Mezar açılırken! - Emin Çölaşan

Sevgili okuyucularım, eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın mezarı ha açıldı, ha açılacak… Eli kulağında.
Bir cumhurbaşkanının mezarının hiçbir dayanağı
olmayan “Onu zehirlediler” iddiasıyla açılacak olması, Türkiye açısından bir skandaldır. Bu iddiayı öne
sürenlerin elinde bir tek bilimsel delil yok.
Tamamen safsata.
Özal ailesi bu tantanaya yıllar önce başladı. Ahmet, Semranım ve küs olduğu birader Korkut bu tezgahın baş mimarları olarak yıllarca
gazetelere demeçler verdiler, ekranlara çıkıp nutuk attılar.
Amaçları aile olarak gündemde kalmak ve
kendilerini acındırmaktı.
Ölüm olayı 17 Nisan 1993 günü Ankara’da
Hacettepe Hastanesi’nde gerçekleşti. Başucunda
Türkiye’nin en seçkin uzman hekimleri olan hocalar vardı.
Hastaneye getirildiğinde zaten ölmüştü ve yapacak bir şey yoktu. Bütün bunların raporları ortada.
Özal ölümünden iki gün önce Türk Cumhuriyetleri gezisinden dönmüştü. Havaalanında uçaktan kapkara bir suratla indi. “Bu sefer çok yoruldum ve çok yemek yedim. Adamlar 35 çeşit yemek
veriyorlar, yemesen ayıp olur” dedi. Hatta özel
doktoru Cengiz Arslan bu kadar çok yediği için
kendisine kızmış ve çarşı gezmeye gitmişti.
Rahmetlinin sonsuz bir iştahı vardı ve doymak bilmezdi.
* * *
Evet, ölümünden bir süre sonra ailenin “Onu
zehirlediler” tantanası başladı. Hatta ölümüne neden olanlar arasında MGK Genel Sekreteri Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun da ismini vermeye başladılar.
Bununla da yetinmeyip, Hürriyet gazetesinin eski
sahibi, saygın ve dürüst insan Erol Simavi’yi
suçlamaktan bile utanmadılar.
Anlattıkları masallara bakarsanız, Semranım’da
kocasının saç kılları vardı ve zehirlendiği bunlar analiz edilerek ortaya çıkacaktı! Ahmet’te ise babasının
kendisine anlattığı bazı “Çok gizli” hususlar vardı ve bunları kasete almıştı.
Şu dakikaya kadar ne o saç kılları ilgili yargı makamlarına teslim edildi, ne de kasette
babasının anlattığı iddia edilen hususlar! Artık onlardan söz bile etmiyorlar.
* * *
Ahmet’i önceki gece bir televizyon kanalında izledim. Yine abuk sabuk konuşuyor ve şöyle diyordu:
“Babam kalp krizinden değil, kalp durmasından öldü. Kalp ancak zehirlenince durur!”
Uzman doktor musun, müneccim misin be mübarek adam!.. Babası öldüğünde yurtdışındaymış, cenazeye ancak yetişmiş. Herhangi bir bilgisi olmadığı halde traşa giriyor, sonra ekliyor:
“O karanlık dönemin açığa çıkarılması gerekir. Bu ölümün arkasında siyasi bir oyun var.”
Zaten bugüne kadar çeşitli zamanlarda Bay Abdullah Gül’le görüşmüşler, daha birkaç gün önce de anası, Tayyip ve Adalet Bakanı ile görüşmüş.
Ben bu sözleri duyunca, doğrusunu isterseniz
pirelendim! Bunlar acaba o dönemle ilgili yeni davalar peşinde mi?
Bir şey daha söylüyor:
“Biz babamın mezarının açılmasını onun ailesi olarak istemiyoruz!”
İyi de kardeşim, madem istemiyorsunuz, onca
tantanayı medyanın önünde niçin yaptınız? Turgut Bey’in zehirlendiğini, ölmediğini, öldürüldüğünü yıllarca bağırıp durdunuz, savcılığa dilekçeler yağdırdınız.
Bu durumda savcılık ne yapacaktı? Başka çaresi yoktu, elbette mezarın açılmasına karar verecekti.
Bu konuda son bir not: Özal’ın zehirlenip
zehirlenmediğini, öldürülüp öldürülmediğini, uzun yıllar ailenin avukatlığını yapan Bilgin Yazıcıoğlu’na dün sordum. Sözleri aynen şöyle:
“Son yurtdışı gezisinde de yanındaydım.
Sürekli yemek yedi. Asla zehirlenme yoktur, kalpten doğal ölümdür.”
* * *
Burada işin bir başka boyutunu da irdelemek
gerekiyor. Tartışılması gereken hususlar şunlardır:
“Öldüğü 1993 yılında Turgut Özal, siyasetteki her türlü ağırlığını ve etkinliğini yitirmişti. Partisi ANAP göçüp gitmişti. Artık iktidar değildi. Özal Çankaya’da mutsuzdu. Sadece cumhurbaşkanı olarak oturuyordu. Pasifize edilmişti.”
Bu durumu önceki gece ekranda Ahmet bile ağzından kaçırmak zorunda kaldı:
“Babam 19 Mayıs günü (öldüğü tarihten tam bir ay sonra) veda konuşmasını yapıp
cumhurbaşkanlığından istifa edecek ve siyasete girecekti.”
İşin bu boyutunu biliyoruz.
Yeni bir parti kurmayı düşünüyordu.
Şimdi sorulması gereken şudur:
Hiçbir siyasi etkinliği kalmamış, siyaset
piyasasında ağırlığı sıfır olmuş bir kişiyi kim/ kimler, niçin zehirlesin?
BU AİLEYİ İYİ TANIYALIM 
Sevgili okuyucularım, şimdi size bu aile ile ilgili iki olay anlatacağım, ikisine de şaşıracaksınız.
Semranım ve Ahmet, bundan bir süre önce
birlikte Kuzey Irak’a gittiler. Ana oğul orada
binlerce şehidimizin doğrudan ve dolaylı katili olan Mesut Barzani isimli iki paralık aşiret reisi tarafından kabul edildiler.
Barzani bu ikiliyi kendi özel karargâhında kabul etti ve şöyle dedi:
“Bu ziyaretten son derece memnunum.
Merhum Özal’ın ailesiyle yakın dostluğumuzu devam ettiriyoruz.”
Ahmet ise Kuzey Irak’taki gelişmeleri yerinde görmek için geldiklerini söyledi!
Görüşme basına kapalı idi ve ayrıntılar dışarıya
sızmadı.
Şimdi bir düşünün bakalım, bu ana oğul orada ne
arıyor, ne yapıyor? Ne işleri var katil Barzani’nin
yanında?
Yoksa Ahmet orada iş mi yapıyor, iş mi
bitiriyor? Alacakları birikti de, anasını da yanına katıp onlar için ricada bulunmaya mı gitti? Ya da Barzani’den iş mi istiyor?
Bu, özel bir ziyaret değildir. İşin içinde
mutlaka bir iş var. Bunun açıklığa kavuşması
gerekir.
Unutmayalım, Özal Bey daha başbakanlığı
döneminde, adına Barzani denilen bu herife Türkiye Cumhuriyetinin kırmızı diplomatik pasaportunu vermişti. Bu herif Türk vatandaşı değildi. Türk devletinin en büyük düşmanı, şehitlerimizin katili olan bu aşiret reisine devletin kırmızı pasaportu nasıl ve niçin
verilmişti?
Yoksa Barzani, şimdi Semranım ve Ahmet’e bazı şeylerin diyet borcunu mu ödüyor?
* * *
Yukarıdaki başlıkta “Bu aileyi iyi tanıyalım”
demiştim. Şimdi size herhalde hiç bilmediğiniz bir olayı açıklıyorum:
Turgut ve Semra Özal’ın üç çocuğu var. Ahmet, Zeynep ve Efe. Bu üç çocuk, babaları
öldükten sonra reddi miras ettiler. Yani
Türkçe deyimiyle, babalarından kalan mirası reddettiler.
Böylece tüm miras -Türkiye ve yurtdışındaki paralar, taşınmazlar, mücevherler- Semranım’ın üzerine geçirilmiş oldu.
Şimdi bir cumhurbaşkanı çocukları düşünün ki,
babalarının mirasını reddediyor!
Cumhurbaşkanının mirasının çocukları tarafından
reddedilmesi, onun ölüsüne yapılan en büyük saygısızlık, en büyük hakarettir.
Özal iflas etmiş bir tüccar mıydı? Hayır.
Borçlanmış, batık bir işadamı mıydı? Hayır.
Kaçak mıydı? Yine hayır.
O halde mirası niçin reddettiler?
Barzani’nin yanında ne arıyorlardı?
Ben ne diyeyim, adamı mezarında bile rahat bırakmayanlar, mirasını bile reddedenler
utansın.
http://sozcu.com.tr/mezar-acilirken.html

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget