Subayın Onuru - Emin Çöleşan

SEVGİLİ okuyucularım, Silvan’da 13 askerimizin şehit düştüğü PKK saldırısı için hükümet çok acele önlem aldı ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez, askeri bir olayı soruşturmak için İçişleri Bakanlığı’na bağlı sivil müfettişleri görevlendirdi.
İçişleri Bakanı’ndan, başka bir deyişle siyasi iktidardan emir alan müfettişler olay yerini inceleyip rapor düzenledi.
Saldırı sırasında askerlerin, başka bir deyişle birliğin komutanlarının bazı hata ve eksikleri olduğu saptandı.
Şimdi onlar yargıya havale edilecek ve yargılanacak.
Burada önemli olan, savaş raporunun İçişleri Bakanlığı müfettişleri tarafından, yani ilk kez, işin içinde olmayan siviller tarafından hazırlanmış olmasıdır.
Bu olay Türk Silahlı Kuvvetleri’nin burnunu bir daha sürtmeye, kolunu kanadını daha da çok kırmaya yönelik bir AKP hüküneti eylemidir.
Asker değilim, çatışmadan anlamam. Terörle arazide mücadele etmiş biri değilim.
Ama bu tezgahı anlamak için bu olayların içinde yaşamış olmak gerekmiyor.
Ordumuz kirli bir savaşın içinde. Kartşısındaki düşmanın yeri yurdu belli değil. Bütün amacı pusu kurup askeri avlamak. Son Silvan olayı da böyle. Öğle vakti yemek molası veren askerler saldırıya uğruyor ve 13 şehit veriyoruz.
Olayda komutanların hatası vardır ya da yoktur, bilemeyiz.
Ama bundan sonra her baskında ve her şehitte sen oraya İçişleri Bakanlığı müfettişlerini gönderirsen, bu ordu savaşamaz.
Komutan ister istemez korkar.
***
Rütbesini bilmediğim, emekli bir subay olan Nejat Gülümser’den aldığım mesajı özetliyorum:
“Asker şövalye ruhludur. Bu onun kılıcıdır. Asker savaşırken arkasında var olan, kendisini sevdiğine inandığı milleti ve vatanı için savaşır.
Ama artık askerin ona savaşma ruhu veren kılıcı ne yazık ki kırılmıştır.
20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekatı’nın en ön saflarında döğüşen, önceki yıllarda Rum terör örgütü EOKA’ya karşı mücadele vermiş bir asker olarak, söylediklerimin gerçek olduğuna inanın lütfen. Çünkü biz bunları yaşadık.
Asker artık kendisine dövüşkenlik ruhu veren o aşkın, o sevginin yok olduğuna ve sahipsiz kaldığına kendisi bizzat inanmaktadır.
Lütfen bana inanın, asker artık bu kutsal peygamber ocağının bile yakında özelleşeceğine inanıyor. Başımızdakiler nasıl kötü bir mahallede oturduğumuzun bilincinden hala o kadar uzaktalar ki!..”
***
Şimdi de dün bir komutan tarafından bana elden gönderilen mektubu özetliyorum. Önce kimliğini ve terörle mücadelede görev yaptığı yerleri açıklıyor. İsmini ve rütbesini vermiyorum. Bir ibret belgesidir:
“Sayın Çölaşan, ordumuzun PKK’ya karşı bütün gücüyle verdiği mücadele, normal savaş koşullarında geçmiyor. Bu bir kirli savaştır. Normal savaşta düşmanın yerini kestirir ve ona göre strateji geliştirirsiniz. Burada ise düşmanın nereden çıkacağı belli değil.
Çetin arazi koşullarında her birlik her an pusuya düşebilir. Her karakol saldırıya uğrayabilir. Bunları göğüslerken, çatışırken, önlem alırken biz de hata yapabiliriz.
Peki ama biz bundan sonra PKK’nın karşısına hangi moralle çıkacağız? Eğer zayiat verdiğimiz her çatışma sonrasında bizim ifademiz alınacaksa, üzerimize sivil müfettişler gönderilip sorguya çekileceksek, biz hangi güç ve moralle araziye çıkacağız?
Aklımızda hep bir kuşku olacak:
‘Birliğimiz zarar görürse ifademiz alınacak sonra mahkemeye sevk edilip tutuklanacağız.’
Askerimizin yorgun olup olmadığı araştırılacakmış! Arazide saatlerce tarama yapıp teröristle çatışan asker elbette yorgundur. Biz piknik yapmaya çıkmıyoruz o dağlara. Pusuya düşersek, birliği niçin oradan geçirdiğimiz sorgulanacak. Başka nereden geçireceğiz ki!..
Ve düşünün ki, bu sorgulamayı Ankara’dan gönderilen, askerliğin “A” harfinden, dağlardaki koşullardan habersiz sivil müfettişler yapacak.Okuyucularımdan gelen bu mesajlar bana Mustafa Kemal Paşa’nın daha 31 temmuz 1920 günü, Kurtuluş Savaşı henüz sürmekte iken subaylarımıza hitaben söylediği sözleri anımsattı.
Paşa, cephenin bir yerinde onlarla birlikte oluyor. O günlerin Ankara’sında yayınlanan Hakimiyeti Milliye gazetesinden özetliyorum:

“Efendiler, eski silah arkadaşlarımla böyle yakın ve samimi temasta bulunmaktan büyük bir vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun sohbet etmek isterdim. Fakat çoksunuz, uygun bir yer de yoktur. Bu sebeple duygularımı birkaç cümle ile aktarmakla yetineceğim…

Ben onlara hesap vermek zorunda kalacağım. Bu nasıl iştir?
Son bir iki ay içerisinde kaç polisimiz bu örgüt tarafından şehit edildi. Onlara müfettiş gönderdiler mi? Gönderildi ise niçin kamuoyuna açıklanmadı da, sadece bizimki açıklanıyor? Bu hususları daha fazla uzatmanın anlamı yok.
Hadise açık seçik ortada:
Günümüzün siyasi iktidarı, 44 muvazzaf general ve amirali suçsuz yere tutuklanan Türk ordusunu daha da beter etmek istiyor. Bu yolla komutanlar ve komuta kademesi aşağılanacak, astlarında onlara güvensizlik oluşacak ve Mehmetçik tedirgin edilecek. Çok tehlikeli bir oyun oynanıyor…”
X X X

Arkadaşlar, kuvvet ordudur. Orduyu mahvetmek için mutlaka subayı mahvetmek, aşağılamak lazımdır.
Ordu ise arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Bu bilinen bir askeri hakikattir.
Ordunun ruhu subaylardadır.
O halde subaylarımız ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.
Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Şahsi ve hususi olarak da subaylar, fedakarlar sınıfının en önünde bulunmak zorundadır…
Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürür, onları AŞAĞILAR ve HOR GÖRÜR.
Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini ve şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan hayatta iken, düşmanın reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır:
Şerefini korumak.”
X XX
Sevgili okuyucularım, AKP hükümeti şimdi yeni bir tasarı hazırlıyor. Ordudaki bütün terfi ve atamaları gerçekleştiren ve çoğunluğun askerlerde olduğu Yüksek Askeri Şura’nın yapısı değişecek. Şura’ya sadece Genelkurmay Başkanı ile dört kuvvet komutanı katılacak.
Hükümetten ise başbakan dahil beş kişi olacak.
Başka bir deyişle, Şura’da askerlerle hükümet üyelerinin sayısı eşitlenecek. Başkanlığı başbakan yaptığına göre, oylamada sayı eşit çıkarsa terfi ve atamalarda başkanın,
yani hükümetin kararları geçerli olacak.
Böylece Türk Ordusu’nu bundan sonra komuta kademesi değil, konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan bazı hükümet üyeleri belirleyecek.
Zaten bir bu eksikti!…Bütün bu olanlar karşısında sessiz ve sakin kalmayı yeğleyip tepki veremeyen ordumuzun işi böylece bitirilecek, AKP’nin kucağına oturtulacak.
Atatürk’ün taaa 1920 yılında subaylara söylediği sözler, 2011 yılında gerçekleşmiş olacak! Suikast mağduru (!) Bülent, bu olacakları aylar öncesinden söylemişti:

“Komutanlar bizim memurumuzdur!”

O yüzden şu anda “44 memurları” cezaevinde!


Emin Çöleşan/SÖZCÜ

Yorum Gönder

[blogger][facebook][disqus]

Kemalın Askeri

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget