SON EKLENENLER :

Evliya Çelebi’nin Anlatımı İle Sakız Adasının Alınışı Ve Ötesi - Cevat Kulaksız

Evliya Çelebi’nin Anlatımı İle Sakız Adasının Alınışı Ve Ötesi
Doğumunun 400. yılı nedeni ile UNESCO tarafından 2011 yılını Evliya Çelebi Yılı' ilan etmesi dünyaca ünlü seyyahımız yeniden gündeme geldi.

Bir TV kanalında Kanuni’nin yaşam öyküsü “Muhteşem Yüzyıl” adı ile yayınlanırken, Kanuni zamanında alınan Sakız adası ile ilgili bazı ilginç anıları Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden kaynaklı olarak aktarmak ve de gündeme katkıda bulunak istedik.

Sakız adası ile bazı ilginç ayrıntıları Evliya Çelebi’miz anlatırken, bir şey dikkatimizi çekti; Sakız adası Türklerin (Osmanlıların) eline geçerken de, elinden çıkarken de savaşılmamış, çarpışılmamış. Bir bakıma al-ınan (hile-tuzak) ile alınmış, yine al-ınan elinden çıkmış. Sakız adasının savaşsız alınması ile ilgili olarak Evliya Çelebi aynen şöyle yazmakta: “..cenk ile fetholunmayıp bir haneye top isabet etmeden Osmanlıların eline geçmiştir” (sf 105), Onun için de, Sakız’da bulunan tarihi eserler, sadece fanatik Rumların Türk camileri ve öteki eserleri tahribinden başka. top mup atışları ile zarar görmemiştir.

Sakız adası bizim İzmir-Çeşme karşısında, Kıbrıs’tan bizim Toros dağlarının görünümünden daha yakın görülür; deniz otobüsü ile Çeşme’ye 30 dakikada gidilecek kadar yakındır.

Sakız Adası'nın yüzölçümü 904 km², 2005 nüfusu 53000'dir. Ada Merkezinde Türklerin ve Yahudilerin yaşadığı eski mahalleler önceden hendekle ayrılan kale içinde yer almaktaydı. Burada hamamlar, cami (Bayraklı Camii), mescit ve çeşmeler bulunmaktadır. Bununla birlikte kale dışında da yeni camiler ve çeşmeler de mevcuttur. Camiler içinde denize en yakın ve büyük olanı şu anda Bizans Müzesi olan Mecidiye Camiidir ve adaya yaklaşırken minaresi görünmektedir.[i]
Evliya Çelebi’nin Anlatımı İle Sakız Adasının Alınışı Ve Ötesi

EVLİYA ÇELEBİ ( 1611- 1682)

Kırk yılı aşkın süreyle Osmanlı topraklarını gezmiş ve gördüklerini Seyahatnâme adlı eserinde toplamıştır. d. 25 Mart 1611, İstanbul - ö. 1682, Mısır, 17. yüzyılın önde gelen Türk gezginlerindendir.
25 Mart 1611'de İstanbul'un Unkapanı semtinde doğdu. Babası Derviş Mehmed Zilli, I. Süleyman’dan I. Ahmed’e kadarki padişahların kuyumcubaşılığında bulunmuş ve seferlere katılmıştır. Çelebi ailesi aslen Kütahyalı olup, fetihten sonra İstanbul'a yerleşmiştir.
Evliya Çelebi, çok iyi bir öğrenim gördü. Önce mahalle mektebine gitti. Daha sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi'ne girdi. Burada yedi yıl okuduktan sonra saraya özgü bir okul olan Enderun'a devam etti.
Okul öğreniminin dışında özel hocalardan Kur'an, Arapça, güzel yazı, musiki, beden eğitimi ve yabancı dil dersleri aldı. Kur'an'ı ezberleyerek hafız oldu.
Evliya Çelebi, öğrenimini bitirdikten sonra sarayda görev aldı. Yaptığı işlerle padişah ve devlet ileri gelenlerinin beğenisini kazandı. Bu yüzden çok yüksek görevlere getirilmesi düşünülüyordu.
Seyahate Başlaması
Evliya Çelebi'nin düşünceleri ise çok farklıydı. Daha küçük yaşlarından itibaren içinde müthiş gezi arzusu vardı. Yeni yerler görmek, yeni insanlar tanımak istiyordu. Bu yüzden sarayda fazla kalamadı. Kendisinin anlattığına göre bir rüya üzerine meşhur gezilerine başladı. Gördüğü rüya şöyledir. Rüyasında İstanbul'da Yemiş İskelesi civarında Ahi Çelebi Camii'ndedir. Orada muazzam bir cemaat vardır. Dikkat eder, İslam peygamberi Muhammed'i baş tarafta görür. Dört sadık halifesi ve diğer ashabı da hep oradadır. Muhammed'in yanına gidip ondan şefaat dilemek arzusundadır. Ama bir türlü cesaret edip de gidemez. En sonunda bir cesaretle gidip "Şefaat ya Resulallah" diyeceğine, "Seyahat ya Resulallah" der. Böylece, 70 yaşına kadar sürecek ve çeşitli tehlike, sıkıntı ve hadiseler geçirmesine rağmen vazgeçmeyeceği seyahati başlar.

İlk gezisini, İstanbul ve çevresine yaptı. Daha sonra İstanbul dışına çıktı. Artık, gezileri birbirini izliyordu. Tam elli yıl boyunca durmadan gezdi. Gezdiği yerler arasında o zamanki Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yer alan hemen hemen bütün yerler vardı.

Evliya Çelebi, bu gezileri sırasında çok ilginç yerler gördü. Yeni insanlarla tanıştı. Birçok olayla karşılaştı. Karşılaştığı ilginç olayları okuyucuya anlatarak kitabına renk kattı. Gezileri sırasında birçok kez ölümle burun buruna geldi. Savaşlara katılarak hem savaşları hem de o yerleri anlattı. Gezmek için gittiği son yer Mısır oldu. 1682 yılından sonra vefat etti.
Evliya Çelebi'nin bugün bile önemini taşıyan Seyahatname adlı eseri işte bu gezilerin ürünüdür.
Seyahatname, Evliya Çelebi tarafından 17. yüzyılda yazılmış olan çok ünlü bir gezi kitabıdır. 10 ciltten oluşur.
Gerçekçi bir gözle izlenen olaylar, yalın ve duru, zaman zaman da fantastik bir anlatım içinde, halkın anlayacağı şekilde yazılmış, yine halkın anlayacağı deyimler çokça kullanılmıştır. Gördükleri yerleri, başından geçenleri öylesine ilginç üslupla anlatır. 122 sayfada, (yolda bir haremiler grubu ile çarpışırken) …”Bir hizmetçim yaralandı ve bir atım da şehit oldu”, demekte…
Evliya Çelebi, Seyahatnâme'sinde gezip gördüğü yerleri kendi üslûbu ile anlatmaktadır. Evliya Çelebi'nin 10 ciltlik Seyahatnâmesi, bütün görmüş ve gezmiş olduğu memleketler hakkında oldukça önemli bilgiler içermektedir. Eser bu yönden Türk Kültür tarihi ve gezi edebiyatı açısından önemli bir yere sahiptir. [ii]

NİÇİN “SAKIZ ADASI” DEMİŞLER

Adada bolca sakız ağacı yetiştirildiği için bu adı almıştır. 6000 yıldır adada bulunan sakız ağacından elde edilen bir çeşit sakız, günümüzde gıda, ilaç, kozmetik sanayinde kullanılan önemli bir doğal maddedir.
Sakız ağacı, 1-3 m yüksekliğinde, sık dallı, çalı görünüşündedir ve kışın yapraklarını dökmez. Gövdeleri dik ve silindir biçiminde olup, sağlamdır. Kabukları esmer renkli ve reçine kanalları ihtiva eder. Meyveleri ufak, yuvarlak ve kırmızımsı siyah renklidir.
Yunan ekonomisine katkısı, yılda 4 milyar dolar civarında. Sakız ağacından elde edilen sakız, gıdadan kozmetiğe kadar pek çok alanda kullanılmakta. Bu sebeple, ” Altın damlayan ağaç” olarak da isimlendiriliyor.

OSMANLIDA DA SAKIZ ÖNEMLİ İDİ

Evliya Çelebi’nin bu seyahatnamesinden öğrendiğimize göre, sakız gümrüğe ve izine tabi idi. Kaçak sakız kullananlar cezalandırılırdı. Aynı kitabın 102. Ve 103. Sayfalarında sakız konusunda şunlar yazılıdır: “ Sakız Osmanlıların eline geçince Sancak paşalığı oluştu. Yıllık olarak sakızdan alınan vergi için bayii (salyane) usulü ile idare eder oldu. Yedi yük akçelik yıllığı Sakız gümrüğü emininden alır, yirmi bin kuruş da sancağından hâsıl eder. Her sene iki pare kadırga sakız için sefere çıkar. Sakız 25 pare köyden toplanır, ada beş yüz akçe şerif mevleviyettir. Herhangi bir kimsede bir çiğnem ve bir damla, çiğ sakız bulunsa büyük ceza verirler. Ya taş ile vurma ya da tazir cezası verirler. Sakızı toplayıp emine yemin ederek teslim ederler ki sonradan bir damla sakız bulunsa ölüm cezası vardır. Zira cümlesi miri arazidir amma her reaya akçesini eminden alır ve haraçlarını verirler. Emin dahi bu sakızları bir araya toplayıp Sakız hazinesi ile padişaha gönderir (aynı kitap sf 112-113).

Günümüzde Çeşme’nin meşhur damla sakızlı dondurmasının sakızı, Yunanistan'dan ithal ediliyor. Sakiz rakisi, sakiz likoru, muhallebi, sütlaç sakızdan diş macunu vb çok çeşitli şeylerde bu sakız kullanılmakta.

Ayrıca sakızın çiğnenmesi Helicobacter pylori'e karşı etkili olduğu ve bu bakterinin neden olduğu ülser, yani mide kanamasına ve mide kanseri tehlikesine karşı faydalı olduğu bazı tıp kaynaklarında yazılmakta. [iii]

Bu kadar değişik alanlarda kullanılan, yapraklarını dökmeyen bu yararlı ağaç, bizim Çeşme ve öteki sahillerde neden yetiştirilmediğini bir türlü anlayamıyoruz.

On dördüncü yüzyıl boyunca, Ceneviz egemenliği altında zenginlik ve istikrar yaşamış. Osmanlılar, 1566 yılında kontrolü ele geçirince, ada nüfusuna, diğer adalarda görülmeyen imtiyazlar sağlamaya devam etmişler. Çünkü burada üretilen ve tıpta kullanılan nadir bir ürün bulunuyor ki o da sakız.

SAKIZ ADASI NASIL ALINDI?

Türk Gezi Edebiyatının gururu olan Evliya Çelebi, kitabında (Evliya Çelebi Seyahatnamesi Hac Kitabı Yeditepe Yayınları 2011 sf 101) Sakız adasını Kanuni’nin vezirlerinden Piyale Paşa’nın nasıl ele geçirdiğini kendi üslubu ile şöyle anlatmakta:
“Cenevizliler Osmanlılarla dost idiler. Amma sonra, gelen-geçen tüccar, ziyaretçi ve hacı gemilerini gizlice alıkoyarak esir ettikleri padişahın kulağına gitti ve Piyale Paşa’ya Sakız adasının fethedilmesini emretti. (Bu Batılı emperyalistler demek ki ta ötelerden beri görünüşte dost görünüyorlar, ama “saman altından su yürütüyorlar”.
O da (Piyale Paşa) üç yüz pare kadırgayla, denizde her sene avlandığı şekilde gezerek bir gün eskiden beri yapıldığı üzere, Sakız adasının on sekiz mil doğu tarafı karşısında bulunan, Çeşme kalesi limanında üç yüz pare gemiyle demir atıp yattı. Öte yandan, küffar Sakız’dan, Osmanlı donanmasının mutad olduğu üzere demirlediğini görünce, Piyale Paşa’ya hediyeler gönderip ele etek öperek bağlılıklarını arz ettiler.

Piyale Paşa:

“-Bakın kefereler! Niçin barış içindeymiş gibi görünüp bu kadar gemileri alıkoyar insanları esir edersiniz! Niçin perde gerisinden ahitsizlik edersiniz! İmdi, padişahımızın sizden isteği, bu kaleyi sizden cebren almaktır. İmdi, eğer size canınız önemli ise şu an bu kaleyi bize teslim edersiniz. Yoksa şu saat cümlenizi kılıçtan geçiririm” dediğinde onlar:
“-Her parçamızı kulağımız kadar etsen, bu cezirenin bir taşını bin baş verir yine de bu kaleyi vermeyiz. No, no” diye inat ve muhalefet edip saçlarını yoldular.
Derhal cümle kefereleri küçük gemileri bağlayıp bir haber topu attıktan sonra demir alıp Osmanlı davullarına vura vura, cenk usulleri çala çala, limandan uzak bir yerde demirlediler. Tüm silah mühimmatı dışarı yığmaya başladılar.

Kaledeki küffarlar kaleden bir elçi gönderip:

“-Cümlenizi kılıçtan geçiririm. Sizden esir olanları öldürürüm. Elbette kaleyi padişahımıza teslim ederiz, ancak siz de sakin olasınız” deyip cenge kadir olamayacaklarını anladılar. Kaledekiler aman dileyip şu teklifte bulundular:
“-Sulh ile adayı verelim, mal, canımıza dokunmayın, adam başında yılda birer altın verelim vb 120 maddelik teklifte bulundular. Piyale Paşa bu istekleri kabul etti. Kaledeki yetmiş üç küffar kıymetli eşyalarını yükleyip kaleyi terk ettiler. Kaledeki bütün mal hazineye el konuldu. Böylece Sakız adası M 1566-H 973 de savaş yapılmadan Osmanlı ülkesine katılmış oldu.
Sakız adası toplu, tüfekli saldırı ve işgale maruz kalmadığı için, bütün evler, saraylar, binalar, kale ve limanlar hiç zarar görmemiş, oldukça mamur bir belde idi. Sakız, Avrupai tarzda köşkleri, binaları öylesine mamur ve bakımlı bir yerleşim yeri idi ki Evliya Çelebi adanın güzelliklerini, “anlatırken lisanlar, kalemler yetersiz kalır” demektedir. Bütün evlerin yeraltında su sarnıçları yapılmıştır. Yine Evliya Çelebi, adanın, kalenin güzelliğini anlatırken, “kefere elinde olduğu zamanlarda kalenin içine hayvan asla sokulmadığından herkes kale kapısından, papucunu eline alıp öyle girermiş”. 107. sayfadan öğrendiğimize göre, Sakız’da toplam “elli mahalle bulunmakta; iki mahallesi Müslüman, beş mahallesi Frenk, Üç mahallesi Yahudi ve kırk mahallesi de Rum’dur”. Pek çok Kiliseler yanında, camiler, havralar da bulunuyordu”.

“Üç yerde kefere tımarhaneleri (akıl hastaneleri) vardır ki, hastalara faydaları çoktur” (sf 110)

Evliya Çelebi aynı kitapta, Sakız adasındaki Hıristiyan eserlerini öylesine ballandırarak anlatır, öylesine hayran kalır ki, buradaki sayfa satırlarımız yetmez.
122. sayfada Sakız adasını methederken şunları yazar: “…buhakir Evliya, seyyah olalı otuz bir yıl, on sekiz padişahlık yerde seyir ve temaşa ettim; yüz binlerce parmak ısırtacak derecede halkı mutlu ve mesrur, havası suyu latif, mahbup ve mahbubesi hoş ve güzel, mezraları çok, bereket ve nimeti bol, suları şırıl şırıl akan gülistan ve bostanlı bir zemin görmedim! Hasılı, adamoğlu bu şehrin vasıflarını beyanında aciz ve kusurlu kalır”. [iv]

Sakız adası bilindiği üzere, Osmanlının en zayıf ve de yıkılma anlarında 12 ada ile birlikte önce İtalyanlara geçmiş, sonra da Yunanlılara adeta hediye edilmiştir.

E.ÇELEBİ’YE GÖRE, 400 YIL ÖNCE MÜSLÜMAN HIRİSTİYAN FARKI

Evliya Çelebi (1611- 1682) gezdiği, gördüğü nice yerleri, Müslümanlarla Hıristiyanlar arsındaki farkı kıyaslarken, Hıristiyan diyarının mamur, Müslüman diyarının harap olduğunu, günümüzden 400 yıl önce, aynı yakınmayı yapan Ziya Paşa’dan da 200 yıl önce şöylece anlatmaktadır:
“-Hulasa-i kelam, “bu kefere ayini olacak haneleri uzun uzun anlatmaktan maksadım ne ola? Diye sual edenlere cevabım şudur:
“Cihanı gezip gören bu hakir, iman taşıyan bir kalple yedi iklimi tamaşa ettiğim vakit, Kâfiristan’dan daha mamur bir diyar görmedim! Ve İslam diyarı kadar da harap yerler görmedim! Müşrik kâfir ve facirler, batıl dinleri üzereyken bile can verip kiliselerini mamur ederler de kilise malından bir kırmızı mangır yemeye İsvet Nikola’dan, Meryem ve İsa’sından korkarlar. Amma bizim ulema, Salih, hâkim ve mütevellilerimiz Allah için vakfedilmişleri “vakfiyesi vardır, ye demişler” deyip vakıf malı yer giderler. Ve gezip temaşa ettiğimiz diyarlarda yüz binlerce masraf olunarak yaptırılmış beytullahlar ve mescidler harabe olmuş yatarlar. Bu hal Muhammed’e layık mıdır ki gayret-i dini gözetmeyip, kefere kadar gayret göstermeyip o güzelim mabetler tahrip ediliyor! “Hani gayret-i İslam” diye sormak ve zalimlerin kulağına küpe olsun diye bu kadar anlattık ve yazdık. Yoksa müşrikleri övmek için değil vesselam!”

Evliya Çelebi, bu seyahatnamesini yazdığı ve de gezdiği yıllar ile Avrupa’da matbaa bulunalı yüzyıldan fazla bir zaman olmuş. Hala Osmanlı ülkesinde matbaa yasak, gelmemiş. Ama Avrupa’da şehir şehir, kasaba kasaba matbaa makineleri kuruluyor; binlerce bilim kitapları basılıyor, Ronesans, dinde yapılan reform, keşifler, bilim ve sanatlarda yapılan yeniliklerle Avrupa hızla ilerliyordu.

Osmanlı toplumunun göklere çıkardığı, sözde bilim adamı “ulema” da, felsefeye karşı çıkıyor; meteoroloji, astronomi gibi bilim dallarına, Allaha karşı gelmek, Allahın işine karışmak” olarak yorumluyor, bilime karşı çıkıyor, bazı bilimleri yasaklıyordu. Avrupa, böylece hızla aydınlanma çağına girerken, Osmanlı yerinde sayıyordu.

EVLİYA ÇELEBİ’DEN 200 KÜSÜR YIL SONRA AYNI FARK

Aradan 200 küsur yıl geçtikten sonra ve de günümüzden 200 yıl kadar önce, yine Osmanlı’nın başka bir aydını Ziya Paşa, İslam ülkesinin geri kalmışlığını, perişanlığını mısralarında dile getiriyordu.
Namık Kemal ile birlikte hürriyet ve tam bağımsızlık fikirlerini tüm yurda yayan Ziya Paşa (1825-1880), o dönemin tüm bu perişanlık ve ekonomik esaretini şöyle dile getiriyordu:
“Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm.
Dolaştım mülk-i İslâmı bütün viraneler gördüm”
Aradan geçen bunca zamanda bize ve gelecek nesillere nasıl bir ekonomi bırakıyoruz?
Şimdi ellerimizi kafamıza koyup düşünelim. 400 ve 200 yıl önce, aydın bildiğimiz insanlar, İslam ülkeleri ile Hıristiyan ülkeleri arasındaki farkı görüyorlar ve üzüntü ile eleştiriyorlar.
Günümüzde bu farkı kapatabildik mi? Yorumunu siz yapın. Toplumun geri kalmasında padişahların, yöneticilerin halkı yönetip yönlendirmesinde bunun etkisi ve katkısı yok mudur?
Avrupa’da, bilimsel çalışmalar, buluşlar, keşiflerle hızla aydınlanma, kalkınma, sanayi devrimi alanında müthiş hamleler yaparken, bizim padişahlar, cahil ulemanın, şeyhülislamın baskısı altında, bazı bilimsel kuralları yasaklamak yanında, istiareye yatıp gelecek için fallara baktırıyordu. Müneccimlere danışıyor, Avrupa’dan müneccim istiyorlardı. [v]
Üstelik, Avrupa’da bilim ve icatlarda hızla ilerlem olurken, Osmanlı uleması yeni buluşları,”kefere kurnazlığı, kafir hilebazlığı” gibi sözlerle küçümsüyordu.

YA GÜNÜMÜZDEKİ FARK

Yasama,yürütme,yargı gibi devletin temelini oluşturan ögeleri şeytani hilelerle ele geçirip demokrasicilik oyunu oynayan, baskı ve zulüm yönetimi oluşturan günümüzün aymaz yöneticileri yüzünden, bir daha 200 yıl fark devam edecekmiş gibi görünüyor.
Atatürk’ün başlattığı Türk Ronesansını, Türk aydınlanmasını çökertmeye çalışan günümüzdeki iktidarın başı RTE de, çağdaş hukuk tartışılırken, çağdaş hukuk dururken, “sizin kafanız basmaz, bir de ulemaya danışalım” diyerek çağdaş hukaka karşı duruyor; Evrim Teorisi gibi bilmsel kurallara karşı durarak, Osmanlıdaki gibi adeta bilime karşı tavrını sürdürüyordu. Hem de, Osmanlının “beşik uleması”nı anımsatacak, çağırıştıracak biçimde ve bilimsel özgürlükle bağdaşmayacak şekilde TÜBA gibi bilim kurullarına yandaş adam tayin ediyordu.
Padişah ve bağnaz yönetimler, görüşleri, düşünceleri yüzünden Hallacı Mansur, Nefii, Pir Sultan Abdal vb gibi aydınları katlederken; Ziya Paşa,Namık Kemal,Şinasi gibi aydınları zindanlara atıp sürgün ederken; günümüzde de hür düşünceden korkan intikamcı yöneticiler, aydın gazeteci, profesör, subay gibi günümüzün aydınlarını Ergenokon, Balyoz baskınları ile Silivri zindanlarına atıyorlardı.
Hele bırakın ötesini, Namık Kemal’den, Sebahattin Ali’den, Nazım Hikmetlere, Aziz Nesinlere, Uğur Mumculara, daha nice binlerce aydınlarımıza yaptığımız eziyetlere bir bakın.
İşte bu aydın ve aydınlık düşmanlığı yüzünden, bir İbni Sina’dan günümüze kadar o düzeyde bir bilim adamı çıkaramadık; aydınlara çektirdiğimiz nice eziyetler yüzünden, Mevlana, Hacı Bektaş gibi düşün adamı çıkaramadık.
Gazetecilerin, kitap yazanların hapislere atıldığı; daha basılmamış taslak halindeki kitapların toplandığı; bilim adamlarını,TÜBA, TÜBİTAK gibi bilim kurumlarına siyasilerin yandaş yaratmak için atama yaptığı bir ülkede ne fikir hayatı gelişir,ne de bilim gelişir. İsterseniz Batı ile aramızdaki uçurumu bir kez daha anımsak isterseniz Güneri Civaoğlu’nun Uçurum adlı makalesine bakmakta yarar vardır. [vi]
Görünüşe bakılırsa, bu zihniyetle Batı ile aramızda bir 200 yıl fark devam edecek gibi görünüyor.
400 ve 200 yıl önceki farkları kıyasladığımız, o zamanları, “kefere”, “kâfir” dediğimiz Batı uygarlığı karşısında şimdilerde bile halen geri kalmışlığımızın hazin örneğini, 40 yıldır içine girmek için çabaladığımız AB kapısında bekleyerek gördük, izledik, izliyoruz. Bu yüzyıllara varan fark devam edecek midir?

Cevat Kulaksız
[i] http://tr.wikipedia.org/wiki/Sak%C4%B1z_Adas%C4%B1
[ii] http://tr.wikipedia.org/wiki/Evliya_%C3%87elebi
[iii] Huwez F.U, Thirlwell D, Mastic Gum kills Helicobacter pylori, New-England Journal of Medicine, 339:1946, Dec. 24, 1998
[iv] Evliya Çelebi Seyahatnamesi Hac Kitabı Yeditepe Yayınları 2011
[v] Bak:Okuluna Kurşun Döktüren Müdürün Anımsattıkları: Avrupadan Müneccim İsteyen Padişah-Cevat Kulaksiz Hakimiyeti Milliye
[vi] Uçurum- Güneri Civaoğlu 26 Ağustos 2010 Milliyet

Paylaş :
Share
Ekleyen | Kemalın Askeri | Salı, Kasım 15, 2011 | Katagori= , | Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0

0 yorum :

Evliya Çelebi’nin Anlatımı İle Sakız Adasının Alınışı Ve Ötesi - Cevat Kulaksız

Yorum Gönder