediğine bakalım.
Büyük önder Mustafa Kemal, Anadolu’ya çıkmadan önce İstanbul’da kaldığı altı aylık süre, millî mücadele hareketinin başlangıcını oluşturan hazırlık dönemidir.
Mustafa Kemal’e, 9. Ordu Müfettişliği görevi, emperyalist devletlerin isteği üzerine, Samsun'da da işgalciler ile Türk halkı arasında başlayan silahlı çatışmaları önlemek gerekçesi ile verilmiş ve Müfettişlik görev ve yetkilerinin yer aldığı fermanın görevleri içeren maddeleri kısaca şu şekilde belirtilmiştir.
1-Bölgede düzenin kurulması, yerleştirilmesi ve olayların sebebinin araştırılması.
2-Bölgede varlığı söz edilen silah ve cephanelerin toplanarak Osmanlı depolarına yerleştirilerek korunması.
3-Bölgede yer aldığı iddia edilen Türk direniş topluluklarının dağıtılması.
Ancak Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 da Samsun’a çıkarken amacı, verilen bu görevleri yerine getirmek değil, Kurtuluş için kafasındaki planları uygulamaya geçirmek için çalışmalara başlamıştır.
Bu amaçla;
1- 22.06.1919 günü tarihe Amasya tamimi (Genelgesi) olarak geçen Kurtuluşun ilk kıvılcımı olan açıklamasını yaparak, "Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."  Demiştir.
2- 23.07.1919/07.08.1919 tarihinde Erzurum Kongresini,
3- 04.09.1919/11.09.1919 tarihlerinde Sivas Kongresini
Toplamıştır.
Emperyalistler, büyük önder Mustafa Kemal’in bu tavırlarından duydukları rahatsızlıkla padişaha baskı ile Mustafa Kmeal ve arkadaşlarının askerlikten çıkarılmalarına ve idamlarına dair Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi’den fetva vermesi istenmiş, Anadolu harekatının benimseyen Şeyhülislam bu fetvayı vermeyerek görevinden ayrılmış ve yerine Dürrizade Abdullah Efendi seçilerek bu fetva alınmıştır.
Divanı Harp tarafından verilen ve Padişah tarafından onanan İdam Fermanı şöyledir:
Harbiye-Divan-ı Harp DOSYA No: 70 Harbiye Nezareti adliye-i Askeriye Dairesi
Şube: Adet: 705 PADİŞAH BUYRUĞU Mehmet Vahidüddin (ONAY)
       "Kuvayı Milliye” adı altında çıkardıkları ahlaksızlık ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, Eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, Eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile Eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile Batı Edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu'nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi unvanlarının kaldımasırılna ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir.
  Bu Padişah Buyruğu'nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir.
  24 Mayıs 1336 (1920) Sadrazam ve Harbiye Nazırı Vekili DAMAT FERİD”
(Padişah tarafından 24 Mayıs 1920 tarihinde onanan bu karar, 11 Mayıs 1920 de gıyabında İstanbuldaki Osmanlı hükümetine bağlı Divanı harp tarafından verilmiştir.)
Şimdi, o gence tarihi yanlış öğretenlere ve ona söyletenlere soruyorum.
-Vahdettin, Atatürk’ü yurdu kurtamak için Anadol’ya gönderdiyse, boynuna astığı bu idam fermanını nereye koyacaksınız?
-Tarihi gerçekleri saptırmaktaki amacınız nedir?
-Geleceğimiz olan gençleri bu konuda kullanırken vicdanınız sızlamıyor mu?
-Bu tavrınızla, bu güzel vatanı kurtarıp bizlere armağan eden büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ü unutturacağınızı mı sanıyorsunuz?
Yazıktır, günahtır. Gençlerimizin üzerinden ellerinizi çekiniz ve onların aydın geleceğini karartmaktan vazgeçiniz.
Güneşi asla balçıkla sıvayamazsınız.
Bilinmelidir ki Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk kurtarıcımız ve kurucumuzdur.

Kaynakça: Olaylarla ilgili bilgiler Vikipedi’den alınmıştır.

25.04.2017
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı

Hukuk Devleti - Gündüz Akgül
Bir devlette, üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü uygulanıyorsa, kamu düzeni süreklilik arz eden hukuk kurallarına göre sağlanıyorsa, çağdaş uygarlık düzeyi kabul görüyorsa, herkes hak ve özgürlüklerden eşit olarak yararlanıyorsa, bu devlete hukuk devleti diyoruz.
Anayasasının 2. Maddesi, Türkiye Cumhuriyetinin bir hukuk devleti olduğunu belirtmektedir.
Peki, devletimiz Anayasada yazılı olduğu gibi tüm uygulamalarıyla bir hukuk devleti midir?
Ne yazık ki, bu soruyu iç rahatlığı ile evet diye yanıtlamak olası değildir.
Geçmişteki hukuksuz uygulamaları bir yana bırakarak, 16 Nisan 2017 günü Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulmasında hukuk devletinin gereğinin tam olarak yerine getirilip, getirilmediği üzerinde duracağım.
Hukuk devletinin her aşamasında ki uygulamalarında tüm kamu görevlilerinin, yasaların emrettiği kurallara uymak zorunluluğu vardır.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK), halk oylamasında birer gün ara ile çelişen iki karar vererek hukuk devleti ilkesini zedelemiştir.
İlk kararı, yurt dışında kullanılan oyları,  oy pusulaları ile zarfların mühürsüz olması nedeni ile  iptal ederken, ikinci kararını henüz oylama bitmeden ve sandıklar tam açılmadan, mühürsüz olarak kullanılan oyların  oy pusulası ve zarflarının geçerli olduğunu kabul ederek büyük bir skandala imza atmıştır.
YSK‘nun bu kararı, gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında büyük tepkilere neden olmuş ve hayır oyu kullanan muhalefet tarafından iptali için yasal yollara başvurulmuştur.
İşin ilginç ve üzücü yanı, Televizyonlarda yapılan tartışma programlarında konuşan iktidar mensupları ile yandaşların bu hukuksuzluğa sahip çıkarak, meşruiyet kazandırmaya çalışmalarıdır.
Şunu deseler anlarım.
“Bir hukuksuzluk yapılmıştır. Ancak öteden beri gerek ülkemizde, gerekse diğer ülkelerdeki seçimlerde bu tür hukuksuzluklar olmaktadır. Yapılan itirazlar sonucunda bu türlü oylar iptal edilse bile seçimin sonucunu değiştirecek miktarda olmadığı saptanırsa bir şey değişmemektedir. Bu seçimde de 1 milyon 300 bin oy farkı vardır. Mühürsüz kullanılan oyların bu kadar olmadığını tahmin ediyoruz. Bu nedenle iptal edilse bile sonuca etkili değildir.”
Ne yazık ki böyle söylemiyorlar. Söylem yerinde ise yedi dereden su taşıyarak ve hukukun arkasından dolanarak, YSK’nun bu konuda daha önce verilmiş örnek kararları vardır gerekçesiyle kararın doğru olduğunu söylüyorlar ve bu şekilde olan oyların (sayıyı biliyorlarmış gibi) sonuca etkili olmadığını savunuyorlar.
İşte bu durum kabul edilemez ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşamaz.
Diğer taraftan, 80 milyonun Cumhurbaşkanı (veya Başkanı) olması gereken Cumhurbaşkanı, %48.6 yurttaşının oylarıyla alay eder  gibi “Aç tavuk kendini buğday ambarında sanarmış. Boşuna uğraşmayın. Atı alan Üsküdar’ı geçti haberiniz yok" söylemi de yanlışın tuzu ve biberi olmuştur.

Hukukun üstünlüğünü savunmak herkesten çok, bunun uygulayıcıları olan Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarına düşmektedir.
YSK’nun bu kararı, hukukun üstünlüğünü içselleştirmiş, demokrat ve aydın yurttaşları üzmüşse de, en çok üzülen ve içi sılayan, bizim gibi yargıya yıllarca emek vermiş, her zorluğa karşın hukukun üstünlüğünü içselleştirmiş ve uygulamış emekli Yargıç ve Cumhuriyet Savcılarıdır.
1980 Faşist Askeri darbesi sonrasında, Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde görev yapan ve Genel Kurmaydan sıkıyönetim Komutanı aracılığıyla Başsavcımıza iletilen, hukuksuz bir isteğe, “Bu istek hukuksuzdur uygulamıyorum, ancak akşam denklerimi Hakkâri’ye gitmek için toplamaya hazırım” diyebilen ve hukukun gereği ne ise onu yapan bir Cumhuriyet Savcısı olarak, hukukun üstünlüğünün yok sayılması adına çok üzgün olduğumu belirtmek istiyorum.
Haksızlıklar karşısında sığınacağımız en son liman hukuktur.
Bu limanı yıkmayalım.

24.04.2017
Gündüz AKGÜL 
Emekli Cumhuriyet Savcısı    

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget